AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 32127/07
Gwynneth Antoinette GIRAUD ve Olivia Joyce SOLARI / Türkiye
Başkan,
Jon Fridrik Kjølbro,
Hakimler,
Marko Bošnjak,
Egidijus Kūris,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
Saadet Yüksel,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 25 Ağustos 2020 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
26 Temmuz 2007 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet’in görüşlerini ve başvuranların cevabi görüşlerini dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Birinci başvuran, Sayın Gwynneth Antoinette Giraud, Fransız ve İngiliz çifte vatandaşlığına sahiptir ve 1922 yılında doğmuştur. İkinci başvuran, Sayın Olivia Joyce Solari, İtalyan ve İngiliz çifte vatandaşlığına sahiptir ve 1929 yılında doğmuştur. Başvuranlar iki kız kardeştir ve İzmir’de ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Mahkeme önünde, İzmir Barosuna bağlı Avukat M.E. Atay tarafından temsil edilmişlerdir.
2. Türki Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Fransız, İtalyan ve İngiliz Hükümetleri, Sözleşme’nin 36 § 1 maddesi uyarınca müdahil olma haklarını kullanmamışlardır.
A. Dava Konusu Olaylar
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü ve tarafların ibraz ettiği belgelerden görüldüğü şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir. Olayların bazıları ihtilaf konusu olmuştur.
1. Başvuruya ve Uzunada’ya ilişkin arkaplan
5. Başvuru, İzmir ili Urla ilçesindeki İzmir Körfezi’nde yer alan Uzunada ile ilgilidir. Ada, mevcut tapu sicilinde kayıtlı değildir. Şu anda, ada, bir kısmının 1. derece askeri yasak bölge içinde kalması nedeniyle başvuranlar dahil olmak üzere sivillerin ulaşımına kapalıdır. Adanın Savunma Bakanlığının kullanımına tahsis edildiği tarih konusunda taraflar arasında ihtilaf bulunmaktadır. Başvuranlar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti kuvvetleri tarafından adanın işgal edildiğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Türk Silahlı Kuvvetlerinin fiili kontrolü altında olduğunu ileri sürmektedir. Öte yandan, Hükümet, 1957 yılında adanın sadece belirli bir kısmının Savunma Bakanlığına tahsis edildiğini, adanın geri kalanının orman arazisi olarak vasıflandırıldığını ve adanın söz konusu kısmına ait kadastroda ilgili orman arazisine ilişkin olarak gerçekleştirilen kadastro çalışması (1991 yılında başlayıp 23 Haziran 1993 tarihinde sona ermiştir) hakkında yürütülen yargılamaların yerel mahkemeler önünde hala derdest durumda olduğunu belirtmiştir.
6. Başvuranlar, tapusu en son, adayı 1858-1859 yıllarında alan ve vasiyetsiz bir şekilde vefat eden kök tapu kayıt maliki Elino Binti Yorgaki’den miras yoluyla alan Edward Edwards ve Emily Edwards isimlerine kayıtlı olan tüm adanın tek mirasçısı olduklarını ileri sürmektedirler. Adanın yasal mirasçıları oldukları iddiasını desteklemek için, temel olarak Uzunada’ya ilişkin tapu sicilinden alınmış bir belgeye ve başvuranların Helen Alfieri isimli kişinin mirasında ortak ve eşit derecede pay sahibi olduklarını onaylayan (bk. aşağıda 33. paragraf) İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından 9 Şubat 2005 tarihinde hazırlanan mirasçılık belgesine dayanmaktadırlar. Başvuranlar, Helen Alfieri’nin Elino Binti Yorgaki ile aynı kişi olduğunu iddia etmektedirler (bk. aşağıda 34. paragraf).[1]
7. Hükümet, Helen Alfieri’nin Elino Binti Yorgaki ile aynı kişi olmadığını ve başvuranların da bu nedenle Elino Binti Yorgaki’nin soyundan gelmediklerini belirtmiştir. Bu görüşü desteklemek için, Hükümet Urla Sulh Hukuk Mahkemesinin 30 Kasım 2016 tarihli kararından alıntı yapmıştır (bk. aşağıda 48. paragraf).
8. Adanın kadastro durumuna ilişkin olarak, Hükümet, kadastro çalışmasının Urla ilçesinde 1977 yılında tamamlandığını ve Uzunada’nın tespit dışı bırakıldığını belirtmiştir. Hükümet, Uzunada’ya ilişkin olarak herhangi bir kadastro çalışması veya tapu sicili kaydı bulunmadığını ileri sürmektedir. Argümanını desteklemek için, Hükümet, Mahkeme’ye aşağıdaki belgeleri sunmuştur:
- Orman Genel Müdürlüğü’nün söz konusu adanın orman arazisi olarak kaydedilmesine yönelik talebinin reddedildiği ve talep edilen kaydın oluşturulması için gerekli teknik detayları gösteren belirli ölçekli haritaların iletilmesi gereğinin belirtildiği İzmir Valiliği Urla Kadastro Müdürlüğünün Orman Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği 28 Nisan 2003 tarihli yazısı.
- Birinci başvuranın adanın kadastro durumuna ilişkin bilgi talebine cevaben Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü (“Müdürlük”) tarafından kendisine gönderilen 4 Nisan 2005 tarihli yazı (bk. aşağıda 15 ve 16. paragraflar).
- Adanın mevcut durumuna ilişkin Mahkeme sunulacak olgular hakkında Adalet Bakanlığının bilgi talep yazısına cevaben Müdürlüğe, İzmir Kadastro Müdürlüğü tarafından gönderilen 19 Nisan 2018 tarihli yazı. Yazıda şu konulardan bahsedilmiştir: Adaya ilişkin bir kadastro çalışması yapılması planlanmıştır; ancak, adanın 1991 yılında 1. derece askeri yasak bölge olarak nitelendirilmesi nedeniyle söz konusu plan hayata geçirilememiştir. Ayrıca, Orman Genel Müdürlüğü, İzmir Valiliği Urla Kadastro Müdürlüğüne 2002 yılında adanın orman arazisi olarak kaydedilmesi için yukarıda anılan talepte bulunmuştur; ancak, iletilen orman harita ve kayıtları teknik olarak yetersiz bulunduğundan dolayı kayıt talebi reddedilmiştir. Yazıda, adaya ilişkin olarak daha önce hiç kadastro çalışması yapılmadığından dolayı ada hakkında herhangi bir tapu sicil kaydı veya kadastro kaydı bulunmadığı belirtilmiştir.
9. Başvuranlar, adanın planlı bir kadastro çalışmasına dahil edilmiş alana ait bir haritanın sınırları içinde kaldığını gösteren resmi bir belge olmadığından, Uzunada’nın daha önce kadastro çalışmasına dahil edildiğine ilişkin herhangi bir kanıt olmadığını ileri sürmektedirler. Bu nedenle, adanın tespit dışı bırakılmasına dair herhangi bir karar verilmediğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, aşağıdaki yazışmalara dayanmaktadırlar:
- 20 Şubat 1991 tarihinde, “gizli” olarak sınıflandırılmış bir yazı ile, Urla’da kadastro müdürü olan A.T., İlçe Tapu ve Kadastro Müdürlüğüne Urla’daki belirli alanlara ilişkin (Uzunada dahil) planlı kadastro çalışmalarının nasıl ilerlemesi gerektiği yönünde bilgi talebinde bulunmuştur. Yazıda, söz konusu alanda henüz kadastro çalışması yapılmadığını belirtmiş, ayrıca adaya ait 1/5000 ölçekli standart topoğrafik harita talebinde bulunmuştur.
- 11 Temmuz 1991 tarihinde, Ankara’da Türk Silahlı Kuvvetleri Genel Kurmay Başkanı, Müdürlüğe, Türkiye Cumhuriyeti Maliye Hazinesine (“Maliye Hazinesi”) ait olarak kaydedilmesi için adaya ait topoğrafik haritaların gönderilmesi talebine cevap olarak bir yazı göndermiştir. Uzunada’nın 1. derece askeri yasak bölge olması nedeniyle, söz konusu haritaların yetkililere verilemeyeceğini; ancak, askeri bir görevli huzurunda Türk Silahlı Kuvvetleri birimlerinde incelenebileceklerini belirtmiştir. Ayrıca, yazıda, adada teknik inceleme gerçekleştirilemeyeceği açıkça belirtilmiştir.
10. Son olarak, adanın yüzölçümü taraflar arasında ihtilaf konusudur. Başvuranlar, adada daha önce kadastro çalışması yapıldığına dair bir kanıt veya çizilmiş bir harita olmadığından dolayı, adanın tam alanının bilinmediğini ileri sürmektedirler. Ayrıca, başvuranlar, en son Elino Binti Yorgaki ismine kayıtlı tapuların söz konusu kişinin 21 dönüm (Osmanlı Devleti’nde kullanılan ve uzunlukta ve genişlikte kırk standart adıma denk gelen arazi birimi) araziye sahip olduğunu gösterdiğini; ve bunun da adanın tamamını oluşturduğuna işaret edildiğini iddia etmektedirler. Öte yandan, Hükümet, Uzunada’nın yaklaşık 25,000 dekarlık bir yüzölçümüne sahip olduğunu; ancak, başvuranların dayandıkları tapuların yalnızca 6,983 dekarlık (1,000 metre kareye eşit yüzölçümü birimi) bir alana karşılık geldiğini belirtmektedir.
2. Uzunada’da orman kadastrosu çalışması yapılmasına ilişkin olarak başvuranlar tarafından başlatılan yargılama işlemleri
11. Urla Tapu Sicil Müdürlüğü 5 Nisan 2002 tarihinde başvuranların avukatının talebiyle bağlantılı olarak, Uzunada’ya ilişkin olarak kadastro çalışması yapılmadığı cevabını vermiştir.
12. Birinci başvuran, 31 Aralık 2002 tarihinde, Urla Orman İşletme Şefliği’nden Uzunada’da orman kadastrosu çalışması yapılıp yapılmadığına (i), eğer yapıldıysa ilgili belgelere (ii) ilişkin bilgi talebinde bulunmuştur. Urla Orman İşletme Şefliği, 2 Ocak 2003 tarihli cevabında, adada orman kadastrosu çalışmasının 2 Eylül 1991 tarihinde başlayıp, 6 Aralık 1991 tarihinde sona erdiğini ve sonuçların 26 Haziran 1993 tarihinde duyurulduğunu belirtmiştir.
13. Bu bilgiye dayanarak, başvuranlar Urla Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde orman kadastrosu çalışmasının sonuçlarına itiraz etmişlerdir. Mahkeme’ye iletilen en son bilgiye göre, yargılamalar yerel mahkemeler önünde derdest durumdadır. Mevcut başvuru, Uzunada’nın orman kadastrosu çalışmasına ilişkin süregelen ihtilafa konu olan kısımlarıyla ilgili değildir.
3. Söz konusu yargılama işlemleri
(a) Uzunada’nın kadastro durumuna ilişkin olarak başvuranlar tarafından başlatılan idari yargılamalar
14. Başvuranlar, 23 Aralık 2004 tarihinde Uzunada’da kadastro çalışması yapılması talebiyle Müdürlüğe başvuruda bulunmuşlardır. Başvurularında, Urla Tapu Sicil Müdürlüğünün 5 Nisan 2002 tarihli yazısına (i) (bk. Yukarıda 11. Paragraf) ve İzmir Valiliği Urla Kadastro Müdürlüğünde Uzunada’ya ilişkin kadastro haritası bulunmadığına (ii) atıfta bulunmuşlardır. Son olarak, Kadastro Kanunun 22. maddesine ve geçici 4. maddesine (3402 sayılı Kanun – bk. aşağıda 56 ve 57 paragraflar) dayanmışlar ve Uzunada’ya ilişkin tapu kayıt örneğini ekte göndermişlerdir.
15. Müdürlük, 4 Nisan 2005 tarihinde, başvuranlara cevaben Urla ilçesinin tamamının 1977 yılında kadastro çalışmasına tabi tutulduğunu ve Uzunada’nın tespit dışı bırakıldığını belirtmiştir. Ayrıca, adada orman kadastrosu çalışmasının 1991 yılında tamamlandığını belirtmiş ve orman kadastrosu çalışması ile ilgili olarak başvuranlar tarafından yerel mahkemeler önünde başlatılan derdest yargılama işlemlerine atıfta bulunmuştur. Ek olarak, Yargıtay Genel Hukuk Kurulunun içtihadına atıfta bulunarak (7 Şubat 2001 tarihli karar, no. 2001/8-80 E. ve 2001/99 K.), bir alanın kadastro çalışmasında tespit dışı bırakılmasının söz konusu alanın (i) Devlet arazisi olduğu düşünüldüğünde , (ii) restorasyon, inşaat veya fiili işgal için uygun olmadığı düşünüldüğünde , ve (iii) tespit dışı kalmasına karşı itiraz edilmediği durumda “kadastro işlemi” olarak görülebileceğini belirtmiştir.
16. Başvuranların dayandıkları yasal hükümlere ilişkin olarak, Müdürlük 22. maddede değişiklik yapıldığını ve 3402 sayılı Kanunun artık Devlet yetkilileri dışında kişilere kadastro çalışması yapılması talebinde bulunma hakkı tanımadığını belirtmiştir. Ayrıca, 22. maddenin eski versiyonunun yürürlükte olması halinde bile, 22. maddenin çeşitli durumlara uygulanma koşullarının düzenlendiği bir genelgede, diğerleri arasında, hakkında kadastro çalışması yapılması talebi yapılan malın ilgili kişilerin tasarrufunda (veya kullanımında) olması gerektiğini belirtmiştir. Müdürlük, ek olarak, Uzunada’nın 1924 yılından beri Devlet’in tasarrufunda olması nedeniyle, başvuranların o sırada yürürlükte olan hükümlere dayanarak yetkililerden kadastro çalışması yapmalarını talep etmelerine olanak verecek mülkiyet hakkına sahip olmadıklarının açık olduğuna işaret etmiştir. Son olarak, her halükarda, başvuranların bir alanın tespit dışı bırakılmasına ilişkin durumlar hakkında kanunda belirtilen süre sınırı içinde itirazda bulunmadıklarını belirtmiştir. Bu nedenle, mevcut düzenlemelerin başvuranlara kadastro çalışması yapılmasına ilişkin talepte bulunma hakkı tanımadığı gerekçesiyle başvuranların kadastro çalışması yapılmasına ilişkin talebini reddetmiştir.
17. Belirtilmeyen bir tarihte, başvuranlar, Uzunada’da kadastro çalışması yapılması taleplerini reddeden Müdürlüğün kararının iptali için İzmir İdare Mahkemesine başvurmuşlardır.
18. İzmir İdare Mahkemesi, 8 Haziran 2005 tarihinde, davayı görev yönünden reddetmiştir. 3402 sayılı Kanunun 25. Maddesine atıfta bulunarak, davayı incelemeye kadastro mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
19. İzmir İdare Mahkemesinin kararı kesinleştikten sonra, başvuranlar Urla Kadastro Mahkemesi önünde yeni bir dava açmışlardır.
20. Urla Kadastro Mahkemesi, başvuranların başvurusunu Müdürlüğe ileterek cevap talep etmiştir. Cevap olarak, Müdürlük, ilgili ihtilafın tespit dışı bırakılan alanla ilgili olduğu göz önüne alındığında, bunun kadastro mahkemelerinin görev alanının dışında kaldığını ileri sürerek kadastro mahkemelerinin yargı yetkisine itirazda bulunmuştur. Ayrıca, Müdürlük, Urla ilçesinde kadastro çalışmasının 1977 yılında tamamlandığını ve başvuranların 3402 sayılı Kanun’da öngörülen süre sınırı içinde söz konusu kadastro çalışmasının sonucuna itirazda bulunmadıklarını belirtmiştir.
21. Urla Kadastro Mahkemesi, duruşma gerçekleştirdikten sonra, genel yetkili mahkemelerin, yetkilileri işlem yapmaya zorlayıcı bir karar vermesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle 23 Mayıs 2006 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Bu bağlamda, kadastro mahkemesi, başvuranların Uzunada’da kadastro çalışması yapılması isteminin “idari bir işlem” olduğunu belirtmiştir.
22. Başvuranların itirazı üzerine, 29 Eylül 2006 tarihinde, Yargıtay, kadastro mahkemelerinin görevinin herhangi bir kadastro belgesi düzenlendiğinde başladığı gerekçesiyle 23 Mayıs 2006 tarihli kararı onamıştır. Başvuranların başvurularının yalnızca idari bir işlemle -yetkilileri kadastro çalışması yapmaya zorlamakla- ilgili olduğunu belirterek, kadastro mahkemelerinin söz konusu isteme ilişkin karar vermeye görevli olmadığının açık olduğuna hükmetmiştir.
23. Başvuranlar, belirtilmeyen bir tarihte, İzmir İdare Mahkemesinin ve Urla Kadastro Mahkemesinin görevsizlik kararı vererek davalarını reddettiklerini iddia ederek Uyuşmazlık Mahkemesine başvurmuşlardır. Başvuranlar böylece Uyuşmazlık Mahkemesinden hangi mahkemenin davaya ilişkin olarak görevli olduğunun belirlenmesini talep etmişlerdir. Uyuşmazlık Mahkemesi, 4 Şubat 2008 tarihinde davayı reddetmiştir. İlgili mahkeme kararlarını özetledikten sonra, Urla Kadastro Mahkemesinin kararının görevsizlik kararı olarak düşünülemeyeceğini ve bu nedenle (başvuranlar tarafından iddia edildiği gibi) göreve ilişkin herhangi bir ihtilaf bulunmadığını belirtmiştir.
(b) Tespit kararı verilmesi için hukuk mahkemeleri önünde açılan dava
24. Başvuranlar, 31 Mart 2008 tarihinde, Urla Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde Uzunada üzerinde kadastro çalışması yapılmadığının tespiti istemiyle dava açmıştır. Başvurularında, Uzunada’nın kadastro durumunun belirlenmesi için başlattıkları yargılama işlemlerini özetlemişlerdir. Başvuranlara göre, Müdürlüğün adada kadastro çalışması yapıldığı ancak adanın tespit dışı bırakıldığını kesin olarak kanıtlayan belgeler sunamadığı gerekçesiyle söz konusu yargılama işlemlerinin hiçbirinin Uzunada’nın gerçek durumunu ortaya koyamamıştır. Başvuranlar, bir alanın tespit dışı bırakılması işleminin sınırlarıyla ve topoğrafik haritalarla belgelenmesi gerektiğini ve (i) söz konusu alanın sınırın içinde kaldığı ancak üzerinde kadastro çalışması yapılmadığını ve (ii) neden söz konusu çalışmanın yapılmadığını gösteren resmi bir belgenin olmak zorunda olduğunu ileri sürmüşlerdir. Müdürlüğün yerel yargılamalar sırasında başvuranlara veya mahkemelere böyle bir belgeyi asla vermemiş olması nedeniyle, başvuranlar, adaya ilişkin mülkiyet haklarını korumak amacıyla Uzunada’nın kadastro durumunun resmi olarak tespit edilmesini talep etmelerinde hukuki bir yararlarının bulunduğunu belirtmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, mahkemeden kadastro çalışması yapılmamış olduğuna hükmetmesi halinde Müdürlüğün kadastro çalışması yapmasına karar vermesini talep etmişlerdir.
25. Urla Asliye Hukuk Mahkemesi, 19 Haziran 2009 tarihinde, başvuranların tespit davası açmasında hukuki bir yararlarının olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Gerekçesinde, mahkeme, mevcut davanın koşulları ve tarafların sunduğu belgelerin ışığında, Uzunada’nın tespit dışı bırakıldığının açık olduğuna hükmetmiştir. Mahkeme, bu nedenle, başvuranların mülkiyet haklarını korumak için izlemeleri gereken asıl yolun tapu tescil davası açmak olduğunu belirtmiştir. Böylece, Uzunada’nın kadastro durumu ve başvuranların ada üzerindeki mülkiyet hakkına sahip oldukları iddiaları açıklığa kavuşabilirdi. Sonuç olarak, mahkeme, bir davacının eda davası açma hakkına sahip olduğu durumlarda, kendisine tespit davası açmak için izin verilemeyeceği ilkesine uygun olarak başvuranların talebini reddetmiştir.
26. Başvuranların temyiz talebi üzerine, 4 Ekim 2010 tarihinde, Yargıtay, başvuranların 3402 sayılı Kanunun 12(4) maddesinde düzenlendiği üzere, ilgili tapu kayıtlarını ve diğer yasal kanıtları ortaya koymak suretiyle Medeni Kanununun 713 § 1 maddesi uyarınca zilyetliğe dayanarak adanın kendi adlarına kaydedilmesi için dava açma olanaklarının olduğunu belirterek Urla Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 19 Haziran 2009 tarihli kararını onamıştır.
27. Yargıtay, 3 Mart 2011 tarihinde, başvuranların öne sürdüğü nedenlerin hiçbirinin karar düzeltme talebi için kabul edilebilir gerekçelere ilişkin geniş listenin içinde bulunmadığı gerekçesiyle 4 Ekim 2010 tarihli kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
4. Tarafların mirasçılık belgesi istemine ilişkin paralel ve takip eden hasımsız davalar (kronolojik sırayla)
28. Uzunada’nın son kayıtlı sahiplerinin varislerine ilişkin birçok hasımsız dava açılmıştır. Söz konusu davalar, ilgili asıl davalara paralel olarak veya müteakiben görülmüştür. Söz konusu davaların her biri, aşağıda yerel hukukta sonuçlandığı sırayla ele alınmıştır. Özetlemek gerekirse, başvuranların Helen Alfieri ile ilgili mirasçılık belgesi talebine ilişkin ilk davada, yerel mahkeme kendilerine mirasçılık belgesi vermiştir (bk. aşağıda 29 ve 33 paragraflar). Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesi, başvuranlar aleyhine mirasçılık belgesinin iptali istemiyle ayrı bir dava açmıştır (ikinci dava) (bk. aşağıda 37 ve 45 paragraflar). Yerel mahkemelerce bu talebin reddedilmesi neticesinde, Maliye Hazinesi (Orman Genel Müdürlüğünden bağımsız olarak) Elino Binti Yorgaki’nin mirasına ilişkin olarak mirasçılık belgesi istemiyle dava açmıştır (üçüncü dava – bk. aşağıda 46 ve 49 paragraflar). İkinci ve üçüncü dava sırasında meydana gelen bazı gelişmeler nedeniyle, başvuranlar ilk davada lehlerinde tavzih kararı veren yerel mahkemeden (bk. aşağıda 33. paragraf) bu tavzihi mirasçılık belgesine eklemesini talep etmişlerdir (bk. aşağıda 34. paragraf). Talep kabul edilmiştir. Ancak, daha sonra Maliye Hazinesi’nin itirazı üzerine, söz konusu tavzih kararı temyiz mahkemeleri tarafından kaldırılmıştır (bk. aşağıda 35-36 paragraflar).
(a) Birinci başvuranın mirasçılık belgesi talebi
(i) Asıl talep
29. Birinci başvuran, 23 Ekim 2003 tarihinde, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak Helen Alfieri’nin mirasına ilişkin olarak mirasçılık belgesi düzenlenmesi isteminde bulunmuştur. Orman kadastrosu çalışmasına ilişkin davayı gören mahkeme miras hakkındaki mesele açıklığa kavuşana kadar yargılamaları durdurmuştur; bu nedenle, başvuranın söz konusu başvuruyu Uzunada’da yapılan orman kadastrosu çalışmasına ilişkin ihtilafta kendisinin ve ikinci başvuranın konumunu desteklemek için yaptığı görülmektedir (bk. yukarıda 11-13 paragraflar).
30. Yargılamalar sırasında, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi, İzmir’de bulunan İngiltere Konsolosluğundan başvuranın üst ve alt soyları hakkında bilgi talebinde bulunmuştur. Ayrıca, mahkeme, kök tapu kayıt malikinin/miras bırakanın ve mirasçılarının ölüm tarihlerine istinaden miras yoluyla yabancıların taşınmaz elde etme haklarına ilişkin Birleşik Krallık ile karşılıklı bir anlaşma olup olmadığı konusunda Adalet Bakanlığından bilgi talebinde bulunmuştur. Bakanlık, önceki varislerin ölüm yılları olan 1878, 1892, 1897, 1957 ve 1982 yıllarında herhangi bir karşılıklı anlaşma olmadığını bildirmiştir. Davayı gören mahkeme, ayrıca, konuya ve özellikle kök tapu kayıt malikinin kök mirasının muris zinciri hakkında ilişkin uzman görüşü alınmasına hükmetmiştir. Medeni hukuk profesörü olan ilgili uzman, muris zincirinin aşağıdaki gibi olduğunu tespit etmiştir:
- Helen Alifieri vefat ettikten sonra, eşi Anthony François Edwards 1892 yılında, çocukları Edward Edwards ve Emily Edwards sırasıyla 1897 ve 1918 yıllarında vefat etmişlerdir.
- Emily Edwards’ın (evlendikten sonraki soyadı Murat) Randolph ve Frederic isimlerinde iki çocuğu olmuştur; ancak, ne zaman vefat ettiklerine veya arkalarında herhangi bir mirasçı bırakıp bırakmadıklarına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Edward Edwards vefat ettikten sonra, eşi Caroline Rodoly 1920 yılında ve çocukları Anthony Edward Edwards, Helen Edwards ve Julia Anna Edwards sırasırla 1957, 1958 ve 1960 yıllarında vefat etmişlerdir. Edward Edwards’ın kızlarının hiç evlenmemeleri nedeniyle geride kalan mirasçısı bulunmamaktadır.
- Anthony Edward Edwards vefat ettikten sonra, çocukları Edward Alfred Edwards, Dorothy Helen Edwards ve Ada Maria Edwards sırasıyla 1982, 1996 ve 1988 yıllarında vefat etmişlerdir. Dorothy Helen Edwards ve Ada Maria Edwards vefat ettiklerinde bekarlardı ve hiç çocukları yoktu.
- Edward Alfred Edwards’ın vefatından sonra tek varisi olan kızları hayattadır (birinci ve ikinci başvuranlar).
31. Uzman görüşüne göre, Helen Alifieri vefat ettiğinde İngiliz vatandaşı olduğundan, muris silsilesi İngiliz hukukuna göre belirlenmiştir. Buna göre, söz konusu uzman, muris zincirine dayanarak, başvuranların kök tapu kayıt maliki Helen Alifieri’nin tek mirasçısı oldukları görüşündedir. Ayrıca, İngiliz Konsolosluğunun mahkemeye sunduğu 20 Şubat 2004 tarihli bilgi notunda Helen Alfieri’nin Konsoloslukta bulunan resmi kayıtlarda “Elini Binti Yorgaki” veya “Eleni Georgiu Alfieri” olarak geçtiği konusunda bilgi verdiğini belirtmiştir.
32. Ayrıca, ilgili uzman, raporunda, Türkiye ile Birleşik Krallık arasında herhangi bir karşılıklı anlaşma olmasa bile, bu durumun başvuranları bir mahkemeye kök tapu kayıt malikinin mirasçıları olduklarının tespiti isteminde bulunmaktan alıkoymayacağını belirtmiştir. Uzman görüşüne göre, kök tapu kayıt malikinin mirasına ilişkin mülkiyet hakları ve ihtilaflar, mirasçıların tespit edilmesinden farklı konulardır.
33. Yukarıdaki bilgilere dayanarak, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi, 9 Şubat 2005 tarihinde, başvuranların Helen Alifieri’nin mirasçıları olduklarına ve aksi kanıtlanana kadar veya aksi kanıtlanmazsa mirasından eşit pay sahibi olduklarına hükmetmiştir. Mahkeme, 29 Mart 2005 tarihinde, başvuranların Helen Alifieri’nin mirasının İngiliz hukuku uyarınca vasiyetsiz vefat yoluyla eşi Anthony François Edwards’a geçtiğinin açıklığa kavuşturulması talepleri üzerine kararının hüküm kısmını düzeltmiştir.
(ii) Tavzih talebi
34. Başvuranların talebi üzerine, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi, 15 Kasım 2017 tarihinde, İngiliz Konsolosluğunun 20 Şubat 2004 tarihli bilgi notunda belirtildiği gibi (kararda Helen Alifieri olarak geçen) kök mürisin isminin Helen (Eleni) Binti kızı Yorgaki (Georgiu) Alifieri olduğunu belirterek, kararı tavzih etmiştir.
(iii) Tavzih kararının kaldırılması
35. Maliye Hazinesi, 24 Eylül 2018 tarihinde, 15 Kasım 2017 tarihli tavzih kararının kaldırılmasını talep etmiştir. Taşınmazın başvuranlar tarafından miras olarak alınıp alınamayacağı konusunun, doğrudan Urla Asliye Hukuk Mahkemesi önünde orman kadastrosu çalışmasına ilişkin ihtilaf hakkında görülen ve derdest halde bulunan davayla (bk. yukarıda 13. paragraf) ve Maliye Hazinesi’nin mirasçılık belgesi talebine ilişkin Urla Sulh Hukuk Mahkemesi önündeki davayla (bk. aşağıda 46-48 paragraflar) ilgili olduğunu belirtmiştir. Maliye Hazinesi, başvuranların alınan tavzih kararını yukarıda anılan derdest davada sunmak amacıyla İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi kararının tavzihini talep ettiklerini ve bu nedenle söz konusu mahkemenin ilgili talebi kabul ederek hatalı olduğunu belirtmiştir.
36. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi, 14 Aralık 2018 tarihinde, tavzihin konusunun 9 Şubat 2005 tarihli karardan bağımsız olarak ele alınamayacak bir mahiyete sahip olduğuna ve bu nedenle İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi’nin tavzih kararı vermesinin kanuna aykırı oluğuna hükmederek, Maliye Hazinesi’nin istinaf başvurusunu kabul etmiş ve 15 Kasım 2017 tarihli tavzih kararını kaldırmıştır. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı temyiz yolu kapalı olduğundan söz konusu karar kesinleşmiştir.
(b) İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından 9 Şubat 2005 tarihinde düzenlenen mirasçılık belgesinin iptali davası
37. Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesi, 12 Mayıs 2005 tarihinde, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından 9 Şubat 2005 tarihinde düzenlenen mirasçılık belgesinin iptali istemiyle, Urla Sulh Hukuk Mahkemesi önünde başvuranlar aleyhine dava açmıştır (bk. yukarıda paragraf 33). Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesi, (i) Türkiye ile Birleşik Krallık arasında yabancıların taşınmaz edinimi konusunda karşılıklı bir anlaşmanın bulunmadığının İzmir Sulh Hukuk Mahkemesince dikkate alınmadığını ve (ii) milletlerarası özel hukuk ve usul hukukunun uygulanmasına dair ilgili iç hukuk hükümlerini, özellikle de Türkiye’de bulunan taşınmaz mallar hakkında Türk hukukunun uygulanacağını öngören iç hukuk hükümlerini göz önünde bulundurarak, diğer hususların yanı sıra, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından eksik inceleme yapıldığını ileri sürmüştür. Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesi, bu nedenle, başvuranların ilgili kanunlar uyarınca miras yoluyla taşınmaz edinemeyeceklerini ve İzmir Sulh Hukuk Mahkemesinin kararının bu gerekçelerle iptal edilmesi gerektiğini öne sürmüştür.
38. Başvuranlar, Helen Alifieri’nin mirasçılarının ölüm tarihleri itibariyle mütekabiliyet şartının (yani Türkiye ile Birleşik Krallık arasındaki karşılıklı yasal anlaşmalar) karşılandığını belirtmişlerdir.
39. Yargılamalar sırasında, Urla Sulh Hukuk Mahkemesine, Urla Asliye Hukuk Mahkemesinin orman kadastrosuna ilişkin uyuşmazlıkla ilgili yargılamaların Urla Sulh Hukuk Mahkemesi önündeki dava sonuçlanıncaya karar durdurulmasına karar verdiği bildirilmiştir.
40. Urla Sulh Hukuk Mahkemesi, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünden, 1878, 1897, 1918, 1957 ve 1982 yılları itibariyle Birleşik Krallık’ta bulunan Osmanlı İmparatorluğu (daha sonrasında Türkiye) vatandaşları ile ilgili olarak karşılıklı yasal düzenlemelerin mevcut olup olmadığı konusunda bilgi talep etmiştir. Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, cevap yazısında, 1878, 1897 ve 1918 yıllarında Osmanlı vatandaşlarının Birleşik Krallık’ta satın alma veya miras yoluyla gayrimenkul edinebildiklerini, ancak, 1919 tarihli Yabancılar Kısıtlama Yasası (Aliens Restrictions Act) uyarınca, bu Yasa yürürlüğe girmeden 3 yıl öncesine kadar Birleşik Krallık’ın düşmanı olan bir Devletin uyruğunda bulunan kişilerin Birleşik Krallık’ta taşınmaz mal edinmelerinin yasaklandığını belirtmiştir. Ayrıca, söz konusu kısıtlamaların miras yoluyla gayrimenkul edinimini kapsayıp kapsamadığı hususunda açıklık bulunmadığını ve bunların Türk vatandaşlarına uygulanıp uygulanmadığının da bilinmediğini bildirmiştir.
41. Urla Sulh Hukuk Mahkemesi, 10 Ekim 2006 tarihinde, uluslararası hukuk, medeni hukuk ve eşya hukuku alanlarında uzman olan üç profesör görevlendirerek, tapu sicilinde adı geçen kişilerin (yani önceki mirasçılar) kök tapu kayıt maliki ve onun varislerinin ölüm tarihlerinde Türkiye’de taşınmaz edinme haklarının olup olmadığı konusunu incelemelerini talep etmişlerdir. Bilirkişilerin 27 Haziran 2007 tarihinde mahkemeye sundukları raporda, yabancıların Osmanlı İmparatorluğunda taşınmaz mal edinebilmeleri için, 1867 yılında kabul edilen Osmanlı yasaları uyarınca, özellikle de Sefer Kanunu’na göre üç koşulun sağlanması gerektiği bildirilmiştir. Rapora göre, bu koşullardan ilki uyarınca, söz konusu taşınmazın hicaz toprakları (yani günümüzdeki Sudi Arabistan’da bulunan Mekke ve Medine gibi yerler) dışında kalması gerekmektedir. İkincisi, Osmanlı İmparatorluğu ile söz konusu yabancının mensup olduğu Devlet arasında, bu Devletin Osmanlı İmparatorluğunda taşınmaz edinme hakkının kapsamına ilişkin bir anlaşmanın bulunması gerekmektedir. Son olarak, söz konusu yabancının Osmanlı vatandaşlığından izin almaksızın çıkmış olmaması gerekmektedir. Bilirkişiler, Osmanlı İmparatorluğunda İngiliz vatandaşların taşınmaz edinimi konusuyla ilgili olarak, Birleşik Krallık ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1868 yılında bir anlaşma yapıldığının açık olduğunu belirtmişlerdir. Bilirkişi heyetinde bulunan bilirkişilerden ikisi, Sefer Kanunu uyarınca, yabancıların Osmanlı İmparatorluğunda taşınmaz edinebilmeleri için karşılıklı bir anlaşmanın bulunması şeklinde ek bir koşulun öngörülmediğini belirtmişlerdir. Bu bilirkişiler, Sefer Kanunu’nda yer alan koşulların 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın imzalanmasına kadar yürürlükte kaldığını belirtmişlerdir. Ayrıca, Helen Alifieri’nin mirasında, “kutsal topraklarda” bulunan herhangi bir taşınmazın yer almadığını bildirmişlerdir. Söz konusu iki bilirkişi, taşınmaz edinimi için gerekli tüm koşulların gerek kök tapu kayıt maliki gerekse onun varisleri yönünden yerine getirildiği kanaatine varmışlardır. Üçüncü bilirkişi ise, diğer bilirkişilerin tespitlerine karşı çıkmıştır. Söz konusu bilirkişi, karşılıklı bir anlaşmanın varlığının, Osmanlı İmparatorluğunda taşınmaz edinmek isteyen yabancılar açısından olmazsa olmaz bir koşul olduğu ve bu koşulun 1914-1918 yılları arasında Birinci Dünya Savaşı ve yukarıda anılan 1919 tarihli Yabancılar Kısıtlamalar Yasası nedeniyle karşılanamadığı şeklinde kanaat bildirmiştir. Devamında, Emily Edwards’ın 1918 yılında vefat etmiş olması nedeniyle, mirasçılarının onun mirasını alamayacaklarını belirtmiştir.
42. Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesi, mahkemeye sundukları nihai beyanlarında, Uzunada’nın kök tapu kayıt malikinin Helen Alifieri değil, ilgili tapu belgelerinde adı geçen Elina Binti Yorgaki olduğunu ileri sürmüştür. Dolayısıyla, mirasçılık belgesi ile Uzunada’ya ait tapu belgesi arasında herhangi bir bağlantının bulunmadığını belirtmiştir.
43. Urla Sulh Hukuk Mahkemesi, 6 Nisan 2011 tarihli kararıyla, Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesinin kök tapu kayıt maliki Helen Alifieri’nin yasal mirasçıları olmamaları nedeniyle mirasçılık belgesinin iptalini isteme ehliyetlerinin bulunmadığı gerekçesiyle 12 Mayıs 2005 tarihli başvuruyu reddetmiştir. İzmir Sulh Hukuk Mahkemesinin konuyla ilgili eksik inceleme yaptığını, zira (i) konunun taşınmazla ilgili olmasına rağmen sadece konsolosluk belgelerinin dikkate alındığını ve (ii) 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 22. maddesinde yer alan Türkiye’de bulunan taşınmaz mallar için Türk mevzuatı uygulanır şeklindeki hükmün göz ardı edilmesi suretiyle kanunun yanlış uygulandığını ileri süren Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesinin bu iddiasıyla ilgili olarak, Urla Sulh Hukuk Mahkemesi, tapu belgelerinin adanın kök tapu kayıt maliki Elina Binti Yorgaki adına düzenlenmiş olduğunu, Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesinin itiraz ettiği mirasçılık belgesinin ise söz konusu şahıs adına düzenlenmemiş olduğunu belirtmiştir. Bu bağlamda, Urla Sulh Hukuk Mahkemesi, Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesinin itiraz ettiği mirasçılık belgesinde sadece Anthony Edwards ve Helen Eleni Alifieri’nin adlarının geçtiğini belirtmiştir.
44. Yargıtay, 17 Kasım 2011 tarihinde, Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesinin temyiz talebini reddetmiştir.
45. Yargıtay, 15 Mart 2012 tarihinde, mirasçılık belgesinde mirasçı olarak adı geçmediği veya mirasçılık belgesinin iptali davası açması için başka bir mahkeme tarafından yetki verilmediği sürece Orman Genel Müdürlüğünün böyle bir dava açamayacağını belirterek, 17 Kasım 2011 tarihli kararının düzeltilmesi istemiyle başvuru yapan Orman Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesinin bu başvurusunu reddetmiştir. Yargıtay, Urla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bu tür bir dava açması için yetki verilmemiş olması ve mirasçılık belgesinde mirasçı olarak adının geçmemesi nedeniyle, Orman Genel Müdürlüğünün yetkisini aştığı sonucuna varmıştır.
(c) Maliye Hazinesinin mirasçılık belgesi düzenlenmesi yönündeki talebi
46. Maliye Hazinesi, 16 Ağustos 2012 tarihinde, Elina Binti Yorgaki adına kayıtlı taşınmazla ilgili olarak Devlet adına mirasçılık belgesi düzenlenmesi istemiyle Urla Sulh Hukuk Mahkemesi önünde dava açmıştır. Maliye Hazinesi, Elina Binti Yorgaki’nin isminin malik olarak geçtiği Osmanlı dönemine ait yoklama kayıtlarının yüz yıldan eski olduğunu ve hiç kimsenin söz konusu kayıtlara dayanarak ada üzerinde maliklik iddiasında bulunmadığını ileri sürmüştür. Milli Savunma Bakanlığı, Maliye Hazinesinin yanında davaya müdahil olmuştur.
47. Başvuranlar da davaya müdahil olmuş ve İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından kendileri adına düzenlenen mirasçılık belgesine (bk. yukarıda paragraf 33) ve ayrıca Urla Sulh Hukuk Mahkemesinin daha önceden Maliye Hazinesi tarafından aynı taleple açılmış olan davanın (yani, Helen Alifieri’nin yasal mirasçısı olarak kabul edilmesi yönündeki başvurusu, bk. yukarıda paragraflar 37 ve 45) reddine dair 6 Nisan 2011 tarihli kararına dayanarak, Maliye Hazinesinin başvurusuna itiraz etmişlerdir.
48. Urla Sulh Hukuk Mahkemesi, 30 Kasım 2016 tarihinde, söz konusu taşınmazın tek mirasçısının Devlet olduğuna karar vermiştir. İlk olarak, ilk derece mahkemesi, gerekçe olarak, yoklama kâğıtlarında adı yazılı olan ve başvuranların adanın kök tapu kayıt maliki olduğunu iddia ettikleri Elino Binti Yorgaki’nin, başvuranlar tarafından sunulan mirasçılık belgesinde muris olarak görünen Helen Alifieri ile aynı kişi olduğunun ispat edilemediğini belirtmiştir. Yerel mahkeme, ikincisi ve daha da önemlisi, Müdürlüğün arşiv kayıtlarına bakıldığında, Elino Binti Yorgaki’nin söz konusu taşınmazı edindiği sırada Osmanlı vatandaşı olduğunun ve olay tarihinde yürürlükte olan Osmanlı kanunlarına göre Osmanlı vatandaşlarının yabancı uyruklu kişilere miras bırakamadıklarının anlaşıldığını belirtmiştir. Bu nedenle, yerel mahkeme, Elino Binti Yorgaki’nin söz konusu taşınmazı Osmanlı vatandaşı olmayan kocası Anthony François Edwards’a yasal olarak miras bırakmasının mümkün olmadığına hükmetmiştir.
49. Bu karar, başvuranların İzmir Bölge Adliye Mahkemesine yaptıkları itiraz başvurularının reddedilmesiyle birlikte 18 Nisan 2018 tarihinde kesinleşmiştir.
(d) Başvuranların mirasçılık belgesi düzenlenmesi yönündeki talepleri
50. Başvuranlar, 8 Haziran 2018 tarihinde, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesine başvurarak, büyük babaları Anthony Edward Edwards adına mirasçılık belgesi düzenlenmesini talep etmişlerdir.
51. Söz konusu mahkeme, 26 Şubat 2019 tarihinde, başvuranların Anthony Edward Edwards’ın mirasında eşit pay haklarının bulunduğunu belirterek, onlar adına mirasçılık belgesi düzenlemiştir.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulama
1. 3402 Sayılı Kadastro Kanunu
52. 9 Ekim 1987 tarihinde yürürlüğe giren Kadastro Kanunu’nun amacı, topoğrafik haritalara dayalı olarak taşınmazların tam sınırlarının ve hukuki durumlarının tespit edilmesi suretiyle (Türk Medeni Kanunu’nun gerektirdiği şekilde) günümüzün tapu sicilini kurmaktır.
53. Kadastrosu yapılacak bölgelerin belirlenmesi, kadastro çalışmasının ilan edilme şekli ve bu ilanın sonuçları esas olarak 3402 sayılı Kanun’un 2, 4, 7 ve 10-12. maddelerinde belirtilmektedir. Söz konusu maddelerin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 2
Kadastro bölgelerinin belirlenmesi ve ilanı:
“...
Kadastrosuna başlanacak bölgeler en az bir ay önceden Resmi Gazete, Radyo veya Televizyonda, bölge merkezi ve bağlı bulunduğu ilde, varsa yerel gazetede ilan olunur ve ayrıca alışılmış vasıtalarla duyurulur.”
Madde 4
Kadastro çalışma alanı, ilan ve itiraz:
“Kadastro bölgesindeki her köy ile belediye sınırları içinde bulunan mahallelerin her biri, kadastro çalışma alanını teşkil eder.
Kadastro müdürü, kadastrosuna başlanacak mahalleyi veya köyü en az 15 gün önce bölge merkezi ile çalışma alanı ve komşu köy, mahalle ve belediyelerde alışılmış vasıtalarla duyurur...
...
Kadastro ekibi; kadastro çalışma alanı sınırının tespitinde il ve ilçelerin belediye sınırları ile köy sınırlarını dikkate alır. Bu sınırlar mahalle, belediye, köy idari sınırları sayılmaz.
Sınır tespitlerinde; komşu mahalle veya köyün bilgi ve belgelerinden istifade edilir.
Tespit edilen sınır harita veya ... gösterilir.
...
Kadastro teknisyenlerince tespit edilen sınıra yedi gün içerisinde kadastro müdürlüğü nezdinde itiraz edilebilir.
Kadastro müdürü, bu itirazı inceleyerek yedi gün içerisinde karara bağlar. İlgililer ... bu karara karşı yedi gün içerisinde kadastro mahkemesine itiraz edilebilir. Bu itiraz, duruşmasız ve gerektiğinde mahallinde inceleme yapılarak, on beş gün içinde kesin karara bağlanır.
...”
Madde 7
Taşınmaz malların sınırlandırılması:
“Kadastro teknisyenleri hazır bulundukları takdirde mal sahipleri ile ilgililerin huzurunda, varsa harita, tapu ve vergi kayıtları ile diğer belgeleri, en az üç bilirkişi ile muhtarın bilgilerinden yararlanarak inceler ve mahalline uygular. Teknisyenler, elde ettikleri bilgi ve buna dair kanaatleri her taşınmaz mal için düzenleyecekleri kadastro tutanağına yazarak bu Kanun hükümlerine göre taşınmaz malı sınırlandırır ve hak sahiplerini tayin eder. Sınırlandırma, kadastral harita veya büyütülmüş fotoğraf veya röperli kroki üzerinde gösterilir; ihtilaflı sınırlar ayrıca belirtilir.
...
Çalışma alanı sınırı içinde veya bitişiğindeki taşınmaz mallar ile dışında toplu olarak bulunan taşınmaz mallardan kadastro tutanağı düzenlenmeyen yerlerin kadastroya tabi olması yolunda iddia vaki olursa, bu Kanun gereğince tahdit ve tespiti yapılarak tutanak düzenlenir ve iddia sebepleri açıklanarak kadastro komisyonuna tevdi edilir.”
Madde 10
“Komisyon kendisine intikal eden işlerle itirazlı tutanakları, intikal tarihinden itibaren en geç bir ay içinde veya gerekçe gösterilmek suretiyle kadastro ekibinin çalışma alanındaki faaliyetleri sona erinceye kadar incelemek zorundadır.
Bu incelemeler sonucunda eski tutanağın yerine kaim olmak üzere hak sahibini belirleyici yeni bir tutanak düzenlenir....
Belgeye karşı şahit dinlenmez. Komisyon, tam üye sayısı ile toplanarak oy çokluğu ile tespit yapar, sonuç askı ilanı ile ilgililere duyurur.
Aynı kuvvet ve mahiyetteki belgelerin uygulanmasında sonuca varılamayan veya çözümü kanunlarla mahkemelerin takdirine bırakılan konular, kadastro komisyonu tarafından gerekçe gösterilmek suretiyle tutanak ve ekleri ile birlikte kadastro mahkemesine devredilir.”
Madde 11
Kadastro müdürü, ... bu cetvelleri ve pafta örneklerini, müdüriyette ve ayrıca muhtarın çalışma yerinde 30 gün süre ile ilan ettirir; itirazı olanların ilan süresi içinde kadastro mahkemesinde dava açabileceklerini belirtir....
Kadastro müdürü bu işlemleri, kadastro ekibinin çalışma alanındaki işini bitirdiği tarihten itibaren en geç üç ay içerisinde yapmak zorundadır.
...
Bu Kanun gereğince yapılan ilanlar, ilgili gerçek kişilere, kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine şahsen tebliğ edilmiş sayılır.”
Madde 12
Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre:
“30 günlük ilan süresi geçtikten sonra, dava açılmayan kadastro tutanaklarına ait sınırlandırma ve tespitler kesinleşir.
Kadastro müdürü tarafından onaylanarak kesinleşen tutanaklar ile kadastro mahkemesinin kesinleşmiş kararları; kesinleşme tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle en geç 3 ay içinde tapu kütüklerine kaydedilir.
Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz.
Kadastrosu tamamlanan çalışma alanı içerisinde kalan eski tapu kayıtları, işleme tabi kayıt niteliğini kaybederler. Bu kayıtlara dayanılarak kadastro ve tapu sicil müdürlüklerinde işlem yapılamaz.
... ”
54. Olayın yaşandığı tarihte yürürlükte olduğu haliyle 3402 sayılı Kanun’un 13 ve 14. maddelerinde, taşınmazın tapu siciline kaydına ilişkin koşullar aşağıdaki şekilde belirtilmiştir:
Madde 13
Tapuda kayıtlı taşınmaz mal:
A) Kayıt sahibi veya mirasçıları zilyet bulunuyorsa;
a) Kayıt sahibi adına,
b) Kayıt sahibi ölmüş ise mirasçıları adına,
c) Mirasçılar tayin olunamazsa, ölü olduğu yazılmak suretiyle kayıt sahibi adına,
B) Kayıt sahibi veya mirasçılarından başkası zilyet bulunuyorsa;
a) Kayıt sahibi veya mirasçılarının kadastro teknisyeni huzurunda muvafakatları halinde zilyet adına,
b) Zilyet, taşınmaz malı, kayıt malikinden veya mirasçılarından tapu dışı bir yolla iktisap ettiğini ispat ettiği ve ayrıca en az on yıl müddetle çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet bulunduğu takdirde zilyet adına,
c) Kayıt sahibi yirmi yıl önce ölmüş, ya da gaipliğine hüküm verilmiş veya tapu sicilinden malikin kim olduğu anlaşılamamış ise çekişmesiz ve aralıksız yirmi yıl müddetle ve malik sıfatıyla zilyet bulunan kimse adına tespit olunur.
...”
Madde 14
“Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan ve toplam yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100 dönüm dâhil) bir veya birden fazla taşınmaz mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edilir.
...”
55. 16. madde, kamu malları ve Devlet veya Devlet organlarına ait olan mallarla ilgilidir. Buna göre, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan kayalar, tepeler, dağlar ile deniz, göl, nehir gibi genel sular tescil ve sınırlandırmaya tabi değildir, istisnalar saklıdır. Diğer taraftan, mera ve otlak gibi kamunun yararlanmasına tahsis edildiği veya kamunun kadimden beri yararlandığı ispat edilen taşınmaz mallar sınırlandırılır ve bu gibi taşınmaz mallar özel siciline yazılır. Son olarak, Devlete ait taşınmazlar ve bunların üzerine inşa edilmiş resmi binalar, tapuda kullanımına tahsis edildiği kamu organı veya belediye ile birlikte Hazine adına tescil edilir.
56. “Evvelce kadastrosu yapılan yerler” başlıklı 22. maddede, evvelce yapılan kadastro çalışmalarında tespit dışı bırakılmış olan tapuda kayıtlı yerler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait yerlerin bu kanun hükümleri gereğince kadastrosu yapılacağı belirtilmekteydi. Ancak, 22 Şubat 2005 tarihi itibariyle, söz konusu hükümde yapılmış olan bir değişiklik nedeniyle, evvelce yapılan kadastro çalışmalarında tespit dışı bırakılmış olan tapuda kayıtlı yerlerin kadastrosunun yapılması için talepte bulunulması artık mümkün değildir. Görüldüğü üzere, bu tür bir talep, ancak kamu kurum ve kuruluşlarına ait yerler bakımından yapılabilmektedir.
57. Geçici 4. maddenin 4. fıkrasında ise, evvelce tapulama veya kadastro yapılıp tespit dışı bırakılan yerlerde taşınmaza ait tapu belgelerini elinde bulunduran maliklerin talep etmesi halinde, 3402 sayılı Kanun hükümlerine göre kadastro çalışmasının yapılması öngörülmekteydi.
2. 1495 sayılı Tescil Harici Kalmış Yerler Genelgesi
58. Müdürlük, 28 Mart 1989 tarihinde, 3402 sayılı Kanun’un 22. maddesi ile geçici 4. maddesinin 4. fıkrasının uygulanması bakımından yerine getirilmesi gereken koşullarla ilgili bir genelge çıkarmıştır (1495 sayılı Genelge - “Genelge”). Söz konusu genelgede, tapu sahibinin, kadastro çalışması sırasında tespit dışı bırakılmış bir taşınmazla ilgili olarak kadastro çalışması yapılması talebinde bulunabilmesi için karşılanması gereken şartlardan birinin, söz konusu taşınmazın fiilen tapu sahibinin zilyetliğinde bulunması olduğu belirtilmiştir.
59. Genelgede ayrıca, ilgililerin genelgede belirtilen şartları sağlamamaları halinde genel hükümler uyarınca bir mahkemede dava açmaları gerektiği belirtilmiştir.3. Kadastro Mahkemelerinin Yetki Alanı
60. Kadastro mahkemeleri, kadastro çalışmaları ve kadastro belgeleriyle ilgili ihtilafları incelemekle münhasıran yetkilidir. Bu mahkemelerin zaman bakımından yetkisi, bir taşınmazla ilgili kadastro belgesinin düzenlendiği an itibariyle başlamaktadır. Bu mahkemelerin konu bakımından yetkisi ise, diğerlerinin yanı sıra, taşınmazların kadastro çalışması yapılmadan ve kadastro belgeleriyle ilgili uyuşmazlıklar doğmadan önceki hukuki durumları veya sınırlarıyla ilgili ihtilafları kapsamaktadır. Dolayısıyla, söz konusu kadastro çalışması tamamlandıktan sonra ortaya çıkan haklar ve yasal ilişkiler kadastro mahkemelerinin konu bakımından yetkisi kapsamına girmemektedir (3402 sayılı Kanun’un 25 ve 26. maddeleri). Ayrıca, bu mahkemelerin, ilgili kadastro çalışması veya kadastro belgesinin kesinleşmesinin ardından taşınmazla ilgili olarak ortaya çıkan ihtilaflar hakkında karar verme yetkisi de bulunmamaktadır. Bu tür ihtilaflar, asliye hukuk mahkemelerinin yetkisine girmektedir.
4. Türk Medeni Kanunu’nun İlgili Hükümleri
61. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, işgal, kamulaştırma gibi bazı hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır (Türk Medeni Kanunu’nun 706. maddesi, eski Türk Medeni Kanunu’nun 633. maddesi).
62. Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın mülkiyetini zilyetlik yoluyla kazanabilmektedir (Türk Medeni Kanunu’nun 713 § 1 maddesi ve eski Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesi). İlgili iç hukuk ve uygulamaya ilişkin açıklamaların tamamı, İpseftel /Türkiye (no. 18638/05, §§ 20-36, 26 Mayıs 2015) kararında yer almaktadır.
5. İlgili Yargısal Uygulama
63. Hükümet, görüşlerinde, konuyla alakalı gördüğü aşağıdaki içtihat örneklerini sunmuştur:
A. İlgili kadastro tespiti dışında bırakılmış taşınmazla ilgili tescil başvurusu
64. Yargıtay, kadastro çalışması sırasında tespit dışı bırakılmış bir taşınmazla ilgili olarak zilyetlik iddiasında bulunan bir kişi tarafından açılan bir davada, 3402 sayılı Kanun’un 12/3 maddesinde belirlenen on yıllık hak düşürücü süre bir yana, tespit dışı bırakılan taşınmaz hakkında herhangi bir kadastro tutanağının bulunmaması nedeniyle, kadastro çalışması öncesinde başlayan zilyetlik durumuna dayanılarak yapılan tescil başvurusunun herhangi bir süre sınırına tabi olmayacağını belirtmiştir (18 Nisan 2013 tarihli karar, E.2013/4051, K. 2013/4014).
65. Yargıtay, taşınmazla ilgili zilyetlik iddialarına ilişkin davalarda, diğer belgelerin yanı sıra, tapu kayıtlarının fiilen kullanımda olan sınırları iyi bilen bilirkişiler aracılığıyla zemine uygulanması gerektiğini belirtmiştir.
B. 3402 sayılı Kanun’un geçici 4. maddesi ile bağlantılı olarak 22. maddesinin (değiştirildiği haliyle) uygulanması hakkında Danıştay’ın istişari görüşü
66. Danıştay, evvelce yapılan kadastro çalışmalarında tespit dışı bırakılmış olan yerler ile kamu kurum ve kuruluşlarına ait yerlerin kadastrosunun yapılabileceğinin belirtildiği 3402 sayılı Kanun’un 22. maddesinde 2005 yılı Şubat ayında yapılan değişiklik sonrasında, aynı Kanun’un geçici 4. maddesinin halen uygun veya geçerli olmaya devam edip etmediği hususunda Başbakanlık tarafından yapılan bir araştırma ile ilgili olarak istişari görüş bildirmiştir. Danıştay, 22. maddenin 3402 sayılı Kanun yürürlüğe girdikten sonra gerçekleştirilen kadastro çalışmalarına uygulanabileceğini, geçici 4. maddenin ise mülga 766 sayılı Kanun kapsamındaki geçici tedbirlere ilişkin olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, bir bölgenin 766 sayılı Kanun’un yürürlükte olduğu dönemde kadastro tespiti dışında bırakılmış olması durumunda, hak sahiplerinin (bazı şartların yerine getirilmesi koşuluyla) 3402 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak taşınmazla ilgili kadastro çalışması yapılması talebinde bulunabilecekleri belirtilmiştir. Buna karşın, bir bölgenin 3402 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan bir kadastro çalışması sırasında tespit dışı bırakılmış olması durumunda, 2005 yılı Şubat ayında yapılan değişiklikler sonrasında, özel şahısların yeni bir kadastro çalışması yapılması talebinde bulunmaları imkânının ortadan kaldırıldığı ifade edilmiştir.
Sonuç olarak, Danıştay, her iki hükmün de yürürlükte olduğu ve farklı durumlara uygulandığı yönünde görüş bildirmiştir.
6. Tespit Kararı
67. Hükümet, görüşlerinde, Türk hukuku bağlamında hukuki konularla ilgili olarak tespit kararının amacının Yargıtay tarafından nasıl anlaşıldığını ve geliştirildiğini ortaya koymak amacıyla örnek Yargıtay kararları sunmuştur.
68. Buna göre, Hükümet, Türkiye’deki hukuk davalarında, tespit davasının ancak hukuki bir ilişkinin mevcut olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla açılabileceğini belirtmiştir. Hükümet, daha sonra, eda davası sırasında incelenmesi mümkün olan olayların veya delillerin tespit edilmesi amacına tek başına dayanılarak tespit kararı istenemeyeceğini ifade etmiştir. Hükümet, bu nedenle, yerleşik Yargıtay içtihadından anlaşıldığı üzere, eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde tespit davası açılmasına izin verilmediğini belirtmiştir. Hükümet, bu konuyla ilgili içtihatta, davacının tespit davası açmasında farklı bir dava açarak elde edemeyeceği hukuki bir menfaatinin bulunmasının şart koşulduğunu belirtmiştir.
ŞİKÂYET
69. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, adanın kadastro durumunun tespitine ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından kadastro tespitinin yapılmasının sağlanmasına ilişkin taleplerinin hiçbir yerel mahkeme tarafından incelenmediği hususunda şikâyette bulunmuşlardır. Başvuranlar, bu nedenle, mahkemeye erişim haklarının engellendiğini ileri sürmüşlerdir.
HUKUKSAL DEĞERLENDİRME
70. Mahkeme, Hükümet’in dikkatini başvuranın önceki paragrafta atıfta bulunulan ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi uyarınca yapılan ve ilgili kısımları aşağıdaki gibi olan şikâyetine dikkat çekmek ister:
“1. Herkes, medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi konusunda (...) yasalarla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından (...) adil bir şekilde (...) yargılanmayı isteme hakkına sahiptir.”
A. Tarafların beyanları
1. Hükümetin Beyanları
71.Hükümet, ön itiraz olarak başvuranlar tarafından sunulan vekâletnamelerin geçerliliği konusunda şüphelerini ortaya koymuştur. Hükümet başvuranların doğum tarihlerini ve başvurunun yapılmasından bu yana geçen süreyi göz önünde bulundurarak, güncel bir vekâletname ibraz edilmesi; böyle bir vekâletnamenin ibraz edilememesi halinde, Mahkeme’den başvurunun kayıttan düşürülmesini talep etmiştir.
72. 6 § 1 maddesinin somut uyuşmazlığa uygulanabilirliği ile ilgili olarak; Hükümet, Devletin herhangi bir alanda kadastro çalışması yapıp yapmayacağına ve ne zaman yapacağına bağımsız bir şekilde karar verme yetkisine sahip olduğu dikkate alındığında, başvuranların Müdürlüğe adada kadastro incelemesi yaptırılması için yerel mahkemelere yaptıkları başvurunun bir medeni haklar ile ilgili olmadığını değerlendirmiştir. Hükümet, bu nedenle başvurunun Sözleşme’nin hükümleri ile kişi yönünden bağdaşmaz (ratione personae) olduğunu kaydetmiştir.
73. Hükümet, her fırsatta başvuranların ilgili iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu bildirmiştir. Hükümet, ilk olarak, başvuranların İzmir İdare Mahkemesi’nin yetkisizlik kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmadıklarını ileri sürmüştür (bk. yukarıda 1818. paragraf). Hükümetin görüşüne göre, kadastro mahkemelerinin yargı yetkisi, esasen yalnızca taşınmaz mallarla ilgili bir kadastro belgesinin hazırlanmasıyla başlayacağı halde İdare mahkemesi, söz konusu anlaşmazlığın kadastro mahkemelerinin yetki alanına girdiği sonucuna vararak hata yapmıştır. Hükümet, bu bağlamda, kadastro çalışması amacıyla bir alanı kadastro tespit sınırının dışında bırakmanın açıkça bir kadastro kararı olduğunu, ancak böyle bir karar söz konusu taşınmazın sınırlarını belirlemediği için ilgili taşınmaza ilişkin kadastro kaydı oluşturulmadığını ileri sürmüştür. Uzunada’ya ilişkin böyle bir belge bulunmadığından, kadastro mahkemelerinin uyuşmazlığı görme yetkisi bulunmamaktaydı. Sonuç olarak, Hükümet’e göre, daha sonra İzmir İdare Mahkemesi’nin kararının, başvuranlar aleyhine temyize gidilmeksizin kesinleştiği dikkate alındığında, başvuranlar altı ay kuralına uymamışlardır. İdare Mahkemesi’nin kararı 5 Temmuz 2005 tarihinde başvuranlara tebliğ edildiğinden ve otuz günlük temyiz süresinin sona ermesiyle kesinleştiğinden, Mahkeme’ye başvuruda bulunmak için gerekli olan altı aylık süre sınırı o tarihte işlemeye başlamış, ancak başvuranlar, başvurularını ancak 26 Temmuz 2007 tarihinde sunmuştur. Bu da başvurunun geç yapıldığı anlamına gelmektedir.
74. Üçüncü olarak, Hükümet, söz konusu arazinin başvuranların adlarına tesciline ilişkin bir eda davasının uygun bir hukuk yolu teşkil ettiği halde başvuranların bu yolu kullanmadıkları göz önüne alındığında, bir tespit davası açma hususunda başvuranların hiçbir hukuki menfaati olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, 3402 sayılı Kanunun 14. maddesi ve Medeni Kanun’un 713. Maddesi uyarınca bir tescil başvurusunun bir süre sınırlamasına tabi olmadığını ve bu nedenle, başvuranların bu hukuk yolundan yararlanmaya devam edebileceğini ileri sürmüştür.
75. Hükümet ayrıca, başvuranların ailesinin hiçbir üyesinin neredeyse 150 yıl boyunca tapu sicil kayıtlarına dayanarak bir hak talebinde bulunmadığını ve bu nedenle başvuranların adaya duyduğu ani ilginin tuhaf olduğunu değerlendirmiştir.
76. En son verilen yerel mahkeme kararı ışığında, Hükümet ayrıca, başvuranların yoklama kayıtlarında mal sahibi olarak kayıtlı olan kişi ile iddia edilen ilişkilerinin yerel mahkemeler tarafından tanınmaması nedeniyle başvuranların mağdur sıfatından yoksun olduğunu ileri sürmüştür (bk. yukarıda 48. paragraf)
2. Başvuranların beyanları
77. 6 § 1 maddesinin somut uyuşmazlığa uygulanabilirliğine ilişkin olarak, Başvuranlar, uyuşmazlığın özünün Uzunada’nın kadastro durumu hakkında bilgi edinme ve ayrıca Müdürlükten mülklerinin bulunduğu alanda bir kadastro çalışması yapmasını talep etme haklarıyla ilgili olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar, söz konusu taşınmazlara ilişkin tapu Sicil kayıtlarına sahip oldukları için, başta 3402 no.lu Kanun’un özellikle 2005 yılında yapılan değişiklikten önceki 22. maddesi ve geçici 4. maddesi olmak üzere iç hukukta Uzunada için kadastro çalışması yapılmasını talep etme haklarının tanındığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, arazi üzerinde yapılması talep edilen kadastro çalışması sırasında, bu kayıtların mutlaka dikkate alınması gerektiğini ve bu nedenle sonuç olarak çalışmanın mülkün mevcut tapu sicilinde kendi adlarına tescili ile sonuçlanacağını iddia etmişlerdir. Başvuranlara göre, uyuşmazlığın sonucu, bu nedenle, mülkleriyle ilgili haklarından tam olarak yararlanma kabiliyetleri açısından doğrudan belirleyicidir. Adada kadastro çalışması yapılmadan, başvuranların sahip olduğu alanın kesin sınırları bilinmeyecek ve arazi, mevcut tapu sicilinde kendi isimleri altında tescil edilemeyecektir. Başvuranlar, aynı argümanlara dayanarak, adaya ilişkin olarak ellerinde bulundurdukları tapuların, mevcut tapu siciline karşılık gelmeleri durumunda olacakları kadar değerli olmadığını ileri sürmüşlerdir.
78. Başvuranlar ayrıca, Hükümetin, Uzunada’nın Urla İlçesi, Güvendik Mahallesinin kadastro çalışması alanına dahil edildiği, ancak 1977’de tespit dışı bırakıldığı yönündeki iddialarına da katılmamışlardır. Başvuranlar, Hükümetin bu amaçla Mahkeme’ye Uzunada’nın tespit dışı bırakıldığını belgeleyen veya bir sınır haritasında böyle bir dışarıda bırakmayı gösteren kadastro kayıtları gibi bir kanıt sunamadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar 3402 sayılı Kanun’un 4. maddesine dayanarak bir kadastro çalışması alanının sınırlarının bir sınır haritası üzerinde gösterilmesi gerektiğini ve bunun ilgili kişilerin ilgili süre içinde itirazda bulunabilmeleri için kamuya duyurulması gerektiğini ileri sürmüştür. Buna ek olarak, (kadastro çalışması alanının sınırları içinde kalan) bir alanı tespit dışı bırakma eylemi de dahil olmak üzere, o alanda yapılan tüm kadastro çalışmalarının tapu sahiplerinin veya ilgili kişilerin itirazda bulunabilmeleri için resmi olarak kayıt altına alınması ve ilan edilmesi gerekmektedir.
Başvuranlar, hukuk ve idare mahkemelerinde dava açmış olmalarına rağmen, yetkililerin bu mahkemelere Uzunada’nın kadastro durumuna ilişkin delilleri sunamadıklarını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar ayrıca, Hükümetin Mahkeme’ye sunduğu görüşlerin tutarsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar buna dayanak olarak, Uzunada’nın kadastro alanı haritasına dahil edildiğini ancak 1977’de tespit dışı bırakıldığını, ancak İzmir Tapu Müdürlüğü’nce başvuranlara verilen 19 Nisan 2018 tarihli belgelerde Uzunada’nın kadastro çalışmasının farklı zamanlarda yapılmasının planlandığının ancak adanın askeri bölge olması nedeniyle çalışmanın hiçbir zaman yapılamayacağını belirtildiğini öne sürmüşlerdir.
79. Başvuranların (tespit davasının aksine) tescil başvurusunda bulunarak uyuşmazlığın karara bağlanmasını garanti altına alıp alamayacağı sorusu hususunda ise, başvuranlar, böyle bir davanın ancak Hükümetin iddia ettiği gibi Uzunada’nın 1977’de Urla’daki kadastro çalışma alanına dahil edilmesi halinde gerekli olacağını belirtmişlerdir. Bununla birlikte, başvuranlar, söz konusu kaziye için hiçbir kanıt bulunmadığından, tescil başvurusunun gereksiz olacağını ve Devletin, 3402 No.lu Kanunun 2. maddesi uyarınca, nihayetinde bir kadastro çalışması yapma yükümlülüğü altında olduğunu değerlendirmişlerdir. Buna ek olarak, başvuranların taşınmazın mülkiyetini vasiyetsiz ölüm yoluyla elde ettikleri gerçeği göz önüne alındığında mülkiyet hakkı söz konusu malikin öldüğü anda kazanılmış olduğundan, başvuranların mülkiyeti tesis etmek için tescil başvurusunda bulunmalarına gerek yoktur.
80. Ada üzerindeki hak iddialarına ilişkin olarak başvuranların uzun yıllardır neden herhangi bir işlem yapmadıkları sorusuna ilişkin olarak, başvuranlar, atalarının adayı Osmanlı silahlı kuvvetleri tarafından işgal edildiği 1914 yılına kadar yerel çiftçilere kiralayarak yararlandıklarını belirtmişlerdir. Başvuranlar Edward Edwards’ın imzaladığı kira sözleşmeleri gibi çeşitli Osmanlıca belgelerin tercümelerini ibraz etmişlerdir.
81. Başvuranlar İzmir İdare Mahkemesi’nin 8 Haziran 2005 tarihli kararına itiraz etmemelerine ilişkin olarak, Urla Kadastro Mahkemesi veya Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde itirazda bulunma seçeneğine sahip olduklarını ve basit bir şekilde tercih haklarını kullanarak davayı Urla Kadastro Mahkemesi’ne götürdüklerini iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, konuyu derinlemesine düşünmelerinin ardından, muhtemelen anlaşmazlığı inceleme yetkisine sahip olan makamın idare mahkemeleri olduğuna kanaat getirdiklerini, ancak İzmir İdare Mahkemesi kararında geçen ifadelerin onları yanılttığını iddia etmişlerdir.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Hükümetin ilk itirazı
82. Mahkeme, başvuranların bir vekil tarafından temsil edildiği durumlarda, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 45 § 3 maddesi uyarınca, vekilleri tarafından bir vekâletname veya yazılı bir yetki belgesi ibraz edilmesi gerektiğini kaydeder. Mahkeme, somut başvuruda, başvuranların temsilcisinin Hükümet’in ilk itirazına cevaben 31 Mayıs 2018 tarihinde başvuranlar tarafından imzalanmış olan güncel bir yazılı yetki belgesini Mahkeme’ye sunduğunu gözlemlemektedir.
83. Yukarıdaki bilgilerin ışığında Mahkeme, Mahkeme İç Tüzüğünün 45 § 3 maddesinin şartlarının karşılandığı sonucuna varmıştır. Hükümet tarafından gündeme getirilen usule ilişkin sorun bu şekilde çözülmüştür.
2. Mahkeme önündeki davanın Kapsamı
84. Tarafların beyanlarını dikkate alan Mahkeme, görülen davanın kapsamını başlangıçta netleştirmenin gerekli olduğunu düşünmektedir. Mahkeme başvuranların, başvurularında Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olduklarını gözlemlemektedir. Bu doğrultuda, başvuranlara göre söz konusu ihlâl 8 Haziran 2005 tarihinde İzmir İdare Mahkemesi tarafından verilen karar (bk. yukarıda 18. paragraf) ve 23 Mayıs 2006 tarihinde Urla Kadastro Mahkemesinin (bk. yukarıda 2121. paragraf) Uzunada adasında kadastro çalışması yapılması talebini incelemeyi reddetmesinden kaynaklanmıştır. Başvurunun yapılmasının ardından, başvuranlar Uyuşmazlık Mahkemesine (bk. yukarıda 2323. paragraf) ve tespit davası açarak Urla Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur (bk. yukarıda 2525. paragraf). Başvuranlar, söz konusu yargılamaların başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından işleyen altı aylık süre içinde Mahkemeyi bilgilendirmişler ve Uzunada’nın kadastro durumunun belirlenmesi ile ilgili olarak mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetlerini yinelemişlerdir. Bu nedenle, tüm bu işlemler Mahkemenin incelemesinin kapsamına girmektedir. Mirasçılık belgesiyle ilgili uyuşmazlığa ilişkin olarak taraflarca sunulan bilgiler, davanın genel bağlamını anlamak için önemli olmakla birlikte somut başvurunun konusuyla alakalı değildir. Her halükârda, başvuranlar bu gelişmelerle ilgili olarak Mahkeme önüne bir şikâyette bulunmamışlardır.
3. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiği iddiası
85. Mahkeme, başvurunun her hâlükârda aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı kabul edilemez olduğu gerekçesiyle Hükümetin tüm itirazlarını incelemeyi gerekli görmemektedir.
a. Genel ilkeler
86. Mahkeme, 6 § 1 maddesinin medeni hukuk yönünden uygulanabilirliğinin, iç hukukta tanınabilmesi için bir "medeni hak" üzerinde en azından tartışmaya açık gerekçelerle gündeme getirilebilecek "bir uyuşmazlığın" varlığını gerektirdiği sonucuna varan yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (bk. Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri / Romanya [BD], no. 76943/11, §§ 84-90, 29 Kasım 2016). Uyuşmazlık gerçek ve ciddi olmalıdır ve ayrıca sadece bir hakkın fiili varlığı ile değil, aynı zamanda kapsamı ve icra ediliş şekli ile de ilgili olabilir; ve son olarak, yargılamanın sonucu söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır; sadece zayıf seviyede kalan bağlantılar veya uzak çıkarsamalar Sözleşme’nin Madde 6 § 1 maddesini uygulamaya geçirmek için yeterli değildir (bk., diğer birçok karar arasında, Boulois / Lüksemburg [BD], no. 37575/04, § 90, ECHR 2012; Bochan / Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 42, AİHM 2015; Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri yukarıda anılan, § 71; ve Regner / Çek Cumhuriyeti [BD], no. 35289/11, § 99, AİHM 2017).
87. Mahkeme’nin birçok kez yaptığı gibi 6 § 1 maddesinin, Sözleşmeci Devletlerin esasa müteallik hukukunda söz konusu medeni "haklar" için herhangi bir özel içeriği garanti etmediğini vurgulamak önemlidir: Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin yorumlanması yoluyla, ilgili Devlette yasal dayanağı olmayan temel bir hak yaratamaz (bk. diğerleri arasında, yukarıda anılan, Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri, § 88, ve bu kapsamda anılan diğer kararlar).
88. Söz konusu "hakkın" gerçekten iç hukukta bir dayanağı olup olmadığına karar vermek için, başlangıç noktası ilgili iç hukuk hükümleri ve bu hükümlerin yerel mahkemeler tarafından yorumlanış şekli olmalıdır (bk. diğerleri arasında, Károly Nagy / Macaristan [BD], no. 56665/09, § 62, 14 Eylül 2017). Mahkeme, iç mevzuatın yorumlanmasından kaynaklanan sorunları çözme görevinin öncelikli olarak ulusal makamlara, özellikle mahkemelere ait olduğunu tekrar eder. Mahkeme, ulusal mahkemelerin ilgili hükümleri yorumlamasının Sözleşme ile uyumlu olup olmadığına karar verme görevi kısıtlıdır. Hal böyleyken açıkça keyfi bir durum haricinde, ulusal mahkemelerin iç hukuku yorumlayış şeklini sorgulamak Mahkemenin görevi değildir (bk. Nejdet Şahin ve Perihan Şahin / Türkiye [BD], no. 13279/05, §§ 49-50, 20 Ekim 2011). Bu nedenle, yüksek ulusal mahkemelerin başvuruya konu olan kısıtlamaların niteliğini kapsamlı ve ikna edici bir şekilde incelemesi halinde, Mahkeme Sözleşme’nin ilgili içtihadı ve burada tesis edilen ilkeler temelinde ulusal mahkemelerin ulaştığı sonuçtan daha farklı bir sonuca ulaşmak ve ulusal mahkemelerin söz konusu kanunu yorumlamasının yerine kendi yorumlamasını öne sürmek için çok kuvvetli gerekçelere ihtiyaç duyacaktır. Zira, iç hukuku yorumlama görevi ulusal mahkemelere tanınmıştır (bk. yukarıda anılan, Károly Nagy, 62).
89. Son olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin davacının lehine bir sonucu garanti etmediğini yineler (bk. diğerleri arasında, Andronicou ve Constantinou / Kıbrıs, 9 Ekim 1997, § 201, Raporlar 1997-VI ve Aalto ve Diğerleri / Finlandiya (k.k.), no. 12809/09, 23 Mart 2010).
b. İlkelerin Somut Davaya Uygulanması
90. Mahkeme, mevcut davada, başvuranların Uzunada’nın bir kadastro çalışmasına konu edildiğine veya bir kadastro çalışmasının sınır haritasına dahil edildiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını ve bu nedenle yerel makamların adada kadastro çalışması yapmakla yükümlü olduklarını düşündüklerini yinelemektedir. Başvuranlar iddialarını, 3402 No.lu Kanun’un 22. maddesine (Şubat 2005 değişikliğinden önce) ve aynı kanunun geçici 4. maddesine dayandırmıştır. Başvuranlar, yerel mahkemeler önünde davalar açarak bu yükümlülüğün yerine getirilmesi için çaba göstermiştir. Başvuranların Müdürlükten adada kadastro çalışması yapmasını talep ettikleri yargılamada, yerel mahkemeler davanın esasını incelemeyi reddetmiştir. Söz konusu mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçeden, başvuranların Müdürlüğün kadastro çalışması yapmaya mecbur bırakılması yönündeki iddiasını dava konusu edilemeyecek bir iddia olarak değerlendirdikleri görülmektedir. Başvuranlar daha sonra adanın kadastro durumunu belirleyen bir hukuki beyanname verilmesi için bir tespit davası açmışlardır. Söz konusu yargılamalarda, yerel mahkemeler, başvuranların adanın kadastro durumunun belirlenmesini eda davası açarak güvence altına alabilecekleri gerçeğinden hareketle, başvuranın tespit davası açmasında herhangi bir hukuki menfaati olmaması nedeniyle davayı reddetmiştir. Mahkeme, başvuranların her iki yargılamaya ilişkin şikâyetlerini ayrı ayrı inceleyecektir.
Adada kadastro çalışması yapılması talebine ilişkin yargılamalar
91. Başvuranların daha önce Müdürlüğün Uzunada’da kadastro çalışması yapmaya zorlanılmasınıtalep ettiği İzmir İdare Mahkemesi, Urla Kadastro Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi nezdindeki yargılamalara ilişkin olarak Mahkeme, bir “hak” üzerinde 6. maddenin söz konusu yargılamalara uygulanabilirliğini gündeme getirecek derecede “gerçek ve ciddi bir uyuşmazlık” olup olmadığına karar vermelidir. Bu bağlamda, Mahkeme, ilgili yasal hükümlerin ifade ediliş biçimini ve bu hükümlerin yerel mahkemeler tarafından nasıl yorumlandığını dikkate almalıdır.
92. Mahkeme, başvuranların, Uzunada’da kadastro çalışması yaptırmak amacıyla yukarıda belirtilen yargılamalarıbaşlattıklarını kaydetmektedir. Hem İzmir İdare Mahkemesi hem de Urla Kadastro Mahkemesi esasa ilişkin iddiayı incelemeyi reddetmiştir. Ancak ne söz konusu mahkemeler ne de Uyuşmazlık Mahkemesi, başvuranlar tarafından iddia edilen “hakkın” iç hukuk kapsamında tanınıp tanınmadığını kapsamlı bir şekilde incelememiştir. Bu nedenle yerel mahkemelerin bu soruyu ele almadığı dikkate alındığında ve iç hukukta bu türden savunulabilir bir hakkın bulunmadığına dair bir içtihadın yokluğunda; Mahkeme, başvuranlar tarafından ileri sürülen “hakkın” varlığına ilişkin uyuşmazlığın gerçek ve ciddi olmadığı sonucuna varamamaktadır.
93. Buna ek olarak, Mahkeme iç hukuktaki yargılamalarda başvuranların dayandıkları yasal hükümlerin ve Danıştay’ın bu hükümlere ilişkin tavsiye görüşünün; daha önceki bir kadastro çalışmasında tespit dışı bırakılan bir alanda yetkililerin kadastro çalışması yapmaları talebi için iç hukuk bağlamında (belirli koşulların yerine getirilmesi şartıyla) en azından savunulabilir bir dayanağın var olduğu iddiasını destekliyor gibi göründüğü kanaatindedir. 3402 No.lu kanunun 22. maddesinde Şubat 2005 tarihinde yapılan değişiklikten önce, bir alan tespit dışı bırakıldığında, o sırada yürürlükte olan kadastro kanununa bakılmaksızın, herhangi bir kişinin tapu Sicil belgesine dayanarak söz konusu alanda kadastro çalışması yapılması talebinde bulunabileceği ileri sürülebilirdi. Şubat 2005’te yapılan değişikliklerin ardından, bir alanı tespit dışı bırakma işlemi 3402 sayılı Kanun uyarınca gerçekleştirildiği takdirde bu imkân artık özel şahıslar için geçerli değildir. Mahkeme ayrıca, adanın kadastro durumu ile ilgili olarak Müdürlük tarafından başvuranlara verilen cevaba da dikkat çekmektedir. Müdürlüğe göre, ada 1977 yılında tespit dışı bırakıldığı için adada kadastro çalışması yapılmamıştır (bk. yukarıda 1515. ve 16.16 paragraflar). Başvuranlar, destekleyici delillerle doğrulanmadığı için Müdürlüğün yanıtının kendi içinde yetersiz olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Uzunada (yerel makamların iddia ettiği şekilde) tespit dışı bırakılmış olsa dahi, kadastro çalışması yapılmasını talep etme hakkına sahip olduklarını, ancak mahkemelerin bu hakkı tanımayı ve uygulamaya koymayı reddettiklerini ileri sürmüşlerdir.
94. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Mahkeme, ihtilaf konusu yargılamanın iç hukukta tanınan bir medeni hakla, yani başvuranlar tarafından gündeme getirilen mülkiyet hakkıyla ilgili olduğunu kabul etmeye hazırdır. Değerlendirilmesi gereken, söz konusu yargılamalar -başvuranların kadastro çalışması yapılması talebine ilişkin- uyuşmazlığın esasını üzerinde belirleyici olsaydı, bu yargılamaların, başvuranlar tarafından ileri sürülen medeni hak, yani arazinin tapusunu kendi adları altında kaydettirme hakkı açısından doğrudan belirleyici olup olmayacağıdır. Bu değerlendirmeyi geçekleştirirken, görünenin ve kullanılan dilin ötesine bakmak ve durumdaki gerçeklere odaklanmak gerekir (bk. Van Droogenbroeck / Belçika, 24 Haziran 1982, § 38, Seri A no. 50; yukarıda anılan, Roche, § 121; ve yukarıda anılan, Boulois, § 92).
95. Mahkeme, başvuranların söz konusu taşınmazın tesciline yönelik bir başvuru gibi başka türden davalar açmak yerine yukarıda anılan yargılamaları başlatmalarının nedeninin başvuranların adayı tapu sicil belgelerine en son isimleri kayıtlı olan kişilerden miras aldıklarını ve ancak bir kadastro çalışması sonucunda iddia edilen mülkiyet haklarının tanınacağını iddia etmelerinden kaynaklandığını kaydetmek istediğini ifade eder. Başvuranlar ayrıca kendileri için tescil başvurusunun gerekli olmadığını iddia etmişlerdir.
96. Mahkeme, yerel mahkemelerin uyuşmazlığı esasa ilişkin bir inceleme yaparak sonuçlandırması halinde, sonucun başvuranların adaya ilişkin mülkiyet iddiaları için doğrudan belirleyici olmayacağını kaydeder. Bunun nedeni, böyle bir sonucun söz konusu mülkiyet iddialarının tanınmasına değil, adada bir kadastro çalışmasının yapılmasına izin veren veya zorunlu kılan koşulların varlığının tanınması veya tanınmaması ile sonuçlanacak olmasıdır. Her iki senaryoda da başvuranların mülkiyet haklarını ileri sürmek için ilave adımlar atmaları veya önlemler almaları istenecekti.
97. Bu nedenle, başvuranların açtığı ilk iç hukuk davası, medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi ile sonuçlanamaz nitelikte olup bu yargılamaların sonucunun bu tür haklar ve yükümlülükler açısından doğrudan belirleyici olduğu söylenemez.
98. Bu da şikâyetin, İzmir İdare Mahkemesi, Urla Kadastro Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi nezdindeki yargılamalarla ilgili olduğu ölçüde Sözleşme’nin 35 § 3 maddesi anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından bağdaşmadığına ve Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Uzunada’nın kadastro durumuna ilişkin tespit davası
99. Başvuranlar, adanın kadastro durumuna ilişkin güvenilir bir bilgi edinememelerinin, doğru adımları atmalarını engellediğini iddia etmektedirler. Başvurucuların görüşüne göre, Uzunada’nın kadastro alanı haritasına dahil edildiği ancak tespit dışı bırakıldığı kanıtlanırsa, başvuranlar tapu sicil kayıtlarına ve miras belgelerine dayanarak 3402 no.lu Kanunun geçici 4. maddesi uyarınca kadastro çalışması yapılmasını talep edebilirler. Diğer taraftan, başvuralar eğer Uzunada hiçbir zaman kadastro alanı haritasına dahil edilmemişse, herhangi bir eylemde bulunmalarına gerek olmadığını, çünkü nihayetinde kamu makamlarının ada üzerinde kadastro çalışması yapmak zorunda kalacağını beyan etmektedirler. Bu nedenle, başvuranlar yerel mahkemeler önünde bir tespit davası açmak için yeterli hukuki çıkarlara sahip olduklarını iddia etmektedirler.
100. Mahkeme, başvuranların yerel mahkemelerden Uzunada’nın kadastro çalışmalarına tabi tutulmadığını beyan etmelerini talep ettiklerini kaydeder. Yerel mahkemeler, bu talebin bir olgunun sabit bulunması için yapılmış bir talep olduğuna karar vermiş ve böyle bir talebin tespit davasının konusu olamayacağına karar vermiştir. Başvuranlar, adanın kadastro durumuna ilişkin güvenilir bilgi edinememelerinin, mülkiyet çıkarlarını güvence altına almak için doğru adımları atmalarını engellediğini iddia etmektedirler. Buna göre, Mahkeme, başvuran tarafından açılan tespit davasının Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin kapsamına girip girmediğini belirlemelidir. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin uygulanabilir olup olmadığını değerlendirmek için dikkate alınması gereken hususun iç hukuktaki yargılamalarda davacı tarafından ileri sürülen hak olduğunu yineler (bk. Stichting Mothers of Srebrenica ve Diğerleri / Hollanda (k.k.), no. 65542/12 § 120, AİHM 2013 (alıntılar)).
101. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesinin medeni hukuka ilişkin hususlara uygulanabilirliğinin her şeyden önce bir uyuşmazlığın varlığına bağlı olduğunu yinelemektedir. Uyuşmazlık, iç hukukta tanındığı, en azından savunulabilir bir biçimde söylenebilecek "hak ve yükümlülüklerle" ilgili olmalıdır.
102. Mahkeme, söz konusu tespit kararı davasına dönüldüğünde, başvuranların, Uzunada’nın kadastro durumuna ilişkin olarak yerel mahkemelere başvurduklarını kaydetmektedir. Bu tür bir değerlendirme iç hukuka göre bir tespit davası açmak için kabul edilebilir bir neden teşkil etmese de (bk. yukarıda 6868. paragraf), Mahkeme, başvuranlar tarafından açılan tespit davasının, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında "bir hak üzerindeki bir uyuşmazlığı" içermediğini kaydeder. Bu bağlantıda, başvuranların yerel mahkemelere yaptıkları talepleri çerçeveleme şeklinden, Uzunada’nın kadastro durumu sorununu ada ile ilgili mülkiyet taleplerinden ayırdıkları anlaşılabilir. Bununla birlikte, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin amaçlarına yönelik bir uyuşmazlık, bir hakkın veya bir yükümlülüğün varlığı, kapsamı veya uygulanma şekline ilişkin sorular ortaya çıkaran bir uyuşmazlığı ifade eder. Bu türden bir uyuşmazlık olgusal ve hukuki sorular içerebilse de uyuşmazlığın kendisi bir hak veya yükümlülüğe dayanmalı veya ilgili olmalıdır. Sonuç olarak, bir olguyu çevreleyen bir ihtilaf veya uyuşmazlık, Sözleşme tarafından anlaşıldığı üzere tek başına bir uyuşmazlığın konusu olamaz veya böyle bir anlaşmazlığın bir medeni hakkı veya bir tarafın yükümlülüklerini "belirlediği" söylenemez.
103. Bu nedenle, yalnızca bir olgunun tespiti ile ilgili olan söz konusu tespit kararı yargılamaları, başvuranların medeni haklarına veya Devletin 6 § 1 maddesinin amaçlarına yönelik yükümlülüklerine ilişkin bir anlaşmazlık üzerinde belirleyici olmadığından veya böyle bir uyuşmazlığa yol açmadığından Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin uygulanmasını gündeme getirmemiştir. Dolayısıyla, şikâyetin bu kısmı, Sözleşme’nin 35 § 3 maddesinin anlamı dâhilinde Sözleşme hükümleriyle konu bakımından bağdaşmamaktadır ve bu nedenle Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, 17 Eylül 2020 tarihinde bildirilmiştir.
Stanley NaismithJon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1] Elino Binti Yorgaki bazen yerel yargılama işlemlerinde Elina Binti Yorgaki veya Yorgoki olarak geçmiştir. Benzer olarak, Helen Alfieri bazen Helen Alifieri olarak geçmiştir. Mahkeme yerel yargılama işlemlerinde kullanılan isim şekillerine bağlı kalmıştır.
Full & Egal Universal Law Academy