AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 44312/12
Mehmet ERCANKAN ve Muazzez ERCANKAN / Türkiye
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 15 Mayıs 2018 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
22 Mayıs 2012 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuranlar tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuranlar Mehmet Ercankan ve Muazzez Ercankan sırasıyla 1970 ve 1973 doğumlu Türk vatandaşları olup Antalya’da ikamet etmektelerdir. Başvuranlar, Mahkeme önünde Antalya Barosuna bağlı Avukat A. Mat tarafından temsil edilmişlerdir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
3. Davanın konusu, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Başvuranların on beş yaşındaki oğlu Mesut Ercankan, 15 Mart 2010 tarihinde sabah evden ayrılarak öğrenci olduğu devlet okulu Metin Çiviler Lisesi’ne gitmiştir. Ancak ikinci dersin ardından diğer iki öğrenci H.Y. ve Z.G. ile birlikte Düden Çayı üzerinde inşa edilen ve sulama kanalı olarak kullanılan yakındaki bir baraja yüzmeye gitmek amacıyla okuldan kaçmaya karar vermiştir. Baraja ulaştıklarında Mesut ve Z.G.’nin metal korkulukları olan bir köprüden suya atladıkları ancak Mesut’un su yüzeyine çıkmadığı anlaşılmaktadır. H.Y. ve Z.G. ailesine ve polise haber vermiş ve Mesut’un bulunması için arama çalışmaları hemen başlatılmıştır. Hızlı su akıntısı kurtarma çalışmalarına engel olmuş ve Mesut bulunamamıştır.
5. Antalya Cumhuriyet Savcılığı (“Savcılık”) beklemeksizin olayla ilgili soruşturma başlatmıştır. Olay yeri aynı gün incelenmiş ve fotoğrafları çekilmiştir. Aynı zamanda yetkililer tarafından insanların yüzmesini engellemek için alınan güvenlik önlemlerini belgelemek amacıyla barajın ve Düden Çayının da fotoğrafları çekilmiştir.
6. Z.G. ve H.Y. polis tarafından 15 ve 18 Mart 2010 tarihlerinde sorgulanmış ve esas olarak Mesut ve Z.G.’nin suya atladıktan sonra Mesut’un su yüzüne çıkmadığını söylemişlerdir. Bir noktada başını görmelerine ve bağırdığını duymalarına rağmen Mesut’u su içerisinde bulamamışlardır. İfadeleri 20 Mart 2010 tarihinde görgü tanığı S.K. tarafından doğrulanmıştır.
7. Mesut’un cesedi 22 Mart 2010 tarihinde baraj bariyerlerinin 400 metre aşağısında çay yatağında bulunmuştur. Bu gelişmenin ardından polis ayrıntılı bir tespit tutanağı hazırlamıştır. Aynı zamanda cesedin fotoğraflarını çekilmiş ve olay yerinin krokisini çizilmiştir. Sonrasında yapılan otopsiyle ölüm sebebinin boğulma olduğu onaylanmıştır.
8. Bu süreçte 20 Mart 2010 tarihinde ilk başvuran (müteveffanın babası), okulda çalışmakta olan bazı öğretmenleri oğlunun okulda olmadığını kendisine hemen haber vermemekle suçlayarak söz konusu öğretmenler hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Savcılık, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun kapsamında okulun müdür yardımcısı ve üç öğretmen hakkında kovuşturma açmak amacıyla Kepez Kaymakamlığından yetki talep etmiştir.
9. Kaymakamlık, 26 Nisan 2010 tarihinde müdür yardımcısı ve söz konusu öğretmenler hakkında kovuşturma açılmasına yönelik izin vermeyi reddetmiştir. Kaymakamlık, ilgili ortaöğretim yönetmelikleri uyarınca, velileri çocuklarının okula gitmediği takdirde ailelerini hemen bilgilendirme zorunluluğunun olmadığını, ancak müdür yardımcısının yine de Mesut Ercankan ve arkadaşlarının okulda bulunmamalarını devamsızlık kaydına girdiğini belirtmiştir.
10. İlk başvuran bu karara itiraz etmiştir. Antalya Bölge İdare Mahkemesi, 3 Haziran 2010 tarihinde söz konusu itirazı kabul etmiş ve müdür yardımcısı ile mevzubahis öğretmenler hakkında kovuşturma açılması için izin vermiştir.
11. İlk başvuran ayrıca, 31 Ağustos 2010 tarihinde Devlet Su İşleri (“DSİ”) Antalya Bölge Müdürlüğü ve Antalya Belediyesi tarafından işletilen Antalya Su ve Atıksu İdaresi (“ASAT”) hakkında, söz konusu makamların, baraj yerleşim bölgesi içerisinde bulunduğu halde, baraja erişimi engellemek için gerekli güvenlik önlemlerini almadıkları gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştur.
12. İlk başvuran aynı gün şikâyetleri ile ilgili olarak ifade vermesi için Savcılığa çağrılmıştır. Başvuran savcıya, oğlunun yüzmeyi bildiğini ve arkadaşlarının verdiği bilgilere göre suya atlamak için baraj üzerinde bulunan köprünün demir korkuluklarına bilinçli olarak tırmandığını söylemiştir. Okul yetkilileri ve öğretmenler hakkındaki şikâyetlerini tekrar dile getiren ilk başvuran, oğlunun devamsızlık durumuna ilişkin zamanında haberdar edilmiş olsaydı oğlunun baraja yüzmeye gitmesine engel olmuş olabileceğini söylemiştir. Ayrıca DSİ ve ASAT yetkililerinin de barajın etrafında güvenlik bariyeri koymadıkları gerekçesiyle oğlunun ölümden sorumlu olduklarını eklemiştir.
13. Savcı, 1 Eylül ve 13 Ekim 2010 tarihinde okulun müdür yardımcısı ile üç öğretmenin ifadelerini almıştır. Hiçbiri Mesut Ercankan’ın ölümü konusunda yasal herhangi bir sorumluluk kabul etmemiştir.
14. Bunun ardından Savcılık, DSİ bölge müdürü S.Ö. ile ASAT’ın genel müdürü F.Y. hakkında kovuşturma yürütmek amacıyla Antalya Valiliğinden (“Valilik”) 4483 sayılı Kanun kapsamında izin talep etmiştir. Valilik, bu nedenle, ilgili makamların başvuranların oğlunun ölümünden sorumlu olup olmadıklarına yönelik olarak kurum içi bir denetçi tarafından iç soruşturma başlatılmasını talep etmiştir.
15. Valilik, 11 Ocak 2011 tarihinde ilgili DSİ ve ASAT yetkilileri hakkında kovuşturma başlatılmasına ilişkin izin vermemeye karar vermiştir. Denetçinin bulgularına göre, barajların ve sulama kanallarının etrafında alınması gereken güvenlik önlemleri hususunda özel yönetmelikler bulunmamaktaydı. Ancak yine de, belediyelerin, kamu güvenliğini sağlama konusundaki genel yasal sorumlulukları göz önüne alındığında, yerleşim bölgelerinde bu tür barajlar veya sulama kanallarının teşkil ettiği tehlikeleri en aza indirmek için makul önlemler almaları açıkça beklenmekteydi. Ek olarak, DSİ’nin sunduğu bilgiler ve kanıtlar, standart uygulama olarak, Düden barajı da dâhil olmak üzere inşa ettiği ve işletmeleri için belediyelere devrettiği tüm barajların etrafında çeşitli güvenlik önlemlerinin alınmasının şart koşulduğunu ileri sürmüştür.
16. Denetçi, yaklaşık otuz kilometre uzunluğunda doğal bir nehir olan söz konusu sulama kanalının boyunu göz önüne alarak, yetkililerden kanalı boylu boyunca tel örgü vb. ile kaplamalarının ve böylesi bir uygulamanın idamesini sağlamalarının beklenemeyeceğinin altını çizmiştir. Bununla birlikte, olay günü toplanan kanıtlara göre, hem DSİ hem de Antalya belediyesinin, söz konusu baraj ve sulama kanalında güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak kendilerinden makul bir şekilde beklenebilecek gerekli önlemleri almıştır. Dava dosyasındaki fotoğraf kanıtları, Mesut Ercankan’ın atladığı köprünün üstünde ve yanlarında boyunu aşan demir korkulukların olduğunu ve köprünün iki tarafında ve aynı zamanda sulama kanalı boyunca düzenli aralıklarla su kenarına gitmenin veya suya atlamanın tehlikeli ve yasak olduğunu belirten uyarı levhalarının bulunduğunu açıkça göstermektedir. ASAT’ın sunduğu kanıtlara göre söz konusu zamanda nehrin kıyısı boyunca bu şekilde 175 uyarı levhası bulunmaktaydı. Ayrıca, baraj da girişin engellenmesi amacıyla tel örgü ile tamamen çevrelenmişti ve izinsiz girenler tarafından sökülen kısımlar ASAT tarafından düzenli olarak tamir edilmekte ve yenilenmekteydi. Ek olarak kanalın kamu yollarına yaklaştığı kısımlarda beton güvenlik bariyerleri bulunmaktaydı. Denetçi, Mesut Ercankan’ın baraja kazara düşmediğini, alınan tüm güvenlik önlemlerine rağmen kendi hayatını tehlikeye atarak ve isteyerek atladığının altını çizmiştir. Bu koşullar altında, DSİ ve ASAT müdürleri boğulmasından sorumlu değildir ve cezai olarak sorumlu tutulamaz.
17. İlk başvuran bu karara itiraz etmiştir. Antalya Bölge İdare Mahkemesi, 29 Nisan 2011 tarihinde bu itirazı kabul etmiş ve söz konusu müdürler hakkında kovuşturma açılmasına yönelik izin vermiştir.
18. Savcı, 22 Haziran 2011 tarihinde Mesut Ercankan’ın ölümüne ilişkin olarak öğretmenler ve müdürler hakkında kovuşturma açmama kararı almıştır. Aldığı kararı aşağıdaki bulgulara dayandırmıştır.
(i) Mesut Ercankan söz konusu barajda yüzmek amacıyla okuldan kaçmış, ancak çok iyi yüzememesi sebebiyle boğulmuştur.
(ii) Müdür yardımcısı ve öğretmenler müteveffa veya ebeveynlerine karşı olan görevlerini ihmal etmemişlerdir ve her halükarda, okulda bulunmadığı konusunda ailenin bilgilendirilmemesi iddiası ile ölümü arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunamamıştır.
(iii) Dava dosyasındaki kanıtlarda, DSİ ve ASAT’ın söz konusu barajın etrafında gerekli önlemleri aldıklarını, ancak müteveffanın yine de bu önlemleri görmezden geldiğini ve suya atlamak için – kendi boyunu aşan – demir korkulukların üzerine çıktığını açıkça görülmektedir. Bu koşullar altında DSİ ve ASAT müdürlerinin ihmallerinin ölümle bağlantılı olduğu söylenemez.
19. İlk başvuran, savcının kararını, oğlunun öldüğü koşullar hakkında bir bilirkişi raporu olmaksızın tamamıyla suçlanan kişilerin ifadelerine dayandırdığından şikâyetçi olmuş ve bu karara itiraz etmiştir.
20. Manavgat Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Eylül 2011 tarihinde ilk başvuranın itirazını reddetmiştir. Söz konusu karar, başvuranlara 25 Kasım 2011 tarihinde bildirilmiştir.
B. İlgili İç Hukuk
21. Mülga 27305 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinin 28 § 2 maddesi aşağıdakileri öngörmektedir:
“Özürsüz olarak devamsızlık yapan öğrencilerin durumları, ... devamsızlığın beş ve onuncu günleri bitiminde velilerine bildirilir. Devamsızlığın tebligat işlemi, ... normal posta ile yapılabileceği gibi bilişim araçları ile de yapılabilir...”
22. M. Özel ve Diğerleri/Türkiye (no. 14350/05 ve diğer 2 başvuru, § 133, 17 Kasım 2015) ve Aydoğdu/Türkiye (no. 40448/06, §§ 37-39, 30 Ağustos 2016) davalarında 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerin Yargılanması Hakkında Kanun hakkında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır.
C. İlgili Uluslararası Hukuk
23. 20 Kasım 1989 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
Madde 1
“Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, on sekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.”
24. Çocuk Hakları Komitesi 20 sayılı Genel Yorumunda (2016) ergenlik çağında çocuk haklarının uygulanması ile ilgili olarak aşağıdaki kararı vermiştir:
I.Giriş
“1. ... Sözleşmede 18 yaşından küçük kişilerin hakları gözetilmekte olsa da bu hakların uygulanmasında çocuğun gelişimi ve gelişen kapasitelerinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Ergenlik çağındaki çocukların haklarının hayata geçirilmesine yönelik olarak benimsenen yaklaşımlar daha küçük yaştaki çocuklar için benimsenenlerden oldukça farklıdır.
...
5. Komite, ergenlik kavramının kolayca tarif edilemediğini kabul etmekte ve her çocuğun farklı yaşta ergenliğe girdiğinin farkındadır. Ergenlik erkek ve kız çocuklarında farklı yaşlarda görülmekte ve farklı beyin fonksiyonları farklı zamanlarda olgunlaşmaktadır. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş süreci kişinin içinde yer aldığı bağlam ve çevre tarafından şekillendirilmektedir. Bu durum, ulusal mevzuatlarda ergenlerden çok farklı kültürel beklentilerin olması, yetişkin faaliyetlerine başlama yaşı olarak farklı yaşların tanımlanması ve uluslararası kuruluşlarca ergenlik için çok farklı yaş aralıklarının tespit edilmesinden de anlaşılabilmektedir. Bu nedenle bu genel yorumda ergenliğin tanımı yapılmaya çalışılmayacak, bunun yerine, veri toplama faaliyetlerinde tutarlılık sağlanabilmesi adına 10 ila 18. yaş günleri arasındaki çocukluk dönemine odaklanılacaktır.
...
III. Ergenlere odaklanılması gerekliliğinin gerekçeleri
...
9. Gelişme çağındaki çocuklar çok hızlı gelişirler. Ergenlik dönemindeki gelişimsel değişikliklerin önemi, henüz erken yıllarda meydana gelen değişikliklerin önemi kadar anlaşılamamıştır. Ergenlik, insan yaşamında eşsiz ve etkileri kalıcı bir aşama olup hızlı zihinsel ve bedensel gelişim, bilişsel yeteneklerde artış, cinsel farkındalık başlangıcı, yeni yetenek, güç ve becerilerin ortaya çıkışı ile nitelendirilmektedir. Ergenler, bağımlı olma halinden daha otonom bir hale geçmekte olduklarından toplumdaki rolleri hakkında daha büyük beklentiler ve daha ciddi akran ilişkileriyle karşı karşıya kalmaktadır.
...
IV. Sözleşmenin Genel İlkeleri
Gelişen becerilere saygı
18. Sözleşmenin 5. maddesi ebeveynlerin çocuğa yol gösterme ve onu yönlendirme konusunda çocuğun gelişen becerilerine uygun şekilde davranmasını gerektirmektedir. Komite, gelişen becerileri, çocukların kademeli olarak yetkinlik ve anlayış kazanması, sorumluluk alması ve haklarını kullanması için aracılık düzeylerini arttırması ve olgunlaştırma sürecini ele alan bir ilke olarak tanımlar. Komite bir çocuğun ne kadar çok şey öğrenip anlarsa ailesi tarafından kendisine yol gösterme ve yönlendirmeye o kadar az ihtiyaç duyacağı ve adım adım eşitliğe ulaşılacağını ileri sürmüştür.
19. Komite, artan seviyelerde sorumluluk kullanma hakkının, Devletlerin koruma güvencesi verme yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığını vurgular. Ailenin veya başka bir bakım ortamının korumasından kademeli olarak çıkılmasıyla birlikte görece tecrübesizlik ve güçsüzlük ergenlerin haklarının ihlali karşısında savunmasız kalmasına neden olabilir. Komite, ergenlerin potansiyel risklerin tespit edilmesi ve bunları hafifletecek programların geliştirilmesi ve uygulanması süreçlerine dâhil edilmelerinin daha etkili bir koruma sağlayacağını vurgulamaktadır. Dinlenme, hak ihlallerine itiraz etme ve tazmin talep etme haklarının güvence altına alınmasıyla, ergenlerin kendilerini korumada artan bir şekilde söz sahibi olmaları sağlanabilmektedir.
20. Ergenlerin gelişen becerilerine saygı ile uygun seviyede koruma arasında uygun bir denge sağlamaya çalışırken, ilgili risk düzeyi, sömürü potansiyeli, ergenlik gelişiminin anlaşılması, yetkinliğin ve anlayışın her alanda aynı seviyede ve hızda gelişmediğinin kabul edilmesi ve bireysel deneyim ve kapasitelerin takdir edilmesi dâhil olmak üzere karar alma sürecini etkileyen çeşitli faktörlere dikkat edilmelidir.
VII. Çocuğun tanımı
...
39. Devletler, ergenlerin hayatlarını etkileyen kararlar için artan bir şekilde sorumluluk alma hakkını tanıyan yasaları gözden geçirmeli veya tanıtmalıdır.”
ŞİKÂYETLER
25. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, ilgili Devlet yetkililerinin söz konusu baraj ve sulama kanalının etrafında gerekli güvenlik önlemlerini almamış oldukları ve devamsızlığı konusunda hızlı bir şekilde başvuranları haberdar etmedikleri gerekçesiyle oğullarının ölümünden sorumlu oldukları konusunda şikâyetçi olmuşlardır.
26. Ayrıca 6. madde kapsamında savcının olaya yönelik etkili ve kapsamlı bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle adil yargılanma haklarına saygı gösterilmediğinden şikâyetçi olmuşlardır.
27. Son olarak, 41. madde kapsamında savcının kovuşturma açmama kararının, oğullarının ölümü sebebiyle gördükleri maddi ve manevi zararın tazmin edilmesine yönelik tüm ihtimalleri ortadan kaldırdığından şikâyetçi olmuşlardır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Tarafların beyanları
28. Hükümet, Sözleşme’nin 35 § 1. maddesi kapsamında, başvuranların 2. madde kapsamında şikâyetlerine yönelik olarak idari mahkemeler nezdinde dava açmamaları sebebiyle iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olarak beyan edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, somut davada yaşam hakkı kasıtlı bir şekilde ihlal edilmediğinden, idari mahkemeler önünde Eğitim Bakanlığı, Antalya Belediyesi ve DSİ aleyhine tazminat davası açılmasının, kazaya ilişkin olay ve olguları ve sorumluluğu tam olarak tespit edebilecek ve uygun tazmin sağlayabilecek nitelikte olduğunu ileri sürmüştür. Ek olarak, söz konusu olayın yetkililer tarafından inşa edilmiş bir yapıda değil doğal bir barajda gerçekleştiğini ve yetkililerin nehir etrafında alabilecekleri tüm güvenlik önlemlerini almış olduklarını öne sürmüştür. Hükümet, denetçinin raporunda belirtildiği üzere (bk. yukarıda § 16) baraj ve sulama kanalı etrafında alınmış çeşitli güvenlik önlemlerini gösteren olay günü çekilmiş çok sayıda fotoğraf ibraz etmiştir. Hükümet, bu şartlar altında yetkilileri ölümden sorumlu tutmanın, olayın özellikle de müteveffanın kendi dikkatsizliği ve kontrol edilemeyen bir olaylar zinciri sonucunda meydana geldiğini göz önünde bulundurarak, aşırı yük getireceğini iddia etmiştir. Ek olarak, olay hakkında açılan cezai soruşturmanın etkili olduğunu belirtmiştir. Savcı, soruşturma dosyasında yer alan kanıtların ve bilgilerin, ilave bilirkişi raporu gerekmeksizin kovuşturmamaya yönelik bir karara varmaya yeterli olduğu kanaatine varmıştır. Dolayısıyla, böyle bir görüşün olmaması tek olarak soruşturmanın etkililiğine zarar vermiş olamaz.
29. Başvuranlar, Hükümet tarafından sunulan ve olay vakti baraj ile sulama kanalının etrafındaki güvenlik önlemlerini gösteren bilgiler ve fotoğraflar konusunda yorum yapmamışlardır.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
30. Mahkeme, başvuranların oğlunun, Düden Çayı üzerine inşa edilmiş bir barajın rezervuarında boğulması sebebiyle hayatını kaybettiğini kaydetmektedir. Taraflar, Mesut’un yüzmeye gitmek için okuldan kaçtığı, suya bilinçli olarak atladığı ve kazara düşmediği konusunda hemfikirdirler. Buna rağmen, başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, (i) baraja ve sulama kanalına erişimi engellemeye yönelik olarak gerekli önlemleri almamış olmaları ve (ii) oğullarının okuldan kaçması konusunda kendilerini hemen bilgilendirmemiş olmaları sebebiyle Devlet makamlarının oğullarının ölümünden sorumlu olduklarını iddia etmişlerdir. Ek olarak, başvuranlar 6 ve 41. maddeler kapsamında Devlet makamlarının olayla ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütmediklerini ve bunun sonucunda oğullarının ölümü sebebiyle tazminat talep etmelerinin engellendiğini iddia etmişlerdir.
31. Mahkeme, ilk olarak, başvuranların şikâyetlerinin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Sözleşme’nin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Hiç kimse, ... yaşamından kasıtlı olarak yoksun bırakılmayacaktır.
32. Yaşam hakkının kasıt olmaksızın ihlali ile ilgili olaylar da dâhil olmak üzere bir Devletin Sözleşme’nin 2 § 1 maddesi kapsamında yaşam hakkını koruma yükümlülüğüne ilişkin genel ilkeler Büyük Daire tarafından Öneryıldız/Türkiye ([BD] no.48939/99, §§ 89-96, AİHM 2004-XII) davasında belirtilmiş ve sonrasında birçok davada ayrıntılı olarak düzenlenmiştir (bk., örn., Budayeva ve Diğerleri/Rusya, no. 15339/02 ve diğer 4 başvuru, §§ 128-145, AİHM 2008 (alıntılar); Ciechońska/Polonya, no. 19776/04, §§ 59-79, 14 Haziran 2011; ve Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk/Türkiye, no. 13423/09, §§ 79-106, AİHM 2013).
33. Hükümete göre, olay hakkındaki cezai soruşturma, hiçbir Devlet yetkilisinin başvuranların oğullarının ölümünden sorumlu olmadığını etkili bir şekilde ortaya koymuştur. Ayrıca Hükümet, başvuranların Devlet yetkililerine yönelik şikâyetleri ile ilgili olarak mevcut iç hukuk yollarının tüketmediklerini ileri sürmüştür. Bu ibrazları göz önünde bulunduran Mahkeme, öncelikle davalı Devlet’in 2. madde kapsamında usule ilişkin yükümlülüklerini nasıl yerine getirdiğini inceleyecek ve sonrasında başvuranların şikâyetlerinin söz konusu hükmün esası yönünden bir sorun teşkil edip etmediğini tespit edecektir (bk., bu davaya uyarlanacak şekilde (mutatis mutandis), Mikhno/Ukrayna, no. 32514/12, § 130, 1 Eylül 2016).
1. Ölümden sonrasında adli karşılığın etkisiz olduğu iddiası
34. Başvuranlar, olaya yönelik cezai soruşturmanın etkisiz olduğu ve sonuç olarak hukuk veya idare mahkemeleri nezdinde oğullarının boğulmasına yönelik tazminat davası açmalarının engellendiği hususunda şikâyetçi olmuşlardır.
35. Mahkeme, kovuşturma makamlarının kazanın hemen ardından başvuranların oğlunun ölümü ile ilgili re’sen bir soruşturma başlattıklarını belirtmektedir. Sonrasında savcının kararında önemli bir etkiye sahip olacak olan baraj ve sulama kanalının çevresinde alınan güvenlik önlemlerini gösteren kanıtlar da dâhil olmak üzere olay yerinde kanıt toplanmış ve ölümün meydana geldiği koşulların aydınlatılması ve herhangi bir cezai sorumluluğun belirlenmesi amacıyla tanıklar sorgulanmıştır. Savcı, toplanan bilgi ve kanıtlara dayanarak, başvuranlar tarafından suçlanan devlet makamlarından hiçbirinin ölüm sebebiyle cezai olarak sorumlu tutulamayacağına karar vermiştir. Başvuranlar, bu karara itiraz etmiştir, ancak karar Manavgat Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onanmıştır.
36. Sunulan bilgi ve materyalleri göz önünde bulunduran Mahkeme, soruşturmanın yürütülmesinde etkililiği konusunda şüphe uyandıracak keyfi veya diğer herhangi bir eksiklik tespit etmemiştir. Ayrıca, başvuranlar, ceza soruşturmasıyla ilgili şikâyetlerini kanıtlamak ve aksi yönde bir bulgu temin etmek için herhangi bir beyanda bulunmamışlardır.
37. Mahkeme ek olarak, başvuranların oğlunun kasten öldürülmediği ve ölüme yol açan koşulların bu yönde bir şüpheye mahal vermeyeceği konusundan tarafların hemfikir olduğunu kaydetmektedir. Dolayısıyla dava, yaşam hakkının kasıtlı bir şekilde ihlal edilmesini ile ilgili değildir. Mahkeme, yaşam hakkının kasti olmayan ihlalini içeren ve bu yönde herhangi bir şüphe olmayan davalarda, 2. maddenin mutlaka ceza hukuku yoluna gidilmesinin gerekmediğini hatırlatmaktadır. Böyle durumlarda, Devlet 2. madde kapsamındaki yükümlülüğünü, mağdurlara medeni hukuk yolu sunarak yerine getirebilir (medeni hukuk yollarının tek başına, yaşam hakkı ihlalinin kasti olmayan bir şekilde olmasına rağmen, 2. maddenin gerekliliklerini yerine getirmek için yeterli olamayacağı istisnai durumlar için bk., örn., Anna Todorova/Bulgaristan, no. 23302/03, § 73, 24 Mayıs 2011, ayrıca bk., Sinim/Türkiye, no. 9441/10, § 62, 6 Haziran 2017, ve bu kararlarda anılan davalar).
38. Mahkeme, somut davada başvuranların, ilgili Devlet makamları aleyhine başvurdukları ceza hukuku yollarına ek olarak hukuki veya idari dava açmadıklarını ve bunun yerine savcının kovuşturmama kararının medeni hukuk yolunu kapattığını iddia ettiklerini belirtmektedir. Ancak, Mahkeme, Türk hukuku uyarınca, kusur eksikliği hususunda ceza yargılamalarındaki sonuçların hukuk mahkemeleri ve idari mahkemeler üzerinde bağlayıcılığı yoktur ve söz konusu mahkemelerin kendi amaçlarına yönelik olarak kanıt toplama ve sorumluluk belirleme (bk., örn., Mustafa Türkoğlu/Türkiye, no. 58922/00, § 40, 8 Ağustos 2006; Dikici/Türkiye, no. 18308/02, § 25, 20 Ekim 2009; Güvenç/Türkiye (k.k.), no. 43036/08, § 40 ve §§ 42-44, 21 Mayıs 2013; ve Sıdıka İmren/Türkiye, no. 47384/11, § 64, 13 Eylül 2016) ve uygun bir tazmin sağlama yetkisi vardır. Başvuranlar, somut davanın söz konusu genel kural için bir istisna oluşturduğu hususuna yönelik bir sav sunmamışlardır. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranların iddiaların aksine, hukuk mahkemelerinin ve idari mahkemelerin ceza yargılamalarında verilen kararlardan bağımsız olarak uygun bir tazmin sağlayabileceklerine karar vermiştir (ayrıca bk., Anna Todorova, yukarıda anılan; Ciechońska, yukarıda anılan, § 66; Sansal/Türkiye (k.k.), no. 28732/09, §§ 42-51, 2 Eylül 2014; ve Gençarslan/Türkiye, no. 62609/12, §§ 19-22, 14 Mart 2017).
39. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranların bu başlık altındaki iddialarının Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesinin anlamı dâhilinde, açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve kabul edilemez beyan edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
2. Devlet makamlarının başvuranların oğlunun yaşam hakkını korumadığı iddiası
40. Hükümet, başvuranların 2. maddenin usul yönünden çeşitli Devlet yetkilileri hakkındaki şikâyetlerinin, söz konusu iddiaları oğullarının kazara ölümü hususunda tazmin sağlayabilecek olan idari mahkemelere taşımamaları sebebiyle iç hukuk yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle kabul edilemez olarak beyan edilmesini iddia etmiştir.
41. Mahkeme, başvuranların, oğullarının ölümü ile bağlantılı olarak yalnızca ceza hukuku yoluna başvurduklarını ve bu yolun yukarıda 36. paragrafta belirtildiği üzere etkili olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranların bu başlık altındaki şikâyetlerinin aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı her halükarda kabul edilemez olması gerekçesiyle, Hükümet tarafından iddia edildiği gibi başvuranların ceza yargılamalarına ilave olarak idari bir dava açmamalarının iç hukuk yollarının tüketilmesi hususunda bir sorun teşkil edip etmediğini tespit etmeye gerek görmemektedir.
a. DSİ ve ASAT müdürlerinin ölümden sorumlu olduğu iddiası
42. Yaşam hakkının kasti olmayan ihlalini içeren önceki davalarda benimsenen yaklaşımı göz önünde bulunduran Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin, Devletlerin bu bağlamda kamusal alanlarda insanların güvenliğini sağlamaya yönelik yönetmelikleri kabul etmesini ve bu düzenleyici çerçevenin etkili bir şekilde işlemesini sağlamasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır.
43. Dava dosyasındaki bilgilerden, olayın gerçekleştiği tarihlerde baraj ve sulama kanallarının etrafında alınması gereken güvenlik önlemleri konusunda belirli bir düzenleyici çerçevenin olmadığı görülmektedir (bk. yukarıda § 15). Ancak yine de, dava dosyasında, ilgili yetkililerin DSİ’nin standart uygulaması ve belediyelerin halkın güvenliğini sağlamaya yönelik genel sorumluluklarına uygun olarak baraja erişimi engellemek ve baraj ile sulama kanalında yüzmenin riskleri hakkında uyarmak amacıyla bir dizi önlem aldığı görülmektedir (bk. yukarıda § 16). Mahkeme bu bağlamda, Mahkeme, özel yasama kılavuzlarının bulunmamasının, mevcut davada olduğu gibi ilgili makamlarca duruma özel diğer yönergeler ve önlemler ile telafi edilebileceğini yinelemektedir (bk., örn., Mikhno/Ukrayna, no. 32514/12, § 127, 1 Eylül 2016, ve Çakmakçı/Türkiye (k.k.), no. 3952/11, 2 Mayıs 2017). Ancak yine de, Düden sulama kanalının etrafında alınan önlemlerin Sözleşme’nin 2. maddesinin anlamı dâhilinde başvuranların oğlunun yaşam hakkını korumak için yeterli olup olmadığı sorusunun cevabı yoktur.
44. Mahkeme, dava dosyasında yer alan ve başvuranların da kabul ettiği bilgiler ve fotoğrafların, yüzmenin tehlikeleri hakkında uyarıda bulunmak ve suya erişimi olabildiğince engellemek amacıyla baraj ve sulama kanalı etrafında bazı önlemlerin alındığını gösterdiğini belirtmektedir. Buna göre, nehir kıyısı boyunca ve başvuranların oğlunun suya atladığı köprünün iki tarafında toplam 175 kadar uyarı levhası yerleştirilmiştir. Ayrıca, otuz kilometre uzunluğunda doğal bir nehir olan sulama kanalı, zorluğu sebebiyle tamamen tel örgü ile çevrelenememiş olsa da, olayın meydana geldiği köprünün üstü ve kenarları demir korkuluklar vardı ve baraj da girişin engellenmesi amacıyla tamamen tel örgü ile çevrelenmişti. Kanalın kamu yollarına yaklaştığı kısımlarda da beton güvenlik bariyerleri bulunmaktaydı. Bu koşullar altında, özellikle başvuranların oğlunun suya kazara düşmediği ve güvenliğinin sağlanması amacıyla alınan önlemleri kasten yok saydığı gerçeği göz önünde bulundurularak, Mahkeme, ilgili Devlet yetkililerinin mevcut koşullarda baraja ve sulama kanalına erişimi engellemek ve yüzmenin zararları hakkında uyarıda bulunmak için makul olarak kendilerinden beklenebilecek gerekli önlemleri aldıkları kanaatindedir.
45. Mahkeme dolayısıyla, Antalya Cumhuriyet savcısının, somut davada başvuranların oğlunun hayatını kendi ihtiyatsızlığı sebebiyle kaybettiği ve Devlet yetkililerinin, ölümü gerekçesiyle sorumlu tutulamayacağına yönelik kararından farklı bir sonuca varmak için hiçbir sebep görmemektedir (bk., örn., Bone/Fransa (k.k.), no. 69869/01, 1 Mart 2005). Bu bağlamda Mahkeme, Devlet’in 2. madde uyarınca yaşam hakkını koruma yükümlülüğü olsa da, bu durumun, her bireye yaşam hakkının tehlikede olabileceği faaliyetlerde mutlak seviyede güvenlik güvencesi verilmesi olarak yorumlanamayacağını hatırlatmaktadır (bk., Bone, yukarıda anılan; Molie/Romanya (k.k.), no. 13754/02, § 44, 1 Eylül 2009; Koseva/Bulgaristan (k.k.), no. 6414/02, 22 Haziran 2010; Gökdemir/Türkiye (k.k.), no. 66309/09, § 17, 19 Mayıs 2015). Diğerlerinin arasında, insanın öngörülemez yapısı göz önünde bulundurularak, Devlet’in söz konusu hüküm kapsamındaki pozitif yükümlülüğünün kapsamı, yetkililerin üzerinde taşınması imkânsız veya orantısız bir yük teşkil etmeyecek şekilde yorumlanmalıdır (bk., Koseva, yukarıda anılan).
46. Yukarıdaki hususlar göz önünde alındığında, Mahkeme, başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında DSİ ve ASAT ile ilgili şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
b. Müdür yardımcısının ve öğretmenlerin ölümden sorumlu olduğu iddiası
47. Mahkeme, Öneryıldız (yukarıda anılan, § 71) davasında Büyük Daire’nin 2. madde kapsamında yaşam hakkının korunmasına yönelik pozitif yükümlülüğün kamusal olsun ya da olmasın, yaşama hakkının tehlikeye girebileceği her türlü etkinlik için geçerli olarak yorumlanması gerektiği kanaatine vardığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Devlet’in yaşam hakkını koruma görevinin, öğrencilerin sağlığını ve refahını koruma yükümlülüğü taşıyan okul yetkilileri için de öğrenciler kendi gözetimleri altında iken geçerli olduğunu düşünmektedir (bk., bu davaya uyarlanacak şekilde (mutatis mutandis), İlbeyi Kemanloğlu ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye, no. 19986/06, § 35, 10 Nisan 2012, ve Kayak/Türkiye, no. 60444/08, § 59, 10 Haziran 2012).
48. Ancak Mahkeme ayrıca, 2. madde kapsamındaki pozitif yükümlülüğün, özellikle insanın öngörülemez doğası ve öncelikler ile kaynaklar hesaba katılarak yapılması gereken işletime yönelik seçimleri göz önünde bulundurularak, yetkililere aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlanması gerektiğini yinelemektedir. Bu doğrultuda, yaşama yönelik her riskin, yetkililerin söz konusu riskin gerçekleşmesini önlemek için Sözleşme kapsamında operasyonel önlemler alma gerekliliğini teşkil edemez. Pozitif yükümlülüğün oluşması için, yetkililerin belirli bir bireyin hayatına yönelik gerçek ve ivedi bir riskin varlığını ilgili zamanda bildiği veya bilmesi gerektiği ve eğer biliyorlarsa, makul bir şekilde değerlendirildiğinde, yetkileri kapsamında, söz konusu riskin gerçekleşmesini önlemelerinin beklenebileceği tedbirleri almadıkları tespit edilmelidir (bk., diğer kararlar arasında, Keenan/Birleşik Krallık, no. 27229/95, § 89-92 AİHM 2001-III; A. ve Diğerleri/Türkiye, no. 30015/96, §§ 44-45, 27 Temmuz 2004; ve İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu, yukarıda anılan, § 36).
49. Mahkeme, kendisine verilen bilgiler ışığında, öncelikle başvuranların okul yetkililerine yönelik şikâyetinin, okullarda öğrencilerin güvenliğinin korunmasına ilişkin düzenleyici çerçevedeki bir eksiklik ile ilgili olmadığını belirtmektedir (bk., aksi yönde bir örnek, Molie, yukarıda anılan). Taraflar, başvuranların oğlunun hayatını kaybetmesine sebep olan üzücü olayın okul sınırları dışında, yani teknik olarak okulun kontrol alanı dışında, gerçekleştiği konusunda hemfikirdir (bk., Kayak, yukarıda anılan, § 59). Mevcut koşullar altında, Mahkeme’nin cevaplaması gereken soru, okul yetkililerinin yine de başvuranların oğlunun okuldan kaçtıktan sonra hayati bir tehlikeye maruz kalacağına dair bir bilgiye sahip olup olmadıkları veya sahip olmaları gerekip gerekmediği sorusudur. Böyle bir durum, başvuranlara oğullarının devamsızlığı konusunda hemen haber verilmesi gibi yaşam hakkını korumaya yönelik gerekli önlemlerin alınmasını gerektirmekteydi.
50. Mahkeme’ye göre, okul yetkililerine devamsızlıklar konusunda velilerin anında bilgilendirilmesine yönelik sıkı bir kuralın dayatılması için ortada belirli seviyede bir risk olmalıdır. Mahkeme, örneğin küçük çocuklar söz konusu olduğunda, çocukların dış dünyada maruz kalabileceği riskler karşısındaki tartışmasız zayıf yönlerinin, okul yetkililerinin çocukların okuldan kaçmaları halinde gerektiği üzere velilere ve polise haber vermek de dâhil olmak üzere anında önlem almasını gerektirdiği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, küçük yaştaki çocukların belirli zayıf yönlerinin İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu (yukarıda anılan, §§ 32‑48) kararında farklı bir bağlamda da olsa ele alındığını belirtmektedir. Mahkeme, zihinsel ya da fiziksel engeller veya olağan dışı hava koşulları (yukarıda anılan İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu davasında olduğu üzere) gibi başka faktörler sebebiyle reşit olmayan öğrencilerin özel ihtiyaçlarından dolayı özel ilgi veya önlem gerektiren durumları ya da öğrencinin yaşından bağımsız olarak okul alanı dışında öğrencinin özellikle risk altında olabileceği belirli güvenlik tehditlerini de hesaba katmaktadır.
51. Mahkeme, somut davada başvuranların, oğullarında okul yetkililerinin bildiği veya bilmesi gerektiği ve devamsızlık yapması halinde hemen önlem almalarını gerektiren bir zayıflık olduğunu söylemediklerini kaydetmektedir. Ayrıca, okul alanı dışında öğrenciyi gerçek ve ivedi bir tehditle karşı karşıya bırakacak belirli herhangi bir riskten de bahsetmemişlerdir. Mahkeme, olayların meydana geldiği tarihlerde başvuranların oğlunun yasalar karşısında hala çocuk olarak kabul edildiği ve dolayısıyla çocuklara sağlanan hak ve güvencelere sahip olduğuna dikkat etmekle birlikte, aynı zamanda çocukların zarar görmesini engellemek için gerekli olan özenin seviyesinin, çocuğun yaşı büyüdükçe ve ergenliğe girdiği zaman ve gelişen becerilerine paralel olarak artan sorumluluklara sahip olmaya başladıkları zaman buna uygun olarak belirlenmesi gerektiğini kaydetmektedir (bk., yukarıda anılan § 24). Mahkeme, ergenlik çağında olsa da çocukların karşı karşıya kalabileceği risklerin farkındadır (bk., örn., yukarıda anılan, Kayak, ve 24. fıkradaki atıflar). Ancak, önceki fıkrada bahsedilen özel durumların yokluğunda Mahkeme, okul yetkililerinin on beş yaşındaki bir lise öğrencisinin okuldan kaçmasını velilerine anında haber vermemelerinin, otomatik olarak öğrencinin güvenliğinin tehlikeye girmesine sebep olduğunu ve dolayısıyla Sözleşme’nin 2. maddesinin anlamı dâhilinde okulun sorumluluğu kapsamında yer aldığını ileri sürmenin güç olduğu kanaatindedir.
52. Mevcut koşullar altında, başvuranların 2. madde kapsamında okul yetkililerine yönelik şikâyetleri dayanaksız ve asılsızdır. Dolayısıyla Mahkeme, bu başlık altındaki şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, 7 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy