AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 25831/18
Ensari DÜRMAZ / TÜRKİYE
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Mart 2021 tarihinde Komite haline toplanarak,
Yukarıda belirtilen 22 Mayıs 2018 tarihli başvuruyu ve
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Ensari Dürmaz, Türk vatandaşı olup, 1976 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran Mahkeme önünde, Ankara Barosuna bağlı Avukat G. Yörük tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Olayların meydana geldiği tarihte, başvuran, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nda (“EPDK”) çalışmaktaydı. Başvuran, 21 Ağustos 2014 tarihli bir kararla, bu kurum bünyesindeki grup başkanlığı görevinden alınarak, 22 Ağustos 2014 tarihli EPDK Başkanlığı onayı ile yönetim hizmetleri uzmanı kadrosuna atanmıştır.
5. Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde, aynı zamanda Türk Standartları Enstitüsüne (“TSE”), standartların oluşturulması hakkında bir proje kapsamında, dış uzman sıfatıyla teknik komite başkanı olarak atanmıştır. Başvuranın bu kurum bünyesindeki görevi, 24 Eylül 2014 tarihli bir kararla sonlandırılmıştır.
1. Sabah Gazetesinde Yayımlanan Basın Makalesi
6. Sabah gazetesi ile birlikte www.sabah.com.tr, www.takvim.com.tr ve www.ahaber.com.tr İnternet haber sitelerinde, 19 Eylül 2014 tarihinde, “İşte Paralelin[1] Teknik Köstebeği” başlığı altında, “Paralel yapının, log kayıtlarını da silen teknik köstebeği Ensari Durmaz’ı Sabah buldu” ve “Ensari Durmaz TSE’deki kozmik bilgi işlem odasında gece yarılarına kadar çalışıyor” alt başlıklarını içeren bir makale yayımlanmıştır. Başvuranın fotoğrafı ile birlikte isminin de açıkça yayımlandığı makale aşağıdaki gibidir:
“ SABAH, log kayıtları başta olmak üzere önemli teknik delilleri yok eden paralel yapının teknik işlerden sorumlu kozmik elemanını buldu. Bu kişi, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında (TİB) görev yapmış olan Ensari Durmaz.
Ensari Durmaz, EPDK’daki normal mesaisi bitince Necatibey Caddesi'ndeki yeni Başbakanlık binasının hemen yanında bulunan TSE binasına gidiyor ve orada kozmik bilgi işlem odasında gece yarılarına kadar çalışıyor.
Burada özel şifreyle girilen bir kapıdan geçiyor, beşinci kata çıkıyor. Durmaz'ın Başbakanlığı gören bir noktadan ortam dinleme sisteme kurmuş olabileceği yönünde şüpheler var.
Paralel yapı tarafından dinlendiğini SABAH’ın ortaya çıkardığı EPDK Başkanı Mustafa Yılmaz, Durmaz’ın şüpheli TSE ziyaretlerini öğrenince, ‘TSE'de ne yapıyorsun?’ diye sordu.
İş Akdi Feshedildi
Durmaz, ‘Tercüme yapıyorum’ diye tatmin edici olmayan bir cevap verince de iş akdinin feshedilmesi talimatını verdi. Ensari Durmaz’ın EPDK’daki görevi 1. Grup Başkanlığı idi. Bu birim, petrol lisansı veren kritik bir ünite. Durmaz’ın EPDK’ya girerken referanslarından birinin EPDK üyesi A.T. olduğu belirtildi. 17 Aralık[2] darbe girişiminden sonra tekrar gizlice TİB’e çağrılan ve log kayıtlarını 3 günde silen Ensari Durmaz log kayıtlarını silerken çok farklı bir sistem kullanıyor. Durmaz, önce kayıtları bir algoritmayla şifreliyor, anlaşılmaz hale getiriyor, sonra da siliyor. Böylece silinen kayıtlar geri çağrılsa bile materyal bir algoritmayla şifrelendiği için içindeki bilgileri anlamak mümkün olmuyor.
ABD’de Eğitim Görmüş
SABAH özel istihbarat bölümünün ulaştığı bilgilere göre, Ensari Durmaz, elektrik, elektronik mühendisi. Teknik konularda ABD’de eğitim görmüş bir bilişim uzmanı. Paralel yapının emniyet imamı O.H.Ö. ve (…) Emniyet istihbarat eski Daire Başkanı R.A. ile yakın ilişkileri var. Daha önce TİB’de dinlemelerden sorumlu kozmik birimde görev yapıyordu. 7 Şubat[3] krizinden sonra cemaat[4] yönetiminin talimatıyla EPDK’ya geçti.
2. Başvuran Tarafından Sunulan Tekzip Talebi
7. Başvuran, 22 Eylül 2014 tarihinde, Sabah gazetesinden tekzip metni yayımlamasını talep etmiş, bu talep noter aracılığıyla tebliğ edilmiştir. Bu tekzip metninde, yukarıda belirtilen makalede yayımlanan başvuranın yasa dışı örgüt üyesi olduğu ve yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu iddialarının yalanlanması talep edilmiş ve bu makalede ilgilinin itibarının korunması hakkının ihlal edildiği ileri sürülmüştür.
8. Başvuran, söz konusu gazetenin talebine olumlu yanıt vermediğini tespit ederek, 8 Ekim 2014 tarihinde, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesine dayanarak, tekzip metninin yayımlanması yönünde karar verilmesi amacıyla Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesine (“3. Sulh Ceza Mahkemesi”) başvurmuştur. Başvuran bu bağlamda, özellikle söz konusu makalede yer alan ve kendisine göre dayanaktan yoksun olan iddiaların, itibarının korunması hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
9. 3. Sulh Ceza Mahkemesi, 13 Ekim 2014 tarihinde, ihtilaf konusu basın makalesinin ilgilinin itibarına ve haysiyetine zarar verecek nitelikte olduğu ve kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği kanaatine vararak, başvuranın talebinin kabul edilmesine ve Sabah gazetesi tarafından tekzip metninin yayımlanmasına karar vermiştir.
10. Ankara 4. Sulh Ceza Mahkemesi, 10 Kasım 2014 tarihinde, Sabah gazetesi tarafından bu karara karşı yapılan itirazı reddetmiş, kararına gerekçe olarak, itiraz edilen kararın gerekçesinde, herhangi bir kanuna uygunsuzluk ve ilgisizlik bulunmadığı belirtilmiştir.
11. Başvuran, 29 Aralık 2014 tarihinde, 3. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen ve kesinleşen tekzip metninin yayımlanmasına ilişkin karara rağmen, tekzip metnini yayımlamadıkları gerekçesiyle, ilgili gazetenin yayıncıları hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
12. İstanbul Cumhuriyet savcısı, 5 Mart 2015 tarihinde Sabah gazetesinin iki yayıncısını, tekzip metnini yayımlamayı reddetmekle suçlamıştır.
13. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, 25 Şubat 2016 tarihinde, Sabah gazetesinin yayıncılarını atılı fiilden suçlu bularak, her birini 50.000 Türk lirası (bu tarihte yaklaşık 15.491 avro) adli para cezası ödemeye mahkûm etmiş, ayrıca başvuranın tekzip metninin, yayıncılar adına, tirajı yüz binden fazla olan iki ulusal gazetede yayımlanmasına karar vermiştir.
14. Yayıncılar, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Dava, Yargıtay önünde halen derdesttir.
3. Başvuran Tarafından Açılan Manevi Tazminat Davası
15. Başvuran, 15 Ocak 2016 tarihinde, ihtilaf konusu makalenin kendisi hakkında dayanaktan yoksun iddialar içerdiğini ve itibarına zarar verdiğini iddia ederek, bu makaleyi yayımlayan gazetenin ana şirketine, İnternet sitelerine ve yazarına karşı manevi tazminat davası açmıştır.
16. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi (“Asliye Hukuk Mahkemesi”), 6 Ekim 2016 tarihinde başvuranın talebini reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, kararında aşağıdaki hususları açıklamıştır:
“ (...) haberin yapıldığı tarihi de kapsayan (…) dönem içerisinde, paralel devlet yapılanması olarak adlandırılan örgütün faaliyetleri ve mensupları hakkında kamuoyunda devamlılık arz eden tartışmaların bulunduğu, örgütün devlet içerisinde yapılanarak illegal faaliyetler yürüttüğü hususunda yoğun araştırma ve incelemelerin devam ettiği, resmi kuruluşlarda çalışan ve örgütle bağlantısı olan şahısların tespit edilmeye çalışıldığı, bu süreçte bir kısım kamu görevlilerinin isimlerinin yaptıkları görevin niteliği de dikkate alınarak gazete haberlerine konu edildiği, davacının çalıştığı kurumun da mercek altına alınan kurumlardan olduğu, gizli yapılandığı iddia edilen örgütün unsurlarına ulaşılmak için yapılan çalışmalarda kamuoyuna duyurulan isimlerin haber konusu yapılabildiği, bu aşamada mutlak gerçekliği değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, davacının (…) iş akdinin feshedilmesinin şüpheli addedilmiş olabileceği, ülkenin yaşadığı ağır tehdit sebebi ile istihbarat bilgilerinin gazetelerin haberlerine sık sık konu edildiği, davacının haberle ilgili tekzip hakkını kullanmak için kanuni yollara başvurduğu, tekzip hakkını kullanması yönünde karar verildiği, bu şekilde kendini kamuoyuna izah imkânı bulabileceği, davacının konumu ve statüsü dikkate alınarak kamu yaran ve ilgisi olan hususta haber yapma anlamında kişilik haklarının saldırıya uğramasının söz konusu olmadığı, gazetenin istihbarat bilgilerini haber konusu yaptığı, bu sebeple kişilik haklarına saldırı anlamında sorumlu kabul edilemeyeceği, (…) basın özgürlüğü ile (…) kişilik haklarının çatıştığı durumda kamu yararının gerektirmesi halinde diğer haber unsurlarını da taşıması durumunda, basın özgürlüğüne üstünlük tanınması gerektiği, ülkenin olağanüstü bir dönemden geçmesi düşünüldüğünde kişiler hakkındaki tüm istihbarat bilgilerinin basın tarafından haber konusu yapılmasının tabii olduğu, bu sebeple basının haber verme ve toplumun haber alma hakkı kapsamında yapılan haber için manevi tazminat takdirinin uygun olmayacağı tüm dosya kapsamıyla anlaşıldığından aşağıdaki şekilde karar vermek yönünde vicdani kanaat hâsıl olmuştur.
(...) ”
17. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (“Bölge Adliye Mahkemesi”), 12 Ocak 2017 tarihinde, başvuran tarafından Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararına karşı yapılan istinaf başvurusunu reddetmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmuştur:
“ (...) dava konusu haberin yapıldığı tarihi de kapsayan (…) dönem içerisinde, paralel devlet yapılanması olarak adlandırılan örgütün faaliyetleri ve mensupları hakkında kamuoyunda devamlılık arz eden tartışmaların bulunduğu, örgütün devlet içerisinde yapılanarak illegal faaliyetler yürüttüğü hususunda yoğun araştırma ve incelemelerin devam ettiği, resmi kuruluşlarda çalışan ve örgütle bağlantısı olan şahısların tespit edilmeye çalışıldığı, bu süreçte bir kısım kamu görevlilerinin isimlerinin yaptıkları görevin niteliği de dikkate alınarak gazete haberlerine konu edildiği, davacının çalıştığı kurumun da mercek altına alman kurumlardan olduğu, gizli yapılandığı iddia edilen örgütün unsurlarına ulaşılmak için yapılan çalışmalarda kamuoyuna duyurulan isimlerin haber konusu yapılabildiği, habere konu bir kısım olguların görünür gerçeklik şartlarını taşıdığı, davacının EPDK’da çalışırken aynı zamanda TSE’de (…) Teknik Komite Başkanı olduğu, yönetim kurulunun 24/09/2014 tarihli (…) kararı ile Komite Başkanlığı görevinden alındığı, (…) davacının (…) başka bir kadroya atanmak üzere bu kadrodan alınmasına karar verildiği ve 22/08/2014 tarihli (…) Başkanlık Oluru ile yönetim hizmetleri uzmanı kadrosuna atandığının anlaşıldığı, bu durumun haberde sözleşme feshi olarak değerlendirilmesinin insani bir yanılgıdan kaynaklanmış olabileceği, (…) cevap ve düzeltme yazısının yayınlanmasına karar verildiği, (…) böylelikle davacının cevap hakkını da kullandığı, devletin içine sızmış bir yapının mensupları olduğu şüphesi taşıyanlarla ilgili elde edilen istihbarat bilgilerinin haberleştirilmesinin kamu yararı ve toplumsal ilginin bulunduğu, haber bir bütün olarak değerlendirildiğinde, haberin yayınlanmasında üstün nitelikte kamu yaran bulunduğu basın özgürlüğü ile kişilik haklarının çatıştığı durumlarda, yukarıda bahsedilen ilkeler de nazara alınarak basın özgürlüğüne üstünlük tanınması gerektiği, manevi tazminat koşullarının oluşmadığı, usul ve yasaya uygun olan ilk derece mahkemesi kararına karşı davacı vekili tarafından yapılan istinaf isteminin esastan reddi gerektiği sonucuna varılarak aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
(...) ”
4. Başvuran Tarafından Sunulan Bireysel Başvuru
18. Başvuran, 24 Şubat 2017 tarihinde, diğer şikâyetleri arasında, özellikle ihtilaf konusu makaleye ilişkin tazminat talebinin mahkemeler tarafından reddedilmesi sebebiyle, özel hayatına saygı hakkının ihlalinden şikâyet ederek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
19. Anayasa Mahkemesi, 3 Ocak 2018 tarihinde, başvuran tarafından sunulan bireysel başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi bu bağlamda, özellikle kamu yararının gereklerini dikkate alarak, ihtilaf konusu makalenin, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve basının haber verme ve halkın haber alma hakları kapsamına girdiği ve somut olayın koşulları ile ulusal makamların, çatışan menfaatler arasında denge gözetilmesine ilişkin takdir yetkileri bakımından, pozitif yükümlülüklerine riayet ettikleri ve tarafların haklarının incelenmesinde, açık bir değerlendirme hatasının bulunmadığı kanaatine varmıştır.
ŞİKÂYET
20. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri sürerek, kendisi hakkında yayımlanan bir basın makalesiyle ilgili açmış olduğu tazminat davasının ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesinden şikâyet etmektedir. Başvurana göre, bu karar, kendisi hakkında ileri sürülen dayanaktan yoksun iddiaların yayımlanması dolayısıyla, itibarının korunması hakkını ihlal etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
21. Başvuran Sabah gazetesinde ve üç İnternet sitesinde yayımlanan makalenin, itibarının korunması hakkını ihlal ettiğini ve ulusal makamların, manevi tazminat talebini reddederek, bu ihlale karşı kendisini koruma yükümlülüklerini yerine getirmediğini iddia etmektedir. Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri sürmektedir.
22. Hükümet, biri iç hukuk yollarının tüketilmediğine, diğeri ise başvuranın şikâyetinin dayanaktan yoksun olduğuna dair iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, ilk itirazıyla ilgili olarak, başvuranın, tekzip metnini yayımlamamaları sebebiyle Sabah gazetesinin yayıncılarına karşı açılan ceza davasının sonucunu beklemediğini ve bu bağlamda Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmadığını iddia etmektedir. Hükümet, ikinci itirazıyla ilgili olarak, adli makamların başvuranın şikâyetlerini ikincillik ilkesi kapsamında gerektiği şekilde incelediklerini ve Mahkeme’nin dördüncü derece yargı organı olarak görülemeyeceğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın iddialarının soyut, spekülatif ve dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmektedir.
23. Hükümet, davanın esasıyla ilgili olarak, somut olayda başvuranın özel hayatına saygı hakkına müdahalede bulunulmadığı kanaatine varmaktadır. Hükümet, Mahkeme tarafından bu türden bir müdahalenin bulunduğu kanaatine varılması durumunda, söz konusu müdahalenin, Anayasa’nın 26 ve 28. maddeleri, Basın Kanunu’nun 3. maddesi ve Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve 25. maddeleri ile öngörüldüğünü ve düzenin koruması ile başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarını teşkil eden meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir.
24. Hükümet ayrıca, somut olayda ulusal makamların, başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile basın özgürlüğü arasında hakkaniyete uygun bir denge gözetme yükümlülüğünü gerektiği şekilde yerine getirdiği kanaatindedir. Hükümet bu bağlamda, ihtilaf konusu makalenin yayımlandığı dönemde, FETÖ/PDY denilen örgütün faaliyetleri ve üyeleri hakkında kamuoyunda hararetli tartışmaların yaşandığını açıklamaktadır. Hükümet, başvuranın FETÖ/PDY ile bağlantısı olduğu ve yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu iddialarına ilişkin olarak bu örgüt hakkında yapılan soruşturma ve araştırmalar sonucunda elde edilen istihbarat bilgilerinin yayımlanmasının, kamu yararı bulunan bu tartışma kapsamına girdiği kanaatindedir.
25. Hükümet diğer taraftan, başvuranın 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişiminin ardından kamu görevinden ihraç edildiğini, başvuranın cep telefonuna FETÖ/PDY üyeleri tarafından kullanılan Bylock uygulamasını (bu uygulama hakkında ulusal mahkemelerin geliştirdiği içtihatlarla ilgili daha fazla bilgi için bk. Baş/Türkiye, no. 66448/17, §§ 83-104, 3 Mart 2020) yüklediği gerekçesiyle, Ankara Cumhuriyet savcısının, başvuran hakkında ceza soruşturması başlattığını ve hakkında yakalama müzekkeresi çıkarılmış olmasına rağmen, halen yakalanamadığını belirtmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın EPDK grup başkanlığı görevinden çıkarıldığını ve ihtilaf konusu makalenin yayımlanmasının hemen ardından TSE’deki görevine de son verildiğini ekleyerek, ihtilaf konusu makalede başvuranla ilgili yayımlanan iddiaların, yeterli bir olgusal temele dayandığını ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuranın sadece grup başkanlığı görevinin sonlandırılması söz konusu iken, ihtilaf konusu makaleyi yazan gazetecinin, başvuranın EPDK’daki iş akdinin sonlandırıldığını yazması, bu gazetecinin EPDK’nın iç işleyişi hakkında bilgisizliğinden kaynaklanan bir hatadır.
26. Başvuran, Hükümetin itirazlarıyla ilgili olarak, şikâyetinin, ihtilaf konusu basın makalesine ilişkin manevi tazminat talebinin ulusal makamlar tarafından reddedilmesiyle ilgili olduğunu, diğer davalarla ilgili olmadığını açıklamakta ve bu bağlamda Türk mevzuatına ve Mahkeme içtihatlarına uygun olarak bütün etkin iç hukuk yollarını tükettiğini ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, kendisi tarafından açılan davalar kapsamında ulusal makamlar tarafından verilen kararlar dikkate alındığında, iddialarının somut, gerçek olduğunu ve hukuki dayanakları bulunduğunu iddia etmektedir.
27. Başvuran, şikâyetinin esasıyla ilgili olarak, öncelikle ihtilaf konusu makalenin yayımlandığı tarihte, kendisiyle ilgili FETÖ/PDY örgütüne üye olduğuna dair veya bu makalede belirtildiği gibi kendisi tarafından işlendiği iddia edilen ağır suçlarla ilgili herhangi bir yargı kararı ya da adli veya idari soruşturma bulunmadığını açıklamaktadır. Dolayısıyla başvuran, ihtilaf konusu makalede kendisine isnat edilen fiillerin gerçek dışı ve iftira niteliğinde olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, söz konusu makalede yansıtılan kendisinin çalıştığı TSE’de kozmik oda bulunduğu, TSE binalarına girmek için özel bir şifre kullandığı ve bu kurumda bir dinleme sistemi kurulduğu gibi bazı iddialara karşı çıkan TSE’nin resmi bir yazısını sunmaktadır. Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde iş akdinin EPDK tarafından feshedilmediğini, ancak sadece bu kurum bünyesinde sürdürdüğü grup başkanlığı görevine son verildiğini belirtmektedir. Başvuran ayrıca, EPDK başkanı ile ihtilaf konusu makalede belirtildiği gibi bir konuşma yaptığı, 17 Aralık 2013 tarihinde meydana gelen olaylar sırasında, kayıtlı verileri silmek amacıyla TİB’e geldiği ve O.H.O. ve R.A. ile görüştüğü hususlarına itiraz etmektedir. Başvuran, ihtilaf konusu makalede yer alan Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim gördüğüne dair iddiaların aksine bu ülkede hiçbir zaman bulunmadığını belirtmektedir. Başvuran ayrıca, TİB’de dinlemelerden sorumlu bir görevde asla bulunmadığını ve bu kurumdan, makalede iddia edildiği gibi 7 Şubat 2012 tarihinden sonra değil, bu tarihten önce ayrılarak EPDK’ya geçtiğini belirtmektedir.
28. Başvuran, kendisine göre, hakkında birçok lekeleyici unsur içeren ihtilaf konusu basın makalesinin, kendisini bir terör örgütünün ajanı ve üyesi olmakla ve ihtilaf konusu fiilleri işlemekle suçlayarak, itibarını ve kamu görevlisi olarak yararlanması gereken kamu güvenini yok etmeyi amaçladığını iddia etmektedir. Başvuran, ulusal makamların somut olayda, bu basın makalesiyle ilgili manevi tazminat talebini reddetmiş olması sebebiyle, itibarının korunması hakkı ile basın özgürlüğü arasında adil bir denge gözettiği kanaatine varılamayacağını ileri sürmektedir.
29. Mahkeme, aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı başvurunun her hâlükârda açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olması sebebiyle, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair ilk itirazı hakkında karar vermesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.
30. Mahkeme, özel hayatın korunması ve ifade özgürlüğü konularında oluşturduğu içtihatlarından doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, özellikle Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], No. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (özetler)) ve Tarman/Türkiye (No. 63903/10, §§ 36-38, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlenmiştir.
31. Mahkeme somut olayda, başvuranın ulusal bir gazete tarafından 19 Eylül 2014 tarihinde yayımlanan bir basın makalesine ilişkin olarak, özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği kanaatine vararak, tazminat davası açtığını, bu davanın Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından reddedildiğini ve söz konusu kararın, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından onaylandığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 15-17. paragrafları). Mahkeme, son olarak Anayasa Mahkemesi’nin aynı olaylarla ilgili olarak başvuran tarafından sunulan bireysel başvuruyu, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddettiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 18 ve 19. paragraflar).
32. Mahkeme, davalı Devletin bu tür koşullarda yararlandığı takdir yetkisini dikkate alarak, ulusal makamların söz konusu makalenin yer aldığı olgusal bağlamı değerlendirmek için daha iyi bir konumda bulunduğu kanaatine varmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal makamların, başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile karşı tarafın ifade özgürlüğü arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi, Mahkeme içtihatlarıyla (yukarıda anılan Tarman, § 38) oluşturulan kriterler temelinde incelediğini tespit etmektedir.
33. Nitekim Asliye Hukuk Mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi, 6 Ekim 2016 ve 12 Ocak 2017 tarihli kararlarında, özellikle olayların meydana geldiği dönemde, FETÖ/PDY’nin faaliyetleri, bu örgütün Devlet’in idari organlarına sızan üyeleri ve bu gizli örgütün Devlet’in devamı açısından teşkil ettiği tehdit ile ilgili olarak kamuoyunda devam eden hararetli kamuoyu tartışmalarını dikkate alarak, bu örgüte üye olmakla suçlanan başvuran hakkında yukarıda belirtilen iddiaların yayımlanmasında, kamu yararı bulunduğu kanaatine varmışlardır (yukarıdaki 16 ve 17. paragraflar). Anayasa Mahkemesi ise, somut olayda ihtilaf konusu makalenin yayımlanmasında kamu yararı bulunması bakımından, ulusal mahkemelerin hakkaniyete uygun bir şekilde çatışan menfaatler arasında bir denge gözetme pozitif yükümlülüğüne riayet ettikleri kanaatine vararak, başvuranın bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
34. Her ne kadar olayların meydana geldiği dönemde, başvuranın FETÖ/PDY üyesi olduğu ve yasa dışı faaliyetlerde bulunduğuna ilişkin olarak herhangi bir yargı kararı veya adli ya da idari herhangi bir soruşturma bulunmasa da ve başvuran, ihtilaf konusu makalede yer alan, EPDK’da iş akdinin feshedilmesi, EPDK Başkanı ile yaptığı iddia edilen konuşma ve Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim gördüğü iddiası gibi bazı unsurların doğru olmadığını ileri sürse de, Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarında, ihtilaf konusu makalenin görünürdeki gerçeklikle ilgili olduğu ve bu makalenin yayımlandığı tarihte mutlak gerçeği değerlendirmenin mümkün olmadığı kanaatine vardıklarını kaydetmektedir (yukarıdaki 16 ve 17. paragraflar). Mahkeme bu bağlamda, medya organlarının, kendileri tarafından şahıslar hakkında yayımlanan olgusal beyanların itibarını lekeleyici nitelikte olmadığını doğrulama olağan yükümlülüğünden muaf tutulması için özel gerekçelerin bulunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Worm/Avusturya, 29 Ağustos 1997, § 55, Derleme 1997‑V, yukarıda anılan Bladet Tromsø ve Stensaas, §§ 66 ve 68, Colombani ve diğerleri/Fransa, no. 51279/99, § 65, AİHM 2002‑V ve Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], no. 33348/96, § 108, AİHM 2004‑XI). Mahkeme, somut olayda ihtilaf konusu makalenin, ulusal makamların ve kamuoyunun bir bütün olarak Devlet idaresine sızan bu yasa dışı gizli örgütün üyelerini açığa çıkarmaya çalıştığı bağlamının, ihtilaf konusu makalenin yazarını, yukarıda belirtilen yükümlülükten muaf tutabilecek nitelikte bir koşul olarak değerlendirilebileceğini tespit etmektedir. Nitekim Mahkeme, FETÖ/PDY ile ilgili olarak çok büyük bir önem arz eden kamuoyu tartışması bakımından, ulusal güvenliği tehdit eden bu örgüte üye olmakla suçlanan kişiler hakkında istihbarat kaynaklarından gelen bilgiler de dâhil olmak üzere her türlü bilginin yayımlanmasının önemli olduğu kanaatindedir. Mahkeme diğer taraftan, Hükümet tarafından, ihtilaf konusu makalede yayımlanan iddiaların, özellikle daha sonra meydana gelen olayları doğruluyor gibi göründüğünün belirtildiğini ve başvuranın bu hususla ilgili bir itiraz ileri sürmediğini, ilgilinin son olarak 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından kamu görevinden ihraç edildiğini ve FETÖ/PDY örgütüne üye olduğu gerekçesiyle ilgili hakkında bir ceza soruşturması başlatıldığını kaydetmektedir (yukarıdaki 25. paragraf).
35. Mahkeme bu sebeple, ulusal makamların, somut olayda basın özgürlüğü ile başvuranın özel hayatına saygı duyulması hakkı arasında gözetilmesi gereken dengeyi ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiği kanaatindedir. Ulusal makamların, bu çatışan menfaatleri değerlendirirken, kendilerine tanınan takdir yetkisini aştıkları ve Sözleşme’nin 8. maddesi bağlamında başvuranla ilgili pozitif yükümlülüklerini yerine getirmedikleri sonucuna varılmasına imkân sağlayan hiçbir unsur bulunmamaktadır.
36. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 8 Nisan 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
{sign Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1] Olayların meydana geldiği dönemde Türk makamları tarafından, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimini düzenlemekle suçlanan Fetullahçı silahlı terör örgütünü (FETÖ/PDY, “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) belirtmek için kullanılan ifade.
[2] 17 Aralık 2013 tarihinde, yolsuzluk iddiasıyla bazı bakan, bürokrat ve iş adamları hakkında bir ceza soruşturması başlatılmıştır. Başbakan bu soruşturmanın, “paralel yapı (FETÖ/PDY)” üyesi olan polis ve savcılar tarafından yürütüldüğünü belirterek, bunu Hükümeti devirme girişimi olarak nitelendirmiştir.
[3] Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı, “paralel yapı (FETÖ/PDY)” üyesi olmakla suçlanan bir Cumhuriyet savcısı tarafından açılan bir ceza soruşturması kapsamında, 7 Şubat 2012 tarihinde, ifade vermeye çağrılmıştır.
[4] Türkiye’de Fetullahçı silahlı terör örgütünü (FETÖ/PDY, “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) belirtmek için kullanılan bir ifade.