AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no: 53388/11
Zünbül DÜZ / Türkiye
Başkan,
Ledi Bianku,
Hâkimler,
Nebojša Vučinić,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 29 Mayıs 2018 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
15 Haziran 2011 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Zünbül Düz, 1953 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat N. Oran tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
3. Davanın konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Bir telekomünikasyon teknisyeni olan başvuranın oğlu S.D., 6 Nisan 2000 tarihinde, iş yerinde asansör boşluğuna düşmüş ve hayatını kaybetmiştir.
1. Ceza Yargılamaları
5. Başvuranın oğlunun hayatını kaybettiği binanın sahibi H.E. ve söz konusu binadaki işleri denetleyen A.T.T. hakkında somut olay tarihinde yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 455 § 1 maddesi uyarınca suçlamalarda bulunulmuştur.
6. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Nisan 2004 tarihinde, asansörü tamir etmedikleri ve asansördeki arızayı S.D.’ye bildirmedikleri gerekçesiyle davalıların suçlarını sabit bulmuştur.
7. Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı, belirtilmeyen bir tarihte, Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu (5237 sayılı Kanun) ışığında, cezanın yeniden değerlendirilmesi için davayı ilk derece mahkemesine iade etmiştir.
8. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, 28 Temmuz 2006 tarihinde, somut şartlarda daha elverişli olan eski Ceza Kanunu’nun ilgili hükmü uyarınca davalıları mahkûm etmiştir.
9. Yargıtay, 26 Mart 2007 tarihinde, sadece usuli gerekçelerle söz konusu kararı bozmuştur.
10. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi, 17 Ekim 2007 tarihinde, söz konusu suçun kovuşturmasının zaman aşımına uğraması sebebiyle, davanın düşürülmesine karar vermiştir.
11. Yargıtay, 23 Haziran 2008 tarihinde, söz konusu kararı onamıştır.
2. Tazminat yargılamaları
12. Başvuran, 30 Mayıs 2001 tarihinde, İstanbul İş Mahkemesi’nde oğlunun işverenlerine ve kazanın meydana geldiği binanın sahiplerine karşı tazminat davası açmıştır. Başvuran, oğlunun mali desteğinden yoksun bırakıldığı için maddi tazminat (destekten yoksun kalma tazminatı) olarak faizi ile birlikte 100 Türk lirası ve manevi tazminat olarak faizi ile birlikte 500 Türk lirası talep etmiştir.
13. İstanbul İş Mahkemesi tarafından görevlendirilen bir bilirkişi heyeti, 27 Eylül 2005 tarihinde, başvuranın oğlunun kazadan % 20 sorumlu olduğunu ve geriye kalan sorumluluğun işverenlerine ve söz konusu binanın sahiplerine ait olduğunu bildirmiştir.
14. İstanbul İş Mahkemesi, 27 Nisan 2006 tarihinde, başvuranın manevi tazminat talebini eksiksiz olarak kabul etmiş; ancak maddi tazminat talebini, başvuranın Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık aylığı aldığı ve bu nedenle, oğlunun mali desteğine ihtiyacı olmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.
15. Başvurana, 9 Haziran 2006 tarihinde, manevi tazminat olarak faiziyle birlikte 2.000 TL ödenmiştir.
16. Yargıtay, 19 Aralık 2006 tarihinde, manevi tazminat kararını onamış, ancak başvuranın maddi tazminat talebine ilişkin kararın bir kısmını bozmuştur. Yargıtay, ilk olarak, başvuranın sadece 1 Kasım 2004 tarihi itibariyle yaşlılık aylığı almaya başladığını ve dolayısıyla, söz konusu tarihten önceki döneme yönelik maddi tazminat talebinin dikkate alınması gerektiğine karar vermiştir. Yargıtay, ikinci olarak, başvuranın, bu arada, ölüm aylığı almak için Sosyal Güvenlik Kurumu aleyhine dava açtığına ve mevcut talebinin yalnızca söz konusu yargılamaların sonuçlanmasından sonra değerlendirilebileceğine karar vermiştir.
17. İstanbul İş Mahkemesi, 18 Mart 2010 tarihinde, başvuranın 1 Kasım 2004 tarihinden önce oğlunun mali yardımından mahrum bırakıldığı süre boyunca 972,18 Türk lirası tutarında ölüm aylığı aldığını tespit etmiştir. Başvuranın ilgili dönemde uğradığı maddi zarar bir bilirkişi tarafından 677,10 Türk lirası olarak hesaplandığından daha fazla maddi tazminat almaya hakkı yoktu.
18. Yargıtay, 6 Aralık 2010 tarihinde, söz konusu kararı onamıştır.
ŞİKÂYETLER
19. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, oğlunun ölümünden sorumlu olan kişilere karşı başlatılan ceza yargılamalarının, aşırı uzun sürmesinden dolayı zaman aşımına uğraması nedeniyle söz konusu kişilerin cezalandırılmadığından şikâyetçi olmuştur.
20. Başvuran, ayrıca, aynı hüküm uyarınca, yerel mahkemelerin tazminat işlemlerini ivedilikle yerine getirmemesinin, kendisini maddi zarara uğrattığından şikâyetçi olmuştur. Bu bağlamda, başvuran, yargılamalar 1 Kasım 2004 tarihinden önce, yani Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan yaşlılık aylığı almaya başlamadan önce sona ermiş olsaydı, hayatının geri kalanı boyunca, yaşlılık aylığından daha yüksek olan ölüm aylığı almaya hak kazanmış olacağını iddia etmiştir.
21. Başvuran, son olarak, 6. madde kapsamında, ilk başta sunduğu talebini ıslah edemediği için manevi tazminat talebinin de İş Mahkemesi tarafından karşılanmadığını belirtmiştir.
22. Sözleşme’nin herhangi bir hükmüne atıfta bulunmaksızın, başvuran, ayrıca, oğlunun ölümü nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiği iddiası
23. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca, söz konusu ceza ve hukuk yargılamalarının uzunluğundan şikâyetçi olmuştur. İlgili madde aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, ... makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir ...”
1. Yargılamaların uzunluğu
24. Mahkeme, Hükümetin söz konusu şikâyete ilişkin belirli bir görüş sunmadığını kaydetmektedir.
25. Mahkeme, Sözleşme’nin üçüncü tarafların ceza gerektiren bir suç nedeniyle kovuşturulması veya cezalandırılması için herhangi bir hak sağlamadığını yinelemektedir (bk. Perez/Fransa [BD], no. 47287/99, § 70, AİHM 2004‑I). Dolayısıyla, bir suçun mağduru, sadece, tazminat almak veya medeni haklarını korumak amacıyla fail aleyhindeki ceza yargılamalarında taraf olarak yer almışsa, söz konusu yargılamalarla bağlantılı olarak adil yargılanma haklarını ileri sürebilir (bk. örneğin Hafiklid/Türkiye (k.k.), no. 13394/12, 30 Ağustos 2016). Mahkeme, söz konusu dönemde yürürlükte bulunan Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nda taraflara ceza yargılamaları süresince tazminat talebinde bulunma olanağı verilmiş olmasına karşın (bk. Beyazgül/Türkiye, no. 27849/03, §§ 36 ve 39, 22 Eylül 2009), dava dosyasında, başvuranın bu yönde bir talepte bulunduğunu gösteren herhangi bir bilgi bulunmadığını kaydetmektedir.
26. Mahkeme, bu koşullar altında ve bu konudaki yerleşik içtihadı ışığında, başvurunun bu kısmının Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığına ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir (bk. yukarıda anılan Hafikli).
2. Hukuk yargılamalarının uzunluğu
27. Hükümet, Mahkeme’nin, kişilerin yargılamaların uzunluğu ile ilgili olarak Sözleşme kapsamındaki şikâyetlerini tazmin edebilecek bir hukuk yolu öngören 6384 sayılı Kanun ışığında, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle söz konusu şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermesini talep etmiştir.
28. Mahkeme, daha önce, iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair benzer şikayetleri incelediğini ve kabul edilemez bulduğunu hatırlatmaktadır (bk., örneğin, Müdür Turgut ve diğerleri/Türkiye, no. 4860/09, §§ 19‑26 ve 56, 26 Mart 2013, ve Bacak ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 18904/09 ve diğer 44 karar, §§ 14 ve 15, 11 Şubat 2014). Mahkeme, somut davada, farklı bir sonuca varmasını gerektirecek herhangi bir neden görmemektedir.
29. Dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmelidir.
B. Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
30. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, oğlunun ölümünden sorumlu olan kişilerin ceza mahkemeleri tarafından cezalandırılmadığı ve oğlunun ölümüyle bağlantılı kayıplarını telafi etmek amacıyla İstanbul İş Mahkemesi tarafından ödenmesine hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının yetersiz olduğu şikâyetinde bulunmuştur. Başvuran, ayrıca, bu bağlamda, oğlunun ölümünden dolayı mülkiyet haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
31. Hükümet, somut davada yaşam hakkı kasıtlı bir şekilde ihlal edilmediğinden, hukuk mahkemeleri önünde tazminat davası açılmasının, olayları ve kazayla ilgili sorumluluğu tam olarak tespit edebilecek ve uygun tazmin sağlayabilecek nitelikte olduğunu ileri sürmüştür. Bu nedenle, ceza yargılamalarına ilişkin şikâyetler, Sözleşme’nin hükümleri ile konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktaydı. Hükümet, ayrıca, başvuran ceza yargılamalarına müdahil olmadığı için söz konusu yargılamalara ilişkin şikâyetleri konusunda mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğine ve her halükarda, söz konusu şikâyetlerin altı ay süre sınırı dışında yapılmış olduğuna kanaat getirmiştir.
32. Bununla beraber, Hükümet, İstanbul İş Mahkemesi’nin başvuranın oğlunun ölümünden sorumlu kişileri usulüne uygun olarak tespit ettiği gerekçesiyle artık 34. madde anlamında Sözleşme kapsamındaki haklarına yönelik ihlalin “mağduru” olduğunu iddia edemeyeceğini belirtmiş ve başvurana oğlunun ölümünden kaynaklanan manevi zarar için uygun tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Ayrıca, başvuranın maddi kayıpları, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmıştır.
33. Başvuran, Hükümetin görüşlerine itiraz etmiştir.
34. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın bu başlık altındaki şikâyetlerinin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Sözleşme’nin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. ...”
35. Mahkeme, ayrıca, Hükümet tarafından ileri sürülen kabul edilemezlik gerekçeleriyle ilk itirazların tümünü incelemeye gerek olmadığı, zira başvuranın bu başlık altındaki şikâyetlerinin her halükarda açıkça dayanaktan yoksun olduğu için kabul edilemez olduğu kanaatindedir.
36. Mahkeme, bir kazanın neden olduğu ciddi yaralanma veya ölüm durumunda Devlet tarafından sağlanacak hukuki karşılığa ilişkin yükümlülükler de dahil olmak üzere, Devletlerin Sözleşme’nin 2 § 1 maddesi kapsamında yaşam hakkını korumaya yönelik pozitif yükümlülüklerine ilişkin genel ilkelerin, Öneryıldız/Türkiye([BD], no. 48939/99, §§ 89-96, AİHM 2004-XII) davasında Büyük Daire tarafından düzenlenmiş olduğunu ve bunu izleyen birçok davada daha da detaylandırıldığını kaydetmektedir (bk., örneğin, Budayeva ve Diğerleri/Rusya, no. 15339/02 ve diğer 4 karar, §§ 128-145, AİHM 2008 (alıntılar); Gençarslan/Türkiye ((k.k.), no. 62609/12, §§ 20 ve 21, 14 Mart 2017; ve Sinim/Türkiye, no. 9441/10, §§ 56-65, 6 Haziran 2017).
37. Mahkeme, dava dosyasındaki hiçbir belgenin, başvuranın oğlunun kasıtlı olarak öldürüldüğünü veya şüpheli koşullar altında hayatını kaybettiğini göstermediğini kaydetmektedir. Mahkeme önündeki bilgilerden ve özellikle yerel adli merciler tarafından olaya ilişkin yürütülen soruşturmadan ölümün ihmalden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber, Mahkeme, dava dosyasındaki hiçbir belgenin, söz konusu ihmalin salt muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aşan mahiyette olduğunu göstermediğini ve başvuranın aksi yönde iddiada bulunmadığını kaydetmektedir (bk., aksine, yukarıda anılan Öneryıldız, § 93; Oruk/Türkiye, no. 33647/04, § 65, 4 Şubat 2014; ve yukarıda anılan Sinim, §§ 62 ve 63).
38. Mahkeme, bu koşullar altında, ceza yargılamalarında davanın düşürülmesine yol açan eksiklikleri kabul etmekle birlikte, içtihadı ışığında, Sözleşme’nin 2. maddesinin olaylar açısından mutlaka bir ceza hukuku yolu gerektirmediğini ve başvuranlara etkili bir medeni hukuk yolu sağlanması halinde söz konusu madde koşullarının yerine getirilebileceği kanaatindedir (bk., Anna Todorova/Bulgaristan, no. 23302/03, § 73, 24 Mayıs 2011; Ciechońska/Polonya, no. 19776/04, § 66,14 Haziran 2011; Sansal/Türkiye (k.k.), no. 28732/09, § 46, 2 Eylül 2014; Demir/Türkiye (k.k.), no. 58200/10, § 18, 13 Ekim 2015; ve yukarıda anılan Gençarslan).
39. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın İstanbul İş Mahkemesi nezdinde medeni hukuk yolunu kullandığını gözlemlemektedir. Söz konusu mahkeme, olay ve olguları ve kazadan sorumlu olan tarafları tespit etmiş ve başvurana talep ettiği manevi tazminatın tamamının ödenmesine hükmetmiştir (500 Türk lirası). Bununla birlikte, ilgili mahkeme, başvuranın Sosyal Güvenlik Kurumundan hâlihazırda almış olduğu yardımları göz önünde bulundurarak oğlunun mali desteğine ihtiyacı olmadığını tespit ettiği için maddi tazminat talebini reddetmiştir.
40. Başvuran, İstanbul İş Mahkemesinin kazaya ilişkin olay ve olguları ve sorumluluğu tespit etme kabiliyetine itiraz etmemiştir. Bununla birlikte, başvuran, söz konusu mahkeme tarafından ödenmesine hükmedilen maddi ve manevi tazminatın yetersiz olduğundan şikâyetçi olmuş ve ilk başta sunduğu manevi tazminat talebini ıslah edemediğini iddia etmiştir.
41. Başvuran, yargılamalar 2004 yılından önce, yani yaşlılık aylığı almaya başlamadan önce ivedilikle sonuçlanmış olsaydı, hayatının geri kalanı boyunca, yaşlılık aylığından daha yüksek olan ölüm aylığı almaya hak kazanmış olacağını iddia etmiştir. Mahkeme, başvuranın sosyal sigorta kayıtlarını inceledikten sonra, İstanbul İş Mahkemesinin oğlunun ölümünden sonra geçinmek için farklı şekillerde sosyal sigorta yardımları aldığını tespit ettiğini ve bu nedenle, başvuranın oğlunun mali desteğinden yoksun bırakıldığı için hiçbir maddi tazminat talebinde bulunamayacağını kaydetmektedir. Mahkeme’nin kanaatine göre, dava dosyasındaki hiçbir belge, iş mahkemesi kararının keyfi olduğunu ya da başvuranın aksini kanıtlamak için yeterli belge veya iddia sunduğunu göstermemektedir. Mahkeme, bu koşullar altında, başvuranın maddi tazminata ilişkin şikâyetinin aşırı ve dayanaksız olduğu kanaatindedir. Başvuranın İstanbul İş Mahkemesinin tazminat talebini ivedilikle belirleyememesi nedeniyle zarara uğratıldığını iddia ettiği ölçüde, Mahkeme, bu konunun, daha önce yukarıda 28. paragraftaki 6 § 1 maddesi uyarınca ele alınmış olduğunu belirtmektedir.
42. Başvuranın manevi tazminata ilişkin şikâyeti konusunda, Mahkeme, maddi zararın aksine, manevi zararın ölçülebilir olmadığını, zira acı ve ıstırabın, fiziksel rahatsızlığın, manevi sıkıntı ve zararın ölçülebileceği hiçbir standart bulunmadığını kaydetmektedir. Bu nedenle, hükmedilecek olan manevi tazminata ilişkin tahminde bulunma görevi zorlu bir görevdir (bk., Shilbergs/Rusya, no. 20075/03, § 76, 17 Aralık 2009). Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın İstanbul İş Mahkemesinde davasını açarken oğlunun kaybından doğan manevi zarara ilişkin olarak somut davada hiçbir tahminde bulunmadığını ve daha sonra kendisine iş mahkemesi tarafından söz konusu miktarın eksiksiz olarak ödenmesine hükmedildiğini kaydetmektedir. Başvuran kendisine ödenmesine hükmedilen miktarın yetersizliğinden ve söz konusu miktarı artıramamasından şikâyet etmekle birlikte, neden ilk başta manevi tazminatını eksiksiz olarak talep edemediğini veya neden zararının zamanla arttığını açıklamamıştır. Başvuran, geçerli sebepleri olmasına rağmen yerel mahkemeler önünde ilk başta sunduğu talebini artırmasının önlendiğini iddia etmemiştir. Söz konusu koşullar altında, başvuranın manevi tazminata ilişkin şikâyetleri dayanaksız kalmaktadır.
43. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın bu başlık altındaki şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, 21 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy