AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 71772/11
Ali GÜRBÜZ / Türkiye
24 Mart 2020 tarihinde,
Başkan
Valeriu Griţco
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”), Daire olarak toplanarak, 25 Ekim 2011 tarihinde yukarıda belirtilen başvuruyu,
8 Nisan 2014 tarihli kararı ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Ali Gürbüz 1971 doğumlu bir Türk vatandaşı olup Köln’de (Almanya) ikâmet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde Ülkede Özgür Gündem gazetesinin sahibidir.
5. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı tarafından , 22 Nisan 2004 tarihinde düzenlenen iddianameyle, , başvuranın sahibi olduğu gazetenin 18 Nisan 2004 tarihli sayısında yer alan dört yazısında, PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı bir örgüt) cezaevinde bulunan lideri Abdullah Öcalan’ın (“A.Ö.”) kendi avukatlarıyla düzenlediği haftalık görüşme sırasında yaptığı açıklamaların yayımlanması nedeniyle , başvuranın 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun”) 6. maddesinin 2. fıkrasını ihlal etmekle suçlanarak başvuran hakkında kamu davası açılmıştır..
6. “AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi), iktidar partisi, AİHM’e saygılı değil” başlıklı iddianamede belirtilen ilk yazıda, iktidarda olan parti hakkında A.Ö. tarafından yapılan kritik açıklamalara yer verilmiştir. A.Ö., bu açıklamalarında söz konusu partinin demokrat olmadığından yakınmıştır.. “Öcalan, Zana içerde tutulurken Jet Fadıl’ın serbest bırakılmasını eleştirdi” başlıklı iddianamede belirtilenikinci yazıda, demokratik olmayan yöntemler kullanılarak özellikle ciddi bir para miktarı harcayarak ve dolandırıcılıktan suçlanan bir iş adamını serbest bırakarak, iktidar partisinin Siirt’te yapılan yerel seçimi kazandığına dair A.Ö.’nün açıklamaları yeniden ele alınmıştır. . [DEHAP’a] (Halkın Demokratik Partisi) despotizm suçlaması” başlıklı iddianamede belirtilen üçüncü yazıda ise, DEHAP’ın despotik olduğu kanaatine varmasına neden olan uygulamalar hakkında A.Ö. tarafından yapılan kritik gözlemlere yer verilmiştir..
7. “Çatışma yaşanabilir” başlıklı iddianamede belirtilen son yazı, şu şekildedir::
“Abdullah Öcalan [avukatlarıyla olan] görüşmede KONGRA-GEL ile ilgili (PKK’nın bir kolu) alınan karar ve sonrasına ilişkin olası gelişmelere de değindi. Öcalan, çatışma çıkmaması için çok çabaladığını, ancak AKP hükümetinin [buna yanaşmadığını] belirterek, gerilladan tedbirini almasını istedi.
Saldın karşısında fazla zorlanmamaları için gerillanın bulunduğu ve ‘Medya demokratik özerk bölgeleri" olarak adlandırılan alanın genişletilmesini isteyen Öcalan, bunu “Kürt hareketinin demokratizasyonu açısından bu hususu oldukça önemli “gördüğünü söyledi. Öcalan şu şekilde belirtmektedir: “Ben bunu iki yıldır söylüyorum. İran’da elli kilometre içeri girsinler demiştim. YNK ve KDP (Irak’ın kuzeyinde bulunan Kürt örgüt) bölgesinde de aynı şekilde elli kilometre içeri girebilirler. Türkiye’de zaten bulunuyorlar. Bu konuda Genelkurmay ne diyecek? Saldırı olursa zaten girecekler. Bir yaşam alanı yaratılacak. Çok vahşi bir savaşın olmaması için meşru savunma tedbirlerini alacaklar
Her üç ülkeye karşı bu böyledir. Hangi ülke daha dostane yaklaşım gösterirse onunla ilişkiler geliştirlebilir.. İki cephe var zaten: ABD saldırırsa İran destek olacak , İran saldırırsa da diğerleri destek olacak.. ABD ve İran aynı cephede yer almayacak. Türkiye olacakları düşünmeden saldırabilir mi ? Saldırı olursa zaten Türkiye’ye girerler (...) Haziranda bu tür şeyler gelişebilir. Botan’a (İran ve Irak’ın dağlık kısımlarını içine alır). girebilirler. [Hayatta kalmak ] için bunların hepsi yapılmalı.”
1998’de ilan ettikleri ateşkesede atıfta bulunarak, şu şekilde belirtti: “Şimdi vurma ihtimalleri yüksek. Keşke karşılıklı ateşkes olsa! Ama vuracaklar. “ şu uyarıda bulundu: “Genel [eğilimim] şudur:
Ben hiçbir arkadaşımızı zorlamıyorum. . Benim için ne eylem yapın, ne de yapmayın diyorum. Ben olmadan da siyasi ve askeri başarınızı ispatlayın. “Başkanı kurtarmak için eylem yapalım” diyorlar.
O iş Öyle olmaz. Zaten buna gücünüz de yetmez. Bu bir. İkincisi, Başkan için mücadele ertelenemez. Başkan için eylem yapılır ya da yapılmaz yaklaşımı yanlıştır. başarılı olacaksanız eylem yapın. Bu beni hiç ilgilendirmez. Kendi sorumlulukları kapsamında eylem yapabilirler. Yarın devlet gelirse, “APO, sen gerilla ile devlet arasında arabuluculuk yaparsın derse o zaman olur. Ben buradan emir çıkartmam. Ne yapın ne yapmayın derim. Kendi kararlarını kendileri versinler.”
“Yapacağım bir şey kalmadı”
11 Eylül’e kadar devletin çatışmaya son vereceğini ümit ettiğini söyleyen Öcalan АКР’ye altı aylık süre verdiğini hatırlatarak, “Hiçbir ses çıkmadı. Demek ki “biz bildiğimizi yapacağız” Diyorlar. 2002’Nin ilk yarısına kadar bekledik. Olmadı. “Yapacağım bir şey kalmadı” Öcalan şunları söyledi: “Bundan silah kullanın” anlamı çıkmaz. Hayır, kendi kararlarıdır. Ben buradan gerillayı yönetmem. Ben hukuk nedir bilirim. Savaşabiliyorsanız savaşın, ama Şemdin çetesi gibi desavaşılmaz.”.
8. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 4 Eylül 2007 tarihinde, başvuranı kendisine atfedilen suçtan suçlu bulmuş ve Terörle Mücadeleye İlişkin 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarına dayanarak, ilgiliyi 3.490 Türk lirası (TRY) yani söz konusu tarihte yaklaşık 1.977 avro adli para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, sahibi olduğu gazetede başvuranın ihtilaf konusu yazıları yayımlamasının, bir terör örgütünün açıklamalarını yayımlama suçunu oluşturduğunu değerlendirmiştir.
9. Yargıtay, başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine, 23 Mart 2011 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin 18 Haziran 2009 tarihli bir kararına dayanarak ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Anayasa Mahkemesi söz konusu kararda, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 4. fıkrasından “sahipleri” ifadesinin kaldırılmasına karar vermiştir (aşağıdaki 13. paragraf).
10. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Mayıs 2011 tarihinde, Anayasa Mahkemesinin kararının ardından, basın organlarının sahiplerine artık cezai sorumluluk yüklenemeyeceği ve dolayısıyla, ilgilinin suçlanmasının bundan böyle yasal bir dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle, başvuranın beraatına karar vermiştir.İLGİLİ İÇ HUKUK
11. 29 Haziran 2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten önce, Terörle Mücadeleye İlişkin 12 Nisan 1991 tarihli ve 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinde şu şekilde öngörülmektedir. Bu kanun maddesinin somut olayla ilgili bölümler aşağıdaki şekildedir:
“(...)
Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara beş milyon liradan on milyon liraya kadar hapis cezası verilir.
“(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, (....) 90 % kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza 50 milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.”
12. Bu hüküm, 29 Haziran 2006 tarihli ve 5532 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin ardından, somut olayla ilgili bölümlerin bulunduğu bu hüküm aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“(...)
Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.
“(...)
Ayrıca, yukarıda belirtilen paragraflardaki olayların, basın ve yayın yoluyla meydana gelmesi durumunda, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında da 1.000 günden 10.000 güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Bununla birlikte, bu cezanın sınırı 5.000 gün para cezasıdır. “
13. Anayasa Mahkemesinin 18 Haziran 2009 tarihli (E. 2006/121, K. 2009/90 sayılı) kararının ardından, bu hükmün dördüncü fıkrasında yer alan "sahipleri" ibaresi kaldırılmıştır.
ŞİKÂYET
Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, hakkında yürütülen ceza davası nedeniyle ifade özgürlüğü hakkına müdahale edildiğinden şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
14. Başvuran, hakkında açılan ceza davalarının, Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkı kullanmasında bir müdahale anlamına geldiğini iddia etmektedir.
15. Hükümet, altı aylık süre kuralına riayet edilmediğine, iç hukuk yollarının tüketilmediğine, başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığına ve ilgilinin şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ilişkin dört itiraz ileri sürmektedir.
16. Hükümet, başvuranın hakkında açılan ceza davalarının şikâyet ettiğini ve bu davaların sonucunda hapis cezası yerine beraat ettiğini belirterek, ilk itiraz ile ilgili olarak, ilgilinin yedi yılıaşkın bir süren dava sırasında Mahkeme önünde başvurusunu yapmakta ihmalde bulunduğunu iddia etmektedir.
17. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itiraz ile ilgili olarak, başvuranın, sanığın dava sırasında belirli bir miktar ödediğinde, bir ceza davasının kayıttan düşürülebileceğine imkân sağlayan Türk Ceza Kanununun bir hükmünden yararlanmadığından (ön ödeme yoluyla davanın düşmesi) yakınmaktadır.
18. Hükümet, başvuranın mağdur sıfatına ilişkin itiraz ile ilgili olarak, ilgilinin hakkında yürütülen ceza davası sonucunda beraat ettiğini, ilgilinin özgürlüğünden yoksun bırakılması şeklinde hiçbir cezai tedbir alınmadığını ve her hâlükârda yalnızca adli para cezasına mahkûm edildiğini iddia etmektedir. Hükümet, başvuranın sahibi olduğu gazetede yayın faaliyetleri çerçevesinde, ihtilaf konusu dava nedeniyle, hissedebileceği caydırıcı etkiyle ilgili olarak hiçbir somut delil sunmadığını eklemektedir.
19. Hükümet, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ilişkin itiraz ile ilgili olarak, başvuranın PKK liderinin görüşlerini yayımlaması nedeniyle, ilgili hakkında açılan ceza davasının, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında caydırıcı bir etki bırakmadığını ve bu hakkı kullanmasında herhangi bir müdahale teşkil etmediğini iddia etmektedir.
20. Bu bağlamda Hükümet, ilgilinin anonim kaynaklardan edindiği bilgileri ifşa etmek zorunda olmadığını, kendi veya mülkiyeti hakkında herhangi bir ihtiyati tedbirin uygulanmadığını veya yakalanarak tutuklanmadığını, hakkında yürütülen ceza davaları sonucunda beraatına karar verildiğini ve bütün bu dava süresince ilgilinin mesleğini tamamen özgür şekilde icra edebilecek durumda olduğunu açıklamaktadır.
21. Hükümet, Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, bu müdahalenin 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinde öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması, düzenin sağlanması ve suçun önlenmesi meşru amaçlarını izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, kendisine göre başvuranın gazetesinde yayımlanan yazıların bir terör örgütünün propagandasını yaptığı ve şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle, bu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmektedir.
22. Başvuran, Hükümetin itirazları hakkında görüş sunmamıştır. Başvuran, hakkında yürütülen ceza davasının ifade özgürlüğünü kullanmaya yönelik bir müdahale teşkil ettiğini, bu müdahalenin Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında herhangi bir meşru amaç izlemediğini, demokratik bir toplumda gerekli olmadığını ve Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlalini teşkil ettiğini değerlendirmektedir.
23. Mahkeme, aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı başvurunun her hâlükârda açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olması nedeniyle, Hükümetin, başvuranın altı aylık süre kuralına riayet etmediğine, iç hukuk yollarını tüketmediğine, mağdur sıfatının bulunmadığına ilişkin itirazlar hakkında karar vermesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
24. Mahkeme, somut olayda, başvuranın PKK’nın cezaevinde bulunan lideri A.Ö.’nün açıklamalarını gazetesinde yayımladığı gerekçesiyle, 3713 sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarında öngörülen bir suç olan bir terör örgütünün açıklamalarını yayımlama suçundan, gazete sahibi olan ilgili hakkında ceza davası açıldığını kaydetmektedir (yukarıda 5. paragraf). Mahkeme ardından, başvuranın bu ceza davası sonucunda, öncelikle adli para cezasına mahkûm edildikten sonra (yukarıda 8. paragraf), nihayetinde ilgiliye atfedilen eylem gibi bu tür eylemleri meşrulaştıran Anayasa Mahkemesinin kararının ardından, ilgilinin beraat ettiğini kaydetmektedir (yukarıda 9 ve 10. paragraflar).
25. Mahkeme, somut olayda yaklaşık yedi yıl süren ve başvuranın ihtilaf konusu ceza davasında beraat etmesi sonucunda, kendi çerçevesinde ilgili hakkında kabul edilen diğer cezai tedbirlerinin bulunmaması nedeniyle, kendi başına ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale teşkil edip etmediği konusunun ortaya çıktığını tespit etmektedir. Mahkeme bununla birlikte, müdahalenin gerekliliği konusunda vardığı sonucu dikkate aldığında, bu hususu incelemenin gerekli olmadığına karar vermiştir (aşağıda 35. paragraf). Mahkeme dolayısıyla, somut olayda başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahalenin yapıldığı hipotezinden yola çıkacaktır.
26. Mahkeme ardından, bu müdahalenin, kanun tarafından yani 3713 Sayılı Kanunun 6. maddesinin 2 ve 4. fıkralarında öngörüldüğü hususunda taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir (yukarıda 11 ve 12. paragraflar). Mahkeme ayrıca, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün korunması, düzenin sağlanması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini kabul etmektedir.
27. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat /İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016), Gürbüz ve Bayar/Türkiye (No. 8860/13, § 34-36, 23 Temmuz 2019) ve Gözel ve Özer /Türkiye (No. 43453/04 ve 31098/05, §§ 46-63, 6 Temmuz 2010) kararlarında özetlenen ilkelere atıfta bulunmaktadır.
28. Mahkeme öte yandan, bu mahkûmiyetin haklı gösterilmesi için yerel mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin açıkça yetersiz olmasına rağmen, yayın ile ilgili olarak, gazete sahiplerinin, editörlerinin veya yazı işleri müdürlerinin mahkûm edilmesine neden olan yazıları ve açıklamaları bizzat kendisinin inceleyebileceğini hatırlatmaktadır. Mahkeme böylelikle, ihtilaf konusu açıklamalar hakkında özellikle hoşgörü ruhuna/anlayışına uygun olarak değerlendirilemeyecek nefret söylemi, şiddeti övme veya şiddete teşvik olarak nitelendirilebilecek açıklamalar ve Sözleşme’nin önsözünde belirtilen adaletin ve barışın temel değerlerine aykırılık söz konusu olduğunda, incelemelerde bulunmuştur. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri ve somut olayda başvuranın mahkûm edildiği yazıların yayımlanması nedeniyle, yazıların niteliğiyle ilgili olarak, ulaştığı sonucu dikkate alarak, Anayasa Mahkemesinin kararına müdahale edilmeden önce, ilgilinin mahkûm edilmesine dayanarak, ulusal mahkemeler tarafından yetersiz şeklinde değerlendirilebilecek gerekçeye rağmen, bizzat bu yazıları inceleyecektir (yukarıda 8. paragraf).
29. Mahkeme, mevcut davada, başvuran hakkında yürütülen ceza davasının nedeninin, PKK’nın lideri olan A. Ö. açıklamalarının gazetede yayımlanması olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, bilhassa, A. Ö.’nün, PKK’nın tarihi lideri olduğunu ve Türkiye topraklarının bir kısmının ayrılmasını amaçlayan eylemler yürütmek ve bu amaçla yasa dışı silahlı bir örgüt kurmak ve yönetmekten mahkûm edilmesi sonrasında halen cezaevinde tutuklu bulunduğunu gözlemlemektedir (yukarıda belirtilen Gürbüz ve Bayar, § 7). Mahkeme, olayların meydana geldiği tarihte, A. Ö.’nün ülkedeki durum ile ilgili olarak fikirlerini ve aynı zamanda PKK üyelerine, avukatlarıyla düzenli aralıklarla yaptığı ve başvuranın gazetesi de dâhil olmak üzere bazı gazetelerde yayımlanan görüşmeler aracılığıyla, talimatlarını iletmeye devam ettiğini de gözlemlemektedir (yukarıda belirtilen Gürbüz ve Bayar, §§ 8 ve 9).
30. Mahkeme, başvuranın gazetesinde yayımlanan A.Ö.’nün açıklamalarının bulunduğu yazıların içeriğini inceleyerek ve özellikle iktidar partisinin liderinin demokrat olmadığını, yerel seçimleri kazanmak için demokratik olmayan yöntemleri kullandığını ve antidemokratik olarak değerlendirdiği diğer bir partinin taktiklerini eleştirerek, ilk üç yazının iktidar partisini ve bu partinin liderini genel bir şekilde eleştiren A.Ö.’nün görüşleriyle ilgili olduğunu kaydetmektedir (yukarıda 6. paragraf). Mahkeme, bu üç yazıda bulunan A.Ö.’nün açıklamalarının, suç işlemeye yönelik teşvik etme veya şiddet eylemlerine devam etme niteliğinde olduğu şekilde değerlendirilemeyeceğini gözlemlemektedir. Mahkeme buna karşın, dördüncü yazıda bulunan A.Ö.’nün görüşlerinin, ilk üç yazıdaki görüşlerin içeriğinden açıkça farklı olduğunu kanaatine varmaktadır.
31. Dördüncü yazıda yeniden kaleme alınan A.Ö.’nün açıklamalarına özel bir önem gösteren Mahkeme, nitekim bu açıklamalarda eski örgütünün üyelerine talimatlar verdiğini, diğer güçlerin ve bölgenin devlet güvenlik güçlerinin karşısında sahada benimsenecek politikalar ve stratejilerle ilgili olarak gerillalara çağrıda bulunduğunu kaydetmektedir. A.Ö., özellikle gerillalardan savaş olasılığının karşısında tedbirlerin alınmasını istemektedir. A.Ö. ayrıca, “kazanma” durumunda, sorumluluk üstlenerek eylemlerin yürütülmesine izin vermektedir.. A.Ö., öte yandan ateşkes amacıyla Hükümete verdiği süreden sonra, yapılacak hiçbir şeyin olmadığını hatırlatarak, gerillalara silah kullanımıyla ilgili olarak kendi kararlarını verme konusunda çağrıda bulunmaktadırve şu şekilde belirtmektedir:“Savaşabiliyorsanız savaşın, ama Şemdin çetesi gibi de savaşılmaz s” (yukarıda 7. paragraf).
32. Mahkeme, dördüncü yazıda bulunan yazıda A.Ö.’nün açıklamalarında, ilgilinin silah kullanma ve savaş çıkması durumunda savaşma imkânını açık bırakarak, sempatizanlarına ve PKK üyelerine talimatlar verdiği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, bu görüşlerin, Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi’nin 5. maddesi anlamında, terör eylemini işlemeye alenen tahrik olarak incelenebileceğini değerlendirmektedir (yukarıda belirtilen Gürbüz ve Bayar, § 21).
33. Dolayısıyla, Mahkeme, olayların meydana geldiği dönemde avukatları aracılığıyla eski örgütüne talimatlarını iletmeye devam eden PKK’nın tutuklu lideri, A.Ö.’nün kimliğini, yönettiği yasa dışı örgüt tarafından işlenen şiddet eylemlerinin bilançosunu, ilgili tarafından bu açıklamaların yapıldığı ateşkes önerisinin hassas bağlamında şiddet eylemlerinin işlenmesine ilişkin olarak PKK üyelerine verdiği talimatlarının bulunduğu açıklamalarının içeriğini dikkate alarak, şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya isyana teşvik veya çağrı olarak yorumlandığı kanaatindedir. Bunlar, burada dikkate alınması gereken temel unsurlardır. Nitekim, Mahkemeye göre, bu açıklamalar kamuoyuna ve özellikle PKK üyelerine, bazı koşulların bir araya gelmesi durumunda, şiddete başvurulmasının gerekli ve haklı olduğu izlenimi vermektedir (bk., benzer bir yaklaşım için, Kaya/Türkiye (k.k.), No. 6250/02, 22 Mart 2007).
34. Başvuranın A. Ö.’nün ifadelerinin içeriğiyle kişisel olarak ilişkili olmadıkları doğru olsa da, ilgililer A. Ö.ye bir platform sağlamışlar ve bu ifadelerin yayımlanmasına imkân vermişlerdir. Mahkeme, ihtilaf konusu ifadelerin şiddete teşvik edici olarak yorumlandığına ilişkin sonucu dikkate alarak (yukarıdaki 33. paragraf), bilgi verme hakkının terörist grupların açıklamalarının yayılması için bir mazeret veya bahane olarak kullanılamayacağı sebebiyle (Falakaoğlu ve Saygılı/Türkiye, No. 11461/03, § 30, 19 Aralık 2006), başvuranın, bir gazetenin sahibi ve yazı işleri müdürü olarak, bütün sorumluluktan muaf tutulamayacağını değerlendirmektedir (Sürek/Türkiye (No. 3) [BD], No. 24735/94, § 41, 8 Temmuz 1999).
35. Öte yandan, Mahkeme bu tür bir durumda ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisini ve başvuranın hakkında yürütülen ceza davası sonucunda beraat ettiğini dikkate alarak (Sürek/Türkiye (No.1) [BD], No. 26682/95, § 65, AİHM 1999‑IV), ihtilaf konusu müdahalenin izlenen meşru amaçlara orantılı olmadığı şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır (Zana/Türkiye, 25 Kasım 1997, § 61, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1997‑VII).
36. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, Hükümetin başvuranın şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ilişkin itirazını kabul etmekte ve Sözleşme’nin 35. Maddesinin 3. Fıkrasının a bendi ile ve 4. fıkrası uyarınca, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini sonucuna varmıştır..
Bu gerekçelerle, Mahkeme, Oy Birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 14 Mayıs 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy