AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 6656/10
Ayfer ERDOĞAN / Türkiye
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 17 Ocak 2017 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 22 Ocak 2010 tarihli yukarıda belirtilen başvuruyu, davalı Hükümetin görüşleri ile başvuran tarafından cevaben sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
Başvuran Ayfer Erdoğan, 1970 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzurunda, Ankara Barosuna bağlı Avukat B. Acar tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın koşullarıDavanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği üzere, aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir.30 Ocak 2007 ve 1 Nisan 2009 tarihleri arasında, devlet memuru olan başvuran, söz konusu dönemin Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı Osman Ali Feyyaz Paksüt’ün sekreteri olarak çalışmaktaydı.
1. Davanın içeriği
a) AKP’nin[1] kapatılması talebi ve Ergenekon soruşturması Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 14 Mart 2008 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’nde dava açmış ve özellikle iktidar partisi olan AKP’yi laiklik ilkesine aykırı faaliyetlerin odağı olmakla suçlayarak, bu partinin kapatılmasını talep etmiştir.Bu süre zarfında, 2007 yılında, genel bir korku ve panik havası yaratmak ve aynı zamanda askeri darbeye yol açacak şekilde güvenlik zafiyeti oluşturmak amacıyla, - kamuoyu tarafından tanınan kişilere karşı saldırılar veya ibadethaneler ya da yüksek yargı organlarının binaları gibi hassas yerlere bombalı saldırılar şeklinde - kışkırtıcı eylemleri planlayan ve gerçekleştiren, Ergenekon adlı suç örgütünün iddia edilen üyeleri hakkında ceza soruşturması açılmıştır.İstanbul 12. ve 10. Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından sırasıyla 28 Mart 2008 ve 26 Haziran 2008 tarihlerinde verilen kararlarla, merciler, Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı’nın eşi F. Paksüt hakkında telefon dinlemesi yapmışlardır. Böylelikle, ilgilinin telefon konuşmaları, 28 Mart’tan 27 Ağustos 2008 tarihine kadar kaydedilmiştir.Belirtilmeyen bir tarihte, Ağustos 2008 tarihinde, Ergenekon dosyasından sorumlu olan Cumhuriyet savcıları F. Paksüt’ü sorgulamışlardır.
F. Paksüt özellikle; Anayasa Mahkemesi’nin bazı üyelerinin özel hayatı, aile hayatı ve yaşam tarzı hakkında X gazeteciye yanlış bilgiler vermekle, bu bilgilerin yazılı ve görsel-işitsel basında yayımlanması amacıyla söz konusu gazeteciye baskı uygulamakla, adaleti engellemeye çalışmakla, AKP’nin kapatılması talebiyle açılan ve Anayasa Mahkemesi’nde derdest olan davaya ilişkin gizli bilgileri kendi suç ortaklarına iletmekle, toplumu karıştırmak amacıyla basına yanlış bilgiler sunmakla ve böylelikle, Ergenekon örgütünün amaçlarına ulaşması için bu örgüte bilerek yardım ve yataklık etmekle suçlanmıştır.Ergenekon davasına ilişkin iddianame, 8 Mart 2009 tarihinde sunulmuştur. Dosyadan sorumlu Cumhuriyet savcıları, aralarında ordu subay ve generalleri, istihbarat servislerinin üyeleri, iş adamları, siyasetçiler ve gazetecilerin de bulunduğu birçok kişiyi, cezası müebbet hapis olan ve anayasal ve demokratik düzeni yıkmayı hedefleyen bir darbe hazırlamakla suçlamışlardır.Bu soruşturma çerçevesinde gerçekleştirilen telefon dinlemelerinin dökümleri, iddianameye eklenmiş ve böylelikle kamuya açık hale gelmiştir. 5 Ağustos 2013 tarihinde verilen kararla, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon davası sanıklarının büyük bir kısmını hapis cezalarına mahkûm etmiştir. F. Paksüt, terörist olarak nitelendirilen, yukarıda belirtilen örgüte yardım ve yataklık etmek suçundan iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Yargıtay, 21 Nisan 2016 tarihinde bu kararı bozmuş ve davayı İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. 11 Kasım 2016 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yer yönünden (rationeloci) yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı Ankara Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir. Dava, bu mahkemede hâlihazırda derdesttir.
b) Osman Ali Feyyaz Paksüt ile ilgili olaylara ilişkin dosyanın gönderilmesi[2]
15 Ekim 2008 tarihli yazıyla, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, eşi F. Paksüt hakkında uygulanan izleme tedbiriyle dolaylı olarak tespit edilen, Osman Ali Feyyaz Paksüt’ün telefon konuşmalarının kayıt ve dökümlerini Anayasa Mahkemesi Başkanı’na iletmiştir. Söz konusu yazıda aşağıdaki unsurlar belirtilmiştir. Ergenekon örgütü hakkında yürütülen ceza soruşturması sırasında, F. Paksüt’ün yukarıda belirtilen örgütün iddia edilen birkaç üyesiyle yaptığı telefon konuşmaları, kendisi hakkında alınan izleme tedbirleri çerçevesinde tespit edilmiştir. Bu konuşmalar özellikle, iktidar partisi olan AKP’nin kapatılmasına ilişkin açılan ve olayların meydana geldiği sırada Anayasa Mahkemesinde derdest olan davayla ilgilidir. Bu konuşmalar sırasında, Osman Ali Feyyaz Paksüt de telefonu açmış ve aynı şüphelilerle konuşmuştur. Yazısında Cumhuriyet savcısı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ("CMK") konuya ilişkin uygulanabilir hükümlerinden, 135. maddenin 6. fıkrasına (izleme tedbirinin uygulanabileceği suçların bir listesini düzenleyen hüküm) ve 138. maddenin 2. fıkrasına (izleme tedbiri aracılığıyla tesadüfen elde edilen delillerin durumunu düzenleyen ve yetkili savcının derhal bilgilendirilmesini öngören hüküm) dayanarak, dosyanın Osman Ali Feyyaz Paksüt’e ilişkin kısmını Anayasa Mahkemesi’ne gönderdiğini belirtmiştir. 16 Temmuz 2009 tarihinde çok kısa bir kararda, Anayasa Mahkemesi, bire karşı on oyla, aşağıdaki açıdan Osman Ali Feyyaz Paksüt hakkında kovuşturmaya yer olmadığı sonucuna varmıştır:
"(...) Osman Ali Feyyaz Paksüt’ün 2949 sayılı Kanun’un 42. maddesini ihlal edecek şekilde, mahkemenin müzakerelerine ilişkin gizli bilgileri gazetecilere açıkladığının tespit edilmesine rağmen, bununla birlikte, aleyhte delillerin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135. ve 138. maddelerine uygun olarak elde edildiğinin değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle dava açılmamasına karar verilmektedir."
2. Başvuru konusu olay ve olgular
Başvuran, 1 Nisan 2009 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin genel sekreterinden, kendisinin Anayasa Mahkemesinin idaresi ve hizmetlerine ilişkin İçtüzüğün 37. maddesi uyarınca Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne atandığını bildiren bir yazı almıştır. Aynı gün, Osman Ali Feyyaz Paksüt, bu konuda Anayasa Mahkemesi Başkanı’na şikâyette bulunmuştur. İlgili, önceden kendisine bildirilmeden sekreterinin yer değiştirmesinin, nezaketsiz ve uygulamaya aykırı olduğunu iddia etmiş ve aynı zamanda, bu tedbirin söz konusu İçtüzüğün 37. maddesi anlamında "gerekli ve zorunlu" olup olmadığının tespit edilmesinin güç olduğunu ileri sürmüştür. İlgili, kararın iptal edilmesini ve başvuranın eski görevine yeniden atanmasını talep etmiştir. 22 Mayıs 2009 tarihli yazıyla, başvuranın Anayasa Mahkemesinin müzakerelerine ilişkin bilgilerin sızdırılmasıyla ilgili skandala karışması konusunda basında yer alan bilgilere atıfta bulunarak, söz konusu mahkemenin genel sekreteri, İstanbul Cumhuriyet Savcısı’ndan, başvurana ilişkin belgelerin bir kopyasının iletilmesini talep etmiştir. 24 Haziran 2009 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Anayasa Mahkemesinin genel sekreterine, başvuran ve F. Paksüt arasında geçen telefon konuşmalarına ilişkin kayıt ve dökümleri göndermiştir. 13 Temmuz 2009 tarihli yazıyla, Anayasa Mahkemesinin Yazı İşleri Raportörü, başvuranı, 6 Temmuz 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafından onaylanmasının ardından, hakkında disiplin soruşturması açıldığına dair bilgilendirmiştir.
Başvuran, kendi inisiyatifi dâhilinde F. Paksüt’ü aramakla ve ilgiliye, bir davaya ilişkin müzakereler sırasında, isimlerini belirttiği hâkimlerin verilen ara esnasında Başkan’ın bürosuna gittiklerini söylemekle suçlanmıştır. Söz konusu raportöre göre, bu bilgi medya organları tarafından yayımlanmıştır. Yine raportöre göre, başvuran söz konusu dönemin konjonktürü ve incelenmekte olan davanın niteliği bakımından, farklı hayalci teorilere dayanan, karalayıcı iddialara ve yanlış anlaşılmalara yol açmış ve söz konusu hâkimlerin itibarı üzerinde ciddi etkilere sebep olmuştur.
Başvuran aynı zamanda, AKP’nin kapatıldığını görmek istediğini dile getirmekle ve böylelikle, diğerlerinin yanı sıra, memurların siyasi bir partiye girmelerini ve siyasi partilerin lehine ya da aleyhine olan davranışları yasaklayan, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 7. maddesine karşı gelmekle suçlanmıştır.
Dolayısıyla başvurana atfedilen olaylar bakımından, raportör, ilgiliyi on beş gün içinde savunmasını sunmaya davet etmiştir. İlgilinin F. Paksüt ile yaptığı telefon konuşmalarının dökümleri ve bunları içeren bir bilişim desteği yazıya eklenmiştir. Başvuran, 23 Temmuz 2009 tarihinde görüşlerini sunmuştur. Başvuran, - kendi ifadesine göre, İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından ihtilaf konusu bilgilerin gönderilmesine karşılık gelen tarihte - 15 Ekim 2008 tarihinde, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, kendisine atfedilen davranışlardan haberdar edildiğini, disiplin soruşturmasının bu tarihten sekiz aydan fazla bir süre sonra açıldığını ve dolayısıyla, olayların zamanaşımına uğradığını iddia etmiştir. Başvuran, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 127. maddesi uyarınca, bu türden bir soruşturmanın, kişinin kendisine atfedilen davranışlardan haberdar edildiği tarihi izleyen ay içinde açılması gerektiğini ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesinin Osman Ali Feyyaz Paksüt hakkında kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki 16 Temmuz 2009 tarihli kararına dayanarak, başvuran kendisi hakkında disiplin soruşturmasının açılması için kabul edilen unsurların, Osman Ali Feyyaz Paksüt’ün durumunda karar verildiği gibi reddedilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, F. Paksüt’e herhangi bir gizli bilgi iletmediğini, Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı’nın eşinin söz konusu olduğu gerekçesiyle F. Aksüt’ün taleplerini göz ardı edemediğini, ilgilinin sorularına kısaca cevap vermekle yetindiğini ve herhangi bir siyasi görüş açıklamadığını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuran dinlenen konuşmaların özel olduğunu belirtmiştir. Başvuran sonuç olarak, disiplin soruşturmasının sona erdirilmesini talep etmiştir. Raportör,17 Kasım 2009 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin genel sekreterini, başvuran hakkında açılan soruşturmaya ilişkin belgelerin elde edildiği tarihi bildirmeye davet etmiştir. Genel sekreter, 18 Kasım 2009 tarihli yazıyla bu talebe cevap vermiştir. Genel sekreter, İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından Anayasa Mahkemesi Başkanı’na gönderilen 15 Ekim 2008 tarihli yazının içeriğinin kendisine açıklanmadığını, zira bu yazının konusunun kendi yetki alanının dışında kalabileceğini ifade etmiştir. Genel sekreter, basında başvuran hakkında yazıların yayımlanmasının ardından, 22 Mayıs 2009 tarihinde Cumhuriyet Savcısı’na başvurduğunu ve Cumhuriyet Savcısı’nın 24 Haziran 2009 tarihli yazısıyla, ilgilinin konuşmalarına ilişkin kayıt ve dökümleri kendisine gönderdiğini eklemiştir. 19 Kasım 2009 tarihli incelemesi çerçevesinde, raportör, söz konusu kayıtların devam eden davada yasal olarak kullanılabileceği sonucuna varmıştır. Raportör, diğerlerinin yanı sıra, Danıştay’ın disiplin soruşturmaları çerçevesinde tesadüfen elde edilen delillerin kabul edilebilirliğini incelediği farklı durumları belirtmiştir. Raportör, AKP’nin kapatılmasına ilişkin davadaki müzakerelerin aynı gün gerçekleştirildiğini belirterek, 30 Temmuz 2008 tarihinde, saat 14.34 ve 17.30’da, başvuran tarafından F. Paksüt ile yapılan konuşmaların birçok kısmına da atıfta bulunmuştur.
Raportör, bu konuşmalar sırasında, ilgilinin söz konusu partinin kapatılması yönündeki kişisel isteğini dile getirdiği kanısına varmıştır; bununla birlikte, bu durumun herhangi bir siyasi partinin lehine ya da aleyhine olan bir davranışın söz konusu olmaması sebebiyle bir cezayı gerektirmediği kanaatine varmıştır.
Raportör, Anayasa Mahkemesi üyelerinin müzakereler boyunca verilen aralar sırasında, kendi aralarında konuşmalarını sürdürmelerinin doğal olduğunu eklemiştir. Ancak raportör, başvuranın, hâkimlerin davranışları, tutumları ve ruhsal durumlarına ilişkin bilgileri üçüncü bir kişiye ilettiğini gözlemlemiş ve Anayasa Mahkemesinin dışından bir kişiye bu yönde bilgi verilmesinin, bu mahkemenin başkan yardımcısının eşi söz konusu olsa bile, çok medyatik bir davada hâkimlerin kendi aralarında gerçekleştirebilecekleri görüşmeler hakkında spekülasyonlara yol açabilecek şekilde yapıldığı kanaatine varmıştır. Dolayısıyla, raportöre göre, ilgilinin işyerinin huzur ve çalışma düzenine uygun şekilde davranmadığı ve müzakerelerin gizliliğine dolaylı olarak zarar verdiği tespit edilmiştir. Başvuran tarafından daha önce elde edilen olumlu değerlendirmeleri dikkate alarak, raportör, öngörülen cezadan daha hafif bir cezanın, bu durumda kınama cezasının uygulanmasını tavsiye etmiştir. 4 Aralık 2009 tarihli yazıyla, Anayasa Mahkemesi İnsan Kaynakları Müdürü, başvuranı, kendisine disiplin soruşturmasının ardından 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinin b-1 fıkrası uyarınca genel sekreter tarafından kınama cezası verildiği yönünde bilgilendirmiştir.
B. İlgili iç hukuk ve uygulaması
Mahkeme, aşağıdaki hususlara ilişkin olarak Karabeyoğlu/Türkiye (No. 30083/10, §§ 37-45, 7 Haziran 2016) kararına atıfta bulunmaktadır:
– Haberleşme hürriyeti konusunda Anayasa’nın 22. maddesi,
– İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması konusunda, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan CMK’nın 135. maddesi,
– Tespit kararlarının yerine getirilmesi ve iletişim içeriklerinin yok edilmesi konusunda CMK’nın 137. maddesi,
– CMK anlamında izleme tedbirlerinin uygulanması hakkında yönetmelikler,
– Başkasının konuşmalarının yasaya aykırı olarak dinlenmesi ve kayda alınması nedeniyle hapis cezalarını öngören Ceza Kanunu hükümleri. CMK’nın 138. maddesi aşağıdaki gibidir:
Tesadüfen elde edilen deliller
"(1) Arama veya elkoyma koruma tedbirlerinin uygulanması sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ancak, diğer bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına derhâl bildirilir.
(2) Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ve ancak, 135 inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet Savcılığına derhâl bildirilir." Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan, Anayasa’nın 129. maddesi şunu öngörmektedir:
"(...) Uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz." Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan şekliyle, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 135. maddesinde, uyarma ya da kınama cezasına karşı bir itirazın, doğrudan hiyerarşik amire ya da disiplin kuruluna, söz konusu cezanın tebliğ edildiği tarihten itibaren yedi günlük bir süre içinde sunulabileceği belirtilmiştir. Aynı kanunun 136. maddesinde, itiraz edilmeyen cezaların söz konusu sürenin sonunda kesinleştiği belirtilmiştir. İtiraz edilmesi durumunda, yetkili disiplin makamı, uygulanan cezayı onaylayabilmekte, hafifletebilmekte ve iptal edebilmekteydi. Hükümet, iç hukukta sunulan itiraz yoluna ilişkin olarak, Anayasa Mahkemesi personeli üyelerine verilen uyarma, kınama veya aylıktan kesme şeklindeki disiplin cezaları konusunda verilen üç kararı sunmaktadır.
Bu kararların ikisinden, ilgili memurlar tarafından itiraz edilen cezaların ilgililerin doğrudan hiyerarşik amirleri, bu durumda genel sekreter tarafından hafifletildiği (kınama cezalarının uyarma cezalarına dönüştürülmesi şeklinde) anlaşılmaktadır. Bu kararlar arasından, özellikle somut olaya ilişkin olan ve 16 Aralık 2002 tarihinde verilen üçüncü karardan, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, ilgili tarafından daha önce elde edilen olumlu değerlendirmeleri ve ilgilinin daha önce herhangi bir ceza almadığını göz önünde bulundurarak, itirazda bulunan, bu mahkeme bünyesindeki bir memura, genel sekreter tarafından uygulanan uyarma cezasını iptal ettiği anlaşılmaktadır. 7 Mayıs 2010 tarihli anayasal ve 13 Şubat 2011 tarihli yasal değişikliklerle, adli başvuru yolları, bütün disiplin cezaları türlerine ilişkin olarak kullanılabilir hale gelmiştir.
ŞİKÂYETLER Başvuran, telefon konuşmalarının tespiti ve kendisine disiplin cezası verilmesi için bu tespite ilişkin verilerin kullanılması nedeniyle Sözleşme’nin 8. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır. Sözleşme’nin 6. maddesine atıfta bulunarak başvuran, aşağıdaki şikâyetleri sunmaktadır.
Öncelikle başvuran, disiplin soruşturmasının açılması için bir aylık yasal bir sürenin bulunduğunu belirtmekte ve ihtilaf konusu kayıtların 15 Ekim 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesine gönderilmesi nedeniyle mercilerin bu süreye uymamalarından şikâyet etmektedir.
Ardından başvuran, kendi konuşmalarına ilişkin kayıtların, kendisi değil, yalnızca F. Paksüt hakkında telefon dinlenmesi yönünde adli bir karar verildiği gerekçesiyle, yasaya aykırı bir şekilde elde edildiğini iddia etmektedir. Anayasa Mahkemesi tarafından kendi bünyesindeki Başkan Yardımcısı hakkında verilen karara dayanarak, başvuran, bu kayıtların kendisi hakkında açılan disiplin soruşturması çerçevesinde kullanılamayacağı kanısına varmaktadır.
Ayrıca, başvuran telefon konuşmalarının özel nitelikte olduğunu ve işyerinin huzur ve çalışma düzenini bozmadığını ileri sürmektedir. Diğer yandan, Sözleşme’nin 13. maddesi alanında, başvuran, kendisine verilen cezaya karşı herhangi bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyetçi olmaktadır. Son olarak, Sözleşme’nin 9 ve 10. maddeleri açısından, başvuran siyasi baskı nedeniyle mağdur olduğunu ifade etmektedir. Bu bağlamda, başvuran, F. Paksüt’e iktidardaki siyasi partinin kapatılması gerektiğini söylediği yönünde hakkında ileri sürülen iddiayla, disiplin soruşturması sırasında bu hükümlerle korunan düşünce ve vicdan özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiği kanısına varmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuran özellikle, telefon konuşmalarının dolaylı olarak tespit edilmesinden, hakkında yürütülen disiplin soruşturmasında bu konuşmaların kullanılmasından ve uygulanan cezaya itiraz etmek amacıyla etkin bir hukuk yolunun bulunmamasından şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 8, 6 ve 13. maddelerini ileri sürmektedir. Söz konusu maddelerin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 8
Özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı
"1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. (...)."
Madde 6
Adil yargılanma hakkı
"1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından kamuya açık ve hakkaniyete uygun olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)"
Madde 13
Etkili başvuru hakkı
"Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için hareket eden kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir." Hükümet, başvuranın sırasıyla kusurlu olduğu ve görevini kötüye kullandığı kanısına vardığı kişiler hakkında bir hukuk davası veya idare hakkında tam yargı davası açma imkânına sahip olduğunu belirtmektedir. Hükümet aynı zamanda, başvurana verilen kınama cezasına karşı, Anayasa Mahkemesinin genel sekreterinin hiyerarşik amiri olan Anayasa Mahkemesi Başkanı’na itirazda bulunulabileceğini belirtmektedir. Mahkeme, kendi ifadesine göre, bu hukuk yolunun etkin olduğunu gösteren, sunmuş olduğu yerel kararlara atıfta bulunmaktadır. Hükümet, başvuranın bu iç hukuk yollarını kullanmaması nedeniyle, Mahkemeyi, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.
A. Sözleşme’nin 8. maddesi Telefon konuşmalarının tespiti konusundaki genel ilkelerle ilgili olarak, Mahkeme, Roman Zakharov/Rusya ([BD], no. 47143/06, §§ 227-235, 4 Aralık 2015, ve burada bulunan atıflar) kararına atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, telefon görüşmelerinin dolaylı olarak tespit edilmesinin Sözleşme’nin 8. maddesi bakımından bir müdahale teşkil ettiğini daha önce belirttiğini hatırlatmaktadır. Farklı bir sonuç gerçekte, uygulanan koruyucu mekanizmanın içeriğinin büyük bir kısmının boşaltılmasına karşılık gelebilecektir. Dolaylı şekilde dinlenen kişilerin, hakkında telefon dinlemesi yapılan bir kişiyle aynı güvencelerden yararlanması gerekmektedir (Lambert/Fransa, 24 Ağustos 1998, §§ 21, 28 ve 38-41 kararıyla kıyaslayınız, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998‑V). Somut olayda, Mahkeme, takibe alınan F. Paksüt’ün hattından dinlenen telefon konuşmalarında başvuran ile konuşulduğunu gözlemlemektedir (yukarıda 21 ve 25. paragraflar). Dolayısıyla, birinci argümana ilişkin olarak, Mahkeme bu konuşmalar çerçevesinde, başvuranın dolaylı olarak dinlendiği kanısındadır (bk., yukarıda 42. paragraf). Bununla birlikte, Hükümetin belirttiği üzere, başvuran bu dinlemelere ilişkin olarak idare hakkında tam yargı davası ya da ilgili kişiler hakkında hukuk davası şeklinde iç hukukta herhangi bir dava açmamıştır (bk., Mahkemenin yasaya aykırı olarak dinlemeye alınan başvuranın cezai, hukuki ve idari başvuru yollarına sahip olduğu gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiği, Parlamış/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar) kararı, no. 74288/01, 13 Kasım 2007). Oysa, Sözleşme ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin uygulanması ve bunlara yönelik cezalandırma görevi, öncelikle ulusal mercilere aittir. Mahkeme önündeki şikâyet mekanizması, ulusal insan haklarını koruma sistemlerine nazaran ikincil bir nitelik taşımaktadır. Bu ikincil nitelik, Sözleşme’nin 13. maddesi ve 35. maddesinin 1. fıkrasında ifade edilmektedir (Cocchiarella/İtalya [BD], no. 64886/01, § 38, AİHM 2006‑V). Dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, bu koruma mekanizmasının işleyişinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Devletler, kendi iç hukuk düzenlerinde ilgili durumu düzeltme imkânına sahip olmadan önce uluslararası bir kuruluş önünde eylemleri hakkında hesap vermeleri gerekmemektedir. Bu nedenle, bir devlet hakkında yöneltilen şikâyetlere ilişkin olarak Mahkemenin denetim yetkisinden yaralanmak isteyen kişiler, kendi ülkelerindeki hukuk sisteminin sunduğu başvuru yollarını önceden kullanmakla yükümlüdürler (Demopolous/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], no. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 69, AİHM-2010). Başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
B. Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri Anayasa Mahkemesinde yürütülen davaya ilişkin şikâyet özellikle, başvuran hakkında yürütülen disiplin soruşturması kapsamında tesadüfen yapılan dinlemeler sırasında elde edilen verilerin kullanılması ve uygulanan cezaya itiraz etmek amacıyla etkin bir hukuk yolunun bulunmamasıyla ilgilidir. Mahkeme, Sözleşme’nin 13. maddesinin, Sözleşme’de yer aldığı şekliyle, Sözleşme’nin hak ve özgürlüklerinden yararlanılmasına imkân veren bir iç hukuk yolunun varlığını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu hüküm, yetkili ulusal makama, Sözleşme’ye dayanan "savunulabilir bir şikâyetin" içeriğini inceleme ve uygun bir telafi sunma yetkisi veren bir iç hukuk yolunu gerektirmektedir. Sözleşme’nin 13. maddesinin Sözleşmeci devletlere yüklediği yükümlülüğün kapsamı, başvuranın şikâyetinin niteliği açısından değişmektedir. Devletler gerçekte, bu hükmün kendilerine getirdiği yükümlülüklere uyma şekli konusunda belirli bir takdir yetkisine sahiptirler. Yukarıda anılan 13. madde anlamında bir hukuk yolunun etkinliği, başvuranın lehine bir sonuca varılmasının kesinliğine bağlı değildir. Aynı şekilde, bu hükmün atıfta bulunduğu makamın mutlaka yargısal bir makam olması gerekmemektedir. Bununla birlikte, makamın yetkileri ve sunduğu usuli güvenceler, hukuk yolunun etkin olup olmadığının belirlenmesinde dikkate alınmaktadır. Yargısal nitelikte olmayan makamlara ilişkin olarak, Mahkeme özellikle, bu makamların bağımsızlığını (bk., örnek olarak, Leander/İsveç, 26 Mart 1987, §§ 77 ve 81-83, A serisi no. 116, veKhan/Birleşik Krallık, no. 35394/97, §§ 44-47, AİHM 2000‑V), ve yargılanabilir kişilere sunulan usuli güvenceleri (bk., gerekli değişikliklerin yapılması koşuluyla (mutatis mutandis), Chahal/Birleşik Krallık, 15 Kasım 1996, §§ 152-154, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1996-V) denetlemeye özen göstermektedir. Mahkeme ardından, başvuranın şikâyetlerini ulusal makamlar önünde önceden ileri sürme yükümlülüğünün, ihtilaf konusu ihlallere ilişkin görünüşe göre etkin, yeterli, erişilebilir, mevcut ve uygun hukuk yollarının kullanılmasıyla sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürdüğünde, kendisi tarafından belirtilen hukuk yolunun, olayların meydana geldiği dönemde hem teoride hem de uygulamada mevcut ve etkin olduğu, yani başvurana şikâyetlerini gidermesine yönelik uygun bir telafi imkânı sunacak nitelikte ve erişilebilir olduğu ve başarı sağlayacak makul bakış açıları sunduğu yönünde Mahkemeyi ikna etmelidir. Ancak bazı özel koşullar, başvuranı kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutabilse de, yalnızca açık şekilde sonuçsuz kalacağı kesin olmayan belli bir başvuru yolunun sonuca ulaşmayacağına dair duyulan şüphe, söz konusu hukuk yolunun kullanılmamasını haklı göstermek için geçerli bir sebep teşkil etmemektedir (Scoppola/İtalya (no. 2) [BD], no.10249/03, §§ 68-71, 17 Eylül 2009, yine bk., De SouzaRibeiro/Fransa[BD], no. 22689/07, §§ 78-80, AİHM 2012). Mahkeme, bir kamu görevlisine uyarma şeklinde disiplin cezası verilmesine ilişkin bir davada iç hukuk yollarının bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Karaçay/Türkiye, no. 6615/03, §§ 40-45, 27 Mart 2007). Bununla birlikte, Mahkeme, davaya ilişkin koşulların, aşağıda ifade edilen gerekçelerle, söz konusu kararda incelenen koşullardan açıkça farklılık gösterdiği kanısına varmaktadır. Mahkeme, somut olayda, Hükümet tarafından belirtildiği üzere, bu organın genel sekreterinin hiyerarşik amiri olan Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, başvuran hakkında yürütülen soruşturmaya dahil edilmediğini kaydetmektedir. Mahkeme yine, Hükümetin, Anayasa Mahkemesinin genel sekreteri tarafından aynı mahkeme bünyesinde görevli bir memura uygulanan disiplin cezasının, ilgili tarafından sunulan itirazın sonunda Anayasa Mahkemesi Başkanı tarafından iptal edildiğini belirten yerel bir kararı sunduğunu tespit etmektedir (yukarıda 33. paragraf). Mahkeme dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin, aynı başkanın yer aldığı bir oluşum çerçevesinde, söz konusu dinlemeler aracılığıyla dolaylı olarak toplanan unsurların Osman Ali Feyyaz Paksüt hakkında kullanılamayacağı sonucuna varması nedeniyle, başvuranın kendisine verilen disiplin cezasına karşı Anayasa Mahkemesi Başkanına sunabileceği itirazın açıkça sonuçsuz kalabileceği konusunda ikna olmamıştır (yukarıda 16. paragraf). Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın mevcut ve uygun bir hukuk yoluna sahip olduğu sonucuna varmaktadır. İç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmelidir. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamındaki şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir (bk., Techniki Olympiaki A.E./Yunanistan, (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 40547/10, §§ 67-68, 1 Ekim 2013).
C. Şikâyetlerin geri kalanı hakkında
Başvuranın, söz konusu siyasi partinin kapatılması yönündeki görüşünün disiplin soruşturmasına dahil edildiği gerekçesiyle, söz konusu soruşturmayı Sözleşme’nin 9 ve 10. maddeleriyle korunan özgürlüklerine bir müdahale olarak nitelendirmesi sebebiyle Mahkeme, disiplin soruşturmasının bu kısmının reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır (bk., yukarıda 25. paragraf). Bu disiplin soruşturması ardından, işyerinin huzur ve çalışma düzenine uygun olmadığı ve müzakerelerin gizliliğine dolaylı olarak zarar verdiği değerlendirilen davranışlarla sınırlı kalmıştır. Bu nedenle, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından 9 Şubat 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1]Adalet ve Kalkınma Partisi.
[2]Bk.Paksüt/Türkiye, (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 6250/10, 21 Haziran 2016.
Full & Egal Universal Law Academy