AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 5237/16
Mehmet Latif KARAMAN / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6
Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), sırasıyla 22 Ocak 2016 tarihlerde gerçekleştirilen yukarıdaki başvuruyu göz önünde bulundurarak, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca davalı Hükümete bildirilen tedbir kararını ve 3 Şubat 2016 tarihinde tedbir kararının kaldırılmasına ilişkin kararı dikkate alarak; Mahkeme İçtüzüğü’nün 41. maddesi uyarınca yukarıdaki başvuruya öncelik tanıma kararını ve davalı Hükümet tarafından 29 Ocak 2016 ve başvuran tarafından 25 Ocak ve 18 Şubat 2016 tarihlerinde sunulan bilgileri göz önünde bulundurularak yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuru, İzmir’de üniversite öğrencisi olan Türk vatandaşı olan Cihan Karaman tarafından yapılmıştır. Mahkeme nezdinde İstanbul barosuna kayıtlı Ramazan Demir tarafından temsil edilmiştir.
2. Cihan Karaman’ın 23 Ocak 2016 tarihinde vefat etmesi üzerine, babası Mehmet Latif Karaman başvuruyu takip etme niyetini dile getirmiş ve başvuru formunu ibraz etmiştir.
3. Başvuran olarak anılacak olan Mehmet Latif Karaman Türk vatandaşı olup 1966 doğumludur. Siirt ilinin Kurtalan ilçesinin bir kasabasında ikamet etmektedir. Mahkeme nezdinde Ramazan Demir tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın koşulları
1. Başvuran
4. Davaya konu olaylar, kendisi ve hayatını kaybeden oğlu Cihan Karaman tarafından ibraz edilen belgelerden anlaşıldığı kadarıyla ve başvuran tarafından ileri sürüldüğü şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir.
a. Başvuruya konu olaylara ilişkin bilgiler
5. 2015 yılının Ağustos ayından itibaren, yetkililer tarafından Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı il ve ilçelerde sokağa çıkma yasakları uygulanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının amacı, bazı yasadışı örgüt üyeleri tarafından kazılan hendeklerin ve yerleştirilen patlayıcıların temizlenmesi ve sivil vatandaşların şiddetten korunması olarak belirtilmiştir. Bu sokağa çıkma yasaklarından bazıları kaldırılmış ve farklı tarihlerde yeniden uygulanmıştır.
6. 14 Aralık 2015 tarihinde, Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve insanların günün herhangi bir saatinde evlerinden ayrılmaları yasaklanmıştır. Cizre’deki 24 saatlik sokağa çıkma yasağı, 2 Mart 2016 tarihinde değiştirilene kadar devam etmiştir. 2 Mart 2016 tarihinden itibaren 05.00 ve 19.30 saatleri arasında insanların evlerinden ayrılmalarına izin verilmiştir. 28 Mart 2016 tarihinde sokağa çıkma yasağında yapılan bir diğer değişiklikle, insanların 04.30 ve 21.30 saatleri arasında evlerinden çıkmalarına olanak tanınmıştır. 5 Haziran 2016 tarihinde yapılan son değişiklikle, sokağa çıkma yasağı saatleri 23.00 ve 02.30 saatlerine indirilmiştir.
7. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından 6 Şubat 2016 tarihinde yayımlanan bir rapora göre; Cizre dâhil olmak üzere sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde, Ağustos 2015 5 Şubat 2016 tarihleri arasında öldürülen sivil vatandaşların sayısı en az 300’dür. Bu 300 kişiden 42’si çocuk, 31’i kadın ve 30’u 60 ve daha üstü yaştadır.
8. Uluslararası Af Örgütü’nün 21 Ocak 2016 tarihinde yayımladığı, “Türkiye: Süresiz sokağa çıkma yasağı adı altında gerçekleştirilen kötü niyetli operasyonlara son ver” başlıklı açıklamasında (AI Index: EUR 44/3230/2016) aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:
“Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği bölgelerdeki polis operasyonları ve askeri operasyonlar, ikamet edilen mahallerde ateşli ağır silahların kullanımı dâhil olmak üzere gücün kötüye kullanımı şeklide nitelendirilmektedir. Türk hükümeti, ateşli silah kullanımının insan haklarına uyumlu bir çerçevede tutulmasını ve bölgedeki silahsız halkın ölümlerine ve yaralanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.
Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) gençlik kolu olan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) ile devlet güçleri arasındaki çatışma sonucunda 150’den fazla sivilin öldürüldüğü bildirilmiştir. Ölenler arasında kadınların, küçük çocukların ve yaşlıların olması, Hükümetin ölenlerin çok azının silahsız olduğuna ilişkin iddialarına şüphe çekmektedir.”
b. Olay ve Mahkeme önündeki yargılamalar
9. Başvuranın oğlu, Cihan Karaman, 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden önce bölge halkına destek sağlamak için 40-50 öğrenci arkadaşıyla birlikte, Cizre’ye giden bir üniversite öğrencisidir. 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde, Cihan Karaman ve diğer öğrenciler bölgeyi terk edememiştir. Öğrencilerden biri güvenlik güçleri tarafından öldürülmüş; diğerleri ise vurulmuş ve yaralanmışlardır.
10. 22 Ocak 2016 tarihinin erken saatlerinde, Cihan Karaman güvenlik güçleri tarafından vurulmuş ve göğsünden yaralanmıştır. Cizre İlçesinin Cudi Mahallesinde yaralanmıştır. Daha sonra söz konusu ilin Milletvekili olan Faysal Sarıyıldız ile telefonda görüşme fırsatı bulmuş ve bulunduğu durumdan kendisini haberdar etmiştir. Başvuran ve ailesinin yanı sıra söz konusu milletvekili, acil servisle ve bölge valisiyle irtibata geçmiş ve Cihan Karaman için ambulans gönderilmesi talebinde bulunmuşlardır.
11. Acil servis görevlileri, arayanlara, Cihan Karaman’ın Nusaybin Caddesine yürüyebilecek olması halinde kendisinin ambulansla alınabileceğini söylemişlerdir. Hem milletvekili hem de başvuranın yasal temsilcisi, Cihan Karaman ile telefonla irtibat kurmuş ve kendilerine görevlilerce aktarılan bilgileri iletmişlerdir. Cihan Karaman, bölgede bulunan güvenlik güçlerince rastgele ateş açıldığını ancak Nusaybin Caddesine gitmeye çalışacağını söylemiştir. Daha sonra Nusaybin Caddesine doğru yürümeye başlamış; ancak yaklaşık 15-20 dakika beklediği benzin istasyonunun dışına kadar gidebilmiştir. Acil servis görevlileri birkaç kez aranmış ve kendilerine Cihan Karaman’ın benzin istasyonu dışarısında beklediği bilgisi verilmiştir. Görevliler, arayanlara, benzin istasyonunun çevresinin güvenli olmadığını ve yaralıyı belediye mezarlığının dışından alabileceklerini söylemişlerdir. Kendisini almak üzere bir ambulans gelmemesi ve güvenlik güçlerinin bölgede açtıkları ateşin yoğunlaşması nedeniyle Cihan Karaman ilk bulunduğu yere geri yürümüştür.
12. Daha sonra Cihan Karaman ile irtibat kurulamamıştır.
13. Cihan Karaman daha önce gün içerisinde Sarıyıldız ile telefonla konuştuğu esnada kendisi adına tüm gerekli başvuruların yapılmasını istediği için milletvekili, başvuranın yasal temsilcisi ile irtibata geçmiştir. Temsilci, Mahkemeye başvuruda bulunmuş ve Türk Hükümetine, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca, Cihan Karaman’ın derhal bir hastaneye götürülmesi gerektiğinin bildirilmesini talep etmiştir.
14. Mahkeme, aynı gün, talebi kabul etmiş ve Türk Hükümetine Cihan Karaman’ın yaşamının ve vücut bütünlüğünün korunması için yetkileri dâhilindeki tüm tedbirleri alması gerektiğini bildirmiştir.
15. Daha sonra benzin istasyonunun olduğu bölgeden dönüşü sırasında Cihan Karaman’ın, diğer yaralı kişilerle birlikte, Cudi Mahallesindeki bir binanın bodrum katına sığındıkları bilgisi alınmıştır. Milletvekilini binanın bulunduğu yer hakkında haberdar etmelerine ve milletvekilinin de bu bilgileri acil servis görevlilerine bildirmiş olmasına rağmen, Cihan Karaman ile birlikte diğer yaralıların alınması için ambulans gönderilmemiştir.
16. Cihan Karaman, 23 Ocak 2016 tarihinde binanın bodrum katında yaşamını yitirmiştir. Cansız bedeni haftalarca bodrum katından alınmamıştır.
17. Mahkeme, 3 Şubat 2016 tarihinde, Cihan Karaman’ın ölümüne ilişkin olarak taraflarca temin edilen bilgiler ışığında, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca 22 Ocak 2016 tarihinde Hükümete bildirilmiş olan tedbir kararının kaldırılmasına karar vermiştir.
c. Başvuranın yasal temsilcisinin yakalanması ve tutuklanması
18. 16 Mart 2016 tarihinin ilk saatlerinde, başvuranın yasal temsilcisi olan Ramazan Demir’in İstanbul’daki evine, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri tarafından baskın düzenlenmiş ve başvuranın temsilcisi gözaltına alınmıştır.
19. 17 Mart 2016 tarihinin akşamında, emniyette Ramazan Demir’in bir savcı tarafından ifadesi alınmak istenmiş; ancak Demir, savcının yönelttiği soruları yanıtlamayı reddetmiş ve yürürlükteki uygulama gereğince emniyette değil sadece adliyede ifadesinin alınabileceğini belirtmiştir.
20. İfadesi alınırken savcı tarafından Demir’e, PKK ile ilgili bir suçtan mahkûm olup olmadığı; PKK ile bağlantısı olan veya PKK ile ilgili faaliyetler nedeniyle cezaevinde bulunan yakınları olup olmadığı; cezaevinde yakınlarını veya müvekkillerinden birini ziyaret edip etmediği; bir derneğe üyeliğinin bulunup bulunmadığı; sosyal medya kullanıp kullanmadığı ve sahip olduğu tüm telefon hatlarına ilişkin detaylar gibi sorular yöneltilmiştir.
21. Demir, soruların hiçbirine yanıt vermemiştir. Aynı ifade işlemi esnasında savcı, Demir’e şu suçlamaları isnat etmiştir: “... Ramazan Demir’in, propaganda ve kışkırtma faaliyetlerinin ve ülkemizi içeriden ve işkence iddiaları ile insan hakları iddialarında bulunmak suretiyle uluslararası alanda zayıflatma faaliyetlerinin bir parçası olarak Delegasyon olarak adlandırdığı bir kişi buluştuğu ve görüşmeler yaptığı değerlendirilmektedir.”
22. Yukarıdaki ifade alma süreci sonrasında, Ramazan Demir, 19 Mart 2016 tarihinde hâkim huzuruna çıkarılana kadar emniyette tutulmaya devam etmiş ve söz konusu hâkim tarafından kendisinin şartlı olarak salıverilmesine karar verilmiştir. Hâkim tarafından sorgulandığı esnada Ramazan Demir ve kendisini temsil eden avukatlar, savcı tarafından kendisine atfedilen yukarıda yer alan suçlamaya atıfta bulunmuş ve yakalanmasının asıl gerekçesinin, sokağa çıkma yasaklarına ilişkin davalarda başvuranların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde temsil edilmesini engellemek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, söz konusu bu durumun, Sözleşme’nin 34. maddesine aykırı olduğunu öne sürmüşlerdir.
23. Serbest bırakılmasının ardından, savcı Ramazan Demir’in serbest bırakılmasına itirazda bulunmuş ve 22 Mart 2016 tarihinde Ramazan Demir hakkında yakalama emri çıkarılmıştır.
24. Ramazan Demir, 6 Nisan 2016 tarihinde adliyeye gitmiş ve hâkime: başvuru formlarının hazırlanması aşamasının tamamlanması ve bunların AİHM’e gönderilmesi hususlarında müvekkillerine karşı yükümlü olduğu için hakkında 22 Mart 2016 tarihinde çıkarılan yakalama emrinin hemen sonrasında teslim olmadığını bildirmiştir. Hakkında ceza kovuşturması başlatılmaksızın Ramazan Demir’in tutuklanmasına karar verilmiştir.
25. Ramazan Demir, 20 Nisan 2016 tarihinde, yasal temsilcisi Ayşe Demir Bingöl’ü, mevcut başvuruların da aralarında bulunduğu 16 başvuruya istinaden Mahkeme nezdinde kendi adına hareket etmeye yetkili kılmıştır. Ramazan Demir, 7 Eylül 2016 tarihinde şartlı salıverilmişlerdir.
2. Hükümet
26. Hükümet, 29 Ocak 2016 tarihinde, başvuranın iddialarına ve Mahkeme tarafından verilen tedbir kararına ilişkin bilgiler ve görüşlerini sunmuştur.
B. İlgili uluslararası dokümanlar
27. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 2 Aralık 2016 tarihinde “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkilerine İlişkin Memorandumu yayımlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandumda belirtilen sonuç ve tavsiyeler aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hâkimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suiistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için, bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makinalarıyla fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (bkz. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyalogunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
ŞİKÂYETLER
28. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, yetkililerin oğlunun nerede olduğunu bilmesi ve ulusal mevzuat uyarınca oğullarına karşı özen yükümlülüğü bulunmasına rağmen, oğlunun yaşamının kurtarılmasına yönelik bir müdahalede bulunulmamasından şikâyetçi olmuştur. Bu bağlamda, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüğe atıfta bulunmuş ve yetkililerin bir kişinin yaşamına yönelik tehdidin varlığından haber olduğu veya olması gerektiği ancak bu tehdidin meydana gelmesini engellemek için önlemler almadığı durumlarda, yetkililerin yaşam hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
29. Başvuran, aynı hüküm uyarınca, adli mercilerce oğlunun ölümüne ilişkin soruşturma yürütülmemesinden şikâyetçi olmuştur.
30. Başvuran, bir dizi etkenin bir araya gelmesi nedeniyle (oğlunun cansız bedeninin haftalarca bodrum katında bekletilmesi ve bu süre zarfında cesedin bozulması ve vücut bütünlüğünü kaybetmesi; kendisi ve ailesi tarafından oğulları için cenaze töreni düzenlenememesi; ve son olarak, kendisi ve ailesinin birkaç hafta boyunca oğlunun cenazesinin alınmasına ilişkin çağrılarına ulusal yetkililerin kayıtsız kalması gibi) yaşadıkları üzüntünün, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamı dâhilinde insanlık dışı muamele teşkil etmesinden şikayetçi olmuşlardır.
31. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, sokağa çıkma yasağının oldukça katı şekilde uygulandığını ve bu nedenle oğlunun, tıbbi yardım almak için bodrum katını terk etmesine izin verilmediğini ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, güvenlik güçlerinin sokakta gördükleri kişileri vurdukları ve yaralanmalarına sebep oldukları için ilgili bölgenin tüm sakinlerinin etkin bir şekilde evlerine hapsedildiğini eklemiştir.
32. Başvuran, Sözleşme’nin 8 ve 9. maddesi temelinde, oğlunun cansız bedeninin haftalarca bodrum katında tutulduğunu ve bu nedenle kendisinin ve ailesinin, dini inançları gereğince oğullarını toprağa verememelerinden şikâyetçi olmuşlardır.
33. Sözleşme’nin 1 ve 34. maddelerine dayanarak başvuran, davalı Hükümetin, oğlunun vücut bütünlüğü ve yaşamının korunmasına yönelik tedbirleri almadığını ve diğer kişilerin oğluna yardım etmesine engel olduğunu belirtmiş ve bu bağlamda davalı Hükümetin, Mahkeme tarafından verilen tedbir kararına uygun davranmamasından şikâyetçi olmuştur.
34. Başvuran, son olarak, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamında, yasal temsilcisi Ramazan Demir’in yakalanması ve tutuklanmasının esas gerekçesinin, sokağa çıkma yasağının uygulandığı bölgelerdeki başvuranları temsil etmesi olduğunu ve Ramazan Demir’in yakalanması ve tutuklanmasının, bireysel başvuru hakkına ciddi bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmüştür.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 2, 3, 8, 9 ve 34. maddeleri kapsamındaki şikâyetleri
35. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, oğlunun vurulmasından ve ağır şekilde yaralanmasından sonra ulusal yetkililerce hastaneye götürülmemesinden dolayı yaşamını yitirmesinden ve ayrıca ulusal yetkililerce oğlunun ölümüne ilişkin etkili bir soruşturma yürütülmemesinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran ayrıca, oğlunun cansız bedenini haftalarca teslim alamamasından ötürü Sözleşme’nin 3, 8 ve 9. maddeleri kapsamındaki haklarının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmuştur. Son olarak, tedbir kararına uyulmaması ve yasal temsilcisinin yakalanması ve tutuklanması nedeniyle, Hükümetin, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine aykırı hareket etmesinden şikâyetçi olmuştur.
36. Mahkeme dava dosyası temelinde, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olup olmadığını belirleyemediği ve bu nedenle, İç Tüzüğün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca başvurunun bu kısmının davalı Hükümete tebliğ edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Sözleşme’nin 5. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
37. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, sokağa çıkma yasağının çok katı şekilde uygulandığını ve bu nedenle oğlunun bodrum katından ayrılamadığını ve tıbbi yardım alamadığını ileri sürmüştür.
38. Mahkeme elinde mevcut olan bütün belgeler ışığında, şikâyet konusu hususların kendi yetki alanında olduğu kadarıyla; isnat edilen hükümlerin ihlal edilmediğini tespit etmiştir. Bu nedenle, başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4. madde hükümleri gereğince, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
İşbu gerekçelerle Mahkeme oy birliğiyle,
Sözleşme’nin 2, 3, 8, 9 ve 34. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin incelenmesini ertelemeye;
Başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunu bildirmeye karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy