AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 61412/11
MİDYAT KUTSAL GABRİEL SÜRYANİ MANASTIR VAKFI / Türkiye
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Paul Lemmens,
Işıl Karakaş,
Julia Laffranque,
Valeriu Griţco,
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 2 Nisan 2019 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 18 Ağustos 2011 tarihinde sunulan, yukarıda belirtilen başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından cevap olarak sunulan görüşleri dikkate alarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran vakıf, Midyat Kutsal Gabriel Süryani Manastır Vakfı (“başvuran vakıf”), Türk hukukuna tabi olan bir vakıftır. Başvuran vakfın statüsü, dini azınlıklara yönelik kamu hizmetleri sağlayan eski vakıfların korunmasına ilişkin Lozan Antlaşması’nın hükümlerine uygundur. Başvuran vakıf, Osmanlı İmparatorluğu altında kurulan vakıflardan biridir. Cumhuriyet’in ilan edilmesinden itibaren, başvuran vakfın statüsü, 13 Haziran 1935 tarihli 2762 sayılı Kanun’la düzenlenmektedir ve bu Kanun uyarınca vakıf, tüzel kişilik kazanmıştır. Mevcut başvuru, Türk vatandaşları olan, sırasıyla söz konusu vakfın Yönetim Kurulu Başkanı ve Başkan Yardımcısı Kuryakos Ergün ve İsa Doğdu tarafından başvuran vakıf adına yapılmıştır.
Başvuran vakıf, Stuttgart Barosuna kayıtlı Avukat C. Rumpf tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
2. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. 17 Temmuz 1935 tarihinde, 2762 sayılı Kanun’un 44. maddesi uyarınca, başvuran vakıf, amaçlarını dile getiren ve taşınmaz mallarını ayrıntılı olarak belirten bir beyanname sunmuştur. Bu beyannameden, söz konusu vakfın, topluluğun muhtaç üyelerine yardım etmeyi ve kiliselerin inşa edilmesinin ve yönetilmesinin sağlanmasını amaçladığı anlaşılmaktadır. Bu beyannameden aynı zamanda, Deyrulömer Kilisesi ve eklentileri dışında, başvuran vakfın mevkufatlarının, “sulama yapılmayan yirmi parsellik alandan, iki bağlık yerden, on su kuyusundan ve (manastırın yakınında) herhangi bir tapunun kaydedilmediği bir parsellik taşınmazdan oluştuğu anlaşılmaktadır.
4. Başvuran vakıf, mevcut başvurunun Mor Gabriel Manastırının yakınında yer alan ve Güngören denilen bir yerde bulunan iki taşınmazla ilgili olduğunu belirtmektedir. “A” harfi ile belirtilen kadastro çalışması sırasında, 9 Nisan 2009 tarihinde düzenlenen krokide belirtilen birinci taşınmazın (“A taşınmazı”) alanı 60.040,82 m²dir ve yukarıda belirtilen krokide “B” harfiyle gösterilen ikinci taşınmazın (“B taşınmazı”) alanı ise 275.469,48 m²dir. Başvuran vakfa göre, bu taşınmazlar, 1935 yılında sunduğu beyannamesinde yer almaktaydı.
5. Kadastro çalışmalarının sonunda, 22 Eylül 2008 tarihinde, söz konusu taşınmazların orman alanı içinde yer aldığına ve dolayısıyla, bunların Hazine adına tapu siciline kaydedilmesi gerektiğine karar verilmiştir.
6. Başvuran vakıf, yukarıda belirtilen kadastro kararlarına itiraz etmek için Midyat Kadastro Mahkemesi önünde iki dava açmıştır. Sırasıyla A taşınmazı ve B taşınmazı ile ilgili, 2008/30-2009/30 No.lu ve 2008/31-2009/29 No.lu davalar söz konusudur. Başvuran vakıf, ihtilaf konusu taşınmazların orman alanı olarak sınıflandırılmasına itiraz etmiş ve kazandırıcı zamanaşımına dayanarak, bu taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkından yararlandığını ileri sürmüştür. Başvuran vakıf, bunu yapmak için, 1935 yılında sunduğu beyannamesinden itibaren, söz konusu taşınmazların malvarlığının içinde yer aldığını ve 1937 yılından itibaren bunlara ilişkin emlak vergilerini ödediğini ileri sürmüştür.
7. Kadastro Mahkemesi, 4 Nisan 2009 tarihinde, olay yerinde keşif yapmıştır. Kadastro Mahkemesi, A taşınmazının ekilmemiş tarım arazilerinden ve kayalık bir kısımdan oluştuğu ve burada iki ila üç metre yüksekliğinde sadece birkaç meşe ağacının büyüdüğünü tespit etmiştir.
8. Dosya içeriğinden aynı zamanda, 13 Nisan 2009 tarihinde, A ve B taşınmazlarına ilişkin bir krokiyle birlikte orman bilirkişi raporunun Kadastro Mahkemesine sunulduğu anlaşılmaktadır. Bu raporda, A ve B taşınmazlarının orman alanı içinde yer aldığından bahsedilmiştir.
9. Orman bilirkişileri, olay yerinde keşif yapmalarının ardından, 6 Mayıs 2009 tarihli bir rapor düzenlemişler ve bu raporda, bilirkişiler, bölge haritasına ve yönetim planına dayanarak değerlendirilen A ve B taşınmazlarının kısmen arazi ve orman alanı üzerinde bulunduğunu ve bunların 6831 sayılı Orman Kanunu’nun (“6831 sayılı Kanun”) 1. maddesi uyarınca orman olarak kabul edilen yerler arasında yer aldığını belirtmişlerdir.
10. Ayrıca, 8 ve 10 Haziran 2009 tarihlerinde, hem bilimsel bilirkişi raporu hem de tarım bilirkişi raporu Kadastro Mahkemesine sunulmuştur.
11. Kadastro Mahkemesi, 24 Haziran 2009 tarihinde verilen iki kararla, başvuran vakfın talebini reddetmiştir. Kadastro Mahkemesi, özellikle 13 Nisan 2009 tarihli orman bilirkişi raporuna, bölge haritalarına ve olay yeri keşfinin sonuçlarına dayanarak, başvuran vakfın söz konusu taşınmazların orman alanına ait olması nedeniyle bunların tapusunu kazandırıcı zamanaşımı yoluyla elde edemeyeceği kanısına varmıştır. Kadastro Mahkemesi, ihtilaf konusu taşınmazların Hazine adına tapu siciline kaydedilmesine karar vermiştir.
12. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, yukarıda belirtilen iki karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
13. Başlangıçta, Yargıtay, 17 Kasım 2009 tarihinde, ilave araştırma için ilk derece mahkemesine iki davayı göndermiştir. Bu bağlamda, Yargıtay, ilgili tapu, kadastro ve vergi kayıtlarına, bölge ve orman haritalarına, hukuk davalarına ve kadastro tutanaklarına ilişkin belgelerle dosyanın tamamlanması gerektiğine karar vermiştir. Öte yandan, Yargıtay aynı zamanda, bir bilirkişi raporunun düzenlenmesini talep etmiştir.
14. Kadastro Mahkemesi, dosyayı 17 Kasım 2009 tarihli kararlarında Yargıtay tarafından verilen bilgilere göre tamamlamasının ardından, davaları Yargıtay’a göndermiştir.
15. Yargıtay, 9 Aralık 2010 tarihli iki kararla, 24 Haziran 2009 tarihli kararları onamıştır. Yargıtay, bu karara varmak için, dosyadaki belgelerin tamamına ve 17 Kasım 2009 tarihinde dosyaları göndermesinin ardından elde edilen belgelere dayanarak, özellikle bölgenin eski haritasına göre, A ve B taşınmazlarının tamamen geniş yapraklı ağaçlarla kaplı ulusal ormanlar olduğu ve başvuran vakfın söz konusu taşınmazların mülkiyetine ilişkin bir kanıtının bulunmadığı kanaatine varmıştır. Yargıtay bu bağlamda, söz konusu taşınmazların orman olarak sınıflandırılan parsellerle çevrili olduğunu ve dolayısıyla bunların kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılamayacağını gözlemlemiştir. Yargıtay aynı zamanda, başvuran vakfın ihtilaf konusu taşınmaz malların mülkiyetini üçüncü kişilerden edindiğini gösteren herhangi bir belge sunmadığını ve yirmi bir taşınmaz mala ilişkin olarak 1964 yılında açılan hukuk davası sırasında, diğer on altı taşınmaza ilişkin haklarından vazgeçtiğini tespit etmiştir. Ayrıca, Yargıtay, mevcut davaya konu edilen mülklerin yakınında bulunan bir taşınmazın tapusunu elde etmek amacıyla 10 Ocak 1961 tarihinde açılan bir diğer dava sırasında başvuran vakfın bu taşınmazların ekilebilir olmadığını ve Hazineye ait olduğunu iddia ettiğini gözlemlemiştir. Yargıtay, bu nedenle, ilk derece mahkemelerinin 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde belirtilen koşulların somut olayda bir araya gelmediği sonucuna varmak için haklı sebeplere dayandıkları kanaatine varmıştır.
16. Başvuran vakıf, belirtilmeyen bir tarihte, 9 Aralık 2010 tarihli kararlara karşı karar düzeltme başvurusunda bulunmuştur. Başvuran vakıf özellikle, 17 Kasım 2009 tarihli kararlarda yeni bir mahkeme kararının kabul edilmesinin usul kurallarına uygun olmadığını, zira Yargıtay’ın, Yüksek Mahkeme olarak, temyiz edilen kararları bozması ve davayı ilk derece mahkemesine göndermesi gerektiğini ileri sürmüştür.
17. Yargıtay, 10 Mayıs 2011 tarihli iki kararla, masraflara ve avukatlık ücretlerine ilişkin bir düzeltme yaptıktan sonra, karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir. Bu kararlar, 25 Mayıs 2011 tarihinde başvuran vakfa bildirilmiştir.
C. Daha Sonraki Gelişmeler
18. Dini toplulukların vakıflarına ait olan mülklerin iadesine ilişkin 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’nun (geçici) 11. maddesinin kabul edilmesinin ardından, başvuran vakıf, 1 Nisan 2012 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğünden, taşınmazları mevcut başvuruya konu edilen otuz parselin iade edilmesini talep etmiştir.
19. Başvuran vakıf, Mahkemeye, kendi talebi üzerine hazırlanan 3 Ocak 2012 tarihli bilirkişi raporunu sunmuştur. Bu raporda, A ve B taşınmazlarının orman alanı içinde yer almayan tarım arazileri olduğu belirtilmiştir.
20. Başbakanlık, 30 Eylül 2013 tarihinde bir beyannamede bulunmuş ve bu beyannamede Mor Gabriel Manastırına (Deyrulumur) ait olan mülklerin başvuran vakfa iade edildiğini ileri sürmüştür.
21. Başvuran vakıf, 1 Nisan 2012 tarihinde Vakıflar Genel Müdürlüğünden, mülklerinin iadesini talep etmiştir.
22. Vakıflar Genel Müdürlüğü, başvuran vakfın dile getirdiği talebin ardından, 7 Ekim 2013 tarihinde, 1 Nisan 2012 tarihli talebe ek olarak sunulan listede 19 ila 30 numaralı on iki parseli iade etmeye karar vermiştir. Bununla birlikte, Vakıflar Genel Müdürlüğü, söz konusu talebin ekinde başvuran vakıf tarafından belirtilen parsellerin geri kalanını tescil etmeyi reddetmiştir. Dosyadan, A ve B taşınmazlarının iade edilmediği ve bunların hâlihazırda tapu sicilinde Hazine adına kayıtlı olarak kaldığı anlaşılmaktadır.
B. İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması
23. Türkiye’de dini azınlıklara ait vakıflara ve ormanlara ilişkin ilgili iç hukuk kuralları ve uygulaması, sırasıyla Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye (No. 34478/97, § 23, 9 Ocak 2007) ve Turgut ve diğerleri/Türkiye (No. 1411/03, §§ 41-67, 8 Temmuz 2008) kararlarında belirtilmektedir.
24. Türk hukukunda, bir taşınmaz malın tapu siciline tescil edilmesi, ilke olarak, mülkiyet hakkını oluşturan tek hukuki işlemdir. Nitekim Medeni Kanun’un 705. maddesi uyarınca, bir taşınmazın mülkiyetinin edinilmesi için tapu siciline tescil edilmesi gerekmektedir.
25. 3 Temmuz 1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“(...) Tapuda kayıtlı olmayan (...) toplam yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100 dönüm dâhil) bir veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir.
(...)
Taşınmaz malın, yukarıdaki fıkranın kapsamı dışında kalan kısmının zilyedi adına tespit edilebilmesi için, birinci fıkra gereğince delillendirilen zilyetliğin ayrıca aşağıdaki belgelerden birine dayandırılması lazımdır.
1. 31/12/1981 tarihine veya daha önceki tarihlere ait vergi kayıtları (...).”
26. Öte yandan, birçok yasal hüküm, kazandırıcı zamanaşımı yoluyla bazı mülk türlerini kazanmaya imkân vermemektedir. Bu anlamda, ortak kullanıma tahsis edilmiş ormanlar veya mülkler, kazandırıcı zamanaşımına konu olamamaktadırlar.
ŞİKÂYETLER
27. Başvuran vakıf, Yargıtay tarafından 10 Mayıs 2011 tarihinde verilen kararlara atıfta bulunarak, 18 Ağustos 2011 tarihli yazısında, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
28. Başvuran vakıf, 13 Mart 2012 tarihinde Mahkemeye sunulan başvuru formunda, ulusal mahkemelerin kararlarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin tanıdığı mülkiyetine saygı hakkını ihlal etmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran vakfa göre, mülklerinin Hazine adına tescil edilmesi bir kamulaştırma anlamına gelmekteydi.
29. Ayrıca, başvuran vakıf, 13 Mart 2012 tarihinde Mahkemeye sunulan başvuru formunda, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri kapsamında, Yargıtayın doğal hâkim ilkesini ihlal ettiğini, zira Yargıtay’ın yetkisinin dışında (ultra vires) hareket ettiğini, yetkisini aştığını ve Kanun’a aykırı şekilde davrandığını iddia etmektedir. Başvuran vakıf aynı zamanda, Yargıtay’ın dinlenme hakkını ihlal ettiğini, zira bu mahkemenin, kendi ifadesine göre, ilk dava sırasında dikkate alınmamış ve taraflara görüşlerini sunma imkânı vermemiş olan ek belgelerin Kadastro Mahkemesi tarafından toplanmasına karar verdiğini ileri sürmektedir. Son olarak, başvuran vakıf, ulusal mahkemelerin, kendi ifadesine göre, objektif ya da bilimsel olmayan ve bir kamu görevlisi tarafından hazırlanan raporun sonuçlarına dayandıkları gerekçesiyle, ulusal mahkemeler tarafından yapılan olaylara ilişkin keyfi değerlendirme nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.Maddesi Bağlamındaki Şikâyet Hakkında
30. Başvuran vakıf, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. (...)”
31. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir. Hükümet aynı zamanda, Mahkemeyi bu şikâyeti konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmazlık nedeniyle reddetmeye davet etmektedir.
32. Mahkeme, bu şikâyetin her halükârda aşağıda belirtilen gerekçelerle kabul edilemez olması nedeniyle, başvuranın iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin şartı yerine getirip getirmediği hususunun somut olayda incelenmesinin gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
33. Başvuran vakıf, taşınmaz mallarının kendi adına tapu siciline tesciline yönelik başvurularını yetkili mahkeme önünde yaptığını ileri sürmektedir. Başvuran vakıf, yüzyıllardan beri söz konusu mülklere sahip olduğunu ve böylelikle haklı olarak davasını kazanmayı ümit edebileceğini ve dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci cümlesinin davaya uygulanabilir olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran vakfa göre, bu mülklerin Hazine adına tescil edilmesi mülkiyetten yoksun bırakmayı teşkil etmektedir. Bu bağlamda, başvuran vakıf, söz konusu mülklerin 1935 tarihli beyannamesinde malvarlığının içinde yer aldığını belirttiğini ifade etmekte ve bu belgenin Türk hukukunda tapuya karşılık geldiğini iddia etmektedir. Başvuran vakıf, bu bağlamda, kendi ifadesine göre, Devletin mülkiyetlere el koymasının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlalini teşkil ettiği kanısına varıldığı, Mahkemenin konuya ilişkin içtihadına (Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye (No. 34478/97, 9 Ocak 2007), Fener Rum Patrikliği (Ekümenik Patriklik)/Türkiye, No. 14340/05, 8 Temmuz 2008, Samatya Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu/Türkiye, No. 1480/03, 16 Aralık 2008, ve Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı/Türkiye (No. 2), No. 36165/02, 16 Aralık 2008) atıfta bulunmaktadır. Başvuran vakfa göre, öte yandan, yerel mahkemelerin içtihadından ve Mahkemenin içtihadından, vakıflar tarafından beyannamelerinde taşınmaz malların belirtilmesinin söz konusu mülklerin ilgili vakıflara ait olduğu sonucuna varmak için yeterlidir.
34. Başvuran vakıf, her durumda, yüzyıllardan beri aralıksız olarak söz konusu mülklere sahip olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran vakfa göre, davalarını desteklemek için sunulan deliller, özellikle emlak vergilerinin makbuzları ve yerel bilirkişilerin ifadeleri söz konusu mülklerin ilk bakışta (“prima facie”) sahibi olduğunu ortaya koymak için yeterlidir.
35. Ayrıca, başvuran vakfa göre, söz konusu mülklerin orman alanı içinde yer aldığı yönünde yerel mahkemelerin vardığı sonuç açıkça yanlıştır. Başvuran vakıf, 4 Nisan 2009 tarihinde olay yerinde keşif yapan hâkim tarafından varılan tespitleri Mahkemenin dikkatine sunmaktadır: Başvuran vakıf, hâkimin taşınmazların ekilmiş olduğunu ve burada yalnızca iki ila üç metre yüksekliğinde birkaç meşe ağacının büyüdüğünü tespit ettiğini belirtmektedir. Başvuran vakıf, bu taşınmazların duvarlarla çevrili olduğunu eklemektedir.
36. Başvuran vakıf aynı zamanda, davaların iç hukukta ele alınma şeklinden yakınmaktadır. Başvuran vakıf, ilk derece mahkemesinin, söz konusu taşınmazların orman alanı içinde yer aldığı gerekçesiyle bu taşınmazların tapusunu kazandırıcı zamanaşımı yoluyla elde edemeyeceği kanısına vararak, davalarını reddettiğini belirtmektedir. Başvuran vakfa göre, dava, Kadastro Kanunu’nun 14. maddesine atıfta bulunularak ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararları onayan Yargıtay’ın önünde beklenmedik bir hal almıştır. Başvuran vakıf, Yargıtay’a göre, ilk derece mahkemelerinin 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesinde sıralanan koşulların bir araya gelmediği sonucuna varmak için haklı sebeplere dayandıklarını iddia etmektedir. Başvuran vakıf, bu sonucun yanlış olduğu ve bu sonuç çerçevesinde, 31 Aralık 1981 tarihinden önceki döneme ilişkin vergi kayıtlarını hem ulusal mahkemelere hem de Mahkemeye sunduğunu ileri sürerek, bu hükümde öngörülen istisnaların dikkate alınmadığını ifade etmektedir. Başvuran vakıf, Yargıtay’ın, kararlarında, resen elde edilen belgelere dayanarak ve tarafların görüşünü talep etmeksizin ilk derece mahkemelerinin yerini aldığını eklemektedir.
37. Dolayısıyla, başvuran vakfa göre, yalnızca ilgili mevzuata ve mevcut delillere ilişkin keyfi bir değerlendirmeyle, mahkemeler davalarını reddetmek için orman bilirkişi raporlarına dayanmayı seçmişlerdir.
38. Hükümet, başvuran vakfın, davacı taraf olarak, kendisine düşen ispat yükünü yerine getirmediğini ve ihtilaf konusu taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkını kanıtlamadığını iddia etmektedir. Hükümete göre, başvuran vakıf tarafından sunulan delil unsurları, bir zilyetliği ya da mülkiyet hakkını oluşturmak için yeterli olamayacaktır. Hükümet, Mahkeme içtihadında belirtilen ilkelere atıfta bulunarak, başvuran vakfın şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu, zira kendi ifadesine göre, ilgilinin “mevcut mülklere” sahip olduğunu iddia edemediğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuran vakfın bundan böyle, başvurularının sonuçlandırılması yönünde “meşru bir beklentiye” sahip olmadığını eklemektedir.
39. Mahkeme, bir başvuranın, yalnızca ihtilaf konusu kararların, bu hüküm anlamında kendi “taşınmazlarıyla” ilgili olması durumunda Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır (Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35, AİHM 2004‑IX). “Mülk” kavramı, hem “mevcut mülkleri” hem de “malvarlığı değerleri” olarak değerlendirilmesi için yeterince ortaya konulan alacakları kapsayabilmektedir (ibidem). İlgili malvarlığı menfaatinin alacak niteliğinde olması halinde, bu malvarlığı menfaati yalnızca, iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunması, örnek olarak yerel mahkemelerin yerleşik içtihadıyla doğrulanması, yani alacağın, talep edilebilir olması için yeterince ortaya konulması durumunda “malvarlığı değeri” olarak değerlendirilebilmektedir (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 142, 20 Mart 2018).
40. Mahkeme aynı zamanda, bir başvuranın, somutlaştırılmaları - yani mülkiyet hakkının etkin bir şekilde kullanılmasını sağlama - yönünde en azından “meşru bir beklentiye” sahip olduğunu iddia edebileceği alacaklardan bahsetmiştir (bk., diğer kararlar arasında, Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD], No. 39794/98, § 69, AİHM 2002‑VII, ve yukarıda anılan Kopecký kararı, § 35). Bununla birlikte, meşru bir beklentinin bağımsız bir varlığı bulunmamaktadır: Meşru beklenti, ulusal hukukta yeterli bir hukuki dayanağı bulunan bir malvarlığı menfaatine bağlı olmalıdır (idem, §§ 45-53).
41. Öncelikle Mahkeme, başvuruya konu ihtilafın, yukarıda anılan dini azınlıklara ait olan vakıfların ya da varlıkların tapularının yasal olarak elde edilmesinin ardından nihai adli bir iptalle ilgili davalardan (yukarıda 33. paragraf) farklı olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuran vakfın ihtilaf konusu taşınmazın sahibi olmadığını, ancak yüzyıllar boyunca bu taşınmaza sahip olduğunu belirttiğini kaydetmektedir. Başka bir deyişle, tek başına, mülkiyet hakkının varlığının tartışılmaz bir kanıtı olan bir tapuya başvuran sahip değildi (Rimer ve diğerleri/Türkiye, No. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009). Ayrıca, yerel mahkemelerin kararlarından, ihtilaf konusu mülklerin 1935 tarihli beyannamede yer aldığı yönünde başvuran vakfın iddiasının kabul edilmediği anlaşılmaktadır. Nitekim bu beyannamede gerçekte bazı taşınmazlardan bahsedilmiş olsa bile, ulusal düzeyde, ihtilaf konusu mülklerin söz konusu beyannamede belirtilen mülklere karşılık gelip gelmediğinin tespit edilmesi gerekmekteydi.
42. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin mülkleri edinme hakkını güvence altına almadığını hatırlatmaktadır (J.A. Pye (Oxford) Ltd ve J.A. Pye (Oxford) Land Ltd/Birleşik Krallık [BD], No. 44302/02, § 61, AİHM 2007‑III). Dolayısıyla, ortaya çıkan sorun, söz konusu mülklerin sahibi olduğuna dair başvuran vakfın iddialarının, “malvarlığı değerleri” ve dolayısıyla Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle korunan “mülkler” olarak nitelendirilmesi için ulusal hukukta yeterli bir dayanağının bulunup bulunmadığı hususuyla ilgilidir (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 144).
43. Mahkeme önündeki davada, başvuran vakıf, iddialarının ulusal hukukta yeterli bir dayanağının bulunduğunu ileri sürmekte ve yerel mahkemelerin bazı olgusal tespitlerine itiraz etmektedir.
44. Öte yandan, Mahkeme, yukarıda belirtildiği üzere, başvuran vakfa göre, ihtilaf konusu mülkler Türk hukukunda tapuya karşılık gelen 1935 tarihli beyannamesinde yer alsa bile, bu iddianın ulusal mahkemeler tarafından kabul edilmediğini gözlemlemektedir.
45. Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle, Kadastro Mahkemesinin 24 Haziran 2009 tarihinde verilen iki kararla, başvuran vakfın söz konusu mülklerin orman alanı içinde yer aldığı gerekçesiyle, bunların tapusunu kazandırıcı zamanaşımı yoluyla elde edemeyeceği sonucuna vardığını kaydetmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, bir başvuran ormanlık alanda bulunan bir taşınmazın devam eden zilyetliğine sahip olsa bile, bu mülkten yararlanmaya devam edebilme beklentisinin iç hukukta yeterli bir yasal dayanağının bulunmadığı yönünde konuya ilişkin yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır. Nitekim kamuya açık ormanlık alanın, ulusal mevzuata göre, hem devredilemez hem de zamanaşımına uğramaz olması nedeniyle, zilyetlik süresi ne kadar uzun olursa olsun, iç hukukta herhangi bir hukuki sonuç doğuramaz (Kadir Gündüz/Türkiye, No. 50253/99 (k.k.), 18 Ekim 2007, Nane ve diğerleri/Türkiye, No. 41192/04, §§ 25-28, 24 Kasım 2009, ve Bölükbaş ve diğerleri/Türkiye, No. 29799/02, § 26, 9 Şubat 2010, ve Usta/Türkiye (k.k.), No. 32212/11, 27 Kasım 2012).
46. Başvuran vakfın Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi anlamında kazandırıcı zamanaşımı koşullarını yerine getirmediği yönündeki gerekçeye ilişkin olarak, Mahkeme, yerel mahkemelerin değerlendirmesinde keyfi ya da açıkça makul olmayan bir unsurun bulunmadığı kanısına varmaktadır. Mahkeme gerçekte, Kadastro Mahkemesinin ve Yargıtayın taraflarca sunulan veya resen toplanan bazı belgeleri incelediklerini ve mülkiyetin zilyetlik yoluyla kazanılma koşullarının oluşmadığı sonucuna vardıklarını tespit etmektedir. Bu hususta, Mahkeme, başvuranın talep edilebilir olması için yeterince ortaya konulan bir alacağın sahibi olduğunu gösterdiğinin değerlendirilemeyeceği ve dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülkün” varlığından yararlanamayacağı kanısına vararak, benzer şikâyetleri reddettiği, Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı/Türkiye ((k.k.), No. 22522/03, 28903/03, 28904/03, 28906/03, 28907/03, 28908/03, 28909/03 ve 28910/03, 9 Aralık 2008) davasından mevcut davanın farklı olmadığını saptamaktadır. Mahkeme, mevcut davada bu sonuçlardan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir.
47. Mahkeme öte yandan, başvuran vakfın davaların iç hukukta ele alınma şeklinden de yakındığını gözlemlemektedir. Nitekim ilgilinin taleplerinin reddedilmesinin, ormanlara ilişkin mevzuata dayanan ilk derece mahkemesinin değerlendirmesine dayandırılmasına rağmen, Yargıtay, verdiği onama kararlarında, yalnızca yukarıda belirtilen mevzuata değil, aynı zamanda kazandırıcı zamanaşımı koşullarını belirten, Kadastro Kanunu’nun 14. maddesine de atıfta bulunmuştur. Yargıtay’a göre, ilk derece mahkemeleri, 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesinde belirtilen koşulların oluşmadığı sonucuna varmak için haklı sebeplere dayanmışlardır. Bu bağlamda, başvuran vakıf özellikle, yasal hükümlerin yanlış uygulanmasından ve Yargıtay’ın resen elde edilen ve taraflara bildirilmeyen delil unsurlarına dayanmasından şikâyet etmektedir.
48. Her şeyden önce, somut olayda ilgili iç hukukun ulusal mahkemeler tarafından yanlış uygulandığı yönünde başvuran vakıfça dile getirilen iddialara ilişkin olarak, Mahkeme, iç hukuka riayet edilip edilmediğini denetleme yetkisinin sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin normları “içerdiği” alanlarda bile, iç hukuku yorumlama ve uygulama görevi öncelikle ulusal makamlara, özellikle de mahkemelere aittir: Doğal olarak, söz konusu makamlar, bu bağlamda ortaya çıkan sorunları inceleme konusunda özellikle görevlidirler. Somut olayda olduğu gibi, ulusal hukukun yorumlanmasına ilişkin zor sorunlar söz konusu olduğunda bu durum daha da geçerli olmaktadır. Kabul edilen yorumlama keyfi ya da açıkça mantıksız olmadığı sürece, Mahkemenin görevi, yorumlamanın sonuçlarının Sözleşme’yle uyumlu olup olmadığını belirlemekle sınırlıdır. Bu nedenle, Mahkeme, ilke olarak, bir başvuranın, iç hukukun hangi şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın söz konusu olması ve yasal zamanaşımlarına kendisi tarafından riayet edilmesinin bir mahkeme kararını gerektirmesi halinde, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca “malvarlığı değeri” olarak incelenen yeterince kesin bir alacağa sahip olduğunun kabul edilemeyeceği kanısına varmıştır (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 149, ve burada atıfta bulunulan karar ve hükümler).
49. Fiili sorunlarla ilgili olan, başvuranın iddialarının geri kalanına ilişkin olarak, Mahkeme, görevinin ikincil niteliğinin farkında olarak, incelediği davaya ilişkin koşullar bu durumu kaçınılmaz kılmadığı sürece, haklı sebepler bulunmaksızın ilk derece mahkemesi hâkiminin görevini üstlenemeyeceğini hatırlatmaktadır. Olaylara ilişkin kendi görüşünü yerel mahkemelerin görüşünün yerine koyması kendi görev alanına girmemektedir ve ilke olarak, kendileri tarafından toplanan verileri değerlendirme görevi bu mahkemelere aittir. Her ne kadar bu mahkemelerin tespitleri Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme ancak bu amaçla ikna edici verilere sahip olması durumunda, normal olarak mahkemelerin fiili tespitlerinden uzaklaşacaktır (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 150). Oysa somut olayda, bu türden bir durum söz konusu değildir.
50. Ulusal mahkemelerin davasını değerlendirme şekline ilişkin başvuran vakfın şikâyetleriyle ilgili olarak, Mahkeme, somut olayda, bu şikâyetlerin daha ziyade Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında yargılamanın adilliğinin farklı yönleriyle ilgili olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla ve yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında dile getirdiği usuli gereklilikler bağlamında davanın incelenmesinin gerekli olmadığı kanısına varmaktadır (bk., örnek olarak, Hentrich/Fransa, 22 Eylül 1994, § 49, A serisi No. 296-A, Jokela/Finlandiya, No. 28856/95, § 45, AİHM 2002‑IV, ve Zehentner/Avusturya, No. 20082/02, § 73, 16 Temmuz 2009).
51. Mahkeme, başvuran vakfın söz konusu taşınmazların sahibi olduğu yönündeki iddialarının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülk” olarak nitelendirilmesi için iç hukukta yeterli bir dayanağının bulunmadığı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, bu hüküm tarafından sunulan güvenceler somut olayda uygulanmamaktadır (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı § 151 ; ayrıca bk., yukarıda anılan Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı kararı). Sonuç olarak, başvuran vakfın şikâyeti, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (“ratione materiae”) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
B. Sözleşme’nin 6 ve 13. Maddeleri Bağlamındaki Şikâyetler Hakkında
52. Başvuran vakıf, 18 Ağustos 2011 tarihli yazısında, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran vakıf, 12 Mart 2012 tarihli yazısında, Yargıtay’ın doğal hâkim ilkesini ihlal ettiğini, zira Yargıtay’ın yetkisinin dışında (“ultra vires”) hareket ettiğini, yetkisini aştığını ve Kanun’a aykırı şekilde davrandığını iddia etmektedir. Aynı şekilde, başvuran vakıf, Yargıtay’ın, ilk dava sırasında dikkate alınmamış olan ek belgelerin Kadastro Mahkemesince toplanmasına karar vererek ve tarafları görüşlerini sunma imkânından yoksun bırakarak, dinlenme hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Son olarak, başvuran vakıf, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini, zira ulusal mahkemelerin bir kamu görevlisi tarafından düzenlenen ve kendi ifadesine göre, objektif ya da bilimsel olmayan bir raporun sonuçlarına dayanarak olaylara ilişkin keyfi bir değerlendirmede bulunduklarını iddia etmektedir.
53. Hükümet, başvuran vakfın, başvuru formunda Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmesine rağmen, çekişmeli yargılama veya silahların eşitliği ilkesine ilişkin herhangi bir şikâyet sunmadığını ileri sürmektedir. Öte yandan, Hükümet, başvuran vakfın iç hukuktaki yargılama ya da Mahkeme önündeki yargılama sırasında, Yargıtay tarafından toplanan belgelerin kendisine bildirilmediğini belirtmediğini ifade etmektedir. Aynı şekilde, Hükümet, ilgilinin Yargıtay’ın kararlarının kendisi için öngörülemez olduğunu ileri sürmediğini belirtmektedir. Hükümet, başvuran vakfın Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin herhangi bir şikâyet sunmadığı sonucuna varmaktadır. Sonuç olarak, Hükümet, Mahkemenin Sözleşme’nin 6. maddesi bakımından başvuruyu incelemeye yetkili olmadığı kanısındadır.
54. Başvuran vakıf, bu iddiayı kabul etmemektedir.
55. Mahkeme öncelikle, yukarıda belirtilen hükümler bağlamındaki şikâyetlerin Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında iç hukukta kesinleşmiş kararın ardından altı aylık bir süre içinde sunulup sunulmadığı hususunu incelemesinin gerekli olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme bu bağlamda, daha önce, kamu düzenine ilişkin bir kuralın söz konusu olduğu ve dolayısıyla, Hükümet bunu ileri sürmese bile, resen bunu uygulamaya yetkili olduğu kanısına vardığını hatırlatmaktadır (Sabri Güneş/Türkiye [BD], No. 27396/06, § 29, 29 Haziran 2012).
56. Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, yalnızca iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından ve iç hukukta kesinleşmiş karar tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Mahkemenin mevcut başvurunun yapıldığı tarihte geçerli olan uygulamasına göre, başvurunun konusunu - özet olarak - içeren başvuranın ilk yazısı başvurunun tamamlanmasından önce uzun bir süre takip edilmediği sürece (Buscarini ve diğerleri/Saint-Marin [BD], No. 24645/94, § 23, AİHM 1999‑I), altı aylık sürenin işleyişi bu yazıyla durdurulmuştur (bk., diğer kararlar arasında, Griechische Kirchengemeinde München und Bayern E.V./Almanya (k.k.), No. 52336/99, 18 Eylül 2007). Bu amaçla, başvuranın bununla birlikte, olgusal dayanağa ve iddia edilen Sözleşme ihlalinin niteliğine ilişkin bilgiler vermesi gerekmekteydi (bk., mutatis mutandis, İnci ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 60666/10, 10 Mart 2015).
57. Öte yandan, Sözleşme’nin 34. maddesinin içeriğinden, Sözleşme bağlamında bir “iddianın” veya bir şikâyetin, olgusal iddialar ve iddialara ilişkin hukuki argümanlar şeklinde iki unsuru içerdiği anlaşılmaktadır (Bu doğrultuda, söz konusu eylem ya da ihmal, “Sözleşme veya Protokolleri’nde tanınan hakların bir Yüksek Sözleşmeci Tarafça ihlal edilmesine” yol açmaktadır). Bu iki unsur birbirine bağlıdır, zira şikâyet edilen olayların ileri sürülen hukuki argümanlar ışığında ve karşılıklı olarak (“vice versa”) yorumlanması gerekmektedir (yukarıda anılan Radomilja ve diğerleri kararı, § 110).
58. Somut olayda, Mahkeme, başvuran vakfın temsilcisinin 18 Ağustos 2011 tarihli birinci yazısını gönderdiğini ve Mahkemenin bu yazıyı Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen altı aylık sürenin sona ermesinden önce 23 Ağustos 2011 tarihinde aldığını gözlemlemektedir. Bu yazı çerçevesinde, başvuran vakfın temsilcisi, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini ve bu konuya ilişkin ayrıntıların ayrı olarak ifade edildiğini belirtmekle yetinmiştir. Mahkeme bununla birlikte, 18 Ağustos 2011 tarihli yazının Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri bakımından ileri sürülen şikâyetlere ilişkin kısa da olsa herhangi bir anlatım içermediğini tespit etmektedir. Başvuran vakfın temsilcisi, Türk mahkemelerinin kararlarına atıfta bulunmakla yetinerek, Mahkeme önünde ileri sürülen hükümler bağlamındaki şikâyetlerinin konusunu yeterince belirtmemiştir. Bu nedenle, söz konusu yazı bu şikâyetlerin sunulması için altı aylık süreyi durdurmamıştır. Nitekim Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, yalnızca bir başvuranın başvurusunda Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmesi, iddia edilen ihlalin olgusal dayanağı ve niteliği konusunda başlangıçta herhangi bir bilginin verilmemesi halinde, bu hüküm uyarınca dile getirilen daha sonraki bütün şikâyetlerin ileri sürülmesine karşılık gelmemektedir (bk., mutatis mutandis, Allan/Birleşik Krallık (k.k.), No. 48539/99, 28 Ağustos 2001). Başvuran vakfın temsilcisinin yalnızca, 25 Mayıs 2011 tarihinde bildirilen iç hukukta kesinleşmiş kararın ardından altı aydan fazla bir süre sonra 14 Mart 2012 tarihinde Mahkeme tarafından alınan, 12 Mart 2012 tarihinde gönderilen bir yazıyla bu açıklamaları sunduğunu tespit etmek gerekmektedir.
59. Sonuç olarak, bu şikâyetler süresinden sonra sunulmuştur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 9 Mayıs 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıRobert Spano
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy