AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 42762/12 ve 29286/18
Hasip KAPLAN / Türkiye
ve Hasip KAPLAN / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 10 Aralık 2019 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 14 Haziran 2012 ve 29 Mayıs 2018 tarihlerinde yapılan yukarıda belirtilen başvuruları, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Hasip Kaplan, Türk vatandaşı olup, 1954 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna kayıtlı Avukatlar, R. Demir ve Y. Kılıç tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. Olayların meydana geldiği tarihte, başvuran, Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekili ve BDP (“Barış ve Demokrasi Partisi”) grup başkanvekiliydi.
1. 18 Ağustos 2011 Tarihinde Yayımlanan Haber
5. 18 Ağustos 2011 tarihinde, ulusal gazete Yeni Şafak’ın manşetinde, “Katil sizsiniz” başlıklı bir haber yayımlanmıştır. Haberin manşette yer alan kısmı aşağıdaki gibidir:
“Türkiye Çukurca’da şehit düşen 11 askerimiz için gözyaşı dökerken, bu kanlı tablonun baş sorumlusu demokrasi kılıfı ile her fırsatta terörü yücelten BDP oldu. Kandil’in (Irak’ın kuzeyindeki yasadışı silahlı bir terör örgütü olan PKK’nın ana karargâhının bulunduğu dağlık bölge) sözünden çıkmayan, kardeşlik projesini sabote etmek için her yolu deneyen, canlı bombayı ‘şehit’ ilan eden BDP katliamların ortağı haline geldi.
6. Gazetenin baş sayfasında yer alan haber metni aşağıdaki gibidir:
BDP, söylemini terörü yüceltip tehdit unsuru olarak kullanma üzerine [şekillendirdi]. Demokratik açılım sürecinin ilk günlerinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Güzel günler olacak” derken, BDP’li Aysel Tuğluk, “Türkiye’yi çok fena günler bekliyor” ifadeleriyle tehditkâr bir üslup kullandı.
BDP, tüm adımlarını Öcalan ve Kandil’in emirleri doğrultusunda attı. Hain saldırılara insanlık adına ‘dur’ demek ve eleştirmek yerine suskunluğa büründü. Dağa eleman yetiştirdi, masum insanları katledenleri ‘şehit’ ilan etti. Zorla kepenk kapattırıp, teröristlerin yasını [tutturdu].
7. Haber, gazetenin 14 ve 15. sayfalarında devam etmekte ve başvuranın da dâhil olduğu BDP milletvekillerinin fotoğraflarını içermektedir. Haberin bu kısmı aşağıdaki gibidir:
Türkiye’deki artan şiddet olaylarının en önemli sorumlularından biri olarak gösterilen BDP’liler, 11 şehit için yayınladığı cılız ‘taziye’ mesajında bile tehdit kullandı. Parti adına yazılı açıklama yapan Grup Başkanı S.D., “[Barışın] önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız karşılıksız kaldı. Yaşadığımız günler daha fazla tehditle geçiştirilebilecek günler değildir” dedi.
Yeni Anayasa, demokratik Türkiye vaadinin millet tarafından seçim sandıklarında tam destek görmesiyle birlikte terör örgütü PKK’nın kanlı eylemleri hız kazandı. Son olarak dün (Hakkari’nin) Çukurca ilçesinden duyulan 11 şehit haberi, tüm Türkiye’yi bir kez daha yasa boğarken gözler, tek sermayesi terör olan Barış ve Demokrasi Partisi’ne (BDP) çevrildi. Terör örgütü PKK’nın eylemlerine insanlık adına ‘dur’ demek bir yana olumsuz tek eleştiri getirmeyen BDP, son bir ayda gerçekleşen katliamlar karşısında yine sessiz kalmayı tercih etti. PKK’nın dağ kadrosuna büyük şehirlerden eleman devşirmek için gençlik kolları teşkilatlarını seferber eden, sivilleri hedef alan canlı bombaları şehit ilan eden, hiçbir sosyal meselesine ilgi duymadığı Kürt vatandaşlara zorla terörist yası [tutturan] BDP, örgüte verdiği doğrudan destekle katliamların ortağı oldu.
Örgütün Demokrasi Kılıflı Uzantısı
Yakın geçmişte ‘Kürt’lerin temsilcisiyiz’ iddiasıyla kurulan ve sözde siyaset yapan partilerin devamı olan BDP, politik tavrını sadece ‘terör’ ve ‘terör örgütü PKK’ üzerinden şekillendirdi. Diğer siyasi partiler gibi ‘ekonomi, kadın, tarım veya sağlık’ gibi alanlarda parti programı geliştirmeyen BDP, tüm adımlarını terörist başı Abdullah Öcalan ve Kandil’in emirleri doğrultusunda attı. Terörü yücelten söylemi siyasete sokan BDP, sorunun çözümüne katkı sunmak yerine ülke gündemini germek ve ayrımcılığı körüklemek için teröristleri şehit ilan etmekten, Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlara zorla terörist yası [tutturmaktan] geri durmadı. BDP, bu tavrıyla siyasi parti olmaktan çok PKK’nın Türkiye’deki ‘demokrasi kılıflı’ uzantısı izlenimi verdi.
BDP, söylemini sürekli terörü yüceltme ve tehdit unsuru olarak kullanma üzerine şekillendirdi. Bu amaçla ilk olarak A. T. gibi partinin ılımlı isimleri yönetimden tasfiye edildi. Yerlerine, Kürt sorununu çözmekten çok tırmandırmak için gayret sarf eden şahin kanadın temsilcileri getirildi. [Şahin] kanadın temsilcileri, bütün açıklamalarında şiddeti körükledi. Demokratik açılım sürecinin başladığı günlerde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Güzel günler olacak” derken, BDP’li A. T. “Türkiye’yi çok fena günler bekliyor” diyerek tehditkâr üslubunu ortaya koydu.
Açılıma Köstek Oldular
‘Kürtlerin temsilcisiyiz’ iddiasını ağzından düşürmeyen BDP, terör örgütü çizgisinde yürüttüğü siyaset kapsamında bölge halkının hak ettiği hayat standardını ve taleplerini görmezden geldi. Bu amaçla, iktidar partisi tarafından başlatılan ‘Milli birlik, beraberlik ve kardeşlik’ projesini baltalamak için PKK ile ortak hareket etti. Demokratik açılım kapsamında ‘inkâr’ politikası bir tarafa bırakılırken, TRT 6 aracılığıyla anadilde yayın yapılması sağlandı. Ülke çapında Kürtçe özel kurslar açılarak anadillerini bilmeyen Kürt kökenli vatandaşlara kolaylık sağlandı. Bölgedeki yerleşim yerlerinin isimleri eski isimleriyle yazılmaya ve söylenmeye başlandı. “Dersim”, “Norşin” kelimeleri, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından zikredildi. Doğrudan bölge insanının yararına olan bu girişimler ise bölge insanını ve Kürt kökenlileri temsil ettiğini söyleyen BDP tarafından kesinlikle destek görmedi. Açılıma değil destek olmak sürekli olarak köstek olmayı tercih ettiler. Açılımla ilgili olarak yapılan yasal düzenlemelere BDP’li vekiller TBMM’de el kaldırmadı. Ülkeye huzur ve barış gelmesi adına BDP çatısı altında siyaset yapmaya çalışan bazı milletvekillerinin de bu süreçte susması dikkat çekici bulundu.”
2. Başvuran Tarafından 18 Ağustos 2011 Tarihli Habere İlişkin Olarak Yapılan Suç Duyurusu
8. Başvuran, 23 Ağustos 2011 tarihinde, Yeni Şafak gazetesinin yayınevi ve editörleri hakkında, kendisine yönelik hakaret içerdiğini ve aşağılayıcı olduğunu düşündüğü, yukarıda belirtilen haberin içeriği nedeniyle şikâyette bulunmuştur.
9. İstanbul Cumhuriyet Savcısı, 13 Ekim 2011 tarihinde, başvuranın şikâyetine ilişkin olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Savcılık bu bağlamda, tüzel kişilerin hakaret suçunun mağduru olamayacağı, ihtilaf konusu haberde hakaret içeren sözlere yer verilmediği, fotoğrafları yayımlanan milletvekillerine karşı herhangi bir suçlamanın yapılmadığı ve haberin basın özgürlüğü bağlamında bir eleştiri teşkil ettiği kanaatine varmıştır.
10. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Aralık 2011 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle, başvuranın bu karara karşı yaptığı itirazın reddine karar vermiştir.
3. Başvuranın 18 Ağustos 2011 Tarihli Habere İlişkin Olarak Açtığı Tazminat Davası
11. Başvuran, 23 Ağustos 2011 tarihinde Yeni Şafak gazetesinin yayınevine karşı yukarıda belirtilen haberin kişilik haklarını ihlal ettiği iddiasıyla tazminat davası açmıştır.
12. Bakırköy Asliye Hukuk Mahkemesi, 16 Şubat 2012 tarihinde başvuranın davasını reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi gerekçesinde, basın özgürlüğü ile kişilik haklarına saygı arasında bir denge kurulması bakımından dikkate alınması gereken kriterleri belirtmesinin ardından, ihtilaf konusu haberin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacının da bir üyesi olduğu ve ülkeyi yönetme amacına sahip olan bir siyasi partinin ülkede gerçekleştirilen terör eylemleri karşısında benimsediği tutumu eleştirdiği, bu haberin basın yoluyla fikir bildirilmesi ve eleştiri hakkının kullanılması kapsamına girdiği ve bu nedenle hukuka uygun olduğu kanısına varmıştır.
13. Yargıtay, 16 Nisan 2013 tarihinde başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş ve Asliye Hukuk Mahkemesi kararını usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle onamıştır.
14. Yargıtay, kanunda öngörülen karar düzeltme sebeplerinden herhangi birinin bulunmaması nedeniyle, başvuranın karar düzeltme talebini de 28 Kasım 2013 tarihinde reddetmiştir.
4. Başvuran Tarafından Anayasa Mahkemesi Nezdinde Yapılan Bireysel Başvuru
15. Başvuran, 12 Şubat 2014 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, tazminat davasının hukuk mahkemeleri tarafından reddedilmesinin özel hayatına saygı hakkına ve masumiyet karinesi hakkına ihlal teşkil ettiğini iddia etmiştir.
16. Anayasa Mahkemesi, 8 Kasım 2017 tarihli kararıyla, başvuranın şikâyetlerini yalnızca ilgilinin itibarının koruması hakkı açısından inceleyerek, bu hakkın ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
Anayasa Mahkemesi gerekçesinde, ihtilaf konusu haberin on bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ölümüyle ilgili olduğunu ve haberin bu olaylara gerektiği gibi tepki göstermedikleri ve PKK ile aralarına mesafe koymadıkları için BDP’yi eleştirdiğini ifade ettikten sonra, söz konusu haberin kamu yararı tartışmasının bir parçası olduğu kanaatine varmıştır.
Anayasa Mahkemesi, daha sonra “Katil sizsiniz” başlığının ve PKK’nın dağ kadrosunda bulunan kişilerin BDP tarafından örgüte kazandırıldığı ve dükkânların zorla kapatıldığı iddialarını içeren kısımların ciddi suçlamalar teşkil ettiğini kaydederek, söz konusu kısımların haberin tamamı açısından değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, bu bağlamda, dava konusu haberde, PKK’yı meşrulaştıran ve terör ve şiddet eylemlerine karşı uygun ve yeterli bir tepki gösteremeyen BDP’nin, şiddet, terör eylemleri ve bölgede meydana gelen terör olayları bakımından bir sorumluluğa sahip olduğunun ifade edildiğini tespit etmiştir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, bu haberde yer alan ihtilaf konusu kısımların, olgusal iddialardan ziyade BDP’ye ilişkin değer yargıları olduğu sonucuna varmıştır.
Anayasa Mahkemesi ardından, başvuranın politikacı statüsünü, haberin konusunun teşkil ettiği kamu yararı tartışmasının niteliğini ve BDP’nin teröristlerin şehit olduğunu ilan etmesi ve BDP milletvekili tarafından sarf edilen sözlerin ihtilaf konusu haberin yazarı tarafından bir tehdit olarak değerlendirilmesi hususlarını dikkate alarak, söz konusu haberin kabul edilebilir eleştirinin sınırlarını aşmadığına hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi ayrıca, olayların meydana geldiği tarihte BDP grup başkanvekili olan başvuranın fotoğrafının söz konusu partiyle ilgili bir haberin yanında yayımlanmasının, basın özgürlüğünün kullanılması bağlamında eleştirilere maruz kalan bir politikacı için kabul edilebilir bir yük olduğu kanısına varmıştır.
17. Söz konusu karar, 4 Ocak 2018 tarihinde başvuranın avukatına bildirilmiştir.
ŞİKÂYET
18. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesine dayanarak, kendisine karşı hakaret edici ve aşağılayıcı olduğunu düşündüğü Yeni Şafak gazetesinde 18 Ağustos 2011 tarihinde yayımlanan haber nedeniyle itibarının zedelenmesi bakımından ulusal makamların itibarının korunması hakkını koruyamamalarından şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Başvuruların Birleştirilmesi Hakkında
19. Mahkeme, başvurularda yer alan olay ve olgular ile hukuki sorunların benzerlik gösterdiğini dikkate alarak, İç Tüzüğü’nün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, başvuruları birleştirmeye karar vermiştir.
B. Sözleşme’nin 8. Maddesine İlişkin Şikâyet Hakkında
20. Başvuran, Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan haberin itibarının koruması hakkını ihlal ettiğini ve ulusal makamların kendisini bu ihlale karşı koruma yükümlülüklerini yerine getirmediklerini iddia etmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri sürmektedir.
21. Hükümet, başvurunun kabul edilemez olduğuna ilişkin olarak üç itiraz ileri sürmektedir. Bu itirazlardan ilkine ilişkin olarak, Hükümet, başvuranın şikâyetinin ulusal makamlar, özellikle de Anayasa Mahkemesi tarafından yeterli gerekçeler sunularak incelendiğini iddia etmekte ve başvuranın mevcut davada mağdur sıfatına sahip olmadığını belirtmektedir. Hükümet ikinci itirazında, başvuranı tekzip hakkını kullanmamakla suçlayarak, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Üçüncü itirazında, Hükümet, başvuranın iddialarını, Hükümete göre usulüne uygun bir inceleme gerçekleştiren ilgili ulusal makamlar önünde dile getirebildiğini ifade etmektedir. Hükümet, başvuranın Mahkemeye sunduğu şikâyetin desteklenmediğini ve açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın politikacı statüsü ve kendi ifadesine göre, kamu yararını ilgilendiren, ihtilaf konusu haberin konusu ve yine kendi kanaatine göre kabul edilebilir eleştirinin sınırlarını aşmayan bu makalenin içeriği göz önüne alındığında, ulusal makamların başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile karşı tarafın ifade özgürlüğü arasında adil bir denge kurduklarını belirtmektedir.
22. Başvuran, Hükümetin itirazlarına karşı çıkmaktadır. Başvuran, ulusal makamların şikâyetini Mahkeme içtihatlarında belirlenen kriterlere uygun olarak incelemediklerini ve mevcut davada, tekzip hakkının şikâyetine yönelik uygun bir tazmin imkânı sunabilecek etkin bir hukuk yolu teşkil etmediğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, ulusal makamların söz konusu menfaatlerin dengelenmesine ilişkin Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediklerini ifade etmektedir. Başvuran, bu bağlamda, kendi ifadesine göre sorumlu gazetecilik standartlarını karşılamayan, kendisine göre suçlayıcı bir başlık taşıyan ve fotoğrafının yanında yer alan ihtilaf konusu haberin, itibarına zarar verecek ve kendisini toplum nazarında hedef gösterecek nitelikte olduğunu ileri sürmektedir.
23. Mahkeme, aşağıda belirtilen sebeplerden dolayı, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle her hâlükârda kabul edilemez olması nedeniyle, Hükümetin, mağdur sıfatının bulunmamasına ve iç hukuk yollarının tüketilmemesine dayalı ön itirazları hakkında karar vermesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.
24. Mahkeme, özel hayatın ve ifade özgürlüğünün korunması konusunda oluşturduğu içtihatlardan doğan ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, özellikle Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], No. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (özetler)) ve Tarman/Türkiye (No. 63903/10, §§ 36-38, 21 Kasım 2017) kararlarında özetlenmektedir.
25. Mahkeme, somut olayda, başvuranın özel hayatına saygı hakkını ihlal ettiğini belirttiği, ulusal gazetede 18 Ağustos 2011 tarihinde yayımlanan bir haber hakkında suç duyurusunda bulunduğunu, Cumhuriyet Savcısı’nın bu bağlamda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiğini ve ilgilinin bu karara karşı yaptığı itirazın reddedildiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 8-10. paragraflar). Mahkeme ardından, başvuran tarafından aynı haber ile ilgili olarak açılan tazminat davasının Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından reddedildiğini ve Yargıtayın bu kararı onadığını ve daha sonra başvuranın sunduğu karar düzeltme talebini reddettiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 11-14. paragraflar). Mahkeme son olarak, Anayasa Mahkemesinin, başvuranın aynı olay ve olgulara dayanarak yaptığı bireysel başvurusunun incelenmesi sonucunda başvuranın itibarının koruması hakkının ihlal edilmediği sonucuna vardığını kaydetmektedir (yukarıdaki 15 ve 16. paragraflar).
26. Mahkeme, davalı Devletin bu tür koşullarda yararlandığı takdir yetkisini dikkate alarak, ulusal makamların söz konusu haberlerin yer aldığı olgusal bağlamı değerlendirmek için en iyi konumda bulundukları kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal makamların, özellikle Anayasa Mahkemesinin, başvuranın özel hayatına saygı hakkı ile karşı tarafın ifade özgürlüğü hakkı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi, Mahkeme içtihatlarıyla oluşturulan kriterlere (yukarıda anılan Tarman kararı, § 38) dayanarak incelediğini tespit etmektedir.
27. Nitekim Cumhuriyet Savcısı, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı desteklemek için, dava konusu haberin, fotoğrafları yayımlanan milletvekillerine karşı herhangi bir suçlama içermediğini ve basın özgürlüğü çerçevesinde bir eleştiri teşkil ettiğini değerlendirmiştir (yukarıdaki 9. paragraf). Asliye Hukuk Mahkemesi ise, başvuranın tazminat talebini reddederek, dava konusu haberin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, başvuranın siyasi partisi tarafından şiddet eylemlerine karşı benimsenen tutumu eleştirdiği ve basın yoluyla görüşlerin dile getirilmesi ve eleştiri hakkının kullanılması kapsamına girdiği kanısına varmıştır (yukarıda 12. paragraf). Anayasa Mahkemesi ise, ihtilaf konusu haberin on bir askerin hayatını kaybettiği, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına yönelik PKK tarafından yapılan bir saldırıyla ilgili olduğunu ve bu haberin, başvuranın üyesi ve lideri olduğu BDP siyasi partisini, terör eylemleri karşısında yetersiz olan tepkisi ve PKK ile belirsiz olan sözde ilişkisi nedeniyle eleştirdiğini tespit etmesinin ardından, haberde yer verilen eleştirilerin BDP hakkında oluşan değer yargıları olarak değerlendirilmesi gerektiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, özellikle başvuranın siyasetçi statüsünü ve haberin konusunun teşkil ettiği kamu yararı tartışmasının niteliğini göz önüne alarak, bu haberin kabul edilebilir eleştirinin sınırlarını aşmadığı kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca başvuranın, fotoğrafının, üst düzey yöneticilerinden biri olduğu siyasi partisi hakkındaki bir haberin yanında yayımlanmasına katlanması gerektiğini tespit etmiştir (yukarıdaki 16. paragraf).
28. Mahkeme, ulusal makamların, basın özgürlüğü ile başvuranın özel hayatına saygı hakkı arasında gözetilmesi gereken dengeyi ayrıntılı bir şekilde değerlendirdikleri kanaatine varmaktadır. Ulusal makamların, bu farklı menfaatlerin değerlendirilmesi çerçevesinde, kendilerine tanınan takdir yetkisini aştıkları ve Sözleşme’nin 8. maddesi bağlamında başvuran hakkında pozitif yükümlülüklerini yerine getirmedikleri sonucuna varılmasını sağlayacak herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
29. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 9 Ocak 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy