AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 56471/21 ve 56472/21
Hasan KARADENİZ ve KEMAL KARADENİZ / Türkiye
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Saadet Yüksel,
Pauliine Koskelo,
Jovan Ilievski,
Davor Derenčinović,
Gediminas Sagatys,
Stéphane Pisani ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 10 Aralık 2024 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
3 Kasım 2021 tarihinde yapılan yukarıda belirtilen başvuruları,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ve başvuranlar tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Birinci başvurunun başvuranı, Hasan Karadeniz, 1959 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Eskişehir’de ikamet etmektedir. İkinci başvurunun başvuranı, Kemal Karadeniz ise 1957 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Eskişehir’de ikamet etmektedir. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Eskişehir Barosuna bağlı Avukat N. Çetinkaya tarafından temsil edilmişlerdir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”), söz konusu dönemde kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Başvuranlar 4 Şubat 1988 tarihinde, Eskişehir Odunpazarı’nda bulunan 250 m2 yüzölçümüne sahip bir arsayı (13 no.lu pafta 4238 no.lu parsel/) satın almışlardır.
5. Başvuranların söz konusu mülkü/taşınmazı satın aldıkları/edindikleri tarihte yürürlükte olan 1987 tarihli 1/1000 ölçekli yerel imar planında, bu arsanın bölüneceğini belirtilmekteydi. Bu taşınmazın 124.03 m2lik bir kısmı yol yapımı, 125.96 m2lik diğer kısmı ise konut yapımı için kullanılacaktı.
6. Yerel imar planı 1998, 2004 ve 2007 yıllarında birkaç kez revize edilmiştir. Her defasında, başvuranlara ait parselin bölüneceği ve arazinin bir kısmının yol yapımı için kullanılacağı belirtilmiştir.
7. Başvurucular, özellikle yerel imar planında arazilerinin bir kısmının yol yapımı için ayrıldığını ileri sürerek, Odunpazarı Belediyesinden taşınmazlarının kamulaştırılmasını birçok kez talep etmişlerdir.
8. Bütçe yetersizliği nedeniyle bu taleplerin tamamı 26 Ağustos 2011, 6 Mayıs 2014 ve 30 Mart 2015 tarihlerinde belediye tarafından reddedilmiştir.
9. Başvuranlar bunun üzerine avukatları aracılığıyla idare aleyhine idari mahkemelerde tazminat davası açmışlardır. Başvuranlar taşınmazlarını kullanamadıklarını iddia etmişler ve arazilerinin bir kısmının kamulaştırılma yapılmadan yerel imar planında yol yapımı için ayrılmış olması nedeniyle mülkiyet haklarının özünün zedelenmesine yol açmadığını ileri sürmüşlerdir.
10. Başvuranların talebi reddedilmiştir. İdari mahkemeler, ihtilaf konusu arazinin boş olduğunu ve idarenin burayı işgal etmediğini kaydetmiştir. Dolayısıyla fiili kamulaştırma (de facto) koşullarının yerine getirilmediğine kanaat getirmişlerdir.
11. Başvuranlar, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Başvuranlar, taşınmazlarının, imar planında yol yapımına tahsis edilmesiyle birlikte artık kısıtlamalardan muaf olmadığını savunmuşlardır.
12. Anayasa Mahkemesi 10 Aralık 2019 tarihli bir kararla, başvuranların mülkiyetlerine saygı gösterilmesi hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.
13. Anayasa Mahkemesi, başvuranların mülkünün bir kısmının yerel imar planında kamu kullanımına ayrılmış olmasına rağmen idare tarafından kamulaştırmamış olmasının başvuranlara aşırı bir yük getirdiğine hükmetmiştir.
14. Anayasa Mahkemesi, başvuranların mağdur olmuş olmalarına rağmen, idareden herhangi bir tazminat alamadıklarını belirtmiş ve bu koşullar altında, ihtilaf konusu müdahalenin orantısız olduğu kanaatine varmıştır.
15. Bu arada, başvuranlar, 7 Aralık 2018 tarihinde, avukatları aracılığıyla, Eskişehir İdare Mahkemesi önünde idare aleyhine yeni bir tazminat davası açmış ve 75.000 Türk lirası (TL) tazminat ödenmesini talep etmişlerdir. Başvuranlar idare tarafından kamulaştırılma yapılmadan, arsalarının bir kısmının imar planında yol yapımı için ayrılmış olması nedeniyle mülkiyet haklarının bir kez daha özünün içinin boşaltıldığını ileri sürmüşlerdir.
16. İdare mahkemesi, bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Bilirkişiler, uygulama imar planında yol yapımı için ayrılan 124,03 m2lik arazinin değerine tekabül eden zararı 93.022 TL olarak belirlemişlerdir.
17. Başvuranlar, özellikle şikâyet konusu durumun bizzat uygulama imar planı tarafından yaratıldığını, konut alanı olarak ayrılan kalan 125,96 m2lik kısmın inşaat için yeterli olmadığını ve bu nedenle kendilerine tüm arazinin değerine karşılık gelen toplam tazminata hükmedilmesi gerektiğini ileri sürerek bilirkişi raporuna itiraz etmişlerdir.
18. Ancak, başvuranlar ilk başta yaptıkları maddi talebin yeniden değerlendirilmesini talep etmemişlerdir.
19. Eskişehir İdare Mahkemesi başvuranların itirazını reddetmiştir. Eskişehir İdare Mahkemesi ihtilaf konusu müdahalenin, uygulama imar planında yol için ayrılan 124.03 m2lik arsanın sadece bir kısmıyla ilgili olduğunu ve bu nedenle tazminatın sadece arsanın kamu hizmetine ayrılan kısmıyla ilgili olabileceğini belirtmiştir. Söz konusu mahkeme, uygulama imar planında arsanın konut alanı olarak ayrılan 125.96 m2lik kısmı ile ilgili olarak, belediyenin ihtilaf konusu taşınmazın bu kısmına el atmadığını ve sonuç olarak, fiili (de facto) kamulaştırma için tazminat koşullarının oluşmadığına kanaat getirmiştir.
20. Eskişehir İdare Mahkemesi, 14 Kasım 2019 tarihli kararıyla, başvuranlara talep ettikleri tutarın tamamı olan 75.000 TL’nin (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 11.848 avro) ödenmesine karar vermiştir. Bu tutara, Anayasa’nın 46. maddesi uyarınca 7 Aralık 2018 tarihinden itibaren işleyecek kamu alacakları için öngörülen en yüksek gecikme faizi de eklenmiştir.
21. İdare mahkemesi, uygulama imar planında kamu hizmetine tahsis edilmesine rağmen kamulaştırılmayan 124,03 m2lik taşınmazın akıbeti konusunda uzun süredir devam eden belirsizliğin, mülk sahiplerinin alışılmışın dışında ve ölçüsüz bir yüke katlanmalarına neden olduğunu ve kamu yararının gerekleri ile mülkiyete saygı hakkının korunması arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi bozduğunu belirtmiştir. İdare mahkemesi bu bağlamda, özellikle Mahkemenin Hakan Arı/Türkiye (no. 13331/07, 11 Ocak 2011) davasında verdiği karara dayanmıştır. Ayrıca başvuranlarca talep edilenden daha fazlasına (ultra petita) karar veremeyeceğini açıklamıştır.
22. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 27 Ekim 2020 tarihli bir kararla, ilk derece İdare Mahkemesi tarafından benimsenen yaklaşımı onaylamıştır. Bununla birlikte, Ankara Bölge İdare Mahkemesi ilgili taraflara ödenecek 75.000 TL tutarındaki meblağın, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranıyla değil, yasal oranda bir gecikme faizi ile birlikte ödenmesi gerektiğine karar vermiştir.
23. İdare, 20 Ocak 2021 tarihinde başvuranlara 88.869 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 9.852 avro) tutarında müştereken ödeme yapmıştır.
24. İdare, 22 Ocak 2021 tarihinde 4.035 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 447 avro) tutarında bir ödeme daha yapmıştır.
25. Dolayısıyla, idare tarafından başvuranlara toplam 92.904 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 10.299 avro) yetkililer tarafından başvuranlara ödenmiştir.
26. Başvuranlar Anayasa Mahkemesi önünde bireysel dava açmışlardır. Başvurularında, mülkiyetlerine saygı gösterilmesi haklarına orantısız müdahalede bulunulduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlar özellikle, 125,96 m2lik arsalarının yüzey alanı nedeniyle inşaat yapılamaz hale geldiği ve böylece değerinin azaldığı gerekçesiyle arsayı kullanamamalarından şikâyetçi olmuşlardır. Başvuranlar ayrıca, 75.000 TL tutarındaki alacaklarının, kamu alacakları için öngörülen en yüksek oranda gecikme faizine uygulanması gerektiğini iddia etmişlerdir.
27. Anayasa Mahkemesi, 12 Temmuz 2021 tarihinde, başvuranlar tarafından yapılan başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
28. Bu açılan davalara paralel olarak, başvuranlar 23 Ocak 2021 tarihinde Eskişehir İdare Mahkemesine bir kez daha başvurmuşlardır. Başvuranlar başvurularında, daha önce açtıkları davada 75.000 TL tazminat talep ettiklerini ve aldıklarını belirtmişler, ancak adli bilirkişiler zararlarının gerçekte 93.022 TL olarak tespit ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, idare mahkemesinden, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, kalan 18.022 TL’lik tutarın gecikme faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesini talep etmişlerdir.
29. İdare Mahkemesi, 21 Nisan 2021 tarihli kararıyla, başvuranların taleplerini haklı bulmuştur.
30. İdare, 18 Kasım 2022 tarihinde başvuranlara müştereken 31.100 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 1.613 Avro) tutarında ödeme yapmıştır.
31. Bursa Bölge İdare Mahkemesi, 12 Aralık 2022 tarihli kararıyla 21 Nisan 2021 tarihli kararı bozmuştur. Davanın esasına bakmakla adli yargı yerinin görevli olduğu kanaatine varmıştır.
32. Eskişehir İdare Mahkemesi, 12 Ocak 2023 tarihinde, davayı konu bakımından (ratione materiae) incelemekle yetkili olmadığına karar vermiştir.
33. Bursa Bölge İdare Mahkemesi, 12 Ocak 2023 tarihli kararı 30 Mayıs 2023 tarihinde onaylamıştır.
34. Başvurucular, 15 Ağustos 2023 tarihinde avukatları aracılığıyla Eskişehir Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuşlardır.
35. Dosyadaki unsurlara göre, dava, söz konusu mahkeme önünde halen derdesttir.
36. Öte yandan Odunpazarı Belediyesi 27 Şubat 2024 tarihinde, uygulama imar planında yol yapımı için ayrılan 124,03 m2lik arsaya ilişkin başvuranlar adına tapu siciline kayıtlı tapu senedinin iptali istemiyle Eskişehir Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. .Bu yargılamada da halen derdesttir.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE VE İÇ HUKUK UYGULAMASI
37. Anayasa’nın 35. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
38. Anayasa’nın 125. maddesinin 1 ve 7. fıkraları aşağıdaki gibidir:
“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(...)
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
39. Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. ”
40. 3194 sayılı Kanun’un 10. maddesine göre belediyeler beş yıllık imar planları hazırlamaktadırlar. İmar planında kamu hizmetlerine tesis edilmiş alanların, bu planın kapsadığı beş yıllık süre içinde ilgili idareler tarafından kamulaştırılmalıdır. Maliklerin diğer yasal hükümler kapsamındaki hakları, kentsel gelişim planında kamu kullanımı için belirlenen alan kamulaştırılana veya kamu hizmeti projeleri tamamlanana kadar yürürlükte kalır. Bu kamulaştırmalar için gerekli ödenekler, ilgili idarelerin bütçelerine dâhil edilmektedir. Diğer yasal hükümlerle maliklere tanınan haklar, imar planı ile kamu hizmetine tahsis edilmiş alanlar kamulaştırılıncaya veya kamu hizmeti projeleri tamamlanıncaya kadar yürürlükte kalmaktadırlar.
41. Mevcut durumda, Anayasa Mahkemesi kararının ardından yürürlükten kaldırılan 13. maddenin 1. fıkrasında, özellikle resmi kurum, okul, yol ve yeşil alan yapımına ayrılan alanlarda yapı ruhsatı ve yenileme ruhsatı verilemeyeceği öngörülmekteydi. Bununla birlikte, imar planlamasının kabul edilmesinden beş yıl sonra durumun yeniden incelenmesini talep etmek mümkün olmaktaydı. Bir imar ruhsatı, ancak yetkili makamın ilgili taşınmazlarda bir kamusal alan veya bina inşa etmekten vazgeçmiş olması durumunda, değişikliğe uğrayan imar planlamasına göre verilebilmektedir. Anayasa Mahkemesi, 29 Aralık 1999 tarihli kararında (Karar. E. 1999/33, K. 1999/51), bu maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptal edilmesine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi nitekim, Mahkemenin Sporrong ve Lönnroth/İsveç (23 Eylül 1982, Seri A no. 52) kararını dikkate alarak, getirilen kısıtlamanın mülkiyet hakkının özünü boşalttığını ve kamu yararı gereğiyle haklı gösterilemeyeceğini değerlendirmiştir.
42. 2942 sayılı Kanun’un “Kısmi kamulaştırma” başlıklı 12. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Bir kısmı kamulaştırılan taşınmaz maldan artan kısmı yararlanmaya elverişli bir durumda değil ise, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda dava açılmayan hallerde mal sahibi kamulaştırma kararının tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili idareden kamulaştırılmayan kısmın bedelini talep edebilir.”
43. 3 Ekim 2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, Anayasa’nın 46. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“(...) Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. (...) herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır (...)”
44. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen faiz oranı, sadece kamulaştırma bedeline ilişkin kararın kesinleştiği tarih itibariyle ve bu bedelin ödenmemesi halinde uygulanabilir (bk. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22 Haziran 2005 (E. 2005/12-384, K. 2005/400) ve 12 Nisan 2006 (E. 2006/12 135, K. 2006/150) tarihli kararları).
45. Türkiye’deki enflasyonun etkileri, Devlet İstatistik Kurumu tarafından yayınlanan perakende fiyat endeksi ile ölçülebilmektedir (http://www.tuik.gov.tr/). Devlet İstatistik Kurumu tarafından yayımlanan perakende fiyat endeksinden oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının enflasyon hesaplayıcısına göre, (http://www.tcmb.gov.tr/) mevcut dava için ilgili ekonomik veriler şu şekildedir: Aralık 2018 (başvuranların idare mahkemelerine başvurduğu tarih) ile Ocak 2021 (idare tarafından tazminatların ödendiği tarihi) arasında ortalama enflasyon oranı %30,32 olarak gerçekleşmiştir.
ŞİKÂYETLER
46. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ile Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, taşınmazlarının tazminat ödenmeksizin oyun ve eğlence alanı inşasına tahsis edilmesinin, bu taşınmazın potansiyel kullanımını kısıtladığını ve mülkiyete saygı hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, idare mahkemelerince belirlenen ve uğranılan gerçek zarara göre yetersiz olduğunu düşündükleri tazminat miktarlarından da şikâyetçi olmaktadırlar. İlgili kişiler ayrıca, idare mahkemeleri tarafından alacakları için belirlenen yasal orandaki temerrüt faizinin, enflasyonun etkilerine bağlı parasal değer kaybını telafi etmeye yeterli olmadığını ileri sürmektedir. Başvuranlar, kendilerine ödenmesine hükmedilen tazminata Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen faizin de eklenmesi gerektiğini belirtmektedirler.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
47. Başvuranlar, davaya ilişkin koşulların Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler.
48. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. Hükümet, birçok kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet öncelikle, başvuranların, idare mahkemeleri önündeki yargılamaların ardından tazminat aldıkları için mağdur statüsünde olmadıklarını ileri sürmektedir. Hükümet ardından, başvuranların 1988 yılında araziyi satın almadan önce, 1987 onay tarihli uygulama imar planının varlığından haberdar olduklarına dikkat çekmiştir. Hükümet ayrıca, başvuranları ihtilaf konusu uygulama imar planına itiraz etmemekle ve bu planın iptal edilmesini talep etmemekle suçlayarak, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, kendilerine ödenen tazminat miktarından şikâyetçi olan başvuranların, yargılama aşamasında başlangıçta talep ettikleri meblağın yeniden değerlendirilmesini talep edebileceklerini ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, adli yargı mahkemeleri nezdinde ek bir davanın derdest olduğuna da işaret etmektedir. Hükümet, başvuranların idareden 2942 sayılı Kanun’un 12. maddesinin uygulanmasını talep etme imkânına sahip olduklarını da eklemiştir. Hükümet son olarak, ilgili kişilerce yapılan şikâyetlerin her halükarda açıkça dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmektedir. Bu bağlamda, kamu yararının gereklilikleri ile mülkiyete saygı hakkının korunması arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi bozacak alışılmışın dışında ve ölçüsüz bir yüke katlanmak zorunda kaldıklarını kanıtlamadıklarını belirtmektedir.
49. Başvuranlar, Hükümetin görüşlerine/gözlemlerine cevap vermemekte, sadece olay ve olguları hatırlatmakta ve Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca adil tatmin taleplerini sunmaktadırlar.
50. Mahkeme, başvurulardaki benzerliği göz önünde bulundurarak, başvuruları tek bir kararda birlikte incelemenin uygun olduğu kanaatine varmaktadır. (Mahkeme İç Tüzüğü'nün 42. maddesinin 1. fıkrası).
51. Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, kendi içtihadını ve başvuranların şikâyetlerinin niteliğini göz önünde bulundurarak (bk. örneğin, Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, §§ 114 ve 126, 20 Mart 2018 ve Grosam/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 19750/13, § 90, 1 Haziran 2023), başvuranların şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi açısından incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
52. Mahkeme, aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı başvuruların her halükarda kabul edilemez olması nedeniyle, Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazların tamamı hakkında karar vermesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
53. Mahkeme, mülkiyet hakkını özü itibarıyla güvence altına alan Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin üç ayrı hukuk kuralı içerdiğine ilişkin içtihadını hatırlatmaktadır (bk. örneğin, Lekić/Slovenya [BD], No. 36480/07, § 92, 11 Aralık 2018): Birinci fıkranın birinci cümlesinde yer alan ve genel bir niteliğe sahip olan ilk kural, mülkiyete saygı ilkesini ifade etmektedir; aynı fıkranın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakılma konusunu ele almakta ve bunu bazı koşullara tabi tutmaktadır; ikinci fıkrada yer verilen üçüncü kurala ilişkin olarak, Mahkeme, Sözleşmeci Devletlere, diğerlerinin yanı sıra, mülklerin kullanımını genel menfaate uygun olarak düzenleme yetkisini tanımaktadır. Mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin özel örneklerle ilgili ikinci ve üçüncü kuralların, birinci kuralda belirtilen ilke ışığında yorumlanmalıdır (bk. diğer kararlar arasında, Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti [BD], No. 60642/08, § 98, AİHM 2014 ve Broniowski/Polonya [BD], No. 31443/96, § 134, AİHM 2004-V).
54. Mahkeme ayrıca yerleşik içtihatlarına göre, bir taşınmazın, imar planında, daha sonra kamulaştırılması amacıyla kamu tesislerinin inşasına tahsis edilmesi sebebiyle kullanımında yasal bir kısıtlamaya tabi olması durumunun. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi uyarınca bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (yukarıda belirtilen Hakan Arı, § 37 ve Ziya Çevik/Türkiye, No. 19145/08, § 46, 21 Haziran 2011).
55. Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin, demokratik toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü ilkesinin Sözleşme’nin tüm maddelerinde yer alan bir kavram olduğu göz önünde bulundurulduğunda, her şeyden önce ve özellikle mülkiyete saygı hakkının kullanımına yönelik kamu makamının müdahalesinin yasal olmasını gerektirdiğini tekrar hatırlatmak istemektedir (Ex-roi de Grèce ve diğerleri/Yunanistan [BD], No. 25701/94, § 79, AİHM 2000-XII).
56. Somut olayda, arazi düzenlemesine ilişkin genel bir politikadan kaynaklanan müdahalenin yasallığı ve de amacı sorun yaratmamaktadır. Mahkeme bu bağlamda, arazi düzenlemesi gibi karmaşık ve zor bir alanda, Sözleşmeci Devletlerin imar politikalarını yürütmek için geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatmaktadır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A Serisi, No. 52, Mellacher ve diğerleri/Avusturya, 19 Aralık 1989, § 55, A Serisi, No. 169, Chapman/Birleşik Krallık [BD], No. 27238/95, § 104, AİHM 2001‑I, Elia S.r.l./İtalya, No. 37710/97, § 77, AİHM 2001‑IX, Saliba ve diğerleri/Malta, No. 20287/10, § 45, 22 Kasım 2001 ve Terazzi S.r.l./İtalya, No. 27265/95, § 85, 17 Ekim 2002). Açıkça keyfi veya makul olmayan tercihler yapılmaması halinde, Mahkeme, söz konusu politikayla elde edilmek istenen sonuçlara ulusal düzeyde ulaşmak için en uygun araçların ne olduğu konusunda kendi değerlendirmesini ulusal makamların değerlendirmesinin yerine koyamaz (Galtieri/İtalya (k.k.), no. 72864/01, 24 Ocak 2006 ve Campanile ve diğerleri/İtalya (k.k.), no. 32635/05, § 31, 15 Ocak 2013). Ayrıca, yönetmeliklerin değiştirilmesi veya tadil edilmesi yaygın olarak kabul edilmekte ve uygulanmaktadır. Nitekim, her ne kadar parasal alacakla ilgili hak sahipleri, genel olarak, kati ve gayri maddi haklardan yararlanabilseler de, farklı nitelikteki haklarla ilgili olan ve özünde gelişen alanlar olan, imar veya arazi düzenlemesi konularında aynı durum geçerli değildir (Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, no. 62543/00, § 70, AİHM 2004-III ve yukarıda anılan Galtieri kararı).
57. Mahkeme, bu davanın koşullarında, Belediye tarafından başvuranların taşınmazına el konulmadığını tespit etmektedir. Başka bir deyişle, başvuranların mülkiyet hakkına yasal olarak dokunulmadığından resmi olarak mülkiyetten yoksun bırakma söz konusu olmamıştır.
58. Bununla birlikte Mahkeme, Devletin tutumunun Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine uygunluğunu değerlendirmek için Sözleşme’nin “somut ve etkili” hakları korumayı amaçladığını akılda tutarak söz konusu çeşitli menfaatlere ilişkin kapsamlı bir inceleme yapmalıdır. Mahkeme, görünenin ötesine geçerek ihtilaf konusu durumun gerçekliğini araştırmalıdır (Brumărescu/Romanya [BD], no. 28342/95, § 76, AİHM 1999-VII).
59. Mevcut davada, Mahkeme, başvuranların 1988 yılında ihtilaf konusu taşınmazı satın aldıklarında, arazinin bir kısmının (124,03 m2) 1987 uygulama imar planında zaten yol yapımı için ayrılmış olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla uygulamada, geriye kalan yüzey alanı (125,96 m2) dikkate alındığında arazinin ilgili taraflarca satın alındığı tarihte fiilen inşaat yapılamaz durumdaydı. Başka bir ifadeyle, söz konusu kısıtlama başvuranlar taşınmazı satın aldıkları sırada mevcuttu.
60. Bu nedenle Mahkeme, başvuranların, söz konusu araziyi satın aldıkları tarihte yürürlükte olan uygulama imar planına göre, taşınmazın bir kısmının yetkili makamlar tarafından yol yapımı için kullanılacağını bildiklerini veya bilmeleri gerektiğini düşünmektedir. Dolayısıyla başvuranlar, özellikle bu arazi üzerine bir yapı inşa etmek için bir düzenleme izni alma beklentisine makul olarak sahip olamaz ve sonuç olarak ilgilinin, ihtilaf konusu araziyi satın almasından itibaren bir riskin varlığını kabul etmiş olduğu kanaatine varılması gerekmektedir (Matczyński/Polonya, no. 32794/07, § 109, 15 Aralık 2015).
61. Mahkeme ayrıca, başvuranların arsa üzerinde inşaat yapma niyetlerini hiçbir şekilde ortaya koymadıklarını, arazi kullanım planında bir değişiklik yapılması için idareye başvurmadıklarını ve özellikle, imar planlarından kaynaklanan kısıtlamaya itiraz ederek inşaat ruhsatı alınmasına yönelik idari işlemler başlatmadıklarını da belirtmektedir.
62. Gerçek şu ki, söz konusu alanı imar planında kamu hizmetlerine ayırmaya karar veren Odunpazarı Belediyesi 3194 sayılı Kanun’un 10. maddesi uyarınca başvuranların taşınmazını kamulaştırmakla yükümlüydü ancak yeterli bütçe kaynağı olmadığı için bunu yapamamıştır.
63. Bu durum, kuşkusuz, başvuranların mülklerinin akıbeti konusunda belirsizlik yaratmış ve mülkiyet haklarından tam olarak yararlanmalarını engellemiştir.
64. Mahkeme, başvuranların zararları için idareden herhangi bir tazminat almadıklarını ve şikâyet edilen durumun ilgili kişilere aşırı bir yük getirdiği ve dolayısıyla ihtilaf konusu müdahalenin orantısız olduğu yönündeki Anayasa Mahkemesinin ilk kararını beklemek zorunda kaldıklarını tespit etmektedir (bk. 12 ila 14. paragraflar).
65. Mahkeme, başvuranların ayrıca tazminat ödenmediği takdirde, müdahale teşkil ettiğini iddia ettikleri arazilerine ilişkin kısıtlamaların, kamu yararı ile temel haklarının korunması gereklilikleri arasında “adil bir denge” sağlamayan sonuçlar doğurduğunu ileri sürerek konuyu idari mahkemelere taşıdıklarını belirtmektedir. Başvuranların tazminat talepleri idare mahkemeleri tarafından usulüne uygun olarak incelenmiştir. İdare mahkemeleri, tarafların iddialarını çekişmeli olarak dinledikten, adli bilirkişi raporu talep ettikten ve ilgili tüm delilleri inceledikten sonra, başvuranların tazminat hakkı doğuran bir zarara uğradıklarını tespit etmişlerdir. Başvuranlar 75,000 TL talep etmişler ve idare mahkemesi de kendilerine bu miktarın tamamının ödenmesine karar vermiştir. Dolayısıyla, başvuranların elde ettikleri ikinci hukuki yanıt, etkili ve yeterli olarak kabul edilebilir.
66. Bu noktada Mahkeme yine de idare mahkemeleri tarafından kullanılan hesaplama yönteminin Mahkemenin içtihadına uygun olmadığını vurgulamak ister (Lallement/Fransa, no. 46044/99, §§ 18-24, 11 Nisan 2002, Werra Naturstein GmbH & Co KG/Almanya, no. 32377/12, §§ 36-57, 19 Ocak 2017 ve Osmanyan ve Amiraghyan/Ermenistan, no. 71306/11, §§ 49-71, 11 Ekim 2018). Nitekim idare mahkemeleri, başvuranlara yalnızca uygulama imar planında yol yapımı için ayrılan arazi kısmı için tazminat ödemiştir. Ancak geri kalan kısmın yüzey alanının azalması nedeniyle normal şartlarda kullanılamaz durumdaydı ve nitekim ilgili kişilere bu bağlamda da tazminat ödenmesi gerekirdi. Bununla birlikte, başvuranlar mahkemeler önünde ek bir dava açtıkları ve bu dava halen derdest olduğu için Mahkeme bu nokta üzerinde daha fazla durmayacaktır (bk. yukarıdaki 35. paragraf).
67. Başvuranların alacaklarına uygulanan gecikme faizinin yetersiz olduğu iddiasına ilişkin olarak Mahkeme, Anayasa’nın 46. maddesine göre, ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde, ödenmeme nedeni ne olursa olsun, kamu alacakları için öngörülen en yüksek oranda faiz oranın ekleneceğini kaydetmektedir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen oran, ancak kamulaştırma bedelinin kesin olarak tahsis edilmiş olması ve bu bedelin ödenmemiş olması halinde (yukarıdaki 44. paragraf) uygulanabilmektedir. Ancak somut olayda, böyle bir durum söz konusu değildir. İdare mahkemelerince başvuranlara hükmedilen tazminat belediye tarafından başvuranlara ödenmiştir. Bu koşullar altında, ilgili kişiler Anayasa’nın 46. maddesinin iç hukukta uygulanmasını talep etmeleri mümkün değildir.
68. Tazminatın enflasyon karşısında değer kaybetmesine dayalı şikâyete ilişkin olarak Mahkeme, kullanılan araçlar ile izlenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisinin olduğu ve başvuranların orantısız bir yüke maruz bırakılmadığı konusunda emin olmalıdır. Mahkeme bu bağlamda, mülkiyete saygı hakkına yönelik herhangi bir müdahalenin, kamu yararı gerekleri ile bireyin temel haklarının korunması zorunlulukları arasında “adil bir denge” sağlaması gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. diğerleri arasında, yukarıda anılan Sporrong ve Lönnroth, § 69). İhtilaf konusu tedbirin istenen “adil dengeyi” sağlayıp sağlamadığını ve özellikle de başvuranlara orantısız bir yük getirip getirmediğini belirlemek için, ulusal mevzuatta öngörülen tazminat düzenlemelerinin dikkate alınması gerekmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, taşınmazın değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmemesi durumunda mülkten yoksun bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Papachelas, Yunanistan [BD], no. 31423/96, § 48, AİHM 1999 II).
69. Mahkeme, somut olayda, başvuranların 7 Aralık 2018 tarihinde idare mahkemelerine tazminat davası açtıklarını belirtmektedir. İdare mahkemesi, 14 Kasım 2019 tarihli kararıyla, başvuranlara 75.000 TL (olayların meydana geldiği dönemde 11.848 avro) ödenmesine karar vermiştir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 27 Ekim 2020 tarihli kesin kararıyla bu kararı onamış ve bu meblağa yasal oranda gecikme faizi uygulanması gerektiğini de belirtmiştir. Başvuranlara toplam 92.904 TL (olayların meydana geldiği dönemde 10.299 avro) tutarındaki ödeme, idare tarafından 20 ve 22 Ocak 2021 tarihlerinde yapılmıştır (yukarıdaki 23, 24 ve 25. paragraflar). Dosyada bulunan unsurlara göre, bu ödeme yapılmış olmasına rağmen mülkiyet devri hala gerçekleşmemiştir. İdare, uygulama imar planında yol yapımı için ayrılmış olan 124,03 m2lik araziyi devralmamış ve söz konusu davayla ilgili yargılamalar ulusal mahkemeler önünde halen derdesttir (bk. yukarıdaki 36. paragraf).
70. Mahkeme, söz konusu dönem aralığında (Aralık 2018 ile Ocak 2021 tarihleri arasında) ortalama enflasyonun %30,32 olduğunu kaydetmektedir. Ancak, davacıların alacağına uygulanan gecikme faizi oranı yıllık %9 olarak gerçekleşmiştir. Enflasyon dikkate alındığında, ödeme tarihinde (yukarıdaki 25. paragraf), 97.739 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 10.835 avro) alması gereken başvuranlar yalnızca 92.904 TL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 10.299 avro) almışlardır. Dolayısıyla başvuranların alacaklarındaki değer kaybı bu nedenle %4,94’tür.
71. Başvuranlar, söz konusu değer kaybının kendileri üzerinde orantısız ve aşırı bir yük oluşturduğunu ileri sürmektedirler. Oysa Mahkeme, kamulaştırma bedelinin değer kaybı konusunu daha önce Türkiye’ye ilişkin çeşitli davalar bağlamında incelediğini hatırlatmaktadır (Yetiş ve diğerleri/Türkiye, no. 40349/05, §§ 41-60, 6 Temmuz 2010; Güleç ve Armut/Türkiye (karar), no. 25969/09, 16 Kasım 2010; ve Bucak ve diğerleri/Türkiye (karar), no. 44019/09, 18 Ocak 2011). Mahkeme, yukarıda anılan Yetiş ve diğerleri kararında, sırasıyla %14,68 ve %43 oranındaki değer kaybının, ilgili taraflara orantısız ve aşırı bir yük yüklediği, mülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı gerekleri arasında sağlanması gereken adil dengeyi bozduğu değerlendirilmiştir. Öte yandan, Güleç ve Armut ile Bucak ve diğerleri (yukarıda anılan kararlarda) davalarında Mahkeme, kamulaştırma tazminatında %10,74'e varan değer kaybının ilgili taraflara orantısız ve aşırı bir yük getirmediğine kanaat getirmiştir. Mahkeme, bir yandan belirlenen oranın Yetiş ve diğerleri davasında (yukarıda atıfta bulunulan karar) bulunan orandan daha düşük olduğu, diğer yandan ise başvuranların söz konusu dönemde mülklerini kullanmaya devam ettikleri yönündeki tespiti doğrultusunda bu kanaate varmıştır. Mahkeme, başvuranların söz konusu dönemde arazilerini kullanmış olmalarının, tazminattaki değer kaybını tam olarak telafi etmemiş olsa bile, yeterince telafi ettiğini tespit etmiştir.
72. Mahkeme, bir başka davada da ödenen miktar ile tam tazminat arasındaki küçük bir farkın (%5’ten az) hesaplama yönteminden kaynaklanan bir belirsizlik payı olarak değerlendirilebileceği kanaatine varmıştır (Arabacı/Türkiye (k.k.), no. 65714/01, 7 Mart 2002).
73. Mahkeme, somut olayda, başvuranların söz konusu dönemde arazilerinden yoksun bırakılmadıklarını belirtmektedir. Mahkeme, özellikle söz konusu kısıtlamanın başvuranların taşınmazı edindikleri sırada mevcut olduğu dikkate alındığında, bu değer kaybı nedeniyle başvuranlara yüklenen yükün iddiadan öteye geçmediğine kanaat getirmiştir. Mahkeme bu nedenle söz konusu tazminatın ödenmesiyle, söz konusu dönemde arazinin kullanılamamasından kaynaklanan zararın yeterince telafi edildiği kanaatindedir. Şikâyet konusu değer kaybı, ilgililere orantısız ve aşırı bir yük getirmemiştir. Her halükarda, başvuranlara, enflasyon dikkate alınarak belirlenecek olan oradan biraz daha düşük bir tazminat tutarın ödenmesi, kamu yararı ile ilgili kişilerin haklarının korunması arasındaki adil dengeyi tehlikeye atmamıştır.
74. Böylelikle Mahkeme, yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, başvuruların açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmeleri gerektiği sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 16 Ocak 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı işleri Müdürü Başkan