AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 3473/19
Ruken GÜNDÜZ/ Türkiye
Başkan,
Arnfinn Bårdsen
Hâkimler,
Saadet Yüksel,
Jovan Ilievski,
Anja Seibert-Fohr,
Davor Derenčinović,
Gediminas Sagatys,
Juha Lavapuro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla 29 Nisan 2025 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda anılan 3 Ocak 2019 tarihli başvuruyu,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen 16 Şubat 2021, 13 Ocak ve 28 Şubat 2023 tarihli ek görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen 7 Ocak ve 19 Şubat 2021 ve 17 Ocak 2023 tarihli ek görüşleri,
Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı yaptığı itirazın kabulüne dair kararı dikkate alarak,
Gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Ruken Gündüz, 1997 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve başvuruyu yaptığı tarihte Kayseri’de tutuklu olarak bulunmaktaydı. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna kayıtlı Av. R. Demir ve Av. B. Çoban tarafından temsil edilmiştir.
2. Hükümet ise kendi görevlisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
3. Dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran Hakkında Yürütülen Ceza Soruşturması4. 7 Aralık 2015 tarihinde saat 22.00 sularında, İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan Şehzadebaşı 50. Yıl Parkında bir ses bombası patlamıştır.
5. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan ceza soruşturması kapsamında, olay yerinde bulunan iki güvenlik kamerasının görüntüleri kolluk tarafından incelenmiştir. Görüntülere ilişkin kolluk tutanağında, üç erkek şahsın ve 18 yaşlarında, çizgili kazaklı ve saçları arkadan bağlı bir kadın şahsın, patlamanın meydana geldiği alanı dikkatli bir şekilde takip ettikleri ve saat 22.03’te gerçekleşen patlamanın hemen ardından bölgeden uzaklaştıkları belirtilmektedir.
6. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 9 Aralık 2015 tarihli yazısında, bir istihbarat raporuna dayanılarak, saldırının dört kişi tarafından gerçekleştirildiği, bu kişilerden ikisinin kod adı “Ruken” olan başvuran ile kod adı “Barış” olan B.Ç. olabileceği belirtilmiştir.
7. Başvuran, 10 Aralık 2015 tarihinde gözaltına alınmıştır. Evinde arama yapılmış ancak saldırıyla bağlantısını ortaya koyabilecek herhangi bir delile rastlanmamıştır. Aynı tarihte görüntü kayıtlarına ilişkin bir polis raporu düzenlenmiştir. Bu raporda: (i) saat 21.50’de, 30-35 yaşlarında bir erkek şahsın bombanın patlayacağı alanda yaklaşık otuz beş saniye boyunca beklediği; (ii) saat 22.02’de, başvuranın elinde patlama öncesinde ve sırasında tuttuğu belirsiz bir cisimle birlikte görüntülendiği; ve (iii) başvuranın saldırıyı gerçekleştirdiği iddia edilen kişilerden biri olduğu belirtilmiştir.
8. Başvuran, 11 Aralık 2015 tarihinde savcılıkta verdiği ifadesinde, görüntülerdeki kadının kendisi olmadığını belirterek hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.
9. İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği, 11 Aralık 2015 tarihinde, başvuranın tehlikeli maddeleri izinsiz bulundurma ve genel güvenliği tehlikeye sokma suçlarını işlediği şüphesiyle tutuklanmasına karar vermiştir.
10. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Bomba İmha ve İnceleme Şube Müdürlüğü tarafından düzenlenen 4 Temmuz 2016 tarihli raporda, söz konusu bombanın ateşleyicisi olarak muhtemelen elektronik bir düzenek yerine maytap kullanıldığı belirtilmiştir.
11. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Nisan 2016 tarihinde, başvuran hakkında PKK (Kürdistan İşçi Partisi) silahlı terör örgütü üyeliği, genel güvenliği kasten tehlikeye sokma ve tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçlarından iddianame düzenlemiştir. Savcı, başvuranın PKK üyesi olduğunu, bombayı parka yerleştirdiğini ve elinde tuttuğu belirsiz bir cisimle patlattığını ileri sürmüştür.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Önündeki Ceza Yargılaması Süreci12. 25 Ekim 2016 tarihinde yapılan duruşmada, başvuranın avukatı, başvuran aleyhindeki tek delilin istihbari bilgiler olduğunu ve polis tarafından bomba üzerinde yapılan incelemenin, patlayıcının içten yanmalı fitilli olduğunu ve uzaktan patlatılmadığını ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, 7 Ocak 2016 tarihinde tutukluluğunun gözden geçirilmesi kapsamında yapılan bir duruşmada ise, video görüntülerinde yer alan kadının kendisi olduğunu kabul etmiştir.
13. Aynı duruşmada, Cumhuriyet savcısı, davanın esası hakkındaki nihai mütalaasını sunarak, başvuranın delil yetersizliği nedeniyle tüm suçlamalardan beraatine karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Gerekçesinde, iddianamede sanığın elinde bulunan belirsiz bir cismi kullanarak bombayı patlattığı iddia edilmiş ise de, polis kriminal raporunda bahse konu bombanın patlatılması için başlatıcı olarak maytap kullanılmış olduğunun belirtildiğini ifade etmiştir.
14. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Ekim 2016 tarihinde, başvuranı aşağıda belirtilen suçlar yönünden suçlu bulmuş ve aşağıda belirtilen cezalara mahkûm etmiştir:
(i) Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi ile bağlantılı olarak 220/6 maddesi uyarınca, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemekten 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası;
(ii) Türk Ceza Kanunu’nun 174/1 maddesi uyarınca, tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması suçundan 6 yıl 11 ay 10 gün hapis ve adli para cezası.
15. Yargılamayı yürüten mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 170. maddesi uyarınca, başvuran hakkında genel güvenliğin tehlikeye sokulması suçu yönünden verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir.
16. Yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçesinin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“... Mevcut dosya kapsamına göre, Şehzadebaşı 50.Yıl Parkında 07/12/2015 tarihinde ses bombalı patlama meydana gelmiştir. Olay yerini gören kamera kayıtlarının incelenmesinde bir kadın şahıs ile 3 erkek şahsın patlamanın olduğu yere doğru geldikleri, bu kişilerin birlikte hareket ettikleri, patlamanın meydana gelmesi ile bu kişilerin davranışlarının eş zamanlı olduğu, kadın olan kişinin görüntülerde eylemi ile patlamanın meydana geldiği, patlama anında bu kişilerin olağan yaşam akışına göre beklenen tedirginlik veya panik hali sergilemedikleri gibi aksine rahat tavırlarda bulundukları, patlamadan sonra birlikte ayrıldıkları; görüntülerdeki kadın şahsın sanık olduğunun dosya kapsamından anlaşıldığı gibi sanığın daha sonraki savunmasında da bu kişinin kendisi olduğunu kabul ettiği, ancak yanındaki diğer kişileri tanımadığını beyan ettiği; bununla birlikte görüntülerden bu kişilerin birlikte gelip birlikte hareket ettiklerinin net bir şekilde anlaşılması karşısında sanığın bu beyanının doğru olmadığı; patlamayı gerçekleştirebilecek kişilerin tespitine yönelik olarak yapılan çalışmalarda YDG-H içerisinde faaliyet gösteren Ruken ve Barış kod adlı kişiler olabileceğine dair bilgiler elde edilmesi üzerine Ruken (R) kod adlı kişinin sanık olduğu yönünde tespitte bulunulduğu, bu yönde istihbari bilgiler elde edildiği; sanığın aşamalarda alınan savunmalarında çelişkili ve birbirinden farklı beyanlarda bulunduğu anlaşılmaktadır.
Dosyadaki tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde patlamayı sanığın gerçekleştirdiği, bununla birlikte her ne kadar sanık hakkında terör örgütü üyeliği suçu nedeni ile cezalandırılması istemi ile dava açılmış ise de sanığın çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk gösteren eylem ve faaliyetlerine dair dosyaya yansıyan somut bilgi ve belge bulunmaması karşısında örgüt üyeliğinden bahsedilemeyeceği; ancak, yapılan çalışmalar ve elde edilen istihbari bilgilere göre YDG-H içerisinde faaliyet gösterdiği anlaşılan sanığın bu eylemini örgüt adına gerçekleştirdiğinin kabul edilmesi gerektiği, kaldı ki hakkında bu yönde istihbari bilgi bulunan sanığın ses bombası patlatma gibi bir eylemi bireysel olarak işlediği yönünde bir düşüncenin de eylem ve oluşa uygun düşmeyeceği, zaten görüntülerden net bir şekilde anlaşıldığı üzere sanığın da bireysel, tek başına hareket etmeyip kimlikleri tespit edilemeyen diğer kişilerle birlikte hareket ettiği; böylelikle sanığın Terör Örgütüne Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşlemek, Genel Güvenliğin Kasten Tehlikeye Sokulması ve Tehlikeli Maddelerin İzinsiz Olarak Bulundurulması suçlarını işlediği sonuç ve kanaatine varılmakla, sanığın cezalandırılmasına yönelik aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir...”
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Önündeki Yargılama Süreci17. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (“İstinaf Mahkemesi”), 9 Mart 2017 tarihinde, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesiyle bağlantılı olarak 220/6 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararına karşı yaptığı istinaf başvurusunu oy çokluğuyla kesin olarak reddetmiştir. İstinaf Mahkemesi, ayrıca, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 174/1 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararına karşı yaptığı istinaf başvurusunu da temyiz yolu açık olmak üzere reddetmiştir.
18. Başvuran, 30 Mart 2017 tarihinde, Türk Ceza Kanunu’nun 174/1 maddesi uyarınca tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçundan dolayı hakkında verilen mahkûmiyet kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesine Yapılan İlk Bireysel Başvuru ve Mevcut Başvuru Süreci19. Başvuran, 20 Nisan 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle hakkında verilen mahkûmiyet kararı yönünden gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
20. Anayasa Mahkemesi, 28 Haziran 2018 tarihinde, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, adil yargılanma hakkına ilişkin şikâyet bakımından ise açıkça bir ihlalin söz konusu olmadığı kanaatine varmıştır.
21. Başvuran, 3 Ocak 2019 tarihinde, Türk Ceza Kanunun 314/2 maddesiyle bağlantılı olarak 220/6 maddesi uyarınca verilen yukarıda anılan mahkûmiyet kararıyla ilgili mevcut başvurusunu Mahkemeye iletmiştir. Söz konusu başvuru, 31 Mayıs 2019 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
Anayasa Mahkemesine İkinci Kez Başvuru Yapılmasına Yol Açan Yargılama Süreci22. Yargıtay, 1 Mart 2018 tarihinde, başvuranın Türk Ceza Kanunu’nun 174/1 maddesi uyarınca tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma suçundan mahkûmiyetine ilişkin derece mahkemesi kararını oy çokluğuyla onamıştır.
23. Başvuran, yukarıda anılan karara karşı 9 Ağustos 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesine Üçüncü Kez Başvuru Yapılmasına Yol Açan Gelişmeler24. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun bazı hükümlerinde değişiklik yapılmasına dair 7188 sayılı Kanun, 24 Ekim 2019 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun’un 29. maddesi ile, Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesinde tanımlanan suç da dâhil olmak üzere, beş yıla kadar hapis cezasını gerektiren bazı suçlar bakımından Yargıtaya temyiz başvurusu hakkı getirilmiştir (7188 sayılı Kanun hakkında daha fazla bilgi için bk. Öztırak/ Türkiye (k.k.), no. 46472/19, 26 Mart 2024).
25. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın avukatının talebi üzerine, 31 Ekim 2019 tarihinde, 7188 sayılı Kanun kapsamında, başvuran hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi ile bağlantılı olarak 220/6 maddesi uyarınca verilen cezanın infazının durdurulmasına ve başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
26. Başvuran, 7 Kasım 2019 tarihinde, İstinaf Mahkemesinin 9 Mart 2017 tarihli kesin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
27. Yargıtay, 23 Eylül 2020 tarihinde, başvuran hakkındaki mahkûmiyet kararını onamıştır.
28. Başvuran, 7 Ocak 2021 tarihinde, Anayasa Mahkemesine yeni bir bireysel başvuruda bulunarak, Sözleşme’nin 6. maddesine karşılık gelen Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca, silahlı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemekten mahkûmiyetine ilişkin derece mahkemesi kararında, ceza davasının sonucunu etkileyebilecek nitelikteki savunmalarının ele alınmadığından şikâyetçi olmuştur.
Anayasa Mahkemesinin İkinci Kararı29. Anayasa Mahkemesi, 5 Nisan 2022 tarihinde, başvuranın yapmış olduğu iki bireysel başvuruyu, konu bakımından benzer olmaları sebebiyle birlikte incelemeye ve tek bir karar vermeye karar vermiştir (bk. yukarıda 23 ve 28. paragraflar).
30. Anayasa Mahkemesi, 13 Eylül 2022 tarihinde, her iki suç yönünden verilen mahkûmiyet kararını incelemiş ve derece mahkemesinin başvuranı her iki suçtan mahkûm ederken yeterli gerekçe sunmamış olması nedeniyle, Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, önceki kabul edilemezlik kararına atıfta bulunmaksızın, derece mahkemesinin gerekçeli kararında, başvuranın (i) bilirkişi raporlarının bombayı patlatan kişinin kendisi olmadığını ortaya koyduğu; ve (ii) istihbari bilgilerin somut deliller ile doğrulanmadan hükme esas alınamayacağı yönündeki savunmalarının ele alınmadığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, derece mahkemesi tarafından tamamen yeniden yargılama yapılmasına karar vermiş ve yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağlayacağı anlaşıldığından başvuranın manevi tazminat talebini reddetmiştir.
31. Anayasa Mahkemesinin kararının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“49. Somut olayda mahkeme, güvenlik kamerası görüntülerine dayanarak olay yerine kimlikleri tespit edilemeyen üç erkek şahıs ile birlikte gelen başvurucunun davaya konu bombayı patlattıktan sonra diğer şüpheliler ile birlikte ayrıldığı yönündeki kabulü ile mahkûmiyet kararı vermiştir. Gerekçeli kararda ayrıca eylemin YDG-H içinde faaliyet gösteren Ruken (K) ve Barış (K) isimli kişilerin aralarında bulunduğu dört kişi tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ve Ruken (K) isimli kişinin başvurucu olduğu yönündeki istihbari bilgileri esas almıştır.
50. Başvurucu, soruşturma evresinde kamera görüntülerindeki kadının kendisi olduğu iddiasını reddetmiş; kovuşturma evresinde ise görüntülerdeki kadının kendisi olduğunu ancak bomba patlatma eylemi ile bir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurucu; aşamalarda kamera görüntülerine yansıyan ve bombanın ateşlenmesi ile ilişki kurulan cismin cep telefonu olduğunu, elinde bomba düzeneğini ateşleyecek herhangi bir cihaz bulunmadığını savunmuştur. Başvurucu ayrıca dosyaya gelen 4/7/2016 tarihli uzmanlık raporu ile söz konusu bombanın içten fitilli-ateşlemeli olduğunun ve uzaktan patlatılmadığının ortaya konulduğunu ileri sürerek raporun bombayı kendisinin patlatmadığı yönündeki savunmalarını destekler mahiyette olduğunu beyan etmiştir.
51. Gerekçeli karar içeriğinden mahkemenin başvurucunun davaya konu bombayı elindeki belirsiz bir cisimle ateşlemek suretiyle patlattığı kanaatine ulaştığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte başvurucu, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde Bomba İmha ve İnceleme Şube Müdürlüğünden alınan 20/2/2016 ve 4/7/2016 tarihli raporlarda bombanın uzaktan patlatıldığına ilişkin herhangi bir tespit bulunmadığına işaret etmektedir. Başvurucu ayrıca 4/7/2016 tarihli ek inceleme raporunda bahse konu olayda başlatıcı olarak muhtemelen maytap fitili kullanıldığı değerlendirmesine yer verildiğine dikkati çekmektedir. Mahkeme başvurucunun davanın sonucuna etkili bu iddiaları ile ilgili olarak bir açıklama yapmamıştır. Yine olaya ilişkin güvenlik kameralarının kolluk görevlileri tarafından izlenmesi neticesinde düzenlenen tutanakta, başvurucunun “elinde bulunan nevi belirsiz cisme” basarak bombayı patlattığı iddiasına yer verilmesine rağmen yargılamanın devamında başvurucunun cep telefonu olduğunu savunduğu nevi belirsiz cismin patlayıcı madde ateşleme düzeneği olup olmadığına ilişkin bir araştırma yapılmamış ve gerekçeli kararda bu cismin neden patlayıcı madde ateşleme düzeneği olarak kabul edildiğine dair bir değerlendirmeye yer verilmemiştir.
52. Mahkeme, yargılama sonucunda başvurucunun bombalı saldırıyı PKK/KCK terör örgütünün gençlik yapılanması olan YDG-H adına gerçekleştirdiği sonucuna ulaşmıştır. Gerekçeli karardan mahkemeyi bu sonuca ulaştıran delilin soruşturma evresinde dosyaya giren 9/12/2015 tarihli istihbari rapor olduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme ayrıca ses bombası patlatma gibi bir eylemin bireysel olarak gerçekleştirildiği yönündeki düşüncenin eylem ve oluşa uygun düşmediğini, kaldı ki kimlikleri tespit edilemeyen diğer kişiler ile birlikte gerçekleştirilen eylemin bireysel nitelikte olmadığını kabul etmiştir. Başvurucu ise aşamalarda anılan istihbari raporun gerçeği yansıtmadığını savunmuştur. Bu raporun somut delillerle doğrulanmadığı sürece yargılamada kullanılamayacağını, gerçek adı olan “Ruken”in kod adı olarak belirtilmesi ve eyleme iştirak ettiği ileri sürülen Barış kod adlı B.Ç. hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesinin anılan raporun itibar edilemez olduğunu ortaya koyduğunu ifade etmiştir.
53. Gerekçeli karar, istihbari bilgiler içeren kolluk evrakı ve uzmanlık raporlarının içerikleri gözönüne alındığında başvurucunun bombayı kendisinin patlatmadığı yönündeki uzmanlık raporlarına dayalı savunmasının ve soruşturma evresinde dosyaya giren istihbari verilerin somut deliller ile doğrulanmadan hükme esas alınamayacağı yönündeki itirazlarının sonuca etkili olduğu, başka bir deyişle kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olduğu değerlendirilmiştir.
54. Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme ve gösterilen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi kural olarak yargılamayı yürüten mahkemeye aittir. Ayrıca yine hem bu aşamada ve hem de bu bağlamda suçlu/suçsuz kararı vermek ya da daha hafif veya ağır ceza belirlemek de Anayasa Mahkemesinin görevi olmadığı gibi Anayasa Mahkemesince burada varılacak olan sonuç başvurucunun mutlaka beraat ettirilmesi veya mahkûm edilmesi gerektiği anlamına da gelmemektedir. Burada belirtilen eksikliklerin derece mahkemesince giderilmesi suretiyle yapılacak inceleme ve değerlendirme sonucuna göre bir karar verileceği tabiidir.
55. Bununla birlikte başvurucunun ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren bomba düzeneğini ateşleyen kişinin kendi olmadığı yönündeki savunmasının uzmanlık raporu ile desteklendiği ve herhangi bir somut delil ile doğrulanmayan istihbari bilgilerin hükme esas alınamayacağına dair iddiaları mahkûmiyet gerekçesinde ayrı ve açık olarak tartışılmamış ve karşılanmamıştır. Yargılamanın sonucuna etkili olabilecek bu hususlar başvurucu ile birlikte Cumhuriyet savcısının istinaf başvurularında ileri sürülmesine, Daire ve Yargıtay kararlarındaki karşıoy gerekçelerinde tekrarlanmasına rağmen kanun yolu incelemeleri sırasında da bu eksikliğin telafi edilmediği anlaşılmaktadır. Bu nedenle yargılama süreci bir bütün olarak değerlendirildiğinde başvurucunun gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.”
Başvuran Hakkında Yeniden Yargılama Yapılması32. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin kararı doğrultusunda, 27 Aralık 2022 tarihinde başvuran hakkındaki ceza yargılamasını yeniden başlatmış ve başvuranın kefaletle serbest bırakılmasına karar vermiştir.
33. Mahkeme tarafından resen elde edilen bilgilere göre, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Ocak 2024 tarihinde, başvuran hakkında her iki suçtan beraat kararı vermiştir. Bu karar, itiraz edilmeksizin 17 Ocak 2024 tarihinde kesinleşmiştir.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE
34. 26 Eylül 2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 174. maddesinin 1. fıkrası olay tarihinde aşağıdaki gibidir:
“Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal, ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Yetkili makamların izni olmaksızın, bu fıkra kapsamına giren maddelerin imalinde, işlenmesinde veya kullanılmasında gerekli olan malzeme ve teçhizatı ihraç eden kişi de aynı ceza ile cezalandırılır.”
35. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 1 ve 6. fıkraları olay tarihinde aşağıdaki gibidir:
“(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
...
(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. ...”
36. Türk Ceza Kanunu’nun silahlı örgüt üyeliği suçunu düzenleyen 314. maddesinin 1 ve 2. fıkraları aşağıdaki gibidir:
“(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”
37. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altındaki 141. maddesinin 1. fıkrasının ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
(a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
...
(e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
…
Kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”
38. CMK’nın 142. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“Karar ve hükümlerinin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”
39. CMK’nın Altıncı Kitap Üçüncü Kısım (Yargılamanın Yenilenmesi başlıklı) Üçüncü Bölüm altındaki “Yeniden duruşma sonucunda verilecek hüküm” başlıklı 323. maddesinin 3. fıkrası şu şekildedir:
“(1) Yeniden yapılacak duruşma sonucunda mahkeme, önceki hükmü onaylar veya hükmün iptali ile dava hakkında yeniden hüküm verir.
(2) Yargılamanın yenilenmesi istemi hükümlünün lehine olarak yapılmışsa, yeniden verilecek hüküm önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır bir cezayı içeremez.
(3) Yargılamanın yenilenmesi sonucunda beraat veya ceza verilmesine yer olmadığı kararının verilmesi halinde, önceki mahkûmiyet kararının tamamen veya kısmen infaz edilmesi dolayısıyla kişinin uğradığı maddî ve manevî zararlar bu Kanunun 141 ilâ 144üncü maddeleri hükümlerine göre tazmin edilir.”
ŞİKÂYET
40. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, PKK (Kürdistan İşçi Partisi) silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 220/6 maddesiyle bağlantılı olarak 314/2 maddesi uyarınca yerel mahkemeler tarafından verilen mahkûmiyet kararında yeterli gerekçe sunulmaması nedeniyle, hakkındaki ceza yargılamasının adil olmadığından şikâyet etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
41. Başvuran, gerekçeli karar hakkının, dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... adil bir şekilde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
Başvurunun Kabul Edilebilirliği Hakkında Tarafların Beyanları42. Hükümet, Anayasa Mahkemesi kararında, başvuranın ceza yargılamasının sonucunu değiştirebilecek nitelikteki savunmalarının derece mahkemesi tarafından ele alınmamış olması ve dolayısıyla gerekçeli bir karar verilmemiş olması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmedildiğini, bu nedenle başvuranın mağdur sıfatının ortadan kalktığını ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, Anayasa Mahkemesinin yeniden yargılama yapılması için dosyayı derece mahkemesine geri göndermiş olmasını gerekçe göstererek, başvurana yeterli giderimin sağlandığını savunmuştur.
43. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu yönünde de ilk itirazda bulunmuştur.
44. Başvuran, Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir tazminata hükmedilmediğini ileri sürerek Hükümetin beyanlarına itiraz etmiştir.
45. Hükümet, buna cevaben, Anayasa Mahkemesi kararının yeterli giderim sağladığını ve yeniden yargılama sonucunda beraat kararı verilmesi veya ceza verilmesine yer olmadığına dair bir karar verilmesi durumunda, başvuranın cezasının infazından kaynaklanan tüm zararlarla ilgili olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 323/3 maddesiyle bağlantılı olarak 141 ila 144. maddeleri kapsamında tazminat yoluna başvuruda bulunabileceğini belirtmiştir.
Mahkemenin Değerlendirmesi Genel ilkeler46. Sözleşme, güvence altına aldığı hak ve özgürlüklerden faydalanılmasının sağlanması görevini öncelikle Sözleşmeci Devletlere bırakmaktadır (bk. Eckle/Almanya, 15 Temmuz 1982, § 66, Seri A no. 51). Bu nedenle, iddia edilen bir Sözleşme ihlalinin giderilmesi görevi öncelikle ulusal makamlara düşmektedir (bk. J.B. ve Diğerleri/Macaristan (k.k.), no. 45434/12 ve 2 diğer başvuru numarası, § 58, 27 Kasım 2018). Başvuranın mağdur sıfatına sahip olup olmadığı hususu, Sözleşme kapsamında yargılama sürecinin tüm aşamalarında önem taşır (bk. Kurić ve Diğerleri/ Slovenya [BD], no. 26828/06, § 259, 2012 (alıntılar)) ve koşulların bu yaklaşımı haklı kıldığı durumlarda, bu husus Mahkeme tarafından davanın incelenmesi sırasında belirlenmelidir. Bir başvuranın, iddia edilen bir ihlalin gerçek mağduru olduğunu ileri sürüp süremeyeceği hususunun değerlendirilmesinde, sadece başvurunun Mahkemeye sunulduğu tarihteki resmi durum değil, aynı zamanda Mahkeme tarafından davanın incelendiği tarihten önceki gelişmeler de dâhil olmak üzere söz konusu davanın tüm koşulları dikkate alınmalıdır (bk. Tănase/Moldova [BD], no. 7/08, §§ 105-106, 2010).
47. Ayrıca, ulusal makamlar açıkça ya da özü itibariyle Sözleşme ihlalini kabul edip giderim sağlamadıkları takdirde, başvuranın lehindeki karar veya tedbirler, ilke olarak, Sözleşme’nin 34. maddesinin amaçları bakımından onun “mağdur” sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli değildir (bk. Scordino/İtalya (no. 1) [BD], no. 36813/97, § 193, AİHM 2006-V; ayrıca bk. Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, § 218, 22 Aralık 2020). Bunun yanı sıra, bir başvuranın mağdur sıfatının ortadan kalkması için iki koşul birden gerçekleşmelidir: birincisi, yetkili makamların açıkça ya da özü itibarıyla bir Sözleşme ihlali olduğunu kabul etmiş olmaları; ikincisi ise, bu ihlal için giderim sağlamış olmaları gerekir. Bu değerlendirme kapsamında, söz konusu hakkın niteliği, ulusal makamların kararlarında öne sürdükleri gerekçeler ve başvuran açısından olumsuz sonuçların karar sonrasında devam edip etmediği hususları incelenmelidir. Sözleşme ile kurulan koruyucu mekanizmanın ikincil niteliği, ancak yukarıda bahsedilen iki koşul birden sağlandığı takdirde bir başvurunun incelenmesine engel teşkil edebilir (bk. yukarıda anılan Scordino, § 193; ayrıca bk. yukarıda anılan Selahattin Demirtaş (no. 2),§ 218, ve Kerimoğlu/Türkiye, no. 58829/10, § 45, 6 Aralık 2022).
48. Mahkeme, bir kişinin, beraat veya düşme kararıyla sonuçlanan yargılamalar sırasında meydana geldiği iddia edilen 6. madde kapsamında bir adil yargılanma hakkı ihlalinin mağduru olduğunu ileri süremeyeceğini hatırlatır (bk. Webster/Birleşik Krallık (k.k.), no. 32479/16, 24 Mart 2020). Mahkeme, başvuranın yaşadığı durumdan artık etkilenmiyor olması ve dezavantajlı durumunun tüm etkilerinden kurtulmuş olması kaydıyla (bk. yukarıda anılan Kerimoğlu, § 46 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar), tamamen beraat etmesinin veya hakkındaki davanın düşmesinin, Sözleşme'nin 6. maddesi kapsamında ceza hukuku yönünden sağlanan güvenceler açısından uygun bir giderim teşkil edebileceğini hâlihazırda kabul etmiştir (bk. Sakhnovskiy/Rusya [BD], no. 21272/03, § 70, 2 Kasım 2010 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar).
49. Ayrıca, bir başvuranın “mağdur” sıfatı, uygun olduğu ölçüde, iç hukukta kendisine verilen tazminatın miktarına veya en azından, maruz kaldığı zarara ilişkin olarak tazminat talep etme ve elde etme imkânına da bağlı olabilir. Bu değerlendirme yapılırken, başvuranın Mahkeme önünde şikâyet ettiği olay ve olgular dikkate alınmalı ve söz konusu giderim yolunun etkililiği (özellikle de hızı) göz önünde bulundurulmalıdır (bk. yukarıda anılan Scordino, § 202; Kurić, § 262 ve bu kapsamda anılan diğer kararlar; Normann/Danimarka (k.k.), no. 44704/98, 14 Haziran 2001; ayrıca bk. Jensen ve Rasmussen/Danimarka (k.k.), no. 52620/99, 20 Mart 2003; ve yukarıda anılan J.B. ve Diğerleri, § 59).
Yukarıda anılan ilkelerin somut davaya uygulanması(a) Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği iddiasının ulusal mahkemelerce kabul edilip edilmediği
50. Mevcut davada, Mahkeme, başvuranın silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle mahkûmiyeti hususunda yerel mahkemeler tarafından gerekçeli bir karar verilmemiş olması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki şikâyetine ilişkin ilk bireysel başvurusunun, Anayasa Mahkemesi tarafından açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedildiğini gözlemler.
51. Daha sonra yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile, yasal alt sınır olan beş yıldan daha az süreli hapis cezasını gerektiren bazı suçlar nedeniyle verilen mahkumiyet kararlarına karşı Yargıtaya temyiz başvurusu hakkı getirilmiştir. Başvuran, bu hakkı kullanarak, silahlı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlediği gerekçesiyle hakkında verilen mahkûmiyet kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuş, ancak başvurusu Yargıtay tarafından reddedilmiştir. Başvuran, bunun üzerine Anayasa Mahkemesine ikinci kez bireysel başvuruda bulunmuş ve bir kez daha söz konusu mahkûmiyet kararı yönünden gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Bu kez Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 36. maddesi (Sözleşme’nin 6. maddesine karşılık gelen hüküm) kapsamında başvuranın gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, esas itibarıyla, başvuran tarafından öne sürülen ve davanın özünü ilgilendiren savunma beyanlarının yeterli şekilde ele alınmadığını tespit etmiştir (bk. 30. paragraf).
52. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, başvuranın (i) Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesiyle bağlantılı olarak 220/6 maddesi kapsamında mahkûmiyeti (mevcut başvuru konusu) ve (ii) Türk Ceza Kanunu’nun 174/1 maddesi kapsamında mahkûmiyeti yönünden gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği hususunun, Anayasa Mahkemesi tarafından, ikinci değerlendirmesi kapsamında olsa da, açıkça kabul edildiği sonucuna varmıştır (bk. Hasanov ve diğerleri/Azerbaycan (k.k), no. 2059/16 ve 3 diğer başvuru numarası, §§ 35-38, 12 Eylül 2023). Bu nedenle, mevcut dava, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiği hususunun, yerel mahkemelerin beraat ve tahliye kararlarında hiçbir şekilde kabul edilmediği Kerimoğlu (yukarıda anılan) davasından farklıdır.
(b) Başvurana Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak yeterli giderim sağlanıp sağlanmadığı
53. Ancak, Anayasa Mahkemesi, başvuranın gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar vermekle birlikte, adil tazmin kapsamında herhangi bir tazminata hükmetmemiş ve yeniden yargılamanın yeterli bir giderim sağladığı durumlarda manevi tazminat taleplerinin reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu durumda, Anayasa Mahkemesinin yukarıda anılan kararının, başvuran hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesiyle bağlantılı olarak 220/6 maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet kararı bağlamında, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine dair şikâyet bakımından başvurana yeterli giderim sağlayıp sağlamadığı sorusu gündeme gelmektedir.
54. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından gerekçeli karar verilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine dair bir tespitin, bu hükmün ihlali nedeniyle başvurana uygun giderim sağlanabilmesi açısından muhakkak tazminat ödenmesini gerektirmediğini belirtir (bk. diğer kararlar arasında, Ayetullah Ay/Türkiye, no. 29084/07 ve 1191/08, § 203, 27 Ekim 2020 ve Rusishvili/Gürcistan, no. 15269/13, § 84, 30 Haziran 2022 —bu davalarda, ulusal mahkemeler tarafından gerekçeli karar verilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönündeki tespitin, başlı başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine karar verilmiştir. Aksi yöndeki kararlar için bk. Cupiał/Polonya, no. 67414/11, § 72, 9 Mart 2023 ve Loucaides/Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, no. 60277/19, § 55, 18 Ekim 2022 — bu davalarda ise, ulusal mahkemeler tarafından gerekçeli karar verilmemesinden kaynaklanan Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki ihlaller nedeniyle manevi tazminata hükmedilmiştir).
55. Ayrıca, mevcut dava bağlamında, Anayasa Mahkemesinin başvuran hakkında tamamen yeniden yargılama yapılmasını gerekçeli karar hakkının ihlali için en uygun giderim yolu olarak değerlendirerek bu yönde bir karar vermiş olması son derece önemli bir husustur (bk. yukarıda 30. paragraf). Mahkeme ayrıca, Anayasa Mahkemesinin kararını takiben Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuran hakkında ceza yargılamasının yeniden başlatıldığını, başvuranın serbest bırakılmasına karar verildiğini ve nihayetinde başvuranın kesin olarak beraat ettiğini belirtir.
56. Mahkeme, buna ilaveten, Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği beraat kararının bir sonucu olarak, başvuranın haksız mahkûmiyeti ile ilgili olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 323/3 maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunabileceğini de ifade eder (bu davaya uygulanabildiği ölçüde, bk. Pisano/İtalya (kayıttan düşme) [BD], no. 36732/97, § 47, 24 Ekim 2002 ve Al Husin/Bosna-Hersek (no. 2), no. 10112/16, § 90, 25 Haziran 2019).
57. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, başvuran, Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir tazminata hükmedilmemiş olması nedeniyle 34. madde anlamında mağdur sıfatını koruduğunu ileri sürmüş olsa da, Mahkeme, tazminata hükmedilmemiş olmasının, başvuranın davasında alınan tedbirlerle, yani (i) Anayasa Mahkemesinin kararı, (ii) ceza yargılamasının yeniden başlatılması, (iii) söz konusu karar uyarınca başvuranın serbest bırakılması ve (iv) kesin olarak beraat kararı verilmesi şeklindeki adımlarla, başvuranın Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki şikâyetlerine ilişkin olarak yeterli giderim sağlanmadığı şeklinde bir sonucuna varmak için tek başına yeterli olmadığı kanaatindedir.
(c) Başvuranın Mağdur Sıfatına İlişkin Sonuç
58. Dolayısıyla, Mahkeme, mevcut davaya özgü koşulları ve Sözleşme’nin Başlangıç kısmında yer alan ikincillik ilkesini dikkate alarak, başvuranın gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiası bakımından Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “mağdur” olduğunu artık ileri süremeyeceği sonucuna varmıştır.
59. Bu nedenle, mevcut başvuru, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. Fıkrası anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
60. Bu durumda, Hükümet tarafından ileri sürülen diğer ilk itirazların Mahkeme tarafından ayrıca incelenmesine gerek bulunmamaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, 22 Mayıs 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan