AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
(Başvuru no. 15022/08)
Kemal HACIÖMEROĞLU / Türkiye
Başkan
Helen Keller
Yargıçlar
Ksenija Turković,
Robert Spano
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Abel Campos’un katılımıyla 13 Ekim 2015 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), sırasıyla 24 Mart 2008 tarihinde yapılmış olan yukarıdaki başvuruyu göz önünde bulundurarak yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki şekilde karar vermiştir.
OLAYLAR
Başvuran, Kemal Hacıömeroğlu, 1955 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve Ankara’da ikamet etmektedir. Mahkeme nezdinde Ankara Barosuna kayıtlı Avukat Mehmet Özşahin tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (Hükümet) ise, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davaya Özgü Koşullar
Tarafların beyanları ve ibraz ettikleri belgelere göre dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
6 Şubat 2005 tarihinde Ankara’da meydana gelen trafik kazasında aralarında başvuranın eşi, oğlu ve kızının da bulunduğu dört kişi yaşamını yitirmiştir. Başvuranın oğlunun kontrolündeki araç, yolun karşısına geçerek, karşı yönden gelen iki araçla çarpışmıştır.
Kaza, 4 metre genişliğindeki refüjün bulunduğu bir karayolunda meydana gelmiştir. Kazanın meydana geldiği esnada refüj yüklenici firma tarafından yeniden inşa edilmekteydi. Beton dökme, dolgu ve asfalt çalışmalarının yürütüldüğü esnada iki yolu birbirinden ayıran beton bloklar kaldırıldığı için kazanın meydana geldiği anda karayolunda bu betonarme bloklar bulunmamaktaydı.Kazanın meydana geldiği gün, olay yerine gelen polisler tarafından iki tutanak tutulmuştur. Söz konusu bu tutanaklarda, yol yapım çalışmalarının devam ettiğini gösteren trafik levhalarının hasarlı olduğu belirtilmiştir. İlçe emniyet müdürlüğünde görevli üç olay yeri uzmanı, fotoğraf çekmek ve rapor hazırlamak için olay yerine gelmiştir. Raporda, yol kenarlarında hasar görmüş uyarı levhalarının olduğu ve bu levhaların bazılarının kazanın meydana geldiği yerden on metre uzaklıkta bulunduğu belirtilmiştir.
Polislerin 10 Şubat 2005 tarihinde düzenlediği bir diğer tutanakta ise olay yerinde trafik işaretlerinin bulunmadığı belirtilmiştir.
Başvuran, olay yerinde yol yapım çalışmasının olduğunu gösteren bir trafik işaretinin bulunmadığını ve kazanın meydana geldiği yerdeki tüm delillerin, kazanın hemen sonrasında yüklenici şirket çalışanları tarafından yok edildiği kanaatindedir.
Kaza sonrasında, savcı dört mütevaffa üzerinde ölü muayene işlemine nezaret etmek üzere hastaneye gitmiştir. Savcının verdiği talimatlar doğrultusunda, polis görgü tanıklarının ifadelerine başvurmuştur.
Başvuran temsilcisi, 14 Şubat 2005 tarihinde, Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi nezdinde kazaya ilişkin delillerin tespit talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine, davaya bakan hâkim beraberinde birkaç bilirkişiyle birlikte olay yerine gitmiş ve hem suç mahalli hem de kazaya karışan araçlar incelenmiştir.
Savcı, ilerleyen günlerde aralarında başvuranın, kazaya karışan kişilerin ve yüklenici firmanın yetkisinin bulunduğu kişilerin ifadesini almıştır. Savcı ayrıca, yürüttüğü tahkikata yardımcı olması amacıyla Adli Tıp Kurumundan rapor düzenlemesini talep etmiştir.
Savcı, 18 Kasım 2005 tarihinde, hazırladığı iddianameyi Ankara Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Bu iddianamede, kazaya karışan iki sürücü ve yol yapım çalışmasını sürdüren yüklenici firmanın yetkilisi suçlu bulunmuştur. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi iddianameyi kabul etmiş ve böylece sanıklar hakkında ceza davası açılmıştır.
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi nezdindeki yargılama işlemlerine 17 Ocak 2006 tarihinde başlanmıştır. Ağır ceza mahkemesi, altı duruşma yapmış ve bu duruşmalar esnasında başvuran, davalılar, müdahil taraflar, tanıklar ve kaza tutanaklarını düzenleyen polisler dinlenmiştir. Bilirkişi raporları ve olay yeri görüntüleri de mahkeme tarafından incelenmiştir. Yargılamalar esnasında başvuran çeşitli dilekçeler ve kazadaki tarafların kusur oranlarına ilişkin bir bilirkişi raporu ibraz etmiştir. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden yol ve trafik alanında uzmanlaşmış üç akademisyen bilirkişiyi, bilirkişi raporu hazırlamaları için atamıştır.
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Ekim 2006 tarihinde, kazada kusurları bulunmadığı gerekçesiyle tüm davalıların beraat etmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın kazada hayatını kaybeden oğlunun aracın kontrolü kaybetmesi nedeniyle kazaya sebebiyet verdiği kanaatindedir.
Yargıtay, başvuranın temyiz talebini 24 Eylül 2007 tarihinde reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
Başvuranın talebi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, davanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna götürülmesine karar vermiştir. Başsavcı, ilk derece mahkemesinin; yol yapım çalışması esnasında Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan ve yol uyarı işaretlerine ilişkin gereklilikleri detaylı şekilde düzenleyen Yol Yapım Bakım ve Onarımlarında Trafik İşaretleme Standartlarında belirtilen tedbirlere uyulup uyulmadığı hususunu incelemediği kanaatindedir. Ayrıca, soruşturma aşamasında polisler tarafından delillerin uygun şekilde toplanmadığını ve ilk derece mahkemesinin dosyada bulunan delillerden trafik işaretlerinin varlığına ilişkin olarak elde edilen çelişkili bilgileri açıklığa kavuşturmadığını iddia etmiştir.
Cumhuriyet Başsavcısının bu yöndeki itirazları, 27 Kasım 2007 tarihinde Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından reddedilmiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin 2, 6 ve 13. maddesi uyarınca, Devlet tarafından oğlu, kızı ve eşinin yaşamlarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınmamasından şikâyetçi olmuştur.
Ayrıca, Sözleşme’nin 2. maddesi doğrultusunda, kazaya ilişkin etkili bir soruşturma yürütülmemesinden yakınmış; bu bağlamda, görevli savcının gerekli incelemeleri yürütmek ve delillerin toplanmasında polisleri denetlemek için olay yerine gitmediğini ve soruşturmanın kazadan yaklaşık dokuz ay sonra başlatıldığını ileri sürmüştür.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin, Devletin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif ve usuli yükümlülüklerine ilişkin olduğu kanaatinde olup; bu şikâyetleri sadece Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında incelemeyi uygun bulmuştur. Söz konusu maddenin ilgili bölümü aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur.
...”
Hükümet, yol yapım çalışmalarına ilişkin kapsamlı yasal hükümlerin ulusal hukukta mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Bu hükümler uyarınca, trafik güvenliğinin, yolcu ve sürücülerin güvenliğinin yeterli ölçüde korunduğunu belirtmiştir. Ayrıca yol çalışmaları esnasında alınacak tedbirlere ve bu tedbirlerin alınmamasına ilişkin yaptırımlara ulusal yasal düzende yer verildiğini ve bu tür çalışmaların kamu kurumlarının denetimine tabi olduğunu dile getirmiştir.
Hükümet ayrıca yetkililer tarafından etkili bir soruşturma yürütüldüğünü ileri sürmüştür. Her halükarda, Mahkeme’nin içtihatlarına göre, yaşama hakkının kasıtlı olarak ihlal edilmediği durumlarda, Sözleşme’nin 2. maddesinin etkili bir yargı sistemi oluşturma hususunda getirdiği pozitif yükümlülüğün, her davada cezai hukuk yolu sağlanmasını muhakkak gerektirmediğini vurgulamaktadır. Örneğin, hukuk sisteminin mağdura hukuk mahkemeleri nezdinde tek başına veya ceza mahkemeleri ile birlikte bir hukuk yolu sunması ve ilgili kişi veya kurumların sorumluluklarının tespit edilmesine ve tazminata hükmedilmesi ve kararın yayımlanması gibi uygun tazmin yollarının elde edilmesine imkân vermesi suretiyle de söz konusu yükümlülük yerine getirilebilir. Disiplin tedbirlerinin uygulanması da öngörülebilir.
Hükümet, başvuranın aile fertlerinin yaşam haklarına ilişkin kasıtlı bir ihlalin söz konusu olmadığı ve meydana gelen kazada sadece kusurlu davranış varlığından bahsedilebileceği kanaatindedir. Başvuranın yerel mahkemeler nezdinde tazminat davası açmamasını dikkate alan Hükümet, Mahkemeyi, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesiyle başvuranın şikâyetlerini reddetmeye davet eder.
Başvuran şikâyetlerini yinelemiş ve Hükümetin cevaplaması gereken esas hususun, kazanın meydana geliş şeklinin, adli makamlar tarafından bilimsel ve gerçekçi bir şekilde incelenip incelenmediği olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuran, kaza mahalline ilişkin raporların ve diğer soruşturma belgelerinin gerçeği yansıtmayacak şekilde hazırlandığını ve bu raporlara ve soruşturma belgelerine yönelik yaptığı itirazlarının ulusal makamlar tarafından dikkate alınmadığını iddia etmiştir. Yargılama öncesinde yürütülen soruşturmanın yaklaşık sekiz-dokuz ay boyunca sonlandırılmadığını ve birkaç görgü tanığının kaza mahallindeki delillerin yok edildiği yönünde verdiği ifadelerin dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. Başvuran son olarak, Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunda gerekli tedbirleri almadığı ortadayken, Genel Müdürlüğün hesap vermesi için adli makamlar önüne çıkarılmadığını eklemiştir.
Mahkeme, 2. maddenin sadece bir Devlet görevlisinin güç kullanımından kaynaklanan ölümlerle ilgili olmadığını yinelemiştir. Söz konusu maddenin birinci paragrafının ilk cümlesi, Sözleşmeci Devletlere, yetki alanlarında bulunan herkesin yaşamını güvence altına almaya yönelik tedbirler almaları yönünde pozitif bir yükümlülük getirmektedir. Bu tür bir pozitif yükümlülüğün, şimdiye kadar Mahkeme tarafından incelenen birçok farklı bağlamda ortaya çıktığı tespit edilmiştir: örneğin, sağlık çalışanlarının işlem ya da ihmalleriyle ilgili özel ya da kamusal sağlık hizmetleri sektöründe (bk. diğer atıflarla birlikte Vo / Fransa [BD], no. 53924/00, §§ 89-90, AİHM 2004-VIII), tehlikeli faaliyetlerin yönetimi ile ilgili olarak (bk. Öneryıldız / Türkiye [BD], no. 48939/99, § 71, AİHM 2004-X), gemide güvenliğin sağlanması (bk. Leray ve Diğerleri / Fransa (k.k.), no. 44617/98, 16 Ocak 2001), şantiyelerde güvenlik ile ilgili (bk. Pereira Henriques ve Diğerleri / Lüksemburg (k.k.), no. 60255/00, 26 Ağustos 2003), tren istasyonunda (bk. Bone / Fransa (k.k.), no. 69869/01, 1 Mart 2005).
Pozitif yükümlülüğün ortaya çıktığı alanlara ilişkin yukarıda belirtilen liste kapsamlı değildir. Mahkeme, bir kaplıcada başvuranın eşinin üstüne ağaç düşmesi sonucunda hayatını kaybetmesine ilişkin Ciechonska / Polonya davasında, Devletin yaşam hakkını güvence altına alma görevinin, kamuya açık alanlarda bireylerin güvenliğini sağlamaya yönelik makul tedbirler almayı ve ciddi bir yaralanma ya da ölüm olayının yaşanması durumunda, olayların tespit edilmesi, hatalı kişilerin sorumlu tutulması ve mağdura uygun telafinin sağlanması bakımından yeterli nitelikteki yasal yolların mevcut olduğunu güvence altına alan etkili ve bağımsız bir adli sisteme sahip olmayı kapsadığını kaydetmiştir (no. 19776/04, § 67, 14 Haziran 2011).
Mahkeme bazı istisnai durumlarda, yetkililerin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında yer alan pozitif yükümlülüklerinin, ceza hukuku yollarına başvurulmasını gerektirdiğini kaydetmiştir (bk. Öneryıldız, yukarıda anılan, § 93; ve şüpheli koşullarda can kayıplarının yaşandığı trafik kazalarına ilişkin Al Fayed / Fransa (k.k.), no. 38501/02, §§ 73-78, 27 Eylül 2007, ve Railean / Moldova, no. 23401/04, § 28, 5 Ocak 2010). Ancak Mahkeme, yaşam hakkına yönelik ihlalin kasıtlı olmadığı mevcut başvuru gibi davalarda, Sözleşme’nin 2. maddesinin etkili bir hukuk sisteminin kurulmasına yönelik olarak getirdiği pozitif yükümlülüğün, ceza hukuku yolu sağlanmasını gerektirmediğini değerlendirmiştir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Calvelli ve Ciglio / İtalya [BD], no. 32967/96, § 51, AİHM 2002-I).
Mahkeme, ilk olarak, başvuranın kazanın meydana gelmesinden sorumlu olduğunu düşündüğü kişiler hakkında tazminat davası açmadığını gözlemlemiştir. Yine de, yürütülen ceza soruşturması ve yargılamaları dikkate alarak, Mahkeme, başvuranın şikâyetlerine yönelik yaptığı incelemede, soruşturma ve yargılamaların nasıl gerçekleştirildiğini ve sonunda elde edilen sonuçları göz önünde bulunduracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Prynda /. Ukrayna, no. 10904/05, §§ 48-57, 31 Temmuz 2012).
Mahkeme, diğer kişilerin yanı sıra başvuranın eşi ve iki çocuğunun ölümüyle sonuçlanan trafik kazasının 6 Şubat 2005 tarihinde meydana geldiğini belirtir. Mahkeme aynı gün birkaç polis memurunun kaza mahalline gittiğini ve tutanak hazırladıklarını dikkate alır. Aynı gün, yaşamını yitirenler üzerinde ölü muayene işlemleri gerçekleştirilmiş; savcı tüm bu incelemeleri denetlemiştir.
Savcı, 6 Şubat 2005 tarihinde başlayan ve 18 Kasım 2005 tarihinde iddianamesini hazırlayana kadar devam eden incelemeleri esnasında, soruşturmaya ilişkin başkaca işlemler de gerçekleştirmiş olup; bu işlemlere ilişkin ayrıntılı bilgi yukarıda verilmiştir.
Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, iddianameyi kabul etmiş ve 17 Ocak 2006 tarihinde yargılama işlemlerine başlanmıştır. Yargılamalar kapsamında başvuranın, davalı ve diğer müdahil tarafların, çeşitli tanıkların ve kaza tutanaklarını düzenleyen polislerin dinlendiği altı duruşma gerçekleştirilmiştir. Mahkeme ayrıca, kazaya ve olay mahalline ilişkin bilirkişi raporlarını incelemiş ve üç akademisyenden oluşan bilirkişi heyetinden başka bir rapor düzenlemesini talep etmiştir. Söz konusu yargılamalar dokuz ay içerisinde tamamlanmış ve Mahkeme 9 Ekim 2006 tarihinde davaya ilişkin kararını vermiştir.
Başvuranın başlattığı temyiz süreci, 24 Eylül 2007 tarihinde bir yıldan daha kısa bir süre içerisinde sonuçlandırılmış ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay Başsavcısının talebini incelemiş ve 27 Kasım 2007 tarihinde bu talebe ilişkin kararını vermiştir.
Mahkeme, soruşturma, yargılama ve temyiz süreci işlemlerinin toplamda iki yıl on aya yakın sürdüğünü dikkate alır. Bu süre esnasında gerçekleştirilen işlemleri göz önüne aldığında Mahkeme, ulusal makamların gerektiği şekilde hareket etmediğinin söylenemeyeceği kanaatindedir.
Mahkeme ayrıca, soruşturma ve sonrasında gerçekleştirilen yargılama işlemleri esnasında gerçekleştirilen işlemleri incelemiş ve bu süreçlerin etkinliği hususunda şüphe duymayı gerektirecek bir gerekçe bulamamış ve yapılan işlemler sonucunda ulaşılan sonuçlar bağlamında herhangi bir keyfilikle karşılaşmamıştır.
Bu yargılama işlemleri ve bulunulan tespitler başvuran tarafından eleştirildiği ve başvuranın davalı Devletin görevlilerinin ihmali nedeniyle aile fertlerinin yaşam hakkını koruyamadığını iddia ettiği ölçüde, Mahkeme, başvuranın tazminat davası açabileceği ve bu iddialarını tazminat davası esnasında ileri sürebileceği kanaatindedir. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın; Hükümetin tazminata hükmedilecek hukuk yollarının başvuranın şikâyetleri açsından yeterli bir çözüm yolu olduğuna ilişkin beyanlarına itirazda bulunmadığını gözlemler.
Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 3 ve 4 maddesi uyarınca başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle reddedilmesi gerektiği kanısındadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 5 Kasım 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Abel Campos Helen Keller
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy