AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEMEZLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 40177/11
Nezir ERDAL / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
ValeriuGriţco,
KsenijaTurković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 15 Aralık 2015 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda anılan 11 mart 2011 tarihli başvuruyu göz önünde bulundurarak yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Nezir Erdal, 1982 doğumlu Türk vatandaşı olup, Hakkari’de ikamet etmektedir. Başvuran 29 Aralık 1984 tarihinde ölen Mustafa Erdal’ın oğludur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde, Hakkari Barosuna kayıtlı Avukat F. Timur tarafından temsil edilmiştir.
Davanın koşulları
2. Başvurunun kendine özgü koşulları, başvuran tarafından ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Aralık 1984 tarihinde, başvuranın babası Mustafa Erdal, Narlıdere askerlerinin öldürülmesi hakkındaki soruşturma kapsamında, Çukurca Kaymakamlığına bağlı jandarmalar tarafından tutuklanmıştır. Başvuranın babası Hakkari Sıkıyönetim Jandarma Komutanlığı’nda, yirmi gün gözaltında tutulmuştur.
4. 29 Aralık 1984 tarihinde, söz konusu cinayet için kullanılan silahların gizlenmiş olduğu yere jandarma tarafından bir keşif yapılmıştır. Mustafa Erdal, Jandarma ve bir başka sanık, V.K., eşliğinde keşfe katılmıştır. Bu olaylar sırasında, Mustafa Erdal kendini uçurumdan atarak hayatını kaybetmiştir.
5. Aynı gün, kıdemli bir teğmen tarafından olay hakkında bir rapor düzenlenmiştir. Bu raporda özellikle aşağıdaki olaylar kaydedilmiştir:
"(...) 29 Aralık 1984, saat 7.30’da, sekiz jandarma askerinin cinayeti nedeniyle (...) ilgili kişi tarafından kullanılan silahı aramakla yetkiliydik. [Başvuran] silah deposuna doğru yöneldiğini iddia ettiği sırada, (...) sol tarafta bulunan uçuruma kendini attı."
6. 7 Ocak 1985 tarihinde, Çukurca Savcısı yetkisinin bulunmadığını bildirerek, dosyayı Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri savcılığına göndermiştir.
7. 9 Ocak 1985 tarihinde, başvuranın dedesi, oğlunun kendini uçurumdan aşağı attığını ve 60 metrelik bir düşüş sonrası öldüğünün jandarmalar tarafından bildirildiğini belirterek, sıkıyönetim komutanlığına şikâyette bulunmuştur. Başvuranın dedesi ölü yıkama sırasında, oğlunun vücudundaki yaraların, bir düşüş nedeniyle oluşan yaralanmalar olmadığını, bu yaralanmalara kafasına aldığı darbelerin neden olduğunu gözlemlediğini belirterek, otopsi raporuna itiraz etmiştir.
8. 28 Ocak 1985 tarihinde, özellikle görgü tanığı V.K.’nin ifadesinin de bu yönde olmasından dolayı, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, olayın intihar olduğunu varsayarak, takipsizlik kararı vermiştir. Bu karar ölenin yakınlarına tebliğ edilmemiştir.
9. Başvuran ve ölen Mustafa Erdal arasındaki soy bağı ilişkisi, 2 Temmuz 2009 tarihinde kurulmuştur.
10. 20 Ekim 2009 tarihinde, başvuran söz konusu olaya tanık olanların isimleri bildiğini iddia ederek, Diyarbakır Askeri savcılığından, babasının ölümü hakkındaki soruşturmanın detaylı bilgilerini talep etmiştir. Ayrıca, savcılığın takipsizlik kararı vermesi halinde, bu karara olan itirazının yetkili Askeri mahkemeye gönderilmesini istemiştir.
11. 28 Ekim 2009 tarihinde, Askeri savcı, dosyanın Kara Kuvvetleri Komutanlığı Hukuk Müşavirliğine (“komutanlık”) iletildiği cevabını vermiştir.
12. 29 Aralık 2009 tarihinde, komutanlık, başvuranın 20 Ekim 2009 talebine cevaben, takipsizlik kararını ilgili kişiye tebliğ etmiştir.
13. 27 Mart 2010 tarihinde, başvuran takipsizlik kararına karşı itirazını yinelemiş ve hukuk müşavirliğinden başvurusunun askeri mahkeme tarafından incelenmesi için Diyarbakır Askeri mahkemesine iletilmesini istemiştir.
14. 21 Nisan 2010 tarihinde, başvuran Hakkari Savcılığı aracılığı ile takipsizlik kararına karşı yeniden itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesiyle, olaya tanık olanların listesini sunmak için soruşturma dosyasının bir kopyasını talep etmiştir. Dosya, başvuranın yerel mahkemelere böyle bir listeyi hiç sunmadığını göstermektedir.
15. 11 Mayıs 2010 tarihinde, başvuranın talebinin kabul edilmesi amacıyla Komutanlık askeri savcılığı yetkisizlik kararı vererek, talebi Diyarbakır savcılığına iletmiştir.
16. 8 Kasım 2010 tarihinde, başvuran Hakkari Savcılığı aracılığı ile, Diyarbakır savcılığından soruşturma hakkında detaylı bilgileri talep etmiştir.
17. 11 Ağustos 2010 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, esasa ilişkin hüküm vererek, takipsizlik kararının yasal olduğu gerekçesiyle başvuranın itirazını reddetmiştir.
18. Başvurusuna ek olarak, başvuran, kendisine gözaltındayken yaşatılan insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleler nedeniyle (başvuranın babasıyla birlikte gözaltına alınan şahıslardan biri) A.D. tarafından yapılan 30 Mayıs 2014 tarihli bir şikayetin ardından başlatılan başka bir soruşturma kapsamında Hakkari Savcılığı tarafından ifadesi alınan bazı tanıkların beyanlarının tutanaklarını Mahkeme’ye sunmuştur.
19. 1 Temmuz 2014 tarihli bir mektup ile başvuran Mahkemeyi, A.D. tarafından yapılan suç duyurusunun ardından Cumhuriyet savcısının bu kişinin gözaltına alınmasının sorumluları hakkında iddianame düzenlediğinden ve işkence eylemleri nedeniyle mahkûm edilmelerinin gerekli olduğundan bilgilendirmiştir. İddianameye göre Cumhuriyet savcısı tarafından dinlenen tanıklardan biri olan, A.K., Mustafa Erdal’ın kendi isteği üzerine dağa götürüldüğünü ve jandarmalar tarafından yapılan işkenceye son vermek için kendini uçurumdan attığını ifade etmiştir.
20. Ayrıca, başvuran, dilekçeyi vermeden önce, Mahkemeye bazı tanıkların, S.E., Sa.E. ve A.Y., 2 Mart 2011 tarihinde başvuranın temsilcisinin de varlığında elde edilen ifadelerini sunmuştur. Dosyadan adı geçen tanıkların ne savcılık huzurunda ne de Mahkeme huzurunda sorgulanmadıkları anlaşılmıştır.
ŞİKÂYETLER
21. Başvuran, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddesini ileri sürerek, babasının gözaltı sırasında jandarmalar tarafından darp edildikten sonra öldürüldüğünü iddia etmektedir. Sözleşmenin herhangi bir maddesine atıf yapmadan, bu ölümün koşullarına ilişkin herhangi bir cezai soruşturma yapılmadığını ileri sürmektedir.
22. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürerek, yetkilileri, babasının tutuklandığını yakınlarına bilgilendirmedikleri için suçlamaktadır.
23. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, savcılık tarafından yapılan adli soruşturmanın makul süre zorunluluğuna uymadığını ve taleplerinin, tanıkların dinlenmemesi ve babasını gözaltına alan sorumluların tespit edilmemesi nedeniyle savcılık tarafından dikkate alınmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, kendisine göre, davanın, savcı tarafından yeterli ve etkin bir soruşturma yürütülmeksizin, takipsizliğine karar verildiğini öne sürmektedir. Ayrıca, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddesini ileri sürerek, ceza soruşturmasının etkin olmadığına ilişkin şikâyetini telafi edebilecek bir iç hukuk yolu bulunmamasından şikâyetçidir.
24. Başvuran, Sözleşme’nin 14. maddesini ve 12 No.lu Protokolün 1. maddesini ileri sürerek, babasının ölümünün Kürt kökenli olması ile bağlantılı olduğunu öne sürmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
25. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, babasının gözaltında iken jandarmalar tarafından öldürüldüğünü iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddeleri kapsamında, babasının ölümünden sonra açılan soruşturmanın sonucunda bir intiharın söz konusu olduğu sonucuna varılması ve ayrıca savcılığın tanıkların ve gözaltı sorumlularının ifadelerini almadan takipsizlik kararı vermesinden şikâyetçi olmaktadır. Bu bağlamda, babasının ölümü hakkındaki ceza soruşturmasının etkisizliğini ve bu konudaki mağduriyetini telafi edebilecek bir iç hukuk yolu olmadığından şikâyet etmektedir.
Dava konusu olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapmakla yetkili olan Mahkeme, devletin sıkı kontrolü altında meydana gelen bir ölüm olmasından dolayı, başvuranın bu şikâyetlerinin, Sözleşme’nin yalnız 2. maddesi açısından incelenmesinin yerinde olacağı kanaatindedir. Söz konusu maddenin ilgili bölümü aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. (...)”
26. Mahkeme, 29 Aralık 1984 olayın tarihini ve 28 Ocak 1985 takipsizlik karar tarihi nazara alarak, davanın kabul edilebilirliği konusunda ortaya ratione temporis (zaman yönünden) yönünden ciddi şüpheler çıkmakta olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, öncelikle Türkiye’ye karşı açılan davalar açısından, ratione temporis (zaman yönünden) yetkisinin, bireysel başvuru hakkının bu devlet tarafından tanındığı 28 Ocak 1987 tarihinde başladığını hatırlatmaktadır (bkz., diğer kararlar arasında, Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi Vakfı/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 50147/99, 14 Haziran 2005, ve Akıllı/Türkiye, No. 71868/01, § 18, 11 Nisan 2006).
27. Mahkeme, mevcut başvurunun öncelikle, Sözleşme’nin 2. maddesinin esasına ilişkin olarak yerleşik içtihadı özellikle Blečić/Hırvatistan kararına göre ([BD], No. 59532/00, AİHM 2006-III), zamansal yargı yetkisinin, ileri sürülen müdahaleye bağlı olaylarla belirlenmekte olduğunu hatırlatmaktadır.
28. Mevcut davada, Mahkeme, başvuranın babasının 29 Aralık 1984 tarihinde öldüğünü kaydetmiştir. Bu nedenle, Sözleşme’nin 2. maddesinin esasına ilişkin sunulan şikâyetlerin bu kısmının kabul edilmesi için, ratione temporis (zaman yönünden) yetkisinin olmadığını bilgilendirmektedir (bkz., diğer kararlar arasında, Teren Aksakal/Türkiye, No. 51967/99, §§ 61-66, 11 Eylül 2007).
29. Mahkeme ardından, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüne ilişkin olarak, ratione temporis (zaman yönünden) yetkisini belirlenmesi için (ayni karar, §§ 162-163) usule ilişkin yükümlülüklerinin “ayrılabilirliği" ve bilhassa iki kriterin uygulanabilirliği konusunda Šilih/Slovenya kararında ([BD], No. 71463/01, §§ 153-163, 2009 9 Nisan) kurulan ilkeleri ve hatırlatmaktadır. İlk olarak, 28 Ocak 1987 tarihinden önce gerçekleşen bir ölüm vakasında, bu tarihten daha sonra meydana gelen eylemler ve/veya usuli ihmallerin yalnız Mahkeme’nin zamansal yetkisi ile ilgili olabileceğini açıktır. İkinci olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin zorunlu kıldığı usul yükümlülüklerin uygulanabilir olması için, ölüm ve davalı Devlet bakımından Sözleşme’nin yürürlüğe girişi arasında gerçek bir bağlantı olması gerekmektedir. Böylelikle, bu hüküm tarafından gerekli kılınan bazı önemli tedbirlerin bir kısmının bu tarihten sonra uygulanması ya da uygulanacak olması gerektiğini tespit etmek gerekir.
30. Ayrıca, Mahkeme, 2. maddenin esas yönüne ilişkin olayların, yetkisinin kapsadığı dönemin dışında kaldığı, usul yönüne ilişkin olayların ise, yani sonraki usulün, en azından kısmen bu dönemin içinde yer aldığı belli sayıda davaları incelemiş olduğunu hatırlatmaktadır (aynı karar, § 148).
31. Somut olayda, Mahkeme, 28 Ocak 1985 tarihinde takipsizlik kararıyla sonuçlanan ceza soruşturmasında başvuran tarafından ileri sürülen eksikliklerin, yani tanıkların savcılık huzuruna çıkmaması, takipsizlik kararının müteveffanın yakınlarına tebliğ edilmemesi ve soruşturmanın Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından yürütülmesi iddiasının, bireysel başvuru hakkının Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmesinden sonraki bir tarihte yeniden gündeme getirildiğini gözlemlemektedir.
32. Ayrıca, Mahkeme, soruşturma dosyasına sunulan yeni bir iddia ya da yeni deliller nedeniyle ceza soruşturmasının 2. madde kapsamında yeniden açılabilmesi durumunda, soruşturma makamlarının, soruşturmanın kapsamını genişletmek için yeterli önlemleri almaları gerektiğini hatırlatmaktadır (Brecknell/İngiltere, No. 32457/04, § 70-71, 27 Kasım 2007).
33. Somut olayda, Mahkeme, 20 Ekim 2009 tarihinde talep edilen 28 Ocak 1985 tarihli takipsizlik kararının, başvuran ve babasının ölümden neredeyse yirmi beş yıl sonra aile bağının kurulmuş olmasının ardından 29 Aralık 2009 tarihinde başvurana tebliğ edilmesini dikkate almaktadır. Mahkeme, yalnız söz konusu takipsizlik kararına yapılan itiraz sürecinin, bireysel başvuru hakkının Türkiye tarafından kabul edildiği 28 Ocak 1987 tarihinden sonra yürütüldüğünü gözlemlemektedir. Başvuran tarafından Mahkeme önünde sunulan tanık ifadeleri yeni bilgiler olmasına rağmen, dosyadan ulusal mahkemeler önünde bu bilgilerin hiçbir zaman sunulmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Mahkeme, söz konusu tanık ifadelerinin, ulusal mahkemeler önünde soruşturmanın yeniden açılmasına neden olabilecek yeni bilgiler olmadığını ve olayın sorumlularını ya da ölüm nedeninin tespitinde yargı makamlarına yardım etmediğini dikkate almaktadır (Mrđenovic/Hirvatistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 62726/10, § 33, 5 Haziran 2012). Ayrıca, Mahkeme, takipsizlik kararına başvuran tarafından yapılan itiraz başvurusunu reddeden 11 Ağustos 2010 tarihli kararın, başvuranın babasının ölümünden sonra açılan soruşturma kapsamında 28 Ocak 1987 tarihinden sonra yürütülen sürecin önemli bir kısmını oluşturan usuli bir işlem olarak da değerlendirilemeyeceği kanısındadır.
34. Mahkeme, önceki belirtilenler ışığında, dosyadan 28 Ocak 1987 tarihinden itibaren herhangi yeni bir delil sunulmadığının anlaşıldığını değerlendirmektedir. Mahkeme, dosyanın başvuranın babasının ölümü ve davalı Devlet bakımından Sözleşme’nin yürürlüğe girişi arasında “gerçek bir bağ”ın varlığının tespitine imkan sağlayacak herhangi bir kıstas yerine getirmediği sonucunu çıkarmaktadır (bk., mutatis mutandis, Janowiec ve diğerleri/Rusya ([BD], No. 55508/07 ve 29520/09, § 159, AIHM 2013).
35. Bu nedenle, hem esas hem usul yönünden 2. madde bağlamındaki şikâyetler, 35. maddesinin 3. fıkrası a) bendi anlamında Sözleşme hükümleri ile ratione temporis (zaman yönünden) bağdaşmamakta ve 35. maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmeleri gerekmektedir.
36. Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 5. maddeleri açısından, babasının gözaltından sorumlu güvenlik güçleri tarafından insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz bırakıldığını ve yakınlarının babasının tutuklanmasından haberdar edilmediklerini iddia etmektedir. Öte yandan, başvuran babasının ölümün Kürt kökenli olması ile ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 14. maddesini ve Ek 12 No.lu Protokolün 1. maddesi ileri sürmektedir.
Mahkeme, Sözleşme’nin 3, 5 ve 14. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin, bireysel başvuru hakkının Türkiye tarafından tanındığı tarihten önceki olaylar ile ilgili olduğu görüşündedir. Bu nedenle, Mahkeme, şikâyetlerin bu kısmının 35 § 3 maddesi anlamında Sözleşme hükümleri ile ratione temporis (zaman yönünden) bağdaşmadığını ve Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğini beyan etmektedir.
37. Sözleşmeye Ek 12 No’lu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin olarak, davalı Devlet’in bu Protokolü onaylamamış olması göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, bu şikâyetin ratione personae (kişi yönünden) bağdaşmaması nedeniyle reddedilmesi gerektiğini beyan etmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğunu beyan eder.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 21 Ocak 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith JuliaLaffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy