AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 51181/10
Refik GÜZÜPEK/Türkiye
Başkan,
Robert Spano,
Hâkimler,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 26 Şubat 2019 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Yukarıda anılan 9 Temmuz 2010 tarihli başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere karşılık olarak başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Refik Güzüpek, 1934 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Van’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Van Barosuna bağlı Avukat Cemal Demir tarafından temsil edilmiştir.Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
3. Dava konusu olaylar, taraflar tarafından iletildiği şekliyle ve kendileri tarafından ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Başvuranın oğlunun öldürülmesi ve ilgili ceza yargılamaları
Türk-İran sınırına yakın bir yerde devriye görevinde olan iki asker tarafından hazırlanan belgeye göre, 3 Ocak 2003 tarihinde saat sabah 05.00 sıralarında, askerlerin gece görüş kameralarından, yasa dışı olarak sınırı geçen ve İran’dan Türkiye’ye giriş yapan bir grup kişi gözlemlenmiştir. O gün sabah 07.30’da düzenlenen olay tutanağında, askerlerden sorumlu askeri komutanın, kendisinin ve emrindeki askerlerin, bu kişilere sabah 04.50’de sınırı geçmelerinden sonra sözlü uyarıda bulunduklarını ve durmalarını istediklerini söylemek üzere yakındaki askeri karargâha telefon ettikleri belirtilmiştir. Ancak, söz konusu kişiler, askerlerin emirlerine uymamış ve kaçmaya başlamışlardır. Askerler daha sonra onların bulunduğu yöne doğru ateş açarak bu kişilerden birini yaralamışlardır. Yakında bulunan askeri karargâhtan gelen ve komutan tarafından olay hakkında bilgilendirilen bir grup görevli, sabah 05.30’da olay mahalline varmış ve yukarıda belirtilen raporu hazırlamıştır. Raporda, askerlerin gruba ateş açtıktan ve gruptaki üyelerden birini yaraladıktan sonra, yerdeki kan izini takip ettikleri ve grubun beş üyesini buldukları ve yakaladıkları belirtilmiştir. Daha sonra, askerler, atından düşen yaralı adamı görmüş ve kendisine yaklaştıklarında onun çoktan ölmüş olduğunu fark etmişlerdir. Görevliler, ölen kişinin bacağının arkasından vurulduğunu gözlemlemiş ve onun kan kaybından ölmüş olduğuna kanaat getirmişlerdir. Adamın kimliği, askerler tarafından başvuranın oğlu İsa Güzüpek olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, grubun İran’dan Türkiye’ye at sırtında konteynırlarla motorin getiren kaçakçılar olduğu tespit edilmiştir. Rapora göre, olayın gerçekleştiği yer, İran sınırından 550 metre uzaklıktaydı. Aynı gün askeriyeden üç üye tarafından yazılan ve imzalanan başka bir belgede, “kaçakçılık şüphesiyle sabah saat 5.00’da yakalanan” beş adamın, askeri komutana teslim edildiği belirtilmiştir. El yazısıyla yazılan başka bir rapora göre, “sabah saat 05.00’da” yakalanan adamlardan biri, H.A. idi ve kendisi olay sırasında yaralanmıştı. Aynı gün, bir astsubay, başvuranın oğluyla birlikte yakıt kaçakçılığı yapan beş adamın ifadelerini almıştır. Bu adamlar, görevliye, İran’dan geri dönerken, başvuranın oğlunun ve gruplarından başka bir üyenin, belli bir mesafede onların önünde yürüdüklerini ve daha sonra onları görmediklerini söylemişlerdir. Askerler tarafından sabah 02.30’da yakalandıklarını belirtmişlerdir.Aynı gün, astsubay, ayrıca, olaya iştirak eden askerlerin de ifadelerini almıştır. Dokuz askerin tümü, kaçakçıları ilk olarak sabah saat 04.30’da fark ettiklerini belirtmiştir.Aynı gün, yakında bulunan Saray ilçesinden bir savcı, olay yeri inceleme memuru ile birlikte olay mahalline gelmiş ve keşif yapmıştır. Bölge karla kaplıydı ve savcı, terk edilmiş iki binanın önünde yerde büyük bir kan gölü olduğunu fark etmiştir. Savcıya, olay yerinin İran sınırından altı kilometre uzaklıkta olduğu ve 450 metre uzaklıkta bir demiryolu istasyonu olduğu söylenmiştir.Savcının ziyareti sırasında, ateş edildiği sırada başvuranın oğluyla birlikte yakıt kaçakçılığı yapan ve askerler tarafından yakalanan adamlar da hazır bulunmuştur. Bu kişiler, savcı tarafından tanık olarak dinlenmişlerdir. Savcıya, İsa Güzüpek’in kan gölünün olduğu yerde durduğunu ve askerlerin terk edilmiş iki binaya doğru ateş açtıkları sırada İsa Güzüpek’in yaklaşık olarak 10-25 metre arkasında olduklarını söylemişlerdir.Aynı gün, savcının huzurunda, iki doktor tarafından, yerel bir hastanede başvuranın oğlunun bedeni üzerinde ölü muayene işlemi yapılmıştır. İlgili raporda, ölen kişinin kimliğinin henüz tespit edilmediği belirtilmiştir. Doktorlar, mağdurun sağ kalçasına bir merminin girdiğini ve sağ baldırdan çıktığını tespit etmişlerdir. Doktorlar, ayrıca, merminin ana kan damarına zarar vermesi nedeniyle mağdurun kan kaybından öldüğü sonucuna varmışlardır.Aynı gün başvuran, oğlunun sabah saat 03.30 ve 04.00 arasında hukuka aykırı bir şekilde öldürüldüğü iddiasıyla ve faillerin yargılanması talebiyle Saray Savcısına resmi olarak şikâyette bulunmuştur.Saray savcısı tarafından olaya iştirak eden askerler ve yakıt kaçakçılığı yapan sivillerin söz konusu günde ifadeleri alınmış ve bu ifadeler kayıt altına alınmıştır. Askerlerden sorumlu olan T.D., savcıya, olayın sabah 04.30’da gerçekleştiğini söylemiştir. Savcıya, kendisinin ve askerlerin kaçakçıları durmaları konusunda uyardıklarını ve kaçakçıların onların emirlerine uymayıp kaçmaya başladıklarını söylemiştir. Sonrasında ise havaya iki el uyarı atışı yaptıklarını, ancak kaçakçıların durmadıklarını belirtmiştir. Daha sonra, T.D., askerlere kaçakçıların atlarına ateş etmeleri emrini verdiğini ve bunun bile bu kişileri durdurmadığını ifade etmiştir. Kaçakçıları yakalayıncaya kadar onları bir kilometre boyunca takip ettiklerini belirtmiştir. Sonrasında ise, yerde kan izi tespit etmelerinin ardından izi 150 metre boyunca takip ettiklerinde, bir kişinin yerde yattığını gördüklerini söylemiştir. Bu kişiye yaklaştıklarında ise ölü olduğunu fark ettiklerini belirtmiştir. Diğer askerler de benzer beyanlarda bulunmuş, ancak olayın meydana geldiği saati belirtmemişlerdir. Kaçakçılardan biri, savcıya, gece yarısı sınırı geçtiklerini ve sabah 03.30 ve 04.00 arasında, askerler tarafından kendilerine ateş açıldığı terk edilmiş binaların dışına vardıklarını söylemiştir. Bu kişinin ifadelerine göre, İsa Güzüpek vurulmuş ve yere yığılmıştır. Askerler, daha sonra, terk edilmiş binaların arkasından ortaya çıkıp onları yakalamışlardır. Sonrasında, askerlerden biri, tüfeğinin kabzasını başına vurarak onu yaralamıştır. Askerler, bu kişileri sabaha kadar orada tutmuştur. Yine bu kişinin ifadesine göre, kaçakçılardan ikisi, başvuranın diğer oğullarıydı. Savcıya, erkek kardeşleri İsa Güzüpek’e yardım etmeye çalıştıkları sırada askerlerin onları engellediğini söylemişlerdir.
16. Yakındaki bir tren istasyonunda çalışan dört kişinin de savcı tarafından ifadeleri alınmıştır ve bu kişiler sabah saat 01.30 ve 02.00 arasında iki el silah sesi duyduklarını belirtmişlerdir. Ne olduğunu görmek için istasyonunun dışına çıkmışlardır. Terk edilmiş binanın dışında askerleri gördükleri zaman, istasyona geri dönmüşlerdir. Sabah saat 03.30 ve 04.00 civarında, başka bir el silah sesi duymuşlar ve tekrar bakmak için dışarı çıkmışlardır. Askerleri aynı yerde tekrar gördüklerinde ise istasyona geri dönmüşlerdir.
17. Savcı, 8 Ocak 2003 tarihinde, olay yeri inceleme memuru ile birlikte olay yerini yeniden ziyaret etmiştir. Olay yerinden sınıra kadar olan mesafeyi 3.970 metre olarak hesaplamışlardır. Olay yeri inceleme memuru, ayrıca, İsa Güzüpek’in bedeninin bulunduğu büyük kan gölü hariç olmak üzere bölgede hiçbir kan izinin olmadığını kaydetmiştir.
18. Saray Savcısı, 10 Ocak 2003 tarihinde, askeri savcının, suçun niteliği ve faillerin kimlikleri nedeniyle soruşturmaya devam etmek için gereken yargı yetkisine sahip olduğuna karar vermiş ve dosyayı askeri savcılığa göndermiştir.
19. Askeri savcı, 4 Şubat 2003 tarihinde, olaya iştirak eden askerleri sorgulamıştır. Askerler, savcıya, olayın sabah 4.30’da gerçekleştiğini söylemişlerdir. Askerlerin dördü, ayrıca, olay sırasında ateş açtıklarını kabul etmiştir.
20. Askeri savcı, 3 Mart 2003 tarihinde, kaçakçıları sorgulamıştır. Savcıya, askerlerin önceden uyarı yapmaksızın ateş açtıklarını ve İsa Güzüpek’in vurulup yaralanmasından sonra ona herhangi bir şekilde yardım etmelerine izin vermediklerini söylemişlerdir. Askeri savcıya, askerlerin sabah saat 02.30 ve 03.00 civarında ateş açtıklarını söylemişlerdir.
21. Askeri savcı, 15 Ekim 2003 tarihinde, Van ilindeki kara kuvvetleri karargâhı tarafından, olayın meydana geldiği bölgenin 1990 yılında askeri bölge olarak belirlendiği ve o zamandan beri sivillere yasak bir bölge olduğu konusunda bilgilendirilmiştir.
22. Van Askeri Savcısı, 21 Ekim 2003 tarihinde, kaçakçılara doğru ateş açtıklarını kabul eden dört asker hakkında Van Askeri Mahkemesine bir iddianame sunmuştur (bk. yukarıda 19.paragraf). Söz konusu askerler cinayetle suçlanmıştır. Askeri Mahkeme, 9 Aralık 2003 tarihinde, davalıların üçünün o zamana kadar askerlik hizmetlerini tamamlamaları ve hiçbir askeri suçun söz konusu olmaması nedeniyle yargı yetkisini hukuk mahkemelerine devretmiştir.
23. Dört askerin yargılanması, Van Ağır Ceza Mahkemesi önünde gerçekleşmiştir. İlgili mahkeme, 19 Ekim 2005 tarihinde, davalıların silahlarını kullanırken yetkileri kapsamında hareket etmeleri nedeniyle onlara ceza vermek için hiçbir gerekçe bulunmadığına karar vermiştir.
24. Başvuran, 9 Aralık 2005 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, olayın, sabah saat 03.00 civarında bir yerleşim bölgesinde gerçekleştiğini ve resmi belgelerin ikisinin (yukarıda 7. paragrafta belirtilen), olay zamanının sabah saat 03.00 yerine sabah saat 5.00 olarak geçmesi için askerler tarafından değiştirildiğini belirtmiştir. Başvuran, askerlerin, oğlunu vurduktan hemen sonra hastaneye götürmedikleri için kan kaybından öldüğünü ve saatlerce onu olay yerinde tuttuklarını iddia etmiştir.
25. Yargıtay, 28 Kasım 2007 tarihinde, kararı onamış, ancak Askeri Mahkemenin “davalıları cezalandırmak için hiçbir gerekçe [bulunmadığı]” sonucunu, “davalıların beraati” olarak değiştirmiştir.
26. Hükümet, görüşlerinde, Yargıtay’ın kararının Van Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne iade edildiği kesin tarihin, dava dosyasından tespit edilemediğini ileri sürmüştür. Ancak, Hükümet, Yargıtay’ın 28 Kasım 2007 tarihli kararının kesinleştiğini teyit eden, 23 Ocak 2008 tarihinde düzenlenen bir belge sunmuştur. Hükümet, kesin tarihin bilinmemesi nedeniyle, bu koşullarda kararın en geç 23 Ocak 2008 tarihinde gönderildiğini varsaymanın adil olacağını ileri sürmüştür.
2. İdare mahkemeleri önündeki tazminat yargılamaları
27. Bu süre zarfında, başvuran, 2 Temmuz 2003 tarihinde, Van İdare Mahkemesi önünde, Savunma Bakanlığına (“Bakanlık”) karşı tazminat davası açmıştır. Başvuran, oğlunun, 3 Ocak 2003 tarihinde, askerler tarafından sabah saat 03.30 civarında vurulduğunu ve onu hastaneye götürmedikleri için öldüğünü iddia etmiştir. Ayrıca, başvuran, savcının yerinde inceleme raporuna (bk. yukarıda 10.paragraf) atıfta bulunmuş ve oğlunun, sivillerin yaşadığı bir bölgedeki sınırdan yaklaşık beş kilometre uzaklıktan vurulduğunu iddia etmiştir. Askerler tarafından iddia edilenin aksine (bk. yukarıda 6. paragraf), sınır ve oğlunun vurulduğu yer arasındaki bölgede savcı tarafından hiçbir kan izi gözlemlememiştir (bk. yukarıda 17. paragraf). Dolayısıyla, askeriyenin, başvuranın oğlunun öldürülmesi gerçeğini manipüle etmeye çalıştığı ve oğlunun askerlerden kaçtığını gösteren hiçbir delil bulunmadığı açıktı.
28. Bakanlık, 19 Kasım 2003 tarihli cevapta iddiaları reddetmiş ve başvuranın oğlunun ölümüne yönelik olarak Bakanlığa hiçbir hatanın yüklenemeyeceğini iddia etmiştir.
29. Van İdare Mahkemesi, 20 Eylül 2004 tarihinde, başvuranın tazminat taleplerini reddetmiş ve Bakanlığın kusurlu olmadığına karar vermiştir. İlgili mahkeme, olayın, İran sınırından yaklaşık 550 metre uzaklıkta ve dolayısıyla askeri bir bölgede başladığını tespit etmiştir. İlgili mahkeme ayrıca, keşif tutanağına göre, olayın sabah saat 04.50 civarında gerçekleştiğini ve başvuranın oğlunun, askerler onu bulduğunda çoktan ölmüş olduğunu belirtmiştir. Sabah saat 05.30’da olay yerine gelen bir grup asker tarafından hazırlanan keşif tutanağına göre (bk. yukarıda 6. paragraf), askerler, kan izini takip ederek başvuranın oğlunu bulmuştur. Dolayısıyla, başvuranın, askerlerin oğlunu bölgede tuttuğuna dair iddiası gerçeği yansıtmamaktadır.
30. Başvuran 24 Aralık 2004 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, İdare Mahkemesinin, halen Van Ağır Ceza Mahkemesi önünde derdest olan, yukarıda anılan ceza yargılamalarına ilişkin dava dosyasını incelemeden karar verdiği şikâyetinde bulunmuştur. Başvuran, İdare Mahkemesi, Van Ağır Ceza Mahkemesinin dava dosyasını incelemiş olsaydı, yukarıda belirtilen iki belgenin (bk. 7. paragraf), askerler tarafından, olay zamanının sabah saat 03.00 yerine 05.00 olarak geçmesi için manipüle edilmiş olduğunu görmüş olacağını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, askerlerin oğlunun ölümünden dolayı kusurlu olduğuna ve onu hastaneye zamanında götürmediklerine dair argümanlarını yinelemiştir.
31. Danıştay, 19 Mart 2008 tarihinde, İdare Mahkemesinin kararını onamıştır. Daha sonra, başvuranın iki belgenin manipüle edildiği hakkındaki iddialarına tekrarladığı düzeltme talebi, 23 Ekim 2009 tarihinde Danıştay tarafından reddedilmiştir. Bu kararın sağ üst köşesinde bulunan el yazısıyla yazılmış nota göre, nihai karar 25 Mart 2010 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
ŞİKÂYETLER
32. Başvuran, ilk olarak, başvuru formunda ve Sözleşme’nin herhangi bir maddesine dayanmaksızın ve sonrasında görüşlerinde ve Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, askerler tarafından güç kullanımının haksız olduğu gerekçesiyle, oğlunun öldürülmesinin hukuka aykırı olduğu şikâyetinde bulunmuştur. Başvuran, ayrıca, oğlunun saatlerce olay mahallinde tutulması sebebiyle kan kaybından öldüğünü iddia etmiştir. Bu iddiayı desteklemek üzere, başvuran, askerlerin, bu gerçeği saklamak için iki belge üzerinde olay zamanını manipüle ettiğini iddia etmiştir.
33. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, ceza yargılamalarının ve idari yargılamaların adil olmadığı şikâyetinde bulunmuştur. Başvuran, ek olarak, Bakanlığın herhangi bir nedensel bağ tesis edilmeksizin tazminat ödemekle yükümlü olması gerektiğini belirtmiştir. Başvuran ayrıca, yargı kararlarının yeterince gerekçelendirilmediği şikâyetinde bulunmuştur.
34. Son olarak ve nasıl ve neden olduğunu öne sürmeden, başvuran, başvuru formunda, Sözleşme’nin 5. ve 14. maddelerinin ve ayrıca, Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, başvuran, görüşlerinde bu şikâyetleri öne sürmemiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Sözleşme’nin 2 ve 6. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
35. Başvuran, Sözleşme’nin 2. ve 6. maddelerine dayanarak, oğlunun öldürülmesinin hukuka aykırı olduğu ve cezai ve idari yargılamaların adil olmadığı şikâyetinde bulunmuştur.
36. Mahkeme, bireysel başvuruda bulunma hakkının kullanılmasına ilişkin olarak kendisine açılan davanın kapsamının başvuranın şikâyeti ile belirlendiğini yineler. Şikâyet, olgusal iddialar ve yasal argümanlar olmak üzere iki ana unsurdan oluşmaktadır: Hangi hukuk kuralının uygulanacağını bulmak mahkemenin görevidir (jura novit curia) ilkesi uyarınca, Mahkeme, başvuran tarafından Sözleşme ve Protokolleri kapsamında öne sürülen hukuki gerekçelere bağlı değildir ve başvuranın dayandığı Sözleşme maddeleri veya hükümlerinden farklı olan Sözleşme maddeleri veya hükümleri kapsamında bir şikâyeti inceleyerek şikâyet konusu olayları hukuki açıdan vasıflandırma yetkisine sahiptir(bk. Radomilja ve Diğerleri/ Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, AİHM 2018).
37. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın şikâyetlerini sadece ilgili kısımları aşağıdaki gibi geçen Sözleşme’nin 2. maddesi yönünden incelemeyi uygun görmektedir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur...
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
(a) bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
(b) bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
(c) bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması.”
38. Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 35. maddesinde düzenlenen altı ay süre kuralına uymadığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, Yargıtay’ın kararının, 23 Ocak 2008 tarihinde, Van Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne tevdi edildiğini; ancak başvuranın bu tarihten itibaren altı ay içerisinde başvurusunu yapmadığını belirtmiştir.
39. Hükümet, Amaç ve Okkan/Türkiye (no. 54179/00 ve 54176/00, § 35, 20 Kasım 2007), Nikolova ve Velichkova/Bulgaristan (no. 7888/03, §§ 55 ve 64, 20 Aralık 2007) ve Leonidis/Yunanistan (no. 43326/05, § 46, 8 Ocak 2009) davalarına dayanarak, 2. madde ihlallerinin, sadece mağdurun akrabalarına tazminat hükmedilmesi yoluyla giderilemeyeceğini iddia etmiştir. Zira yetkililerin, polislerin kasten kötü muamelesi veya öldürmesi olaylarına yönelik olarak sorumluları yargılamak ve cezalandırmak için yeterince eylemde bulunmamakla birlikte tepkilerini sadece tazminat ödemekle sınırlayabilmesi durumunda, Devlet görevlilerinin, kontrolleri altında bulunan kişilerin haklarını fiili cezasızlıkla kötüye kullanması bazı durumlarda mümkün olacaktır ve öldürme, işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele bakımından genel hukuki yasaklamalar, esas önemlerine rağmen, uygulamada etkisiz olacaktır.
40. Hükümet yukarıdaki hususlar ışığında ve ayrıca Alkın/Türkiye (no. 75588/01, §§ 31-33, 13 Ekim 2009) davasındaki karara dayanarak, başvuranın şikâyetine yönelik uygun tazmin sağlama potansiyeline sahip olan ilgili hukuk yolunun ceza yargılaması olduğunu ve başvuranın tazminat alma isteminde bulunduğu idari yargılamaların altı aylık sürenin işlemesini etkilemediğini ileri sürmüştür.
41. Başvuran, Hükümetin argümanlarına yanıt vermemiştir.
42. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin iki aşamalı olduğunu gözlemlemektedir. İlk olarak, başvuran, askerlerin oğluna karşı, kanaatine göre haksız olarak, ölümcül güç kullanmasından ve yetkililerin ateş edilmesi olayına ilişkin olarak etkili bir ceza soruşturması yürütmediğinden şikâyet etmiştir. Başvuran, buna ek olarak, askerlerin oğlunun vurulmasından ve yaralanmasından sonra hastaneye götürmediklerinden ve bu nedenle, ölümüne onların ihmalinin neden olduğundan şikâyet etmiştir.
43. Mahkeme, başvuranın oğluna askerler tarafından ateş edilmesinin ve daha sonra, iddia olunan ihmalin, yani başvuranın yaralı oğlunu hastaneye götürmek yerine vurulduğu yerde saatlerce tutulmasının, başvuranın oğluna ateş edilmesinden ayrılamayacak olaylar zincirinin parçalarını oluşturduğu kanaatindedir. Ateş edenler, başvurana göre, daha sonra oğlunu hastaneye götürmeyerek onun ölümüne neden olan aynı askerlerdi. Mahkeme’ye göre, başvuranın, askerlerin oğlunun kan kaybından ölmesine izin verdiğine dair iddiası, sadece askerlerin basit bir görev ihmali olarak değerlendirilemez. Bu itibarla, askerlerin iddia olunan ihmalinin, uygun iç hukuk yolunun başvuran tarafından açılan idari tazminat davası olabileceği, davalı Devletin yaşam hakkını korumak için adım atması konusundaki pozitif yükümlülüğünün alanına girdiğine karar verilemez (bk. Sakine Epözdemir ve Diğerleri / Türkiye, no. 26589/06, §§ 42-43, 1 Aralık 2015).
44. Mahkeme, askerlerin ilk eylemlerinin ve daha sonra başvuranın oğlunu hastaneye götürmeyi ihmal ettikleri iddiasının, Türk Ceza Kanunu uyarınca bir suç olan kasıtlı olarak ölüme neden olma iddiasıyla aynı anlama geldiği kanaatindedir. Ceza yargılamaları sırasında askerlere karşı yöneltilen suçlama, başvuranın oğlunu vurdukları ve hukuka aykırı bir şekilde öldürdükleri iddiası olsa dahi, Mahkeme, başvuranın, yaptığı temyiz başvurusunda, askerlerin yaralı oğlunu hastaneye götürmedikleri iddiasına ilişkin şikâyetini öne sürdüğünü gözlemlemektedir (bk. yukarıda 24. paragraf). Bu nedenle, Mahkeme, ceza mahkemelerinin bu ilave iddia hakkında yeterince bilgilendirildiğini ve dolayısıyla, bu mahkemeler tarafından yapılan yargılamaların, bu iddiaların incelenmesi için uygun ve ilgili bir alan olduğu kanaatindedir.
45. Yukarıda anılan hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın her iki şikâyetinin, Sözleşme’nin 2. maddesinde yer alan negatif yükümlülük yönünden incelenmesi gerektiğini düşünmektedir.
46. Bu amaçla, Mahkeme, yaşamdan mahkum bırakma ile ilgili davalarda, Sözleşmeci Devletlerin, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, sorumluların tespitiyle ve cezalandırılmasıyla sonuçlanabilecek olan etkili bir soruşturma yürütülmesine ilişkin usuli bir yükümlülüğe sahip olduğunu yinelemektedir (bk., diğerlerinin yanında, Özcan ve Diğerleri/Türkiye, no. 18893/05, § 54, 20 Nisan 2010 ve burada anılan davalar). Bu noktada, somut başvuruda olduğu gibi, davalı Hükümetin öldürmeyi gerekçelendirme yükümlülüğünü taşıdığı davalarda, bir soruşturmada atılan adımların incelenmesinin, sadece soruşturmanın önceki cümlede belirtilen usuli yükümlülük gerekliliklerine uygun olup olmadığını değerlendirme amacına değil, aynı zamanda bunun, kullanılan gücün söz konusu koşullarda gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğinin ve Hükümetin, böylece, öldürmeyi gerekçelendirme yükümlülüğünü tatmin edici bir şekilde yerine getirip getirmediğinin tespitine yol açabilme kabiliyetine haiz olup olmadığına karar verme amacına da hizmet ettiği yinelenmelidir (bk. Cangöz ve Diğerleri/Türkiye, no. 7469/06, § 115, 26 Nisan 2016). Dolayısıyla, başvuranın şikâyeti bakımından, Hükümetin yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlayacak ve aynı zamanda, başvuranın oğlunun öldürülmesine yönelik uygun tazmin sağlama potansiyeline sahip olacak ilgili iç hukuk yolu, savcılar tarafından yürütülen soruşturma ve daha sonra Van Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen ceza yargılamasıydı. Yukarıda belirtildiği üzere, bu yargılamanın sonunda Yargıtay tarafından alınan nihai karar, 23 Ocak 2008 tarihinde Van Ağır Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdürlüğüne ulaşmıştır (bk. yukarıda 26. paragraf) ve bu tarihten itibaren, bu karar, başvuranın erişimine açık bulunmuştur. Bununla birlikte, başvuran, bu tarihten itibaren altı ay içerisinde Mahkeme’ye başvuruda bulunmamıştır.
47. Önceki paragrafta belirtilen “uygun tazmin” konusuyla ilgili olarak, Mahkeme, ayrıca, Hükümet tarafından da vurgulanan bu konuya ilişkin içtihadına atıfta bulunmalıdır (bk. yukarıda 39-40. paragraflar) ve Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetler bakımından bir başvuranın mağdur statüsünün sadece tazminat hükmedilmesi yoluyla giderilmesi halinde, Sözleşmeci Devletlerin yukarıda belirtilen yükümlülüğünün yanıltıcı hale geleceğini yinelemektedir. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranın, somut başvuruyu, tazminat yargılamalarının sonunda alınan nihai kararın kendisine 25 Mart 2010 tarihinde tebliğ edildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde yapmasına rağmen ( bk. yukarıda 31. paragraf), bu yargılamaların altı aylık sürenin işlemesini etkilemediği görüşündedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan, Alkın, § 33; bk. ayrıca Erkan / Türkiye (k.k.), no. 41792/10, §§ 64-65, 28 Ocak 2014 ve Jørgensen ve Diğerleri/Danimarka (k.k.), no. 30173/12, §§ 62-63, 28 Haziran 2016). Dolayısıyla, bu şikâyetler ile ilgili olarak altı aylık sürenin başlangıç noktası, ceza yargılamalarının sonunda alınan nihai kararın Van Ağır Ceza Mahkemesine tevdi edildiği tarih olan 23 Ocak 2008 tarihiydi.
48. Yukarıdaki hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetleri bakımından altı ay kuralına uymadığı görüşündedir. Bu nedenle, bu şikâyetler, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Diğer Şikâyetler
49. Başvuran, son olarak ve nasıl ve neden olduğunu öne sürmeden, başvuru formunda, Sözleşme’nin 5. ve 14. maddelerinin ve ayrıca, Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Bununla birlikte, başvuran, bu şikâyetleri görüşlerinde öne sürmemiştir.
50. Mahkeme, her halükarda, Türkiye’nin 2016 yılına kadar 7 No.lu Protokol’ü onaylamadığını kaydetmektedir. Bu Protokol’ün 3. maddesi kapsamındaki şikâyet, bu nedenle, Sözleşme ile kişi bakımından (ratione personae) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
51. Mahkeme, başvuranın diğer şikâyetlerini incelemiştir. Mahkeme, elindeki tüm materyaller ışığında, bu şikâyetlerin, Sözleşme veya Protokollerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine işaret etmediği kanaatine varmıştır. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy çokluğuyla,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, 21 Mart 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy