AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no: 63129/15
Ömer ELÇİ / Türkiye
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 29 Ocak 2019 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda anılan 29 Aralık 2015 tarihli başvuruyu göz önüne alarak,
Mahkeme İç Tüzüğü’nün 41. maddesi uyarınca, yukarıda anılan başvurunun öncelikli olarak incelenmesi gerektiğini belirten kararı göz önünde bulundurarak,
6 Aralık 2016 tarihli kısmi kararı göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere karşılık olarak başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (“İnsan Hakları Komiseri”) tarafından ibraz edilen yorumları göz önüne alarak,
13 Kasım 2018 tarihindeki duruşmada tarafların sözlü beyanlarını göz önüne alarak,
13 Kasım 2018 ve 29 Ocak 2019 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL VE OLAYLAR
1. Başvuran Ömer Elçi, Türk vatandaşı olup, 1951 doğumludur ve Şırnak’ta ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, sırasıyla Batman ve Diyarbakır barolarına kayıtlı avukatlar E. Şenses ve M.N. Girasun tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. 13 Kasım 2018 tarihinde, Strazburg İnsan Hakları Binasında, kamuya açık bir duruşma gerçekleşmiştir( 59 § 3 maddesi).
Aşağıdaki kişiler Mahkeme önüne çıkmıştır:
(a) Hükümet adına;
Erdoğan İşcan,Yetkili,
Hacı Ali Açıkgül,
Stefan Talmon,Müdafi
Nuri Uzun,
Öner Aydın,
Gökhan Dursun,
Erkan Çapar,
Ahmet Adanur,
Can Öztaş,Danışmanlar,
(b) başvuran adına;
Erkan Şenses,
M. Neşet Girasun,Müdafi,
Senem Gürol,Danışman
Mahkeme, Talmon, Girasun ve Şenses tarafından yapılan konuşmaları dinlemiştir.
A. Başvuruya dayanak oluşturan olayların arka planı
4. “Kürt sorununa” kalıcı, barışçıl bir çözüm bulmak için 2012 yılının sonlarında başlatılan barış süreci sayesinde nispeten sakin bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusundaki güvenlik durumu, PKK(Kürdistan İşçi Partisi) ile bağlantılı yasadışı silahlı gruplar tarafından yapılan silahlı çatışmaların yoğunlaşması nedeniyle 2015 yazında kötüleşmiştir. Bu silahlı gruplar, silahlı saldırıları yapmanın yanı sıra, sosyal hayatı ve kamu düzenini bozmak için bölgede, bazılarına patlayıcı yerleştirilmiş olan hendekler kazma, belirli mahallelerde yolların barikatlarla önünü kesme gibi diğer yollara başvurmuştur. Buna karşılık olarak, Ağustos 2015 tarihinden itibaren, Türk yetkilileri, somut başvuruya dayanak oluşturan olayların gerçekleştiği Cizre ilçesi dâhil olmak üzere kent merkezlerinde sokağa çıkma yasağı ilan etmiştir. Sokağa çıkma yasaklarının, silahlı örgüt mensupları tarafından kazılan hendeklerin ve döşenen patlayıcıların temizlenmesi ve aynı zamanda sivillerin şiddetten korunması amacıyla ilan edildiği ifade edilmiştir. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından 2 Aralık 2016 tarihli memorandumunda belirtildiği üzere[1], söz konusu sokağa çıkma yasakları, ilk başta, nispeten kısıtlı bölgelerde kısa süreliğine ilan edilmiş olmakla birlikte, uzunlukları, kapsamı ve yoğunlukları hızlı ve önemli bir şekilde artmıştır.
5. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi tarafından kabul edilen bir karara göre, sokağa çıkma yasaklarından 1.6 milyon kişi etkilenmiş ve en az 355.000 kişi yerinden edilmiştir[2]. Sokağa çıkma yasakları sırasında gerçekleşen olayların ayrıntılı bir açıklaması için, İnsan Hakları Komiseri tarafından somut davada Sözleşme’nin 36 § 3 maddesi uyarınca müdahil sıfatıyla Mahkemeye ibraz edilen yorumlara[3] ve aynı zamanda, yukarıda anılan, 2 Aralık 2016 tarihli memoranduma bakınız.
6. Söz konusu sokağa çıkma yasaklarından kaynaklanan insan hakları ihlalleri iddialarına ilişkin olarak Mahkeme önünde hâlihazırda toplam otuz altı derdest dava bulunmaktadır.
A. Davanın Koşulları
7. Somut davanın koşulları, taraflarca ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
8. Başvuran ve ailesi, Cizre ilçesinin Nur mahallesinde ikamet etmektedir.
9. Şırnak Valisi, 4 Eylül 2015 tarihinde, 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11(c) maddesi uyarınca, Cizre’de 24 saat sokağa çıkma yasağı uygulamaya karar vermiştir. Sokağa çıkma yasağı, 12 Eylül 2015 tarihine kadar yürürlükte kalmıştır.
10. Başvuran, 7 Eylül 2015 tarihinde, Mardin İdare Mahkemesine başvurmuş ve Şırnak Valisinin, 5442 sayılı Kanunun kendisine sokağa çıkma yasağı ilan etme yetkisi vermemesi sebebiyle yetkisi dışında (ultra vires) hareket ettiğini iddia ederek söz konusu Vali tarafından 4 Eylül 2015 tarihinde uygulanan sokağa çıkma yasağının durdurulması ve iptali talebinde bulunmuştur. Mardin İdare Mahkemesi, 9 Ekim 2015 tarihinde, başvuranın sokağa çıkma yasağının durdurulması talebini reddetmiş ve daha sonra, Valinin yetkisi dahilinde hareket ettiğine ve söz konusu idari eylemin kanuna uygun olduğuna karar vererek 19 Ekim 2016 tarihinde davayı esas yönünden reddetmiştir. Başvuran, Mardin İdare Mahkemesinin son verdiği karara karşı temyize gitmemiştir.
11. Bu süre zarfında, başvuran, 9 Eylül 2015 tarihinde, M.G. adlı bir kişiyle birlikte Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmıştır. Başvuran, Sözleşmenin 2, 3, 5 ve 8. maddeleri kapsamındaki haklarının, sokağa çıkma yasağı ve sokağa çıkma yasağı sırasında yürütülen güvenlik operasyonu sonucunda ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuran, özellikle, sokağa çıkma yasağı uygulama kararının yasaya aykırı ve orantısız olduğunu ve yaşam hakkının, güvenlik güçlerinin eylemlerinden dolayı ciddi olarak riske atıldığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, başvuran, sokağa çıkma yasağının ilan edildiği bölgelerde sosyal medyada ve yazılı basında bildirilen bazı sivillerin ölümlerine atıfta bulunmuştur. Başvuran, ayrıca, tedbir yoluyla sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını talep etmiştir.
12. Anayasa Mahkemesi, 11 Eylül 2015 tarihinde, aşağıdaki gerekçelerle tedbir talebini reddetmiştir:
“12. 6216 no.lu Kanunun 49(5) maddesi ve Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğünün “tedbir kararı” başlıklı 73(1) maddesi uyarınca, başvuranın yaşamına, maddi veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike bulunduğunun anlaşılması üzerine, Bölümlerce[Bölümler Raportörlüğü], re’sen veya başvuranın talebi üzerine, davanın esas incelemesi aşamasında gerekli tedbirlere karar verilebilir.
...
14. Şırnak Valiliği, 5442 no.lu Kanunun 11(c) maddesi uyarınca, başvuranların ikamet ettikleri Cizre ilçesinde sokağa çıkma yasağı ilan etmiştir. Valiliğe göre, bu karar, terör örgütü üyelerini yakalama ve terör olaylarından dolayı [tehlikeye atılan] insanların hayatlarının ve mallarının güvenliğini sağlama ihtiyacıyla gerekçelendirilmiştir. Kamu düzenini ve insanların hayatlarının ve mallarının güvenliğini sağlamak amacıyla Valilik tarafından yukarıda belirtilen gerekçelerle ilan edilen sokağa çıkma yasağının dayanaksız olduğu söylenemez.
15. Başvuranlar, yaşam ve mülkiyet haklarının korunması amacıyla uygulanan sokağa çıkma yasağının, acil bir tedbiri gerektirecek ölçüde onları etkilediğini ve sokağa çıkma yasağının şartlarına uygun hareket etseler dahi devlet yetkililerinin eylemleriyle hayatlarının tehlikeye atıldığını kanıtlamak için herhangi bir somut bilgi veya delil sunmamışlardır. Başvuranlar, hayatlarının tehlike altında olduğuna dair iddialarını, ilçede iddia edilen sivil ölümlerine dayandırmışlardır. Bununla birlikte, başvuranlar, sadece sosyal medyada ve basılı medyada yayınlanan bilgilere atıf yapmakla yetinmişlerdir.
16. Bu gerekçelerle, dava dosyasında bulunan bilgi ve belgelerin şimdilik başvuranlar hakkında acilen tedbir kararı verilmesini gerektiren ciddi bir tehdit ortaya koymaması nedeniyle, koşulları oluşmayan tedbir talebinin reddedilmesi gerekmektedir.”
Dava dosyasındaki bilgilere göre, başvuranın şikâyetlerinin esasına ilişkin inceleme, halen Anayasa Mahkemesi önünde devam etmektedir (başvuru no. 2015/15266).
13. Şırnak Valisi, 14 Aralık 2015 tarihinde, Cizre ilçesinde 2 Mart 2016 tarihine kadar yürürlükte kalan başka bir 24 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan etmiştir. Başvuranın Hükümet tarafından itiraz edilmeyen beyanlarına göre, sokağa çıkma yasağının ilan edilmesinden sonra başvuranın mahallesindeki operasyonlar yoğunlaşmıştır. Başvuran, tüm mahallenin bölgedeki binaları bombalayan askeri tanklarla çevrelendiğini iddia etmiştir. Buna benzer bir durumda, iddialara göre havan topundan çıkan bir şarapnel, başvuranın avlusuna düşmüş ve evinin pencerelerini paramparça etmiştir. Başvuranın abisine ait olan komşu ev, iddialara göre, güvenlik güçleri tarafından ateşe verilmiştir. Başvuran, bahçede duran şarapnel kalıntılarını ve duvarlarda ve pencerelerde bazı mermi deliklerini gösteren evinin ve bahçesinin fotoğraflarını sunmuştur. Başvuran, ayrıca, komşu evin durumunu gösteren fotoğraflar sunmuştur.
14. Başvuran, 29 Aralık 2015 tarihinde, diğer on beş kişi ile birlikte, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca, Mahkemeden, Türk Hükümetine, 14 Aralık 2015 tarihinde Cizre’de ilan edilen sokağa çıkma yasağını kaldırmasını ve güvenlik güçleri tarafından orada yürütülen operasyonların ya durdurulmasını ya da uygulanabilir uluslararası standartlar doğrultusunda yürütülmesini sağlaması bildirimini yapmasını talep etmiştir.
15. Mahkeme, 12 Ocak 2016 tarihinde, tedbir talebini, söz konusu tedbirleri kabul etmek için elinde yeterli unsur bulunmadığı kanaatinde olduğundan reddetmiştir. Nitekim Mahkeme, fiziksel bütünlükleri bakımından savunmasız bir durumda olan başvuranların talepte bulunmaları halinde gerekli bakıma erişebilmelerini sağlamak için Hükümetin makul tüm adımları atacağına yönelik güvenini vurgulamıştır.
16. Bu arada, 8 Ocak 2016 tarihinde, başvuran ve aile üyeleri, yaklaşık kırk komşusu ile birlikte, evlerinin saldırıların hedefi olacağı korkusuyla evlerini terk etmiş ve çatışmaların daha az ağır olduğu Cizre’nin başka bir mahallesine taşınmışlardır. 26 Şubat 2016 tarihinde evlerine geri dönmüşlerdir.
17. Başvuranın yasal temsilcileri, 13 Ocak 2016 tarihinde, Şırnak Valisine bir yazı göndermiş ve Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyla ilgili olarak başvuran ile görüşmelerine izin verilmesini talep etmişlerdir. Vali, 15 Ocak 2016 tarihinde, başvuranın yasal temsilcilerini, Cizre’deki silahlı çatışmaların devam ettiği ve makamının tüm sivilleri şiddetten koruma yükümlülüğü altında olduğu konusunda bilgilendirmiştir. Bu nedenle, yasal temsilcilerin başvuranı Cizre’de ziyaret etmesine izin verememişlerdir; ancak başvuranın polisle iletişime geçmeyi istemesi ve yetkililer tarafından belirlenecek olan güvenli bir yere gitmeye hazırlıklı olması halinde, güvenlik güçleri onu yasal temsilcilerin kendisiyle görüşebileceği Cizre dışındaki bir görüşme noktasına götürebilirlerdi.
18. Başvuranın güvenliğinden endişe duyan avukatlar, 2 Mart 2016 tarihinde sokağa çıkma yasağı kısmen kaldırılıncaya kadar başvuranla görüşmemeye karar vermiştir.
B. İlgili İç Hukuk
19. 5442 sayılı ve 10 Haziran 1949 tarihli İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“A) Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür.
...
C) İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir.”
20. 6216 no.lu Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45(1) ve (2) maddesi aşağıdaki gibidir:
“(1) Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.
(2) İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir.
21. Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğü’nün başvuruların incelenme sırasıyla ilgili 68(1) maddesi aşağıdaki gibidir:
“Bireysel başvurular, geliş sırasına göre incelenerek karara bağlanır. Ancak Mahkeme, başvuruların konuları itibarıyla önemini ve aciliyetini göz önünde bulundurarak belirlediği kriterler çerçevesinde farklı bir inceleme sıralaması yapabilir.”
ŞİKÂYETLER
22. 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağının uygulanmasından sonra Cizre’de meydana gelen olaylara atıfta bulunan başvuran, Sözleşmenin 2. maddesi uyarınca, mahallesinde yürütülen güvenlik operasyonunun, güvenlik güçleri tarafından kullanılan ağır silahlar göz önüne alındığında, bölgede ikamet eden sivillerin hayatlarına yönelik riski asgariye indirmek amacıyla yürütülmediği ve dolayısıyla hayatını potansiyel olarak tehlike altına soktuğu iddialarıyla şikâyetçi olmuştur. Ayrıca, başvuran, Sözleşmenin 5. maddesi kapsamında, uygun bir yasal dayanaktan yoksun olduğunu ve dolayısıyla özgürlük ve güvenlik hakkını ihlal ettiğini iddia ettiği sokağa çıkma yasağı sırasında evinde fiilen hapsedildiğinden şikâyetçi olmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Tarafların beyanları
1. Hükümet
23. Hükümet, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca, iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesi ile başvuranın şikâyetlerinin kabul edilemez bulunması gerektiğini iddia etmiştir. Sözleşme mekanizmasının ikincil niteliğine atıfta bulunan Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının, başta mahkemeler olmak üzere ulusal makamlara aleyhlerindeki ihlal iddialarını Sözleşme makamlarına sunulmadan önce önleme veya düzeltme fırsatı tanımak olduğunu belirtmiştir.
24. Hükümet, bu bağlamda, devletlerin kendi eylemlerine kendi hukuk sistemleri içerisinde bir çözüm getirme fırsatı sunulana kadar uluslararası bir organ önünde yanıt vermelerinin gerekmediğini ve bir devlete karşı şikâyetlerle ilgili olarak Mahkeme’nin denetleyici yargı yetkisinden yararlanmak isteyen kişilerin önce ulusal hukuk sistemlerinde yer alan hukuk yollarını tüketmek zorunda olduğunu belirtmiştir.
25. Hükümet, başvuranın, Mahkeme önündeki şikâyetleri ile ilgili olarak, (i) ceza hukuku yolları, (ii) başta Anayasanın 125. maddesi ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca iptal davası veya tam yargı davası olmak üzere idari hukuk yolları, (iii) Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolu gibi iç hukukta başvurabileceği bir kısım hukuk yolları bulunduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte, başvuran, söz konusu mevcut hukuk yollarını tam olarak tüketmeden önce Mahkemeye başvurmuştur.
26. Hükümet, başvuranın ne yaşam hakkının tehlikeye atıldığı iddialarına ilişkin olarak suç duyurusunda bulunduğunu ne de hayatının tehlikeye atıldığı ve güvenlik hakkının ihlal edildiği iddiasıyla sorumlu tuttuğu yetkililerden tazminat almak için idari mahkemeler önünde tam yargı davası açtığını vurgulamıştır. Ayrıca, başvuran, idare mahkemesinin son kararına itiraz etmeyerek tam olarak izleyemediği bir hukuk yolu olan, 4 Eylül 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağının kaldırılması talebiyle iptal davası açmasına rağmen, 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağının uygulanmasından sonra benzer bir dava açmamıştır. Son olarak, Hükümet, Mahkemenin dikkatini, Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından sonra başvuran tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun, halen söz konusu mahkeme önünde derdest olduğuna çekmiştir.
27. Hükümet, bu bağlamda, Mahkemenin, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvurunun, ilke olarak, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlüklere ilişkin ihlallere yönelik olarak doğrudan ve hızlı bir hukuk yolu sunduğu ve bunun, 23 Eylül 2012’den sonra kesinleşen kararlar için denenmesi gereken bir hukuk yolu olduğu tespitine atıfta bulunmuştur(Uzun / Türkiye (k.k.), no. 10755/13, §§ 67 ve 69-70, 30 Nisan 2013, Korkmaz ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 64200/13, § 30, 25 Mart 2014; ve Sarısülük/Türkiye(k.k.), no. 64126/13, §25, 25 Mart 2014). Hükümetin görüşüne göre, bu kararlar, Mahkemenin, Anayasa Mahkemesi yolunun etkililiği konusunda şüphesi olmadığını göstermiştir. Anayasa Mahkemesi yolunun tüketilmemiş olduğu koşullarda, Mahkeme’den, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra açılmış olan bir davanın esasına ilişkin incelemesine devam etmesi beklenemez.
28. Hükümet, Mahkeme’nin, olayların meydana gelmesinden sonra bir yıldan az ve bütün iç hukuk yollarının tamamlanması için çok kısa sayılabilecek bir sürede kendisine somut başvuruyu bildirdiğini kaydetmiştir. Hükümet, Sözleşme’nin tanıdığı güvencelerin ikincil niteliğini ve esas önemli olanın ulusal makamlar tarafından sağlanan koruma olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Bu bağlamda Hükümet, Mahkeme’nin şikâyetçi olunan olayın gerçekleştiği zamandan itibaren ulusal makamların yerine geçerek başvuru kabul edip, karar verecek bir makam olmadığının altını çizmiştir.
29. Hükümet, 23 Ekim 2018 tarihinde Mahkemeye sunduğu ek görüşlerinde, hâlihazırda Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan 2015/15266 no.lu bireysel başvurunun kapsamının, tamamıyla 4 Eylül 2015 tarihinde uygulanan ve 12 Eylül 2015 tarihinde kaldırılmış olan sokağa çıkma yasağıyla sınırlı olduğunu ve dolayısıyla bunun, sadece söz konusu sokağa çıkma yasağının etkileriyle ve Eylül 2015’te belirtilen tarihler arasında yürütülen güvenlik operasyonları ile ilgili olduğunu belirtmiştir. Halihazırda Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan başvuranın davası, bu nedenle, ayrı bir idari eylemle ilgili olan Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağını kapsamıyordu. Bununla birlikte, başvuran, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağıyla ilgili olarak hiçbir hukuk yoluna başvurmamıştır. Bilhassa, başvuran, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağının konulması ya da söz konusu sokağa çıkma yasağının akabinde gerçekleştirilen eylemler, işlemler veya ihmaller ile ilgili olarak şikâyette bulunmak için Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmamıştır. Bu koşullar altında, Anayasa Mahkemesinin Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından kaynaklanan şikâyetleri re’sen inceleme yetkisi bulunmamaktaydı.
30. Hükümet, 13 Kasım 2018 tarihinde yapılan duruşmada, 29 Aralık 2015 tarihinde Mahkemeye yapılmış olan somut başvurunun, Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağıyla ilgisi olmadığını, sadece 14 Aralık 2015 tarihinde Cizre’de ilan edilen sokağa çıkma yasağıyla ilgili olduğunu vurgulamıştır. Ancak, başvuran, Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından sonra bazı hukuk yollarına başvurmasına karşın, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağı konusunda Mahkemeye başvurmak dışında hiçbir eylemde bulunmamıştır. Hükümet, belirli bir hukuk yolunun etkinliğine ilişkin sadece şüphe duymanın, tek başına, bir başvuranı söz konusu hukuk yolundan yararlanma yükümlülüğünden muaf tutmadığına yönelik ilkeye dikkat çekmiştir.
31. Hükümet, özellikle, Anayasa Mahkemesinin, sadece başvuranın Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından kaynaklanan şikayetleriyle bağlantılı olarak telafi sağlayabilmekle kalmayıp, aynı zamanda bunu hızlı bir şekilde sağlayabileceğini iddia etmiştir. Hükümet, bu bağlamda, İç Tüzüğün 68. maddesinde belirtildiği üzere Anayasa Mahkemesinin öncelik politikasına atıfta bulunmuştur (bk. yukarıda 21. paragraf). Böylelikle, diğerlerinin yanında, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin başvurular öncelikli olarak ele alınmaktadır. Ayrıca, ihlallerin devam ettiğinin iddia edildiği durumlarda, “mümkün olduğunca hızlı bir şekilde” bir inceleme yürütülmektedir. Hükümet, başvuranın Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağına ilişkin bireysel başvurusunun, 10 Eylül 2015 tarihinde alındığını ve başvuranın tedbir talebine, yirmi dört saatten biraz daha fazla süre içerisinde karar verildiğini belirtmiştir. Ancak başvurunun esasına ilişkin “hızlı inceleme statüsü”, 12 Eylül 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağının kaldırılmasıyla ve buna eşlik eden güvenlik operasyonun bitmesiyle sona ermiştir. Nitekim başvuru, Anayasa Mahkemesinin öncelik politikası doğrultusunda öncelikli mesele olarak değerlendirilmeye devam etmiştir. Anayasa Mahkemesinin mevcut iş yükü dikkate alındığında, söz konusu mahkeme önünde devam eden 2015/15266 no.lu başvurunun inceleme için beklediği sürenin uzunluğunun makul olmadığı düşünülemez.
32. Hükümet, ayrıca, başvuranın Anayasa Mahkemesinin reddetmiş olduğu Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağı hakkındaki bazı tedbir taleplerine atıfta bulunarak, söz konusu mahkeme önündeki hukuk yolunu etkisiz olarak gördüğünü belirtmiştir (bk. aşağıda 35. paragraf). Ancak, bu davaların her birinde, tedbir talepleri, özellikle taleple ilgili olgusal gerekçelerle reddedilmiştir. Bireysel başvuruların niteliği dikkate alındığında, tedbir talebi, her bir başvuran açısından ayrı olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle, başvuran tarafından atıfta bulunulan davalar, sokağa çıkma yasaklarıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine yapılan tedbir taleplerinin kesin kabul edilmediğine dair genel bir sonuç çıkarılmasına imkân vermemektedir.
2. Başvuran
33. Başvuran, atıf yaptıkları hukuk yollarının yeterli tazmin ve makul başarı şansı sağladığını, etkin ve erişilebilir olduğunu ispatlama yükümlülüğünün davalı Hükümet’te olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, Hükümetin, mevcut koşullarda, bu yükümlülüğü yerine getiremediğini iddia etmiştir.
34. Başvuran, ilk olarak, bu bağlamda, bir güvenlik operasyonu nedeniyle sivillerin hayatına yönelik ortaya çıkan potansiyel bir ölümcül tehdide karşı Türkiye’de başvurulabilecek hiçbir ceza hukuku yolunun olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, idare mahkemeleri önündeki tazminat yolunun, 2. madde kapsamındaki şikâyetleri için etkili bir telafi sağlamaya uygun olmadığını belirtmiş ve özellikle bu tür hukuk yollarının kendi hayatına yönelik acil riski sona erdiremediğini kaydetmiştir. Başvuran, her halükarda, Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağının kaldırılması için Mardin İdare Mahkemesi önünde yapmış olduğu talebin, sokağa çıkma yasağının konulmasından bir yıldan fazla bir süre sonra söz konusu mahkeme tarafından reddedildiğini eklemiştir. Başvurana göre İdare mahkemesinin başvuranın davasına baktığı süredeki gecikmesi göz önüne alındığında, iptal davasının başvuranın belirli şikayetleri için etkin bir hukuk yolu teşkil ettiği güçlükle iddia edilebilir. Başvuran, ayrıca, idare mahkemesinin iptal davasındaki tespitleri dikkate alındığında, tazminat talep etmek amacıyla idare mahkemeleri önünde tam yargı davası açılmasının herhangi bir başarı ihtimalinden yoksun olacağının açık olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, Mahkemenin dikkatini, yasal temsilcilerinin kendisiyle Ocak 2016 tarihinde görüşememesi örneğinde olduğu gibi, söz konusu zamanda Cizre’de hüküm süren abluka benzeri koşullarda Hükümet tarafından bahsedilen iç hukuk yollarına başvurulması konusunda karşılaşılan pratik zorluklara çekmiştir (bk. yukarıda 17 ve 18. paragraf).
35. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu konusunda, başvuran, Eylül 2015 tarihinde konulan sokağa çıkma yasağı bakımından, tedbir talebiyle birlikte, zaten bir başvuruda bulunduğunu ve tedbir talebinin söz konusu mahkeme tarafından 11 Eylül 2015 tarihinde reddedildiğini belirtmiştir. Başvurana göre, Anayasa Mahkemesinin başvuranın tedbir talebini reddederken kullandığı ve başvuranın hayatına ve güvenliğine ilişkin endişelerini tamamen göz ardı eden gerekçe, söz konusu mahkemenin sokağa çıkma yasaklarına ilişkin tedbir talepleriyle bağlantılı olarak etkili bir hukuk yolu sağlamadığının kanıtıydı. Bununla beraber, Anayasa Mahkemesinin sokağa çıkma yasağı ilan eden kararın dayanaksız olduğunu düşünmemesi, söz konusu mahkemenin davayı esas yönünden nasıl karara bağlayacağına işaret etmiştir. Başvuran, bu koşullar altında, 14 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağının akabinde Anayasa Mahkemesine yeni bir başvuruda bulunmasının beklenemeyeceğini ileri sürmüştür. Başvuran, her halükarda, özellikle Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağı ile bağlantılı olarak Anayasa Mahkemesine bazı kişilerin başvurduğunu ve söz konusu mahkemenin, başvuranın başvurusuna ilişkin olarak 11 Eylül 2015 tarihinde vermiş olduğu karara atıfta bulunarak bu kişilerin tüm tedbir taleplerini reddetmiş olduğunu eklemiştir.
36. 15 Ekim 2018 tarihli ek beyanlarında, başvuran, hâlihazırda Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan başvurusunun, sadece, 4 Eylül 2015 tarihinde konulan sokağa çıkma yasağıyla ilgili olduğunu doğrulamıştır.
37. Başvuran, duruşmada, yukarıda belirtilen iddialarını tekrar ettikten sonra, 9 Eylül 2015 tarihinde yapmış olduğu bireysel başvurunun, yaklaşık üç yıl ve üç ay geçmesine rağmen, halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğunu ve bu durumun, Anayasa Mahkemesinin somut koşullarda etkisizliğini gösterdiğini vurgulamıştır. Başvurana göre, Anayasa Mahkemesi, ulusal güvenlik bağlamında devlet görevlileri tarafından işlenen toplu ihlallere ilişkin davaları karara bağlayabilme konusunda henüz kendini ispat edememiştir. Başvuran, belirli şikâyetleri konusunda Anayasa Mahkemesinin bariz etkisizliğini göz önüne alarak, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından sonra Anayasa Mahkemesine veya başka yerel mahkemelere başvuruda bulunmak yerine doğrudan Mahkemeye başvuru yaptığını belirtmiştir.
B. İnsan Hakları Komiserinin Beyanları
38. İnsan Hakları Komiseri tarafından sunulan beyanlara, yukarıdaki 5. paragrafta belirtilen link aracılığıyla başvurulabilir. İnsan Hakları Komiserinin beyanlarının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir (dipnotlar hariç):
“9. Esas itibarıyla, söz konusu sokağa çıkma yasaklarına tabi olan kişiler, uzun bir süre boyunca evlerinde hapsolmuşlar ve bu gereken davranıştan herhangi bir sapma, sadece kanuna aykırı olmakla kalmayıp, aynı zamanda hapse kadar uzanan cezaları gerektirmektedir. Komiserin kanaatine göre, bu durum, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ev hapsine eşdeğer olan özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelmektedir.
...
12. Komiser, söz konusu sokağa çıkma yasaklarını çevreleyen uygulamaya yönelik olarak Türk mevzuatında yasal bir dayanağın varlığı meselesini halihazırda incelediğini ve bunun, ayrıca, Venedik Komisyonu ve Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi tarafından ele alınan bir konu olduğunu hatırlatmaktadır. Komiser, Venedik Komisyonunun tespitleri doğrultusunda, bu tür bir uygulamanın, uygulanabilir yasallık standartlarını karşıladığının düşünülemeyeceği sonucuna varmıştır.
...
15. Komiser, Türk yetkililerinin, Türkiye’nin güneydoğusunda PKK ve bununla bağlantılı silahlı gruplar ile savaşırken terör milisleri tarafından ileri kentsel gerilla taktiklerinin yaygınlaştırılmasını ve güvenlik güçlerinin birçok üyesinin ölümünü de kapsayan şekilde oldukça tehlikeli ve istikrarsız bir durumla karşılaştığının tam olarak farkındadır. Bununla birlikte, Komiser, yetkililerin, böylesi terörle mücadele operasyonlarını yürütürken bunları, araç ve yöntemlerin seçiminde uygulanabilir tüm tedbirleri alarak ölümcül güç kullanımını asgariye indirecek ve sivil nüfusun hayatına yönelik gereken özeni gösterecek şekilde planlamaları ve kontrol etmeleri gerektiğini kaydetmektedir.
...
29. Terörle mücadele operasyonlarından kaynaklanan yaşam hakkı veya işkence yasağı ihlallerine yönelik iddiaların ele alınmasına olanak sağlayacak hukuk yollarına daha geniş açıdan bakan Komiser, Cizre’deki bodrumlara sığınan kişilerin yaptıkları tedbir taleplerine cevap olarak Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu beş kararı not etmektedir. Komiser, Anayasa Mahkemesinin başvuranların ya yetkililere yardıma ihtiyaç duyduklarına dair bilgilendirmek üzere ulaşmadıklarını ya da yakındaki bir yere sevk edilen ambulansa gitmek için yetkililerle yeterince işbirliği yapmadıklarını dikkate alarak bu taleplerin tümünü reddettiğini belirtmektedir. Komiser, ayrıca, söz konusu kararlarda, sokağa çıkma yasaklarının yasallığı meselesinin incelenmediğini ve bu kararlarda, temel ihtiyaçlarına veya iletişim araçlarına hiçbir erişimleri olmaksızın hayati risk içeren yaraları olan başvuranların belirli hassas noktalarının dikkate alınmadığının göründüğünü kaydetmektedir. Komiserin bazı muhatapları, bu kararların, yetkilileri, sokağa çıkma yasağı ilan edilen bölgelerde insanların temel haklarını korumak ve iddia edilen ihlalleri etkili bir şekilde soruşturmak için gerekli tüm adımları atmaya zorlayacak açık bir mesaj göndermediğinin altını çizmiştir. Komiser, bu bakımdan, sadece, iddiaların Anayasa Mahkemesi dahil olmak üzere yetkililerin dikkatine sunulmasından itibaren bir yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen, bu zamana kadar soruşturma mercileri tarafından hiçbir anlamlı adımın atılmadığını kaydedebilir.
...
Sonuç
42. Sonuç olarak, Komiser, Ağustos 2015 tarihinden beri Türkiye’nin güneydoğusunda uygulanan sokağa çıkma yasaklarının ve yürütülen terörle mücadele operasyonlarının, geniş çaplı insan hakları ihlallerine neden olduğunu düşünmektedir. Özellikle:
-Sokağa çıkma yasakları yeterli bir yasal temele dayanmıyordu. Sokağa çıkma yasaklarına ve terörle mücadele operasyonlarına ilişkin uygulama, sokağa çıkma yasaklarının ardındaki beyan edilen amaçlarla ciddi olarak orantısızdır.
...
-Terörle mücadele operasyonları, yerleşim alanlarında ağır silahların kullanılması dahil olmak üzere aşırı güç kullanımı ile nitelendirilmiştir. Bu durum, güçlü bir şekilde, yetkililerin araç ve yöntemlerin seçiminde uygulanabilir tüm tedbirlerin alınması suretiyle ölümcül gücü asgariye indirmediğini veya sivil nüfusun hayatı için gereken özeni göstermediğini göstermiştir.
-Yetkililer, sivil nüfusa verilen zararı asgariye indirmek için sokağa çıkma yasağı ilan edilen bölgelerin güvenli bir şekilde boşaltılmasını ve insani yardımı uygun bir şekilde planlamamış ve uygulamamıştır.
...”
B. Mahkemenin değerlendirmesi
39. Mahkeme, ilk olarak, Hükümetin başvuranın Mahkemeye somut başvuruyu yapmadan önce tasarrufundaki mevcut iç hukuk yollarını usule uygun olarak tüketmediğine dair iddiasını kaydetmektedir.
40. Mahkeme, bu bakımdan, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamında, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı hakkındaki içtihadında ortaya koyulan genel prensipleri tekrar etmiştir (bk., örneğin, Sargsyan / Azerbaycan [BD], no. 40167/06, §§ 115-16, AİHM 2015) ve özellikle, en azından esas itibariyle, yerel mahkemelerin Sözleşme tarafından güvence altına alınan bir hakkın ihlaline yönelik argümanı ele almasını mümkün kılan ulusal düzeyde bir hukuk yolu varsa bu hukuk yolunun tüketilmesi gerektiğini belirtmiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Vučković ve Diğerleri / Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, § 75, 25 Mart 2014).
41. Mahkemenin, Sözleşmeci Devletler tarafından Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerinin uygulanmasının denetlenmesiyle ilgili olduğu vurgulanmalıdır. Mahkeme, Sözleşme’de yer alan temel hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesini ve bu hakların korunmasını sağlama sorumluluğu olan Taraf Devletlerin yerini alamaz ve almamalıdır. Mahkeme, ayrıca, bir ilk derece mahkemesi olmadığını; ilkesel ve etkili bir uygulama olarak iç hukuk alanını ilgilendiren temel olguların tespitini gerektiren çok sayıda davaya karar verme kapasitesine sahip olmadığını ve bunun uluslararası bir mahkeme olarak işlevine uygun olmadığını yeteri kadar önemle belirtememektedir (bk. Demopoulos ve Diğerleri / Türkiye (k.k.) [BD], no. 46113/99 ve diğerleri, § 69, AİHM 2010).
42. Mahkemenin, başvuranın söz konusu şikâyetleriyle ilgili olarak mevcut iç hukuk yollarını tüketip tüketmediğini incelemeye devam etmeden önce, bu şikâyetlerinin kapsamını açık bir şekilde belirlemesi gerekmektedir. Mahkeme, bu doğrultuda, somut başvurunun, 14 Aralık 2015 tarihinde Cizre’de sokağa çıkma yasağının uygulanmasından yaklaşık iki hafta sonra 29 Aralık 2015 tarihinde yapıldığını ve söz konusu tarihte uygulanan sokağa çıkma yasağının kanuna aykırı olduğuna ve sokağa çıkma yasağı sırasında yürütülen güvenlik operasyonu sonucunda başvuranın hayatına ve fiziksel bütünlüğüne yönelik potansiyel bir risk bulunduğuna dair şikâyetleri içerdiğini kaydetmektedir. Bu nedenle, Mahkeme, önündeki somut başvurunun, teknik olarak, 14 Aralık 2015 tarihinde uygulanan sokağa çıkma yasağından ve söz konusu tarihten itibaren yürütülen güvenlik operasyonundan kaynaklanan insan hakları ihlali iddialarıyla ilgili olduğu kanaatindedir. Durumun böyle olduğu, başvuranın, aşağıda açıklanacak gerekçelerle, öncelikle hiçbir iç hukuk yoluna başvurmadan Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından kaynaklanan şikâyetlerini doğrudan Mahkeme önüne getirmeye karar verdiğini belirtmesiyle teyit edilmiştir.
43. Mahkeme, daha sonra, yukarıda anılan ifadesinden açıkça anlaşıldığı üzere, başvuranın Mahkeme önünde şikâyette bulunduğu olaylar hakkında hiçbir iç hukuk yolunu kullanmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, Sözleşmenin 35 § 1 maddesinin, daha sonra Strazburg’da yapılması düşünülen şikâyetlerin, söz konusu hukuk yollarının herhangi bir gerekçeyle yetersiz veya etkisiz olarak düşünülmediği müddetçe en azından esas yönünden uygun yerel organa yapılmış olmasını gerektirdiğini yinelemektedir (bk. Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 72-73). Bu nedenle, Mahkemenin, başvuranın somut koşullarda tasarrufunda bulunan hukuk yollarını yetersizlikleri veya etkisizlikleri nedeniyle tüketme yükümlülüğünden muaf tutulup tutulmadığını belirlemesi gerekmektedir.
44. Başvuran, genel olarak, bu bağlamda, Eylül 2015 tarihinde uygulanan önceki sokağa çıkma yasağı konusunda, tedbir talepleriyle birlikte idare mahkemeleri önünde iptal davası ve Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru dahil olmak üzere, halihazırda iç hukuk yollarını kullanma girişiminde bulunduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte, bu hukuk yollarının hiçbirinin mevcut koşullarda etkili olduğu ispatlanmamıştır. Başvuran, bilhassa, Anayasa Mahkemesinin kendisinin tedbir talebini ele alma şeklinin, söz konusu mahkemenin sokağa çıkma yasaklarından kaynaklanan şikâyetler bakımından etkili bir hukuk yolu sağlayamayacağını açıkça gösterdiğini ileri sürmüştür. Başvuran, bu bakımdan, Anayasa Mahkemesinin sokağa çıkma yasağı uygulama kararının dayanağının bulunduğu tespitini ve bunun, bu bakımdan gelecekte verilecek herhangi bir kararı önceden belirlediğini vurgulamıştır. Bu koşullar altında, hâlihazırda etkisiz olduğu ortaya çıkan aynı hukuk yollarına başvurulması, başvuranın görüşüne göre, hiçbir amaca hizmet etmeyecekti. Başvuran, kanıt olarak, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağıyla bağlantılı olarak diğer kişiler tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan tedbir taleplerinin, başvuranın kendisinin tedbir kararına atıfla reddedildiğini iddia etmiştir.
45. Mahkeme, başvuranın, somut davanın koşullarında, tasarrufunda bulunan iç hukuk yollarına ilişkin endişelerini kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, söz konusu endişelerin, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamında, başta Anayasa Mahkemesi önündeki hukuk yolu olmak üzere bu hukuk yollarının etkililiğini sorgulatacak mahiyette olmadıklarını düşünmektedir.
46. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın 2. madde kapsamındaki şikâyetleri bakımından, Anayasa Mahkemesinin davaya konu olan 11 Eylül 2015 tarihli kararının, başvuranın, 4 Eylül 2015 tarihinde uygulanan sokağa çıkma yasağı sırasında karşılaştığı iddia edilen belirli tehditlerle sınırlı olan belirli bir tedbir talebine karşılık verildiğini kaydetmektedir. Hükümetin yukarıda belirttiği üzere, söz konusu karar, başvuran tarafından bu tehditlerin kanıtı olarak Anayasa Mahkemesi önünde sunulan olaylara ve belgelere dayanılarak verilmiştir ve bu itibarla, yeni koşullara ilişkin gelecekte yapılacak bir talep bakımından mahkeme kararına halel getirmemiştir. Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağı konusunda diğer kişiler tarafından yapılan tedbir taleplerinin daha sonra reddedilmesi, aynı gerekçeyle, Anayasa Mahkemesine yapılan bir başvuruyu faydasız hale getirdiği şeklinde değerlendirilemez.
47. Mahkeme, başvuranın hayatına yönelik varsayılan riskler konusunda Anayasa Mahkemesi önündeki iddiaları inceledikten sonra, bu iddiaların oldukça genel nitelikte olduğundan başka bir şey söyleyemez. Başvuran, bu koşullar altında, Anayasa Mahkemesinin, özellikle başvuranın mahallesindeki operasyonların Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından sonra iddia ettiği gibi yoğunlaşması ve hayatına yönelik riskler konusunda daha somut delillerin sunulması halinde aksi yönde karar verebileceği olasılığını göz ardı edemez (bk. yukarıda 13. paragraf). Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın ve ailesinin maruz kaldığı risklere ilişkin olarak 13. paragrafta belirtilen ayrıntılı iddiaların, aslında hiçbir zaman Anayasa Mahkemesinin dikkatine sunulmadığını gözlemlemektedir.
48. Mahkeme, son olarak, Anayasa Mahkemesinin 11 Eylül 2015 tarihli kararının, sadece, başvuranın tedbir talebiyle ilgili olduğunu kaydetmektedir. Anayasa Mahkemesinin de belirttiği gibi (bk. yukarıda 12. paragraf), esasa ilişkin karar alınıncaya kadar zararı önlemek için acil önlemlere ihtiyaç duyulduğu zaman devreye giren tedbir mekanizmasının hizmet ettiği çok özel amaç dikkate alındığında, böylesi bir tedbirin reddedilmesinin, bu itibarla, Anayasa Mahkemesinin başvuranın 2. madde kapsamındaki şikâyetinin esasının nihai değerlendirmesine halel getirdiği veya önceden belirlediği söylenemez.
49. Bu koşullar altında, başvuranın, başta Anayasa Mahkemesi önündeki hukuk yolu olmak üzere, 2. madde kapsamındaki şikâyetleriyle bağlantılı olarak tasarrufunda bulunan iç hukuk yollarına başvurmaktan muaf tutulduğu düşünülemez. Başvuran, iç hukuk yollarına erişimi uygulamada zorlaştıran Cizre’deki “abluka benzeri” koşullardan şikâyetçi olmasına rağmen, Mahkemeye başvuru sunabildiği koşullarda Anayasa Mahkemesine neden başvuramadığını açıklamamıştır.
50. Mahkeme, 5. madde kapsamındaki şikâyetler hususunda, başvuranın, hâlihazırda, hem Mardin İdare Mahkemesi hem de Anayasa Mahkemesi önünde sokağa çıkma yasaklarının yasal dayanağının olmamasından şikâyetçi olduğuna ve söz konusu mahkemelerin hiçbirinin başvuranın şikâyetlerini kabul etmediğine dair iddialarını kaydetmektedir. Başvuran, kendisinden, bu koşullar altında, aynı şikâyetlerle ilgili olarak söz konusu mahkemeler önüne yeni başvurular getirmesinin beklenemeyeceğini iddia etmiştir.
51. Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın iddialarına katılamamaktadır. Mahkeme, ilk olarak, Mardin İdare Mahkemesinin Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağıyla bağlantılı olarak başvuranın tedbir talebini reddetmesine ve daha sonra 19 Ekim 2016 tarihinde söz konusu idari eylemin hukuka uygun olduğunu kabul etmesine karşın, başvuranın hiçbir zaman bu karara itiraz etmediğini ve böylece, temyiz mahkemesinin, şikâyetine ilişkin karar vermesini önlediğini kaydetmektedir.
52. Mahkeme, ikinci olarak, Anayasa Mahkemesinin henüz sokağa çıkma yasaklarının hukuka uygunluğu konusunda karar vermediğini kaydetmektedir: Anayasa Mahkemesi, 11 Eylül 2015 tarihli ara kararında, sokağa çıkma yasağı uygulama kararının, kamu düzenini sağlamak ve insanların hayatlarını ve mülkünü korumak amacıyla alınması nedeniyle “dayanaksız” olduğunun söylenemeyeceğine karar vermiştir (bk. yukarıda 12. paragraf). Ancak, sokağa çıkma yasağının iç hukukta geçerli bir dayanağının olup olmadığı konusu, davanın esasının incelenmesi kapsamında Anayasa Mahkemesi tarafından halen ele alınmamıştır. Mahkeme, bu bakımdan, tedbir talebine ilişkin bir karar olarak 11 Eylül 2015 tarihli kararın sınırlı kapsamını ve amacını yinelemektedir ve söz konusu kararın, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın 5. madde kapsamındaki şikâyetin esasına ilişkin değerlendirmesine halel getirdiği şeklinde düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır. Mahkeme, ayrıca, açık bir şekilde faydasız olmayan belirli bir hukuk yolunun başarı ihtimali hakkındaki şüphelerin, tek başına, söz konusu hukuk yolundan faydalanmamanın geçerli bir nedeni olmadığını yinelemektedir (bk., Akdıvar ve Diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 71, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-IV).
53. Nitekim Mahkeme, Anayasa Mahkemesine Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağının yasal dayanaktan yoksun olmasına itiraz edilen bir başvurunun daha önce yapılması nedeniyle, Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağından sonra aynı şikâyeti tekrar sunmanın her iki sokağa çıkma yasağı aynı kanun temelinde uygulandığından gerek olmadığına ve Anayasa Mahkemesinin Eylül 2015 tarihli sokağa çıkma yasağı hakkındaki kararının da Aralık 2015 tarihli sokağa çıkma yasağına uygulanacağına dair bir iddiada bulunulabileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, söz konusu bakış açısını izlemek, başvuranın mevcut iç hukuk yollarını tüketmediği gerçeğini değiştirmemektedir.
54. Mahkeme, bu bağlamda, 9 Eylül 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurunun, halen söz konusu mahkeme önünde derdest olduğunu ve yukarıda belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesinin henüz başvuranın 5. madde kapsamındaki şikâyetinin esasına ilişkin kararını vermediğini kaydetmektedir. Söz konusu hüküm kapsamındaki şikayet, bu nedenle, bu aşamada vaktinden önce yapılmıştır (bk., gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla, Mustafa Avcı/Türkiye, no. 39322/12, § 79, 23 Mayıs 2017). Mahkeme, bu bağlamda, Türkiye’de mevcut olan Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru usulünün, ilke olarak, Sözleşme tarafından korunan hak ve özgürlüklerin ihlallerine yönelik etkili bir hukuk yolu sağladığına ve bu nedenle, denenmesi gereken bir yol olduğuna dair birçok davadaki tespitine atıfta bulunmaktadır (bk., örneğin, Uzun, yukarıda anılan, §§ 67 ve 69-70; Koçintar/Türkiye (k.k.), no. 77429/12, §§ 34-46, 1 Temmuz 2014; ve Mustafa Avcı, yukarıda anılan, §§ 71-80).
55. Mahkeme, söz konusu davanın hâlihazırda üç yıldan fazla süredir Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğunun farkındadır. Mahkeme, ayrıca, ilke olarak etkili olan bir hukuk yolunun, yargılamaların aşırı uzaması sonucunda 35 § 1 maddesi kapsamında uygulamada etkililiğini yitirebileceğinin farkındadır (bk., örneğin, Story ve Diğerleri/Malta, no. 56854/13 ve diğer 2’si,§§ 82-85,29 Ekim 2015). Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın davasındaki yargılamaların uzunluğunun bu hukuk yolunu, mevcut koşullarda, en azından şimdilik etkisiz hale getirdiğini düşünmemektedir ve başvuranın iddia edildiği gibi özgürlüğünden yoksun bırakılmasının, Anayasa Mahkemesine başvuru yaptıktan kısa bir süre sonra sona erdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikâyet bakımından Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun etkililiğini doğruladığı Mustafa Avcı (yukarıda anılan, §§ 79‑80) davasındaki kararına da atıfta bulunmaktadır. Bununla birlikte, söz konusu davadaki yargılamalar, yaklaşık üç yıl iki ay boyunca Anayasa Mahkemesi önünde devam etmiştir.
56. Mahkeme, yukarıda açıklanan gerekçelerle, başvuranın, davasının kendine özgü koşullarında, tasarrufunda bulunan iç hukuk yollarının yetersiz ve/veya etkisiz olduğunu veya kendisini söz konusu hukuk yollarını izleme gerekliliğinden muaf tutan özel koşulların bulunduğunu ortaya koyamadığına karar vermiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 35. maddesinde düzenlenen iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin kurala uymuş olduğunun düşünülemeyeceğine karar vermiştir. Bu nedenle, başvuranın 2 ve 5. maddeler kapsamındaki şikâyetleri, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 7 Şubat 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1] https://rm.coe.int/ref/CommDH(2016)39
[2] Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin Türkiye’de demokratik kurumların işleyişine dair 2121 (2016) sayılı Kararı, 22 Haziran 2016, paragraf 10.
[3]https://www.coe.int/en/web/commissioner/-/the-commissioner-intervenes-before-the-european-court-of-human-rights-in-a-group-of-cases-concerning-anti-terrorism-operations-in-south-eastern-turkey
Full & Egal Universal Law Academy