AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 51194/19
Dilek KAYA / Türkiye
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Saadet Yüksel,
Pauliine Koskelo,
Jovan Ilievski,
Anja Seibert-Fohr,
Davor Derenčinović,
Stéphane Pisani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 19 Kasım 2024 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk vatandaşı olan Dilek Kaya’nın (“başvuran”) 9 Eylül 2019 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 51194/19),
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası, 11 ve 14. maddeleri ile ilgili şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesine ilişkin kararı,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY ve OLGULAR
1. Mevcut dava, öğretmenlik mesleğini yerine getiren başvuranın üyesi olduğu Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (“KESK”) çağrısı üzerine, Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan bazı şehirlerde düzenlenen, sokağa çıkma yasağını protesto etmek amacıyla bir günlük iş bırakma eylemine katılması nedeniyle, ilgili hakkında verilen disiplin cezasıyla ilgilidir.
2. Başvuran Dilek Kaya, Türk vatandaşı olup, 1984 doğumludur ve Batman’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Batman Barosuna bağlı Avukat E. Şenses tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, söz konusu dönemde kendi görevlisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
4. Olayların meydana geldiği dönemde başvuran, Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan bir şehir olan Batman’da bir lisede öğretmen olarak görev yapmaktaydı ve Eğitim-Sen ve Bilim Emekçiler Sendikasının (“Eğitim-Sen”) yerel şubesinin üyesi idi.
5. Eğitim-Sen’in bağlı olduğu konfederasyon olan KESK’in Yönetim Kurulu, 22 Aralık 2015 tarihinde, 92 sayılı Kararı ile, üyelerine Türkiye’nin güneydoğusunda yer alan bazı şehirlerde düzenlenen sokağa çıkma yasağını protesto etmek için ulusal seferberlik gününe katılmaları yönünde çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıya ilişkin metin, aşağıdaki şekilde tercüme edilebilmektedir:
“Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bazı il, ilçe ve mahallelerinde belirli bir süreden beri uygulanan sürekli “sokağa çıkma yasağı” tedbirleri, hem kamu hizmeti görevlerini yerine getirme veya bu türden bir hizmete erişme hakkını, hem de bu konuda sorumlu olan görevliler, bunların aileleri ve bu hizmetlerden yararlananlar açısından yaşam hakkını tehdit edecek bir boyuta ulaşmıştır.
Binlerce öğretmenin izne ayrılması nedeniyle, on binlerce öğrencinin eğitim hakkı söz konusu bölgelerde askıya alınmakta ve sağlık personellerine hastanelerden ayrılmalarını engelleyen nöbet yükümlülükleri getirilmektedir. Bütün kamu hizmetleri, özellikle eğitim, sağlık ve yerel yönetim hizmetleri, bölgede yürütülen operasyonlar açısından yeniden yapılandırılmaktadır. Ayrıca, tarihi eserler tahrip edilmekte, okullar, hastaneler, öğrenci yurtları boşaltılarak, şehirler polis karakolları ve askeri karargâhlar haline getirilmektedir. Sürekli bir çatışma ortamında, devlet memurlarının ve vatandaşların evleri, hatta kendileri hedef haline gelmektedir; bu kişiler, elektriksiz ve susuz bırakılarak, hastalık ve açlık tehdidinin sürekli olduğu bir yaşama itilmektedirler.
Kamu hizmeti görevlerini yerine getirme veya bu türden bir hizmete erişme hakkının yanı sıra, yaşam hakkına zarar veren bu gelişmelerden dolayı,
Devletin hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir sosyal Devlet olduğunu belirten, Anayasa’nın 2. maddesi; çalışanların ve işverenlerin iş ilişkileri çerçevesinde sahip oldukları ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumaya ve geliştirmeye yönelik olarak önceden izin almaksızın sendikalar ve sendika birlikleri kurma ve bu türden sendikalara üye olma ve bu kapsamda faaliyetler yürütme hakkına sahip olmalarını öngören, Anayasa’nın 51. maddesi; temel hak ve özgürlükler konusunda, usulüne uygun olarak onaylanan uluslararası anlaşmalar ile ulusal kanunlar arasında bir uyuşmazlığın aynı konudaki farklı hükümlerin varlığından kaynaklanması halinde, uluslararası anlaşmaların hükümlerinin öncelikli olmasını öngören, Anayasa’nın 90. maddesi dikkate alınarak,
Anayasa’nın 90. maddesine uygun olarak ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 87, 98 ve 151 sayılı Sözleşmeleri’ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesine ve Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 28. maddesine (“Toplu pazarlık yapma ve eylem hakkı”) dayanılarak,
Ayrıca, Konfederasyonumuzun Tüzüğü’nün ilk paragraflarına, 4. maddesinin b), c), g) ve i) fıkralarına (“Konfederasyonun Amaçları”), 5. maddesinin b) ve g) fıkralarına (“Konfederasyonun İlkeleri”) ve 6. maddesinin b), f) ve k) fıkralarına (“Konfederasyonun Görev ve Yetkileri”) uygun olarak,
DİSK [Devrimci Sendikalar Konfederasyonu] ve TMMOB [Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odaları Birliği] ile anlaşmaya varılarak,
Şu hususlara karar verilmiştir:
1) “Savaşa hayır, barışı savunacağız” sloganını taşıyan ortak pankart, bildiri ve stickerler hazırlanacak ve bu yöndeki mesajlar internet sayfamızda yayımlanacaktır;
2) Konfederasyonumuzun sendikalı üyeleri, kamu hizmeti sağlayıcıları olarak sahip oldukları gücü kullanarak, 29 Aralık 2015 tarihinde işyerlerinden ayrılacak ve bütün illerin en önemli yerlerinde basın açıklamaları yapacaklardır.”
6. Eğitim-Sen Yönetim Kurulu, 25 Aralık 2015 tarihinde, söz konusu çağrıya katılmaya karar vermiş ve bu bağlamda şu açıklamayı yapmıştır:
“Konfederasyonumuz olan KESK’in diğer sendikalar veya mesleki birlikler ile birlikte verdiği 92 sayılı Karar’a uygun olarak, 29 Aralık 2015 tarihinde şubemizde “Savaşa hayır, barışı savunacağız” sloganı altında bir gün boyunca herhangi bir hizmet sunulmaması planı uygulanarak, kamu hizmeti sağlayıcıları olarak sahip olduğumuz gücün kullanılmasına karar verilmiştir.”
7. Batman’da bulunan, “Zübeyde Hanım” Anadolu Mesleki ve Teknik Lisesinde “Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olan başvuran, 29 Aralık 2015 tarihinde, yukarıda belirtilen sendikanın çağrıda bulunduğu seferberliğe katılmış ve bir günlük iş bırakma eylemine uymuştur.
8. İstinabe yoluyla davadan sorumlu olan Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi, 17 Şubat 2016 tarihinde, Anadolu Mesleki ve Teknik Lisesi müfettişliği bürosunda, suçla itham edilen kişi olarak başvuranın ifadesini dinlemiştir. Bakanlık görevlisinin soruları ve ilgilinin cevapları aşağıdaki gibi tercüme edilebilmektedir:
“Soru 1: Bu bağlamda herhangi bir mazeret sunmaksızın, 29 Aralık 2015 tarihinde işinize gitmediğiniz tespit edilmiştir. İşe gitmemenizin nedeni nedir?
Cevap 1: Üyesi olduğum Sendikanın kararı nedeniyle işe gitmedim.
Soru 2: Memur Sendikaları Konfederasyonu (KESK) tarafından 29 Aralık 2015 tarihinde Batman’da düzenlenen basın toplantısına ve bir günlük iş bırakma eylemine gerçekte katıldınız mı?
Cevap 2: İş bırakma eylemine katıldım, ancak basın toplantısına katılmadım.”
9. Lise yönetimi, 26 Nisan 2017 tarihli kararla, başvurana, hakkında aylık maaşından otuzda biri oranında kesinti yapılmasına ilişkin disiplin cezasının verildiğini bildirmiştir.
10. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, bu disiplin cezasına itiraz etmiştir.
11. Batman İl Milli Eğitim Disiplin Kurulu, 22 Haziran 2017 tarihinde, başvuranın itirazını reddetmiştir.
12. Başvuran, 30 Ekim 2017 tarihinde, Batman İdare Mahkemesi önünde iptal davası açmıştır. Sendikal özgürlüklere ilişkin Sözleşme’nin 11. maddesi ve Anayasa’nın 51. maddesinin yanı sıra, Mahkemenin ve Anayasa Mahkemesinin içtihatlarına atıfta bulunarak ve diğer illerin idare mahkemelerinin 29 Nisan 2015 tarihli eylem gününe -işin bırakılmasından ibaret olan- katılmanın ilgililerin sendikal haklarını kullanmaları kapsamına girdiği kanısına vardıkları kararları sunarak başvuran, hakkında uygulanan disiplin cezasının iptal edilmesini talep etmiştir.
13. Batman İdare Mahkemesi, 27 Kasım 2017 tarihinde başvuranın talebini reddetmiştir. Batman İdare Mahkemesi, Mahkemenin ve Anayasa Mahkemesinin içtihatlarına atıfta bulunarak, söz konusu disiplin cezasının bir sendikaya üye olma veya sendikal faaliyetlere katılma imkânına yönelik bir sınırlamayı gerektirmediği veya Sözleşme’nin 11. maddesi ve Anayasa’nın 51. maddesiyle güvence altına alındığı şekliyle, örgütlenme özgürlüğü hakkının ya da sendika kurma hakkının ihlaline neden olmadığı sonucuna varmıştır. Bu kararın ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Söz konusu disiplin tedbiri, olayların tamamı ışığında incelenmelidir. Söz konusu olayın meydana geldiği tarihte, davacının bağlı olduğu Sendikanın kararına uygun olarak, bütün ülkede bir günlük iş bırakma eylemi düzenlenmiştir. İlgili Sendikanın bu eylemi “grev” olarak nitelendirmesine rağmen, sosyal konular hakkında sendikalı devlet memurlarının seslerini duyurmalarını amaçlayan bir operasyon söz konusu olmuştur ve bu durumun, Anayasa’nın 54. maddesiyle (“Grev ve lokavt”) öngörüldüğü şekliyle, toplu iş sözleşmesinin hazırlanması sırasında bir anlaşmazlığın meydana gelmesi halinde işçilerin grev yapma haklarıyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır.
Mevcut davada, Sendika tarafından gerçekleştirilen eylemin ve bu kapsamda yayımlanan basın bildirilerinin amacının, terör örgütünün üyelerini yakalamak, terör olayları bağlamında kişi ve mal güvenliğini sağlamak, sokaklarda kurulan barikatları kaldırmak ve sokaklarda kazılan hendekleri kapatmak ve bomba imha operasyonları sırasında sivillerin can ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla yetkili makamların verdikleri “sokağa çıkma yasağı” kararlarını protesto etmek olduğu açıktır. Yukarıda belirtilen Konfederasyonun ve Sendikanın kararları okunduğunda, bu türden bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Başvuran hakkında verilen disiplin cezasının sendikal faaliyeti engellediğini ileri sürmek doğru değildir. Gerçekte, aşağıda belirtilen 4688 sayılı Kanun’dan, bir memur sendikasının faaliyetlerinin kapsamının bu türden memurlarla ilgili olan konularla sınırlı olduğu açıkça anlaşılmaktadır; halbuki başvuranın iddia ettiği hususun aksine, söz konusu olay sendikal faaliyetin kapsamına girmemekte ve devlet memurlarıyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Disiplin cezaları, Devletin kamu görevinin yönetimi ve iyi işlemesi açısından önem arz etmektedir ve kamu düzeninin korunması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa tarafından öngörülen sendikal haklara yönelik yasal sınırlamalardan biridir. Yukarıda anlatıldığı üzere, söz konusu eylemin devlet memurlarıyla en küçük bir ilgisi bulunmamaktadır ve bu eylem, yetkili makamlar tarafından alınan “sokağa çıkma yasağı” tedbirleriyle ilgilidir. Halbuki bu türden bir amaç, kamu görevlilerinin göstermeleri gereken, sadakat, tarafsızlık ve Devlete bağlılık ile çelişmektedir.”
14. Başvuran, 25 Aralık 2017 tarihinde, bu karara ilişkin istinaf başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, İdare Mahkemesi önünde ileri sürdüğü iddiaları tekrarlayarak, aynı gün iş bırakma eyleminin ülkenin batısında yer alan illerin mahkemeleri tarafından, sendika özgürlüğü hakkının kullanılması kapsamına girdiği şeklinde değerlendirildiğini ileri sürmüş, itirazda bulunduğu kararın Ankara ve İstanbul Bölge İdare Mahkemelerinin kararlarıyla çeliştiğini iddia etmiş ve bu türden bir çelişkinin ülkenin doğusunda ve batısında yaşayanlar arasında bir muamele farklılığı olarak incelendiğini savunmuştur.
15. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi, 20 Şubat 2018 tarihinde, başvuranın istinaf başvurusunu reddetmiştir. Söz konusu mahkeme, İdare Mahkemesinin kararının hukuka ve usule uygun olduğu ve bu kararın kaldırılması için yasal bir nedenin bulunmadığı kanısına varmıştır.
16. Başvuran, 4 Mayıs 2018 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, Sözleşme’nin 6 ve 11. maddelerinin yanı sıra, Anayasa’nın 36 ve 51. maddelerini ileri sürerek, disiplin tedbirinin, bir yandan, adil yargılanma hakkının ve diğer yandan, örgütlenme özgürlüğü ve sendika özgürlüğü hakkının ihlali olarak incelendiğini ileri sürmüştür. Başvuran, bağlı olduğu Sendikanın, söz konusu olaydan dört gün önce iş bırakma eylemini duyurarak, kendi Tüzüğü’ne uygun bir karar verdiğini ve Sendikanın üye sayısı ve üyelerin söz konusu eyleme katılanlar arasındaki oranı dikkate alındığında, eğitim faaliyetlerinin aksamasından bahsedilmesinin mümkün olmadığını ifade etmiştir. Başvuran, hakkında disiplin cezası verilen kişilerin yaklaşık yarısının mahkemeler önünde herhangi bir dava açmadığını ve bunlardan bazılarının Sendikadan istifa ettiğini ve bu durumun kendi ifadesine göre, bu türden cezaların yarattığı caydırıcı etkiyi gösterdiğini eklemiştir.
17. Anayasa Mahkemesi, 17 Temmuz 2019 tarihinde, söz konusu başvuruyu reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın şikâyetlerinin kabul edilebilirliği ve esası hakkında kendi kararlarına atıfta bulunarak karar vermeden önce, olay ve olguların bağlamını açıklamıştır. Bu sunumun ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Kısaltılmış adı PKK olan Kürdistan İşçi Partisinin bir terör örgütü olduğu hususu, ulusal ve uluslararası makamlar tarafından kabul edilen, tartışılmaz bir gerçektir. Yukarıda belirtilen örgütün gerçekleştirdiği terör şiddeti, yaratmaya çalıştığı bölünme nedeniyle, anayasal düzene, ulusal güvenliğe, kamu düzenine ve kişi ve mal güvenliğine yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle, ülkenin toprak bütünlüğünü hedef alan PKK terörü, onlarca yıldan beri, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı, hayati bir önem taşıyan başlıca sorun olmaktadır (...).
2012 yılının sonundan itibaren, PKK tarafından yürütülen terör saldırılarının yoğunluğu,” demokratik açılım süreci”, “çözüm süreci” ya da “milli birlik ve kardeşlik projesi” olarak adlandırılan sürecin sayesinde büyük ölçüde azalmıştır. Bununla birlikte, son yıllarda Suriye’deki iç savaş Türkiye’de güvenlik konusunda etkilere yol açmış ve PKK’nın ve DAEŞ’in terör operasyonlarında bir artış yaşanmıştır. Bu operasyonlar arasında, özellikle kamuoyunda “6 ve 7 Ekim olayları” ya da “hendek olayları” olarak bilinen terör eylemleri yer almaktadır (...).
Türkiye, 2015 yılının Haziran ayından beri, yeniden çok yoğun terör saldırılarının hedefi haline gelmiştir. Bu bağlamda, Cizre, Silopi, İdil (...), Yüksekova (...), Silvan, Sur, Bağlar (...), Dargeçit, Nusaybin, Derik (...) ve Varto sokaklarında PKK tarafından hendekler kazılmış ve bomba ve diğer patlayıcı maddelerle barikatlar kurulmuştur; teröristler “öz yönetim” kisvesi altında bu topraklardan bazılarının kontrolünü ele geçirmeye çalışmışlardır. Bu bağlamda, çok sayıda terörist, halkın ilgili bölgelere giriş ve çıkışını engellemek istemiştir. Güvenlik güçleri, hendekleri kapatarak ve barikatları kaldırarak, normal hayata dönülmesini sağlamak için operasyonlar yürütmüşler ve teröristlerle mücadele etmişlerdir. Yaklaşık 200 güvenlik görevlisi, aylar süren operasyon ve çatışmalar sırasında öldürülmüş, tonlarca bomba ve diğer patlayıcı maddeler imha edilmiştir (...).
Güvenlik güçleri ve siviller, terör saldırılarının yoğunlaştığı ve ülkenin birçok bölgesine yayıldığı süre boyunca hedef alınmışlardır. Böylelikle, PKK tarafından gerçekleştirilen silahlı veya bombalı saldırılar çerçevesinde, 6 Eylül 2015 tarihinde Yüksekova Askeri Karakolu, 28 Kasım 2015 tarihinde Sur’da bulunan güvenlik görevlileri, 13 Ocak 2016 tarihinde Diyarbakır’ın Çınar ilçesinde yer alan polis lojmanları, 24 Mart 2016 tarihinde Sur Askeri Karakolu, 31 Mart 2016 tarihinde Bağlar’daki polis aracı, 11 Nisan 2016 tarihinde Hani Askeri Karakolu, 15 Nisan 2016 tarihinde Şırnak’taki güvenlik görevlileri, 1 Mayıs 2016 tarihinde Dicle Jandarma binası, 10 Mayıs 2016 tarihinde Bağlar’daki polis aracı, 12 Mayıs 2016 tarihinde Sur’daki siviller ve İstanbul’daki askeri servis aracı, 29 Mayıs 2016 tarihinde Kulp’taki güvenlik görevlileri, 30 Mayıs 2016 tarihinde Silopi’deki polis aracı, 28 Haziran 2016 tarihinde Dicle’deki polis aracı, 10 Ağustos 2016 tarihinde Sur polis ekipleri, 15 Ağustos 2016 tarihinde Bismil’deki Bölge Trafik Müdürlüğü binaları, 9 Ekim 2016 tarihinde Şemdinli askeri kontrol noktası ve son olarak, 4 Kasım 2016 tarihinde Bağlar’daki Emniyet Müdürlüğüne ait hizmet binaları hedef alınmış ve bunlara intihar saldırıları da eklenmiştir. Bu saldırılar bağlamında, 60 güvenlik gücü mensubu ve 51 sivil (bunların arasında üç çocuk ve Diyarbakır Barosu Başkanı da bulunmaktaydı) öldürülmüş ve 308 güvenlik gücü mensubu ve 289 sivil yaralanmıştır (...).”
18. Ardından Anayasa Mahkemesi, örgütlenme özgürlüğüne ilişkin şikâyeti incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, Ahmet Parmaksız kararında ([Genel Kurul], no. 2017/29263, 22 Mayıs 2019) düzenlenen içtihadına uygun olarak, bu şikâyeti sendika özgürlüğünü koruyan 51. madde açısından değil, ancak örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alan 33. madde açısından incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, şu hususları tespit etmiştir:
“36. Anayasa Mahkemesine sunulan başlıca sorun, başvuranın üyesi olduğu Sendika tarafından karar verilen bir eylem çerçevesinde uyduğu, bir günlük iş bırakma durumu nedeniyle başvuran hakkında verilen, maaştan kesinti yapılmasına ilişkin disiplin cezasıyla ilgili başvuranın iddialarının sendikal hak açısından incelenmesinin gerekip gerekmediği hususudur.
19. Ahmet Parmaksız tarafından kendisine sunulan başvuru hakkında verdiği kararda Anayasa Mahkemesi Büyük Dairesi, bir sendikanın üyelerinin iş bırakma eylemine katılmalarının kuruluşlarının mevcut iktidarın politikasına karşı çıkan baskı grubu olarak yürüttüğü faaliyetler kapsamında kuruluşları tarafından verilen bir karardan kaynaklandığını kaydetmiştir. Bu türden faaliyetlerin iş ilişkileri çerçevesinde bir sendikanın üyelerinin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesine yönelik amaçlar kapsamına girmediğini gözlemleyerek Mahkeme, bu türden eylemlere katılma hakkına müdahale edilmesine ilişkin şikâyetin sendika özgürlüğü hakkını koruyan Anayasa’nın 51. maddesi açısından değil, ancak örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alan 33. madde açısından incelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
20. Mevcut davada Anayasa Mahkemesi, başvuranın üyesi olduğu Sendika olan KESK’in yanı sıra, Devrimci Sendikalar Konfederasyonu (DİSK) ve Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından, KESK’e bağlı sendikaların üyelerinin, kamu hizmetleri sağlayıcıları olarak sahip oldukları gücü kullanarak, işyerlerinden ayrılmalarına ve bütün illerin başlıca şehirlerinde basın açıklamaları yapmalarına karar verildiğini kaydetmektedir. Söz konusu karar metninde, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bazı il, ilçe ve mahallelerinde bir süredir uygulanan “sokağa çıkma yasağı” tedbirlerinin, hem kamu hizmeti görevlerini yerine getirme hakkı veya bu türden bir hizmete erişim hakkını, hem de bu hizmetlerden sorumlu olan görevliler, bunların aileleri ve bu hizmetlerden yararlananlar açısından yaşam hakkını tehdit edecek bir boyuta ulaştığı belirtilmiştir.
21. Yukarıda ifade edilen hususlardan, iş bırakma kararının ülkemizin çok yoğun terör saldırılarına maruz kalmasının ve sokağa çıkma yasağı tedbirlerinin alınmasının ardından, 2015 yılında başlatılan hendek operasyonlarının bağlamıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bu hendek operasyonları, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından birlikte, Sur, Cizre ve Nusaybin’de yürütülen PKK üyelerine karşı gerçekleştirilen askeri operasyonlardır. Bu operasyonların yürütüldüğü bölgelerde sokağa çıkma yasakları uygulanmış ve bu bölgelerden bazıları geçici olarak askeri güvenlik bölgesi ilan edilmiştir. Operasyonlara son verildiğinde, sokağa çıkma yasağı tedbirleri PKK’nın üyelerinin etkisiz hale getirildikleri bölgelerde kaldırılmış, hendekler kapatılmış, barikatlar kaldırılmış ve güvenlik yeniden sağlanmıştır. Bu türden operasyonlar, söz konusu bölgede yaşayanların günlük hayatını doğal olarak etkilemiş ve zorunlu olarak birçok idari tedbiri beraberinde getirmiştir.
22. Sendikal karara neden olan olayların bilhassa operasyonların gerçekleştirildiği bölgelerde yaşayan vatandaşları etkilemesine rağmen, dolayısıyla bu türden olayların konusu bütün ülkenin iç güvenliği ile ilgilidir. Söz konusu olaylar bu bağlamda, halkın tamamını etkilemiş ve sonuç olarak, herkes tarafından yakından takip edilmiştir. Sendika üyesi olsun ya da olmasın, tüm vatandaşları ve diğerleri gibi başvuranı da ilgilendiren bu iç güvenlik operasyonlarının, eğitimden sağlığa kadar hayatın bütün yönlerini etkilediğini tespit etmek gerekmektedir. Bu türden koşullar, anlaşıldığı üzere, güvenlik güçlerinin terör tehdidini ortadan kaldırmak için olağanüstü çabalar göstererek ve önemli maddi ve manevi maliyetlerle yürüttükleri operasyonların bazı vatandaşlar tarafından eleştirilmesine yol açan, siyasi veya sosyal tepkilerin başlatılması için uygundur. Bununla birlikte, bu dönemde meydana gelen olayların özgüllüğünü, eleştirilerin dile getirilme şeklini ve söz konusu eleştirileri ortaya koymak için kullanılan eylem yöntemlerini dikkatli bir şekilde incelemek gerekmektedir.
23. Özellikle bir yandan, 2015 yılının ikinci altı ayında terör saldırılarının hangi bağlamda şiddetlendiği ve diğer yandan, operasyonlara karşı çıkan kişi, grup veya siyasi partilerin söz konusu durumu öngörme şekli dikkate alındığında, mevcut davada söz konusu olan eleştirilerin siyasi nitelikte olduğu ve eleştirilen tedbirlerin, eğitim veya sağlık hizmetlerinin aksaması ya da yetersizliği gibi, başvuranın üyesi olduğu Sendikanın üyeleri üzerinde özel bir sonuç yaratmadığı anlaşılmaktadır. Bu koşulların tamamı göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu Sendika tarafından bir eylem düzenleme yönünde verilen kararda siyasi tonun ağır bastığını ve Sendikanın konuşmasında, üyelerinin toplu menfaatlerine ilişkin taleplere veya eleştirilere nazaran, ülkenin iç politikasıyla bağlantılı sosyo-politik değerlendirmelere daha fazla önem verdiğini tespit etmek gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, başvuranın iş bırakma şeklindeki bir eyleme katılması, ekonomik veya mesleki menfaatleriyle ilgili değildir, ancak ilgilinin genel bir amacı bulunan bir baskı grubunun üyesi olmasıyla ilişkilidir.
24. Sonuç olarak, başvuranın üyesi olduğu Sendikanın iş bırakma çağrısına karşılık vererek, bu bağlamda herhangi bir mazeret sunmaksızın işine gitmemesi nedeniyle hakkında verilen disiplin cezası bağlamındaki şikâyetlerle başvuruda bulunduğu Anayasa Mahkemesi, yukarıda anılan Ahmet Parmaksız kararında vardığı sonuç bağlamında yaptığı değerlendirmeye nazaran farklı bir değerlendirmede bulunmasının gerekli olmadığı (yukarıda 37. paragraf) ve Anayasa’nın 33. maddesiyle güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğü hakkı açısından ilgilinin iddialarının tamamının incelenmesinin gerektiği kanaatine varmaktadır. ”
25. Ardından Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 33. maddesinin uygulanabilir olduğu, başvuranın şikâyetinin kabul edilebilir olduğu, disiplin cezasının ilgilinin örgütlenme özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale oluşturduğu ve müdahalenin yasal bir dayanağının bulunduğu ve meşru bir amaç izlediği kanısına varmıştır. Son olarak Anayasa Mahkemesi, demokratik bir toplumda bu türden bir tedbirin gerekliliğine ilişkin içtihadını hatırlatarak, ihtilaf konusu disiplin cezasının oluşturduğu müdahalenin gerekli olduğunu, sosyal bir ihtiyaca karşılık geldiğini ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğunu ifade etmiş ve sonuç olarak, bilhassa yukarıda anılan Ahmet Parmaksız davasında verdiği karara dayanarak, Anayasa’nın 33. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Söz konusu kararın ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“60. Anayasa Mahkemesinin cevap vermesi gereken husus, başvuranın üyesi olduğu Sendika tarafından verilen karara dayanılarak ilgili tarafından uyulan bir günlük iş bırakma eylemi nedeniyle ilgili hakkında verilen, maaştan kesinti yapılmasına ilişkin disiplin cezasının, ilgilinin örgütlenme özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik oluşturduğu müdahalenin demokratik bir toplumda kamu düzeninin gerekliliklerine uygun olup olmadığıdır.
61. Anayasa Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından Ahmet Parmaksız davasında verilen karar bağlamında, başvuran hakkında disiplin cezası verilmesinin gerekçesini teşkil eden iş bırakma eylemi ile izlenen amaç, bu eyleme katılan Sendika üyelerinin sendikal menfaatleri ve ihtilaf konusu disiplin cezası, sendikal hakların niteliğiyle birlikte incelenmiş ve örgütlenme özgürlüğü hakkının ihlal edilmediği kanısına varılmıştır. Söz konusu kararın ilgili kısımları aşağıda belirtilmektedir:
“82. Kamu görevlilerinin ülkemizde grev hakkına sahip olmamalarına rağmen, bunların bağlı oldukları sendikalar, bir kararın ardından ve sendikaların üyelerinin mesleki menfaatlerini savunmak için iş bırakma şeklinde bu türden bir eyleme başvurabilmektedirler ve bu türden bir eylem de cezalara yol açabilmektedir. İş bırakma durumlarıyla karşı karşıya kalan yargı erkinin ve idarenin organlarının tamamına aynı şekilde hareket etme imkânı veren herhangi bir yasal düzenlemenin mevcut olmadığını kaydetmek gerekmektedir.
83. Bununla birlikte, ilgili içtihattan, bir kişinin Anayasa’nın 51. maddesinde öngörülen faaliyetler, yani iş ilişkileri çerçevesinde sendikaların üyelerinin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesini amaçlayan faaliyetler kapsamında iş bırakma eylemine uyması ve bu türden bir eylemin ilgili makamların üzerinde baskı oluşturmak için kesinlikle gerekli olması halinde, söz konusu kişinin idari izne (mazeret izni) başvurmasının kabul edildiği anlaşılmaktadır (Tayfun Cengiz kararı, §§ 59 ve 61). Böylelikle Anayasa Mahkemesi, ilgililerin sendikalarının ilgililerin kişisel ve mali hakları, bunların korunması veya çalışma koşullarının geliştirilmesi ve iyileştirilmesi gibi konuları halkın dikkatine sunmak ve kamu görevlilerinin menfaatleri lehine kamuoyunu harekete geçirmek için düzenlemeye karar verdikleri bir eylem çerçevesinde iş bırakma eylemine uyan kişiler hakkında disiplin cezalarının verilmesinin sendikal hakkın kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatine varmıştır (...).
84. Mevcut davada, söz konusu olan eylemin temelinde bulunan sendikaların hakları Türkiye’nin sınırlarının dışında meydana gelen bir savaşa dahil edilip edilmediği hususuyla ve Devletin uluslararası politikasıyla bağlantılıdır. Sendikaların eylem çağrısından üç gün önce, bir siyasi parti olan HDP, iktidar partisinin politikasını eleştirmiş ve halkı direnmeye çağırmıştır (...). Kobani olaylarına ilişkin çağrıların siyasi amacının ön plana çıktığı açıktır. Sonuç olarak Mahkeme, mevcut iktidarın politikasına karşı çıkan baskı grubu olarak sendikaların söz konusu kararları verdikleri ve dolayısıyla, bu kararların esasen siyasi bir faaliyet alanına girdiği sonucuna varmıştır.
85. Anayasa’nın 128. maddesi, Devletin, kamu kuruluşlarının ve diğer kamu tüzel kişilerinin idarenin genel ilkeleri uyarınca yerine getirmekle yükümlü oldukları, asli ve sürekli kamu hizmeti görevlerinin devlet memurları ya da diğer kamu görevlileri tarafından yerine getirilmesini öngörmektedir. Kamu hizmeti ise, ortak ihtiyaçların karşılanması ve kamu yararının kendi kontrol ve denetimleri altında sağlanması amacıyla Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri tarafından topluma sunulan sürekli ve düzenli faaliyet olarak tanımlanmaktadır (AYM, E. 2013/88, K. 2014/101, 4 Haziran 2014). Kamu hizmetlerinin sürekliliğini sağlamak amacıyla Devlet, kamu hizmetlerinden sorumlu olan devlet memurlarının geçerli bir neden olmaksızın görevlerini yerine getirmelerini aksatmalarını engellemeyi amaçlayan tedbirleri öngörebilmektedir (Mustafa Hamarat [BD], B. 2015/19496, 17 Ocak 2019, § 57).
86. Bir devlet memuru olan başvuran, bu bağlamda sıradan vatandaşların aksine, bazı yükümlülük ve yasaklamalara tabi tutulmaktadır. Kamu görevlisi statüsü, bu statüden yararlanan kişinin bazı görev ve sorumlulukları üstlenmesini, bazı ayrıcalık ve avantajlardan faydalanmasını ve halktan olan kişilerin tabi tutulmadıkları sınırlamalara tabi tutulmasını gerektirmektedir. İlgili kişilerin kamu görevine gönüllü olarak girerek, bu statünün gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeyi ve bazı imtiyazlardan yararlanmayı kabul ettikleri varsayılmaktadır. Söz konusu sınırlamalar gibi bu avantajlar da, kamu görevinin özel statüsünün bir parçasını oluşturmaktadır (İhsan Asutay, B. no. 2012/606, 20 Şubat 2014, § 38; Mustafa Hamarat, § 60).
87. Böylelikle, başvuran doğal olarak kamu hizmetlerinin sürekliliği ilkesinden kaynaklanan bir yükümlülük olan, sorumlu olduğu kamu hizmeti görevini sürekli olarak yerine getirme yükümlülüğüne sahiptir. Gerçekte bir kamu görevlisi yalnızca, kanun tarafından öngörülen koşullarda veya zorlayıcı bir nedenin bulunması durumunda görevinden ayrılabilmektedir. Diğer bir ifadeyle, bir kamu görevlisi, işyerinde bulunma yükümlülüğüne sahiptir. Dolayısıyla bir devlet memuru, kanunun bunu öngördüğü ve buna izin verdiği koşullar dışında işini bırakması halinde, bu yükümlülüğü ihlal etmektedir (Mustafa Hamarat, § 61).
88. Açıklanan nedenlerle sendika üyelerinin mesleki çıkarlarıyla doğrudan ilgili olmayan amaçlarla iş bırakma biçimindeki bir eyleme müdahale ederken devletin sahip olduğu takdir marjının daha geniş olacağı kabul edilmelidir. Bir kamu görevlisinin üstlendiği kamu hizmetini kesintisiz olarak görme ve işinin başında bulunma yükümlülüklerini sağlamak adına anayasal güvencelere dayalı düzenlemeler yapılabilir. Nitekim ilgili kanunlarda yer alan hükümlerin başvurucunun davranışlarını düzenlemek bakımından yeterince açık olmadığı da ileri sürülmemiştir. Bir öğretmen ve kamu görevlisi olan başvurucunun ifade özgürlüğü veya toplantı ve gösteri özgürlüğü de dâhil tüm haklarını kullanırken -bahsi geçen yükümlülükleri nedeniyle- anılan kanunların öngördüğü koşullara titizlikle riayet etmesi gerektiği açıktır.
89. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Anayasa Mahkemesi tarafından şu sonuçlara ulaşılmıştır: İlk olarak sendikalar Anayasa ve kanunlara aykırı olmayan herhangi bir amacı gerçekleştirmek için faaliyet yapabilirler. İkinci olarak başvuruya konu eylem, sendika üyelerinin ekonomik ve sosyal menfaatleriyle doğrudan ilgili olmayan ve politik yönü ağır basan bir amaca sahiptir. Üçüncü olarak kamu görevlilerinin iş bırakmak veya işe gitmemek şeklindeki eylemleri devlet idaresinin işleyişini ve toplum hayatını önemli ölçüde etkiler. Bu sebeple de ancak çok dar alanda desteklenebilecek bir eylem türüdür. Son olarak sendika üyelerinin ekonomik ve sosyal menfaatleriyle doğrudan ilgili olmayan ve politik yönü ağır basan bir amaçla işe gitmemek şeklinde bir eylemin yol açacağı sonuçlara devlet idaresinin ve toplumun katlanmasını gerektiren bir sebep bulunmadığı kanaatine ulaşılmıştır.
90. Bu sebeplerle kamu otoritelerinin sahip olduğu takdir payı da gözetildiğinde başvuru konusu olayda kamu hizmetlerinin sürekliliğinin sağlanması amacı bakımından başvurucunun örgütlenme özgürlüğüne yapılan müdahalenin onun siyasal hayata katılımını engelleyici veya önemli ölçüde zorlaştırarak etkisini ortadan kaldıracak mahiyette olmadığı kanaatine varılmıştır. Başvurucuya iki gün iş bırakma eylemi nedeniyle disiplin cezası verilmesi şeklindeki müdahalenin demokratik toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca karşılık geldiği kabul edilmelidir.
91. Somut olayda başvurucuya yüklenen külfeti dengeleyici mekanizmaların bulunduğu da görülmektedir. Sendikaların demokratik hayatın yaşamsal bir unsuru olarak kamuoyuna ve kamusal yetki kullanan kişilere seslerini duyurmak ve taleplerini dile getirmek için sayısız fırsatı bulunmaktadır. Söz konusu sonucun ağırlaşmasında daha farklı yöntemlerle kamuoyunun yönlendirilmesi ve devlet gücü kullanan kişi ve kurumların etkilenmesi mümkün iken işe gitmeme biçiminde kamu hizmeti alan kişileri doğrudan etkileyen ve ancak son derece istisnai durumlarda başvurulabilecek bir yöntemi benimseyen sendikaların ve sendika kararları doğrultusunda hareket eden başvurucunun payının büyük olduğu değerlendirilmiştir.
92. Sonuç olarak yukarıda yapılan açıklamalar da göz önüne alındığında mevcut başvuruda örgütlenme özgürlüğüne yönelik müdahalenin başvurucunun örgütlenme özgürlüğünü aşırı derecede sınırlamadığı ve kamu hizmetlerinin sürekliğini sağlamaya yönelik meşru amaç karşısında başvurucuya alt sınırdan verilen aylıktan kesme cezasının orantısız olmadığı kanaatine varılmıştır.”
62. Somut başvurularda, disiplin cezalarının sebebini teşkil eden eylem ülkenin iç siyasetine ilişkin sosyo-politik unsurların ağırlıkta olduğu bir amaca (...) yönelik olup eylemin konusunun sendikaların çekirdek faaliyet alanında kalmadığı görülmektedir. Eylemin bu amacı ile bir gün iş bırakma şeklindeki niteliği (...) dikkate alındığında yapılan müdahalede devletin takdir marjının daha geniş olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle sendika üyelerinin ekonomik ve sosyal menfaatleriyle doğrudan ilgili olmayan ve politik yönü ağır basan bir amaçla işe gitmemek şeklinde bir eylemin yol açacağı sonuçlara devlet idaresinin ve toplumun katlanmasını gerektiren bir sebep bulunmadığı kanaatine ulaşılmıştır.
63. Sonuç olarak, yukarıda yer verilen Ahmet Parmaksız kararında ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir husus bulunmadığından müdahalenin toplumsal bir ihtiyaca karşılık geldiği ve izlenen meşru amaçla orantılı olduğu değerlendirilmiştir.
64. Açıklanan nedenlerle, disiplin cezası verilmesi şeklinde yapılan müdahale demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğundan Anayasa’nın 33. maddesinde güvence altına alınan örgütlenme özgürlüğünün ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.”
26. Anayasa Mahkemesi, başvuranın, aynı konuda farklı kararların bulunduğu ve bu durumun hukuki güvenlik ilkesine zarar verdiği iddiasıyla adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu bağlamda, kararın ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“65. Başvurucu; aynı tarihli iş bırakma eylemi nedeniyle Ankara, İzmir ve İstanbul bölge idare mahkemelerinin disiplin cezalarını kesin olarak iptal eden kararlar verdiğini, kendisi hakkındaki disiplin cezası nedeniyle açtığı davada ise davanın reddine karar veren Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin belirtilen istinaf mahkemesi kararlarından neden ayrıldığına dair bir gerekçe ortaya koymadığını belirterek hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu; mevcut durumda ülkenin batısındaki sendika üyelerinin disiplin cezalarının iptal edildiğini, doğusundakilerin cezalarının ise hukuka uygun kabul edildiğini, bu sebeple adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür.
66. Derece mahkemelerinin hukuk kurallarını yorumlamasından kaynaklanan içtihat farklılığına ilişkin ilkelere Yasemin Bodur (aynı kararda bkz. §§ 38-45) kararında yer verilmiş ve içtihat farklılığının derinleşmiş ve sürekli bir nitelik kazanmış olması, adil yargılanma hakkının ihlalinin tespiti için ön şart olarak belirtilmiştir (Yasemin Bodur, §§ 43, 50).
67. Başvurucu tarafından sunulan kararların aynı konuda Ankara, İstanbul ve İzmir Bölge İdare Mahkemelerince kesinleştirilen ve aynı Sendika kararına dayalı olarak iş bırakan kişilere verilen disiplin cezalarının sendika hakkı kapsamında bir eylem olduğu gerekçesiyle iptal edildiğine ilişkin kararlar olduğu görülmektedir.
68. Başvurucu tarafından kendisi hakkındaki karardan farklı sonuca ulaşılan üç adet karar sunulmuştur. Bu kararların verildiği davalar ile başvurucunun davasının aynı derecedeki farklı mahkemelerce aynı dönemlerde yürütüldüğü, hukukun gelişimi ve içtihat oluşumu için kısa bir süre içinde aynı dönemde aynı konuda davalar yürütülerek farklı sonuca ulaşıldığı görülmektedir. Öncelikle içtihat farklılığı yönünden inceleme yapılabilmesi için bu farklılığın derin ve süregelen bir farklılık olması gereklidir (...). Somut olayda kısa sürede (Yasemin Bodur, § 43) belli sayıda farklı karar verilmesi ve somut olayın koşulları derin ve süregelen bir içtihat farklılığı oluştuğu sonucuna ulaşmak için yeterli değildir.
69. Farklı yetki bölgelerinde ilk derece ve istinaf mahkemesi şeklinde teşkilatlanmış yargısal sistemlerin nitelikleri gereği doğalarında kararların çelişmesi ihtimali her zaman bulunmaktadır. Bu farklılıklar aynı mahkemede bile ortaya çıkabilir (Türkan Bal [GK], B. No: 2013/6932, 6/1/2015, § 53). Özellikle maddi haklara ilişkin derin ve süregelen içtihat farklılıkları dışında Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda salt derece mahkemelerinin kararlarını kıyaslaması, derece mahkemelerince benimsenen yorumlardan birine üstünlük tanıması veya derece mahkemelerinin yerine geçerek hukuk kurallarını yorumlaması bireysel başvurunun amacıyla bağdaşmaz (Yasemin Bodur, § 41). Sonuç olarak örgütlenme özgürlüğü kapsamında yapılan incelemeye göre ulaşılan sonuç ile somut olayda derinleşmiş ve süreklilik kazanmış bir içtihat farkından söz etmenin mümkün olmadığı dikkate alındığında adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkına yönelik açık bir ihlalin bulunmadığı anlaşılmıştır.
70. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.”
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE
İlgili İç Hukuk
197. Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesinin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”
208. 23 Temmuz 1995 tarihli ve 4121 sayılı Kanun’la ve 3 Ekim 2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, Anayasa’nın 33. maddesinin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
(...)
Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir.”
29. 3 Ekim 2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanun’la ve 7 Mayıs 2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, Anayasa’nın 51. maddesinin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
(...)”
30. 7 Mayıs 2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, Anayasa’nın 54. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.
Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyeri kanunla düzenlenir.
Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında tarafla da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.
Yüksek Hakem Kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez.”
30. Anayasa’nın (“Görev ve sorumlulukları, disiplin kovuşturulmasında güvence”) başlıklı 129. maddesi özellikle aşağıdakileri öngörmektedir:
“Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.
Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.
Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.
Silahlı Kuvvetler mensupları ile hakimler ve savcılar hakkındaki hükümler saklıdır.”
31. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 1. maddesi, söz konusu Kanun’un kapsamını belirlemektedir. Bu hüküm, Kanun’un, diğerlerinin yanı sıra, genel ve katma bütçeli kurumlarda çalışan memurlar hakkında uygulanacağını hükme bağlamaktadır: Aynı Kanun’un 2. maddesine göre, Kanun’un amacı, Devlet memurlarının hizmet şartlarını, niteliklerini, atanma ve yetiştirilmelerini, ilerleme ve yükselmelerini, ödev, hak, yüküm ve sorumluluklarını, aylıklarını ve ödeneklerini ve diğer özlük işlerini düzenlemektir.
32. Söz konusu Kanun’un 26. maddesi (“Toplu eylem ve hareketlerde bulunma yasağı”) aşağıdaki gibidir:
“Devlet memurlarının kamu hizmetlerini aksatacak şekilde memurluktan kasıtlı olarak birlikte çekilmeleri veya görevlerine gelmemeleri veya görevlerine gelipte Devlet hizmetlerinin ve işlerinin yavaşlatılması veya aksatılması sonucunu doğuracak eylem ve hareketlerde bulunmaları yasaktır.”
33. Aynı Kanun’un 125. maddesinin (“Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller”) somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Devlet memurlarına verilecek disiplin cezaları ile her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:
(...)
C. Aylıktan kesme: Memurun, brüt aylığından 1/30 veya 1/8 oranında kesinti yapılmasıdır.
Aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller şunlardır:
(...)
b) Özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek,”
HUKUKi DEĞERLENDİRME
Sözleşme’nin 11. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında34. Başvuran, özellikle sendikal hakları ve iş bırakma eylemine katılma imkânı bağlamında, örgütlenme özgürlüğü hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran, katıldığı eylemi düzenleme kararının sendikanın tüzüğü ve amaçları doğrultusunda alındığını ve sendikanın çağrıda bulunduğu bir günlük iş bırakma eyleminde söz konusu olan konunun sokağa çıkma yasağının kendisi değil, bu yasağın eğitim sistemi üzerindeki yansımaları olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, iş bırakma eylemini yasaklayan herhangi bir idari veya adli karar bulunmadığını ve sendikanın üye sayısı ve eyleme katılanların oranı göz önüne alındığında, söz konusu eylem nedeniyle eğitim faaliyetlerinin aksadığı sonucuna varılamayacağını iddia etmektedir. Başvuran, idarenin eylemden dört gün önce bilgilendirildiğini ve dolayısıyla herhangi bir aksamayı önlemek için tedbir alabileceğini eklemektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 11. maddesini ileri sürmektedir. Bu madde aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarıda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.”
Tarafların İddialarıa) Hükümet
35. Hükümet iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Bunlardan ilki, başvuruların konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığına, ikincisi ise başvuranın şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ilişkindir.
216. Hükümet, görüşlerinin giriş kısmında, bir yandan, başvurunun Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilemez olduğuna karar verildiğini belirtmekte ve diğer yandan, yerel makamları sokağa çıkma yasağı ilan etmeye iten olayların “arka planına” atıfta bulunmaktadır. Hükümet ardından, şikâyetin Sözleşme’nin 11. maddesiyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığını ileri sürmekte ve sonuç olarak Mahkemeyi, şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. Hükümet, sendika hakkına ilişkin davalarda Mahkeme tarafından verilen çeşitli kararlara atıfta bulunarak, aşağıdakileri ifade etmektedir.
227. Hükümet, Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından korunmak için, bir grevin sendika üyelerinin mesleki çıkarlarını savunmayı amaçlaması gerektiğini iddia etmektedir. Hükümet, benzer şekilde, bir sendika üyesinin Sözleşme’nin 11. maddesinde öngörülen özgürlükten yararlanabilmesi için, mesleki çıkarlarını korumak amacıyla sendika tarafından düzenlenen faaliyetlere katılması gerektiğini açıklamaktadır. Bu bağlamda, sendikaların tipik faaliyetleri arasında, diğerlerinin yanı sıra, üyelerine yardım ve hizmet sağlanması veya üyelerinin ücretlerini artırmayı veya onlar için daha iyi çalışma koşulları elde etmeyi veya kamu hizmetlerinin kalitesini iyileştirmeyi amaçlayan toplu iş sözleşmesi yer almaktadır. Karaçay/Türkiye (no. 6615/03, 27 Mart 2007), Dilek ve diğerleri/Türkiye (no. 74611/01, 17 Temmuz 2007), Urcan ve diğerleri/Türkiye (no. 23018/04, 17 Temmuz 2008), Enerji Yapı-Yol Sen/Türkiye (no. 68959/01, 21 Nisan 2009), Kaya ve Seyhan/Türkiye (no. 309461/04, 15 Eylül 2009), Şişman ve diğerleri/Türkiye (no. 1305/05, 27 Eylül 2011) ve Sadrettin Güler/Türkiye (no. 56237/08, 24 Nisan 2018) gibi Mahkeme önündeki çeşitli davalara yol açan olaylar, bu kriterleri karşılamaktadır. Öte yandan, mevcut davanın olayları bu gerekliliği karşılamamaktadır.
38. Hükümet, yukarıdaki örneklerin, üyelerinin mesleki çıkarlarını korumak için sendikalar tarafından yürütülen faaliyetlerin, Sözleşme’nin 11. maddesi uyarınca Mahkeme tarafından tartışmasız bir şekilde korunduğu sonucuna varmak için yeterli olduğunu; ancak açıkça sendika üyelerinin mesleki çıkarlarının korunması dışındaki amaçlarla yürütülen eylemlerin, bu maddenin kapsamına girdiğinin kabul edilemeyeceğini belirtmektedir.
39. Hükümet, somut olaya dönüldüğünde, başvuranın katıldığı bir günlük grevin, birçok şehir merkezinde kolluk kuvvetleri ile silahlı teröristler arasında şiddetli çatışmaların devam ettiği bir dönemde, kamu güvenliği ve düzenini sağlamak için yetkili makamlar tarafından alınan tedbirleri protesto etmek amacıyla düzenlendiğini açıklamaktadır. Bununla birlikte Hükümete göre bu tedbirler, başvuranın mesleki çıkarlarıyla ya da üyesi olduğu sendikanın faaliyetleriyle doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılı olmaktan çok, devlet memurlarına ve özel şahıslara gelebilecek zararları önlemeye yöneliktir.
40. Hükümet, başvuranın başvuru formunda sadece üyesi olduğu sendika tarafından düzenlenen bir faaliyete katıldığını belirttiğini eklemektedir. Hükümet, başvuranın söz konusu faaliyet ile mesleki çıkarları arasında doğrudan ya da dolaylı bir bağlantı kurmadığını ileri sürmektedir. Ancak Hükümet, Sözleşme’nin 11. maddesinin sağladığı korumadan yararlanmak için, bu tür bir eylemle hangi mesleki çıkarı savunmayı amaçladığını açıklamanın ilgili kişinin sorumluluğunda olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Hükümet, bunun, Sözleşme’nin 11. maddesinin kötüye kullanılmasını önleme ihtiyacıyla bağlantılı bir gereklilik olduğunu ileri sürmektedir.
41. Hükümet, sendikaların, üyelerinin mesleki çıkarlarını savunmaya yönelik faaliyetler düzenlemesine, bu faaliyetler siyasi nitelikte olsa dahi, izin verilmesi gerektiğini kabul etmektedir. Hükümet, üyelerinin mesleki çıkarlarını ilgilendirdiği sürece, sendikaların siyasi boyutu olan faaliyetler düzenlemelerine herhangi bir kısıtlama getirilmesinin uygun olmadığını açıklamaktadır. Hükümet, bir şekilde bu tür çıkarların söz konusu olduğu durumlarda, sendikaların dolayısıyla, siyasi bir boyutu olsa bile eylem düzenlemekte ve üyelerinin de bu eylemlere katılmakta özgür olduğu kanaatindedir. Öte yandan Hükümet, söz konusu eylemin doğrudan veya dolaylı olarak sendika üyelerinin mesleki çıkarlarıyla ilgisi olmadığı durumlarda, bu eylemin Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından korunmadığını veya korunmaması gerektiğini ileri sürmektedir.
42. Hükümete göre, bir başvuran (birey veya sendika), bir faaliyetin ilgili kişilerin mesleki çıkarlarını korumak amacıyla düzenlendiğini iddia ettiğinde, ilk bakışta böyle bir amaç görülmese bile, başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesinin korumasından yararlanabilmesi için, söz konusu faaliyet ile söz konusu çıkarlar arasında bir bağlantı olduğunu kanıtlaması gerekmektedir. Ancak somut olayda, ihtilaf konusu iş bırakma eyleminin sendikaların ana faaliyet kapsamına girdiği kanıtlanmamıştır.
43. Hükümet, KESK’in çağrısından, ihtilaf konusu grevin, sendikal eylem görünümü altında, mesleki amaçlar için değil, son derece siyasi amaçlar için düzenlendiğinin anlaşıldığını ileri sürmektedir. Hükümet, Mahkemeyi, söz konusu sendikanın, üyelerini “[kendilerinin] hizmet üretiminden gelen gücü” kullanmaya çağırarak hangi mesleki çıkarı (üyelerine yardım ve hizmet sağlanması veya üyelerinin ücretlerini artırma veya onlar için daha iyi çalışma koşulları elde etme veya kamu hizmetlerinin kalitesini iyileştirme veya herhangi bir başka çıkar) savunmayı amaçlamış olabileceğini düşünmeye davet etmektedir.
44. KESK’in yaptığı çağrıda, alınan tedbirlerin eğitim hakkını ihlal ettiğinin belirtildiğini kaydeden Hükümet, bunun soyut bir iddia olduğunu savunmakta ve o dönemde eğitimde yaşanan aksaklığın, söz konusu tedbirlerin sonucu değil nedeni olduğunu açıklamaktadır. Nitekim eğitim de dâhil olmak üzere tüm kamu hizmetleri, terör saldırılarının bir sonucu olarak aksamış ve alınan tedbirler, sivillerin çatışma bölgelerine girmelerini ve yaralanma ya da ölüm riskiyle karşı karşıya kalmalarını engellemiştir.
45. Hükümet son olarak, KESK’in kendi görüşüne göre kamu düzenini bozan ve dolayısıyla eğitim hakkının ihlali anlamına gelen tedbirleri protesto etmeyi amaçlamış olmasına rağmen, aslında çatışmaların yaşanmadığı şehirlerde bile sendikanın üyelerini katılmaya çağırdığı iş bırakma eyleminin eğitim hakkının ihlalini oluşturduğunu ileri sürmektedir.
b) Başvuran
46. Başvuran, öncelikle, Hükümetin iddia ettiğinin aksine, başvurusunun Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilebilir olduğuna karar verildiğini ve Anayasa Mahkemesinin ihlal olmadığına karar verdiğini belirtmektedir. Başvuran, davalı Hükümetin görüşlerinde, olayların “arka planına” ilişkin bilgi verme nedenini anlamadığını ifade etmektedir. Nitekim başvurana göre, ihtilaf konusu eylemin olduğu 29 Aralık 2015 tarihinde, çatışmanın ne kadar yoğun olacağını tahmin etmek imkânsızdı ve sendikanın bir günlük iş bırakma çağrısında bulunma kararı çatışmalarla ilgili değil, genel olarak kamu hizmeti alma hakkı ve özel olarak eğitim hakkı ile ilgiliydi. Başvuran, bu koşullar altında, ne sendikanın ne de başvuran olarak kendisinin, söz konusu çatışmalardan kaynaklanan genel durumdan sorumlu tutulabileceği kanaatindedir.
47. Başvuran, Sözleşme’nin 11. maddesiyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmazlık iddiasına ilişkin olarak aşağıdakileri ifade etmektedir. Başvuranın üyesi olduğu Eğitim-Sen’in ve Eğitim-Sen’in bağlı olduğu KESK Yürütme Kurulunun kararlarının, genel olarak kamu hizmeti alma hakkı ve özel olarak eğitim hakkı ile ilgili olduğu iddia edilmektedir. Nitekim KESK, grev kararını aşağıdaki ifadelerle gerekçelendirmiştir: “Söz konusu bölgelerde binlerce öğretmenin izine gönderilmesi sonucunda on binlerce öğrencinin eğitim hakkı askıya alınmakta, sağlık emekçileri hastanelerden çıkmadan zorunlu nöbete tabi tutulmaktadır. Eğitim sağlık, yerle yönetim hizmetleri başta olmak üzere tüm kamu hizmetleri bölgede sürdürülen operasyonlara göre yeniden dizayn edilmektedir”. Böyle bir gerekçe, iş bırakma kararının sendikanın tüzüğüne ve amacına uygun olarak alındığını göstermiştir. Başka bir ifadeyle, sendikanın üyelerine bir gün boyunca hizmet vermeme çağrısında bulunma kararı, sokağa çıkma yasağının kendisiyle ilgili değil, sendikaya göre bu yasağın eğitim sistemi üzerindeki yansımaları ile ilgilidir. Yukarıda adı geçen sendika ve sendika konfederasyonu tarafından düzenlenen iş bırakma eyleminin eğitim hakkıyla bağlantılı barışçıl bir eylem olduğu ve bu eylemin Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasası’nın 90. maddesi ve 4688 sayılı Kanun tarafından öngörülen usullere uygun ve yasal olduğu şüphesizdir.
48. Başvuran dahası, Hükümetin iddia ettiğinin aksine, sendika üyelerinin mesleki çıkarları ile ihtilaf konusu faaliyet arasında bir bağlantı olduğu kanaatindedir. Başvuran, itiraz başvurusunda ve Anayasa Mahkemesine ve Mahkemeye sunduğu başvuru formlarında, sendika organları Eğitim-Sen ve KESK tarafından alınan kararların genel olarak kamu hizmeti alma hakkı ve özel olarak eğitim hakkı ile ilgili olduğunu vurguladığını belirtmektedir. Başvuran böylelikle, her defasında, sendikanın tüzüğünde tanımlanan faaliyet alanıyla ilgili bir eyleme katılması nedeniyle cezalandırıldığını ileri sürmektedir.
49. Hükümet tarafından, söz konusu sendikanın, üyelerini “[kendilerinin] hizmet üretiminden gelen gücü” kullanmaya çağırarak hangi mesleki çıkarı savunmayı amaçladığı konusunda sorgulanan başvuran, 29 Aralık 2015 tarihinde bir günlük iş bırakma kararının KESK’in tüzüğüne uygun olduğu, bu tüzüğün 4688 sayılı Kanun’a aykırı olduğuna dair kendisine herhangi bir bildirimde bulunulmadığı ve bu bağlamda sendikaya karşı herhangi bir şikâyette bulunulmadığı şeklinde cevap vermektedir. Başvuran, söz konusu tüzüğün 4. maddesinin (“Konfederasyonun amaçları”) farklı paragraflarına atıfta bulunmaktadır. Bu paragraflarda, başvuran, KESK’in “çalışma yaşamında ve hayatın diğer alanlarında üyelerin ve tüm emekçilerin ekonomik, demokratik, sosyal, siyasal, yasal, kültürel, mesleki, hukuksal, özlük haklarını ve çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi” (b) bendi), “evrensel insan hakları belgelerine dayanan ve uluslararası hukuk ve sözleşmelerden doğan bütün hak ve özgürlükleri eksiksiz yaşama geçirmek için mücadele etmeyi” (c) bendi) ve “Savaşsız ve sömürüsüz bir dünya amacıyla; ülkede ve dünyada savaşa karşı kalıcı barışın yaratılması, tüm ulusların eşit ve özgürce geleceklerini belirleyebilmelerinin ve evrensel insan haklarının önündeki engellerin kaldırılması, faşizme karşı demokrasi, emperyalizme karşı bağımsızlık, baskılara karşı özgürlük, ırkçılığa ve şovenizme karşı halkların kardeşliği için mücadele etmeyi” (g) bendi) ve son olarak, “ekolojik denge ile tarihi ve kültürel çevreyi korumayı ve üretim süreçleri içerisinde zarar görmemesini sağlayacak sendikal inisiyatifleri geliştirmeyi” (i) bendi) amaçladığını belirtmektedir. Başvuran ayrıca, söz konusu tüzüğün 6. maddesinde (“Konfederasyonun görev ve yetkileri”) yer aldığını belirttiği aşağıdaki paragraflara atıfta bulunmaktadır: “Amaç ve ilkelerini hayata geçirebilmek için, [KESK] ulusal ve uluslararası düzeyde açık ve kapalı yer toplantıları, gösteri, eğitim etkinlikleri, kurs, seminer, panel vb. eylem ve etkinlikleri düzenler. Konukevi, eğitim ve dinlenme tesisleri kurar” (b) bendi); “üye sendikaların kararı doğrultusunda grev kararı alır, uygular. Ayrıca emekçiler aleyhine gelişen toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısında eylem ve grev yapar” (f) bendi); “ulusal ve uluslararası hukuk ve sözleşmelerden doğan hakları kullanır” (k) bendi).
Başvuran, Eğitim-Sen tüzüğünün de aynı hükümleri içerdiğini belirtmektedir.
Başvuran, olayların her aşamasında, sendikanın kararına uyduğunu ve bu kararın, kendisine göre, kamu hizmetlerinin ve eğitim sisteminin kötüye gitmesiyle bağlantılı olduğunu ve bu nedenle sendikanın faaliyet alanına girdiğini belirtmektedir.
50. Son olarak, başvuran, davalı Hükümet tarafından ileri sürülen, şikâyetinin Sözleşme’nin 11. maddesiyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmadığı ve dolayısıyla başvurusunun kabul edilemez olduğu iddiasını reddetmektedir. Bu argüman, kendisinin de katıldığı iş bırakma eyleminin sendikal faaliyet kapsamında değerlendirilemeyeceği anlamına gelmektedir. Başvuran, Anayasa Mahkemesinin bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verdiğini ve ihlal olmadığına hükmettiğini vurgulamaktadır.
Mahkemenin Değerlendirmesi51. Mahkeme, Hükümetin, başvuranın katıldığı bir günlük iş bırakma şeklindeki “grev” eyleminin mesleki çıkarlarıyla tamamen ilgisiz olduğu ve üyesi olduğu sendikanın faaliyetlerinin bir parçasını oluşturmadığı ve Sözleşme’nin 11. maddesinin uygulanamayacağı yönündeki argümanını kaydetmektedir.
52. Başvuran ise, ilk olarak, ihtilaf konusu faaliyet ile mesleki çıkarları arasında bir bağlantı olduğunu; ikinci olarak, üyesi olduğu Eğitim-Sen ve KESK tarafından alınan kararların, genel olarak kamu hizmeti alma hakkı ve özel olarak eğitim hakkı ile ilgili olduğunu ve üçüncü olarak, Anayasa Mahkemesinin, örgütlenme özgürlüğü hakkına dayanarak bu mahkeme önünde yaptığı şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verdiğini ileri sürmektedir.
53. Bu bağlamda Mahkeme, her şeyden önce, söz konusu eylemin Sözleşme’nin 11. maddesinin kapsamına girip girmediğine veya Hükümetin ileri sürdüğü gibi durumun bu şekilde olup olmadığına karar vermelidir. Başka bir deyişle, Mahkemenin ilk görevi, bir sendika tarafından düzenlenen eylem bağlamında, ulusal veya uluslararası hukukun çalışanlara grev başlatma veya greve katılma hakkı verip vermediğine ilişkin ilgili soruya cevap vermek; ancak daha ziyade, başvuranın üyesi olduğu sendikanın çağrısıyla, Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı illerde uygulanan sokağa çıkma yasağını protesto etmek amacıyla katıldığı bir günlük iş bırakma eyleminin, başvuranın mesleği bağlamında mesleki, ekonomik ve sosyal çıkarlarını koruma amacını taşıyıp taşımadığını ve dolayısıyla bu eyleme katılımının Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına giren bir hak olup olmadığını belirlemektir (aynı yönde, bk. Barış ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 66828/16 ve 31 diğer başvuru, § 45, 14 Aralık 2021).
a) Genel İlkeler
54. Daha genel bir bağlamda, örgütlenme özgürlüğüne ve Devletlerin buna getirebileceği kısıtlamalara ilişkin genel ilkeler ve ilgili uluslararası hukuk Humpert ve diğerleri/Almanya ([BD] no. 59433/18, §§ 51-68 ve 98-112, 14 Aralık 2023) kararında özetlenmiştir:
“i. Sendika özgürlüğü konusunda Mahkemenin yaklaşımı
98. Sendika özgürlüğü bağımsız bir hak değildir; ancak Sözleşme’nin 11. maddesinde tanınan örgütlenme özgürlüğünün özel bir yönüdür (Manole ve “Les Cultivateurs Directs de Roumanie”/Romanya, no. 46551/06, § 57, 16 Haziran 2015). Sözleşmenin 11. maddesi, sendika üyelerinin, çıkarlarını savunma amacıyla, sendikalarının sesini duyurma hakkını güvence altına almaktadır; ancak Devlet tarafından özel muamele yapılmasını güvence altına almaz. Sözleşmenin gerektirdiği, iç hukukun, sendikaların, Sözleşme’nin 11. maddesine aykırı olmayan koşullarda, üyelerinin çıkarlarını savunmak için mücadele etmesine izin vermesidir (Sindicatul “Păstorul cel Bun”/Romanya [BD], no. 2330/09, § 134, AİHM 2013). Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası, hiçbir mesleki kategoriyi Sözleşme’nin 11. maddesinin kapsamı dışında bırakmaz. Ulusal makamlar en fazla Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak bazı personeline kısıtlamalar getirebilmektedir (ibid., § 145). Sözleşme, Sözleşmeci Devletlerin kamu gücünün yetkileri ile işveren olarak sorumlulukları arasında herhangi bir ayrım yapmamaktadır. Sözleşme’nin 11. maddesi, bu kurala bir istisna getirmemektedir. Aksine, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası son (in fine) cümlesi, Devletin, silahlı kuvvetler, polis veya idare mensupları söz konusu olduğunda, gerektiği takdirde “meşru kısıtlamalar” getirmediği sürece, çalışanlarının toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne saygı göstermekle yükümlü olduğunu açıkça belirtmektedir. Sözleşme’nin 11. maddesi dolayısıyla, çalışanlarıyla ilişkisi ister kamu hukuku ister özel hukuka tabi olsun, “işveren Devlet” için bağlayıcıdır (Tüm Haber Sen ve Çınar/Türkiye, no. 28602/95, § 29, AİHM 2006 II).
99. Mahkemenin sendika özgürlüğü konusundaki yaklaşımına ilişkin kılavuz ilkeler (yukarıda anılan) Demir ve Baykara kararında belirtilmektedir:
“144. (...) Sözleşme’nin 11. maddesinde yer alan örgütlenme hakkının içeriğine ilişkin içtihatların evrimi, iki kılavuz ilkeyle belirtilmektedir: Bir yandan Mahkeme, takdir yetkisinin uygulanmasında ilgili Devletin sendika özgürlüğünü sağlamak amacıyla aldığı tüm tedbirleri dikkate almakta ve diğer yandan, sendika özgürlüğünün temel unsurlarını etkileyen ve bu unsurlar olmaksızın özgürlüğün özünün anlamsız hale geleceği kısıtlamaları kabul etmemektedir. Bu iki ilke, birbiriyle çelişmez, birbiriyle bağlantılıdır. Bu bağlantı, söz konusu Sözleşmeci Devletin, Sözleşme’nin 11. maddesine uyulmasını sağlamak amacıyla ilke olarak hangi tedbirleri almayı planladığına karar vermekte özgür olmasına rağmen, Mahkeme içtihatları tarafından gerekli olarak değerlendirilen unsurları dâhil etmek durumunda olduğu anlamına gelmektedir.”
100. Bu kılavuz ilkeler doğrultusunda, Mahkeme, kendi içtihadı yoluyla, sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı, sendikaların monopol anlaşmalarının yasaklanması ve bir sendikanın işvereni, üyeleri adına söyleyeceklerini dinlemeye ikna etmeye çalışma hakkı gibi sendika özgürlüğünü oluşturan temel unsurların kapsamlı olmayan bir listesini düzenlemiştir. Ayrıca, iş dünyasındaki gelişmeler dikkate alındığında, işverenle toplu sözleşme hakkı, ilke olarak ve çok özel durumlar dışında, bu temel unsurlardan biri haline gelmiştir (Norwegian Confederation of Trade Unions (LO) ve Norwegian Transport Workers’ Union (NTF)/Norveç, no. 45487/17, § 95, 10 Haziran 2021, yukarıda anılan Sindicatul “Păstorul cel Bun”, § 135 ve yukarıda anılan Demir ve Baykara, §§ 145 ve 154).
101. Mahkeme, Sözleşme metninde yer alan terim ve kavramların anlamlarını tanımlarken, Sözleşme dışındaki uluslararası hukuk unsurlarını, bu unsurlar hakkında yetkili organlar tarafından yapılan yorumları ve Avrupa devletlerinin ortak değerlerini yansıtan uygulamalarını dikkate alabilir ve almalıdır. Belirlenen uluslararası belgelerden ve Sözleşmeci Devletlerin uygulamalarından ortaya çıkan herhangi bir fikir birliği, belirli durumlarda Sözleşme hükümlerinin yorumlanmasında ilgili bir unsur oluşturabilmektedir (yukarıda anılan Demir ve Baykara, § 85). Aynı zamanda Mahkemenin yetkisi Sözleşme ile sınırlıdır. Mahkeme, davalı Devletin ILO veya Avrupa Sosyal Şartı’nın ilgili metinlerine uyup uymadığına karar verme yetkisine sahip değildir (National Union of Rail, Maritime and Transport Workers, § 106 ve Norwegian Confederation of Trade Unions (LO) ve Norwegian Transport Workers’ Union (NTF), § 98 ve yukarıda anılan her iki karar).
102. Mahkeme, sendika özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların Sözleşme’nin 11. maddesine uygun olup olmadığını tespit etmek için davanın tüm koşullarını ve Devletin sendika özgürlüğünü güvence altına almak için aldığı tüm tedbirleri dikkate alarak, ihtilaf konusu kısıtlamalar bu özgürlüğün temel bir unsurunu etkilediğinde dahi, bir orantılılık incelemesinde bulunmalıdır (toplu sözleşme hakkı konusunda yukarıda anılan Demir ve Baykara, §§ 154 ve devamı, sendika kurma hakkı ve bu sendikaya katılma hakkına ilişkin olarak yukarıda anılan Tüm Haber Sen ve Çınar; sendikaların monopol anlaşmaları hakkında Sørensen ve Rasmussen/Danimarka, [BD], no. 52562/99 ve 52620/99, §§ 64, 65 ve 76, AİHM 2006 I; bk. ayrıca yukarıda anılan Norwegian Confederation of Trade Unions (LO) ve Norwegian Transport Workers’ Union (NTF), § 94).
ii. Grev hakkı
103. Mahkeme grev yasağının, Sözleşme’nin 11. maddesi bakımından sendika özgürlüğünün temel bir unsurunu etkileyip etkilemediği konusunda henüz karar vermemiştir (yukarıda anılan National Union of Rail, Maritime and Transport Workers, § 84 ve yukarıda anılan Association of Academics kararı, § 24).
104. Grev hakkı, sendikalar için seslerini duyurmanın bir yöntemi ve üyelerinin mesleki çıkarlarının korunması amacıyla önemli bir araç ve sendikalı çalışanlar için ise menfaatlerinin savunulması amacıyla bir araçtır (bk. Hrvatski liječnički sindikat/Hırvatistan, no. 36701/09, § 59, 27 Kasım 2014, Mahkemenin sendikaların elinde bir araç olarak grev hakkının önemini vurguladığı davalar için bk. yukarıda anılan Offshore İşçi Sendikaları Federasyonu ve diğerleri ve yukarıda anılan Ognevenko, § 70 ve Mahkemenin grev hakkının sendika üyeleri için taşıdığı öneme vurgu yaptığı yukarıda anılan kararlar, Enerji Yapı-Yol Sen, § 24 ve Junta Rectora Del Ertzainen Nazional Elkartasuna (ER.N.E.), § 32; bk. ayrıca, daha genel olarak Mahkemenin sendikal eylem kavramının ikiliği üzerinde ısrar ettiği, yani bunun hem sendikalar hem de üyeleri için bir hak olduğu konusunda ısrar ettiği yukarıda anılan Ognevenko, § 55). Grev hakkı, bir veya daha fazla sendikanın grev çağrısında bulunduğu durumlarda Sözleşme’nin 11. maddesiyle açıkça korunmaktadır (yukarıda anılan National Union of Rail, Maritime and Transport Workers, § 84, yukarıda anılan Association of Academics kararı, § 24 ve Barış ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 66828/16 ve diğer 31 başvuru, § 45, 14 Aralık 2021).
105. Dolayısıyla, grev yasağı, bir sendikanın, üyelerinin çıkarlarını koruma yetkisine yönelik bir sınırlama olarak değerlendirilmelidir ve sonuç olarak sendikanın örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelmektedir (UNISON/Birleşik Krallık (k.k.), no. 53574/99, AİHM 2002-I ve yukarıda anılan Hrvatski liječnički sindikat, § 49). Bu yasak ayrıca, sendika üyelerinin örgütlenme özgürlüğüne de bir kısıtlama teşkil etmektedir (Veniamin Tymoshenko ve diğerleri/Ukrayna, no. 48408/12, § 77, 2 Ekim 2014).
106. Bununla birlikte, grev hakkı davayı kazanma hakkı anlamına gelmez (yukarıda anılan National Union of Rail, Maritime and Transport Workers, § 85 ve yukarıda anılan Association of Academics kararı, § 24).”
b) Bu İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
55. Mahkeme, davanın koşullarını ve başvuranların şikâyetlerini dile getirme biçimlerini göz önünde bulundurarak, söz konusu cezanın ilgili kişilere, sendikalarının çağrısı üzerine bir günlük iş bırakma eylemine katılmaları nedeniyle verildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, Anayasa Mahkemesinin söz konusu eylemin, Anayasa’nın 54. maddesinde (“Grev hakkı ve lokavt”) öngörülen, toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında ortaya çıkan bir uyuşmazlık durumunda işçilerin grev yapma hakkıyla ilgisi olmadığına ilişkin vardığı sonucu kaydetmektedir (bk. yukarıdaki 27. paragraf). Ayrıca, Sözleşme’nin 11. maddesinin sendika özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünün özel bir şekli veya yönü olarak ele alması nedeniyle, Mahkeme, Türk Anayasası’nın böyle bir hakkı üç farklı madde (33, 51 ve 54) altında düzenlerken yaptığı ayrımları yapmanın veya bu maddelerden hangisinin somut olayda söz konusu olan iş bırakma eylemiyle ilgili olduğunu belirlemenin ilgisiz olduğu kanaatindedir. Mahkeme, Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı illerde uygulanan sokağa çıkma yasağı tedbirlerini protesto etmek amacıyla üyesi olduğu KESK’in çağrısıyla işe gitmemesi, yani diğerleriyle birlikte bir günlüğüne ders vermemesi nedeniyle başvurana disiplin cezası verildiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte başvuran, bir sendikaya üye olması veya sendikal faaliyetlere katılması nedeniyle ya da örgütlenme özgürlüğü veya sendika kurma hakkını kullanması nedeniyle disiplin cezasına maruz kalmamıştır. Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesinin uygulanabilirliğini tam da bu açıdan inceleyecektir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Humpert ve diğerleri, § 113 ve atıfta bulunulan içtihat).
56. Mahkeme, mevcut davanın olaylarına ilişkin olarak, öncelikle, KESK konfederasyonunun, 22 Aralık 2015 tarihinde, üyelerini Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı illerde ilan edilen sokağa çıkma yasağını protesto etmek amacıyla düzenleyeceği ulusal seferberlik gününe katılmaya teşvik etmek amacıyla bir gösteri çağrısı yayımladığını (bk. yukarıdaki 5. paragraf) tespit etmektedir. Mahkeme, söz konusu çağrıdan, öğretmenlerin bir günlük iş bırakma eyleminin, KESK’in kullandığı ifadeyle söz konusu tedbirlerin, bölgede sürdürülen operasyonlara göre yeniden dizayn edilen eğitim, sağlık ve yerel yönetim hizmetleri başta olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin aksamasına neden olduğu gerekçesiyle, öncelikle “sokağa çıkma yasağı” tedbirlerine karşı çıkmak için düzenlendiğini kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, KESK’in söz konusu çağrıda, tarihi eserlerin tahrip edilmesi, okulların, hastanelerin ve öğrenci yurtlarının boşaltılması, şehirlerin polis karakollarına ve askeri karargâhlar haline getirilmesi ve tüm yurttaşların günlük yaşamlarında zorluklar yaşaması gibi kendisine göre bu tedbirlerin yol açtığı sonuçları özellikle vurguladığını belirtmektedir. Mahkeme son olarak, KESK’in, çalışanlara çalışma ilişkileri bağlamında ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için sendika kurma hakkı tanıdığını değerlendirdiği ulusal ve uluslararası metinlere atıfta bulunduktan sonra, bir günlük iş bırakma eylemi düzenlemeye, basın açıklamaları yapmaya ve “Savaşa hayır, barışı savunacağız” şiarı ile pankartlar, bildiriler ve stickerlar hazırlamaya karar verildiğini duyurduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, 25 Aralık 2015 tarihinde, başvuranın üyesi olduğu Eğitim-Sen Yürütme Kurulunun, bir kamu hizmeti sağlayıcısı olarak, “Savaşa hayır, barışı savunacağız” sloganı altında bu amaçla bir metin yayımlayarak harekete katılmaya karar verdiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 6. paragraf).
23. Mahkeme dahası, başvuranın 17 Şubat 2016 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi tarafından dinlendiğini kaydetmektedir. Başvuran, sendikası tarafından düzenlenen iş bırakma eylemine katıldığını kabul etmiş ancak basın toplantısına katıldığını reddetmiştir (yukarıdaki 8. paragraf). Başvuran ayrıca, 26 Nisan 2017 tarihinde, çalıştığı lisenin yönetimi tarafından, kendisine otuzda bir oranında aylıktan kesme disiplin cezası verildiği konusunda bilgilendirilmiştir. Başvuran, söz konusu cezaya Milli Eğitim Disiplin Kurulu önünde itiraz etmiş; Kurul, 22 Haziran 2017 tarihinde bu itirazı reddetmiştir. Başvuran iptal davası açmış; İdare Mahkemesi, 27 Kasım 2017 tarihinde, ihtilaf konusu cezanın örgütlenme özgürlüğü veya sendika kurma hakkının ihlalini teşkil etmediği gerekçesiyle davayı reddetmiştir (yukarıdaki 13. paragraf).
58. Mahkeme ayrıca, başvuranın itirazının Bölge İdare Mahkemesi tarafından reddedilmesinin ardından, başvuranın Anayasa Mahkemesine başvurduğunu ve bu mahkemenin başvuranın şikâyetini Anayasa’nın 51. maddesi (sendika kurma hakkı) açısından değil, 33. maddesi (dernek kurma hürriyeti) açısından incelediğini, söz konusu maddenin uygulanabilir olduğunu, davanın kabul edilebilir olduğunu, disiplin cezasının bir müdahale teşkil ettiğini, söz konusu müdahalenin yasal bir dayanağı olduğunu ve meşru bir amaç izlediğini ve “(...) disiplin cezasının sebebini teşkil eden eylem ülkenin iç siyasetine ilişkin sosyo-politik unsurların ağırlıkta olduğu bir amaca (...) yönelik olup eylemin konusunun sendikaların çekirdek faaliyet alanında kalmadığı” nedeniyle Anayasa’nın 33. maddesinin ihlal edilmediğini tespit ettiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 18-19. paragraflar).
59. Somut olayda iş bırakma eylemi ile başvuranın mesleki çıkarları arasında bir bağlantı olup olmadığı sorusuna ilişkin olarak Mahkeme, KESK’in (DİSK, TMMOB ve başvuranın üyesi olduğu Eğitim-Sen sendikasının da katıldığı) çağrı metninde diğerlerinin yanı sıra aşağıdaki ifadelerin yer alması nedeniyle, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesinin söz konusu eylemin temelini oluşturduğunu kaydetmektedir: “‘Sokağa çıkma yasakları’ (...) hem kamu hizmeti sunmakla görevli kamu emekçilerinin ve ailelerinin hem de kamu hizmetinden yararlananların sadece kamu hizmeti sunma ve alma hakkı değil yaşam haklarını da tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. (...) Söz konusu bölgelerde on binlerce öğrencinin eğitim hakkı askıya alınmakta, sağlık emekçileri hastanelerden çıkmadan zorunlu nöbete tabi tutulmaktadır. (...) Eğitim sağlık, yerle yönetim hizmetleri başta olmak üzere tüm kamu hizmetleri bölgede sürdürülen operasyonlara göre yeniden dizayn edilmektedir”. Mahkeme, KESK’in çağrısında özellikle öğrencilerin eğitim hakkına atıfta bulunmasına ve anayasal metinlere ve uluslararası hukuka, özellikle de Sözleşme’nin 11. maddesine atıfta bulunmasına rağmen, sendika üyelerini bir günlük iş bırakma eylemine katılmaya davet ederken, “Savaşa hayır, barışı savunacağız” sloganıyla, eyleminin siyasi yönünü açıkça vurguladığını; ancak çalışma koşulları, mesleki çıkarlar veya üyelerinin sosyal ve ekonomik haklarıyla ilgili herhangi bir somut talep ileri sürmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme son olarak, Eğitim-Sen sendikasının söz konusu çağrıya katılmaya karar verdiğini ve bu amaçla çok kısa bir metin yayımladığını tespit etmektedir (yukarıdaki 6. paragraf).
60. Mahkeme daha önce, sendika üyelerinin veya liderlerinin, belirli olayları veya eylemleri protesto etmek amacıyla düzenlenen ve sendikalar tarafından genellikle “grev” olarak adlandırılan iş bırakma eylemlerine katıldıkları için cezalandırıldıkları ve yerel mahkemelerin bu tür eylemlerle izlenen amacın bir sendikanın faaliyetleri kapsamına girmediğine karar verdiği çeşitli davaları ele alma imkânı bulmuştur (bk. özellikle, yukarıda anılan Karaçay, yukarıda anılan Dilek ve diğerleri, yukarıda anılan Urcan ve diğerleri, yukarıda anılan Enerji Yapı-Yol Sen, yukarıda anılan Kaya ve Seyhan, Saime Özcan/Türkiye, no. 22943/04, 15 Eylül 2009, Şişman ve diğerleri/Türkiye, no. 1305/05, 27 Eylül 2011, yukarıda anılan Sadrettin Güler, İsmail Sezer/Türkiye, no. 36807/07, 24 Mart 2015 ve Küçükbalaban ve Kutlu/Türkiye, no. 29764/09 ve 36297/09, 24 Mart 2015, bazılarına Hükümet tarafından atıfta bulunulmuştur).
61. Mahkeme, bu davalardaki başvuranların ortak noktasının, sendikalarının çağrısı üzerine, her bir davanın özel koşullarının ötesinde, genel olarak veya daha özel olarak, işçilerin mesleki çıkarlarını ilgilendiren veya sosyal ve ekonomik hakları veya çalışma koşulları ile bağlantılı bir eyleme katılmış olmaları olduğunu gözlemlemektedir. Örnekler arasında “memur maaşlarının düşürülmesini protesto etmek” (yukarıda anılan Karaçay, § 9), “kamu sektöründe istihdam edilen kişilerle ilgili kanunun Meclis gündemine alınması vesilesiyle gösteri yapmak” (yukarıda anılan Dilek ve diğerleri, § 6), “öğretmenlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep etmek” (yukarıda anılan Urcan ve diğerleri, § 6), “memurlar için toplu sözleşme hakkının tanınmasını” talep etmek (yukarıda anılan Enerji Yapı-Yol Sen, § 8), “ulusal parlamentoda görüşülmekte olan kamu hizmetinin örgütlenmesine ilişkin kanun tasarısını protesto etmek” (yukarıda anılan Kaya ve Seyhan, § 7) veya “devlet memurlarının çalışma koşullarının iyileştirilmesini” talep etmek (yukarıda anılan Saime Özcan, § 5) yer almaktaydı. Yine başka davalarda, başvuranlar “ofislerinin duvarlarına (...) yıllık 1 Mayıs gösterisine çağrıda bulunan posterler astıkları” (yukarıda anılan Şişman ve diğerleri, § 8), “[bir] sendikanın Uluslararası İşçi Bayramını kutlamak için düzenlediği gösteriye [izinsiz olarak] katıldıkları” (yukarıda anılan Sadrettin Güler, § 8) veya bir siyasi partinin “Türkiye’nin sorunları ve çözüm yolları” konulu bir toplantısına katıldıkları (yukarıda anılan İsmail Sezer, §§ 7-8) veya ““Dünya barışı” konulu [izinsiz] bir gösteriye” katıldıkları (yukarıda anılan Küçükbalaban ve Kutlu, §§ 5 ve 10) için cezalara maruz kalmışlardır. Son iki davada söz konusu faaliyetlerin oldukça politik olduğunu belirtmek gerekmektedir. Ancak tarafların sunduğu bilgiler, başvuranların bu faaliyetlere katılmak için işe gitmedikleri sonucunu çıkarmayı mümkün kılmamaktadır.
62. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin, yukarıda bahsi geçen davalarda Mahkeme içtihatlarının çizdiği çizgiyi takip ederek, sendika üyelerinin iş bırakma eylemlerine katıldığı ve mesleki çıkarlarının söz konusu olduğu davalara bakması gerektiğinde, örgütlenme özgürlüğü ve sendika kurma hakkının geniş bir yorumuna başvurduğu görülmektedir (örneğin bk. Serkan Kanak (no. 2014/1263, 6 Ocak 2018), Elif Ertan (no. 2014/1948, 6 Ocak 2018), Abidin Aydın Tüfekçi (no. 2013/1315, 15 Nisan 2015) ve Hikmet Aslan (no. 2014/11036, 16 Haziran 2016) davaları). Anayasa Mahkemesi, bir başka davada (İbrahim Çiçek (no. 2015/19462, 26 Aralık 2018)), başvuranın KCK tarafından İstanbul’da gerçekleştirilen operasyonları protesto eden bir gösteriye ve bir basın bildirisinin hazırlanmasına katıldığı ve Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilişinin yıl dönümü olan 15 Şubat 2012 tarihinde BDP il başkanlığı tarafından düzenlenen bir gösteride yer aldığı davada, örgütlenme özgürlüğü hakkının daha kısıtlayıcı bir yorumunu benimsemiştir.
63. Mahkeme, başvuranların sendikalarının çağrısı üzerine çalışma koşullarıyla bağlantılı bir eyleme katıldıkları yukarıda belirtilen davaların aksine (yukarıdaki 55-56. paragraflar), somut olayda başvuranın katıldığı iş bırakma eyleminin temel amacının çalışma koşulları, ekonomik ve sosyal çıkarları veya mesleki çıkarları ile ilgili olduğunu göstermediğini tespit etmektedir. Diğer iki davada (yukarıda anılan İsmail Sezer, §§ 7-8 ve yukarıda anılan Küçükbalaban ve Kutlu, §§ 5 ve 10), Mahkemenin, gösterilerin ilgili kişilerin ekonomik ve sosyal çıkarlarıyla bağlantılı olduğunu gösterebilecek herhangi bir özel unsur tespit etmediği doğrudur. Ancak bu davalarda, başvuranlar görev yerlerini izinsiz terk etmemişlerdir.
64. Mahkeme, 11. maddenin uygulanabilirliği açısından, yukarıda bahsi geçen davalarda söz konusu olan eylemler tarafından izlenen kesin amaçları ayrıntılı olarak incelememiş olsa da içtihatlarından, genel bağlamda ya da daha özel bir bağlamda, her zaman işçilerin mesleki çıkarlarının savunulmasının söz konusu olduğunun açık olduğu sonucuna varmaktadır. “Grev eylemi, ilke olarak, yalnızca sendika organları tarafından düzenlendiği ve fiilen -sadece varsayılan değil- sendikal faaliyetin bir parçası olarak görüldüğü sürece 11. madde tarafından korunmaktadır” (yukarıda anılan Barış ve diğerleri kararı, § 45) gerçeğinin yanı sıra, bu eylemler ile sendika üyelerinin mesleki çıkarları arasında bir bağlantı olmalıdır (bk. Demir ve Baykara/Türkiye [BD], no. 34503/97, § 140, AİHM 2008 ve yukarıda anılan Humpert ve diğerleri, § 104). Uluslararası mahkemelerin içtihatları da aynı yöndedir (yukarıda anılan Humpert ve diğerleri, §§ 51-68).
65. Mahkemeye göre, bu davanın koşullarında, başvuran, sendikasının mesleki çıkarlarını savunmak amacıyla düzenlediği bir günlük iş bırakma eylemine katıldığı için cezalandırılmaması nedeniyle, fiilen 11. madde tarafından korunan örgütlenme özgürlüğü hakkını ileri süremez.
66. Sonuç olarak, başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyeti, Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının Tek Başına veya 14. Maddeyle Birlikte İhlal Edildiği İddiası Hakkında67. Başvuran, Gaziantep İdare Mahkemesinin Batman ilinde kendisine verilen idari cezayı iptal etmediğini, bununla birlikte İstanbul, Ankara ve İzmir istinaf mahkemelerinin kendi yetki alanlarındaki yirmi iki ilde bunu yaptıklarını ileri sürmektedir. Başvuran, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürerek, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir.
Başvuran ayrıca, bu durumun halkın yargıya olan güvenini sarsacak ve Sözleşme’nin 14. maddesi anlamında bir ayrımcılık hissine yol açacak nitelikte olduğunu değerlendirmektedir.
68. Mahkeme, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Mahkeme, somut olayda, başvuranın şikâyetinin yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamında incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
Tarafların İddialarıa) Başvuran
69. Başvuran, İstanbul, Ankara ve İzmir Bölge İdare Mahkemelerinin yetki alanına giren yirmi iki ilde çalışan ve kendisiyle aynı grev eylemine katılan sendika üyelerine verilen cezaların bu mahkemeler tarafından iptal edilirken, kendisinin Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin yetki alanına giren Batman’da görevli olması nedeniyle kendisine verilen cezanın iptal edilmediğinden şikâyet etmektedir. Başvuran, bu koşulların adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ve ayrımcılık teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, bölge idare mahkemelerinin diğer mahkemelerin kararlarından haberdar olmadığı durumlarda aynı konuda farklı kararlar vermesinin anlaşılabilir olabileceğini; ancak mevcut davada Gaziantep Bölge İdare Mahkemesinin, kendisi de dâhil olmak üzere yüzlerce kişi hakkındaki ret kararlarını onaylarken, yargılama sırasında önüne getirilen İstanbul, Ankara ve İzmir Bölge İdare Mahkemelerinin kararlarını kasıtlı olarak göz ardı ettiğini iddia etmektedir. Bu durum, henüz çözüme kavuşturulmamış bir içtihat farklılığı olmayıp, daha ziyade doğu illerinde çalışan sendika üyelerine karşı açık bir hukuki ayrımcılıktır. Ancak başvuranın hem Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi hem de Anayasa Mahkemesi nezdinde bu durumun kabul edilmesi için sunduğu argümanlara rağmen, adli makamlar bu ayrımcılığa son vermek için hiçbir adım atmamıştır. Başvuran, sonuç olarak, aynı eylemde yer almalarına ve aynı sendikaya üye olmalarına rağmen, ülkenin batısında çalışan göstericilerin herhangi bir disiplin cezası almadıklarını, oysa doğuda çalışanların bu tür yaptırımlara maruz kaldıklarını açıklamaktadır. Başvuran son olarak, içtihattaki bu tür bir farklılığın derhal düzeltilmesine olanak tanıyan yargı yolu gibi bir mekanizmanın olmaması nedeniyle, adil yargılanma hakkı ve ayrımcılık yasağı bağlamında öngörülen hukuki güvenlik hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle başvuran, Mahkemeden, Hükümetin ilk itirazlarını reddetmesini ve Sözleşme’nin 6. maddesi ile birlikte 14. maddesi kapsamında sunduğu şikâyetinin kabul edilebilir olduğuna karar vermesini ve bu maddelerin ihlal edildiğine hükmetmesini talep etmektedir.
b) Hükümet
70. Hükümet, iki ilk itiraz ileri sürmektedir. Hükümet, bir yandan, başvuran tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğini ve diğer yandan, bu şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmektedir.
71. Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu yerine getirip getirmediği sorusuna ilişkin olarak, bu soruya karar verebilmek için, iddia edilen içtihat farklılığının derin ve süregelen olup olmadığının, iç hukukun yargıdaki tutarsızlıkları telafi etmek için bir hukuk yolu sağlayıp sağlamadığının, bu hukuk yolunun somut olayda uygulanıp uygulanmadığının ve uygulanmışsa etkisinin ne olduğunun belirlenmesi gerektiğini açıklamaktadır. Hükümet, Türkiye’nin, 20 Temmuz 2016 tarihinde 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’da değişiklik yaparak, şimdiye kadar iki aşamalı olan yargı sistemini tamamen yeniden şekillendirdiğini vurgulamaktadır. Hükümet, bu bağlamda, bölge adliye mahkemelerinin yargı yetkisinin 29 Şubat 2016 tarihinde yeniden belirlendiğini ve böylece 20 Temmuz 2016 tarihinde yedi ilde faaliyet göstermeye başladıklarını açıklamaktadır. Hükümet, bölge adliye mahkemelerinin kurulması fikrinin, diğerlerinin yanı sıra, Yargıtay ve Danıştayı içtihat mahkemelerine dönüştürmeyi amaçlayan büyük bir reform olarak değerlendirildiğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, böyle bir reform bağlamında, yeni oluşturulan bölge adliye mahkemeleri arasında başlangıçta bazı içtihat farklılıklarının ortaya çıkması doğaldır; böyle bir durumda, bölge idare mahkemesi başkanlar kurulunun yetkilerini tanımlayan 2576 sayılı Kanun’un (18 Haziran 2014 tarihinde 6545 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle değiştirildiği şekliyle) 3/C maddesinin 4. fıkrasının c) bendi aşağıdaki şekildedir:
“Benzer olaylarda, bölge idare mahkemesi dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar arasında veya farklı bölge idare mahkemeleri dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar arasında aykırılık veya uyuşmazlık bulunması hâlinde; resen veya ilgili bölge idare mahkemesi dairelerinin ya da istinaf yoluna başvurma hakkı bulunanların bu aykırılığın veya uyuşmazlığın giderilmesini gerekçeli olarak istemeleri üzerine, istemin uygun görülmesi hâlinde kendi görüşlerini de ekleyerek Danıştaydan bu konuda karar verilmesini istemek.”
72. 7 Ekim 2019 tarihli ve 2576 sayılı Kanun’un 3/C maddesine eklenen 5. fıkra aşağıdaki gibidir:
“Dördüncü fıkranın (c) bendine göre yapılacak istemler, konusuna göre İdari veya Vergi Dava Daireleri Kuruluna iletilir İlgili dava daireleri kurulunca üç ay içinde karar verilir. Aykırılık veya uyuşmazlığın giderilmesine ilişkin olarak bu fıkra uyarınca verilen kararlar kesindir.”
73. Hükümet, başvuranın davayı açtığı ve olaylara ve hukuka ilişkin karar verildiği zaman, Mahkeme önünde iddia ettiği gibi, farklı bölge idare mahkemelerinin farklı kararlar verdiğinin farkında olduğunu, zira Hükümetin de belirttiği gibi, iptal davasında diğer mahkemelerin kararlarına atıfta bulunduğunu ileri sürmektedir. Ancak Hükümete göre, başvuran, bu tutarsızlığı telafi etmek için başvurabileceği hukuk yollarını tüketmemiştir. Hükümet, başvuranın ilk derece mahkemeleri önünde, mahkemelerin benzer davalarda farklı kararlar verdiğine dair iddialarını dile getirirken ayrımcılık şikâyetini ileri sürmediğini, böyle bir şikâyeti destekleyecek herhangi bir bilgi sunmadığını ve son olarak, ayrımcılık iddialarını Anayasa Mahkemesi önünde de sunmadığını eklemektedir.
74. Hükümet, şikâyetlerin dayanaktan yoksun olduğu yönündeki itirazına ilişkin olarak, 11. madde kapsamında başvuran tarafından yapılan şikâyeti incelerken sunduğu görüşleri ve Mahkemenin konuya ilişkin içtihatlarını hatırlattıktan sonra (yukarıdaki 48. paragraf), bu itirazını, başvuranın iddialarını bağımsız mahkemeler önünde dile getirebilmiş olması ve başvurusunun yerel mahkemeler tarafından usulüne uygun olarak incelenmiş olmasıyla gerekçelendirmektedir. Hükümet, Mahkemenin dördüncü derece mahkemesi olarak kabul edilemeyeceğini ve söz konusu konuların Mahkemenin yetki alanına girmediğini belirtmektedir. Hükümete göre, başvuran, çeşitli yargı makamlarının kararları arasında iddia edilen tutarsızlıklardan değil, yerel mahkemelerin kendisi hakkında vardığı sonuçlardan şikâyetçidir. Nitekim Hükümet, başvuranın şikâyetinin, kendisine verilen disiplin cezasını onayan karara ve Anayasa Mahkemesinin başvurusunu kabul edilemez bulan kararına ilişkin olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların etnik kökenleri, cinsiyetleri, dinleri veya ikamet yerleri gibi özelliklerine atıfta bulunulmadığının, mahkemelerin söz konusu eylemlerin sendika kanunu kapsamına girip girmediğini belirlemek için gerekçeli değerlendirmeler yaptığının ve sonuç olarak, başvuran aleyhindeki yargılamanın kendisine gerekli tüm güvenceleri sağladığının ve tamamen adil bir temelde yürütü
75. Hükümet, esasa ilişkin olarak, bölge idare mahkemeleri arasında derin ve süregelen bir farklılık bulunmadığını, bu mahkemelerin daha yeni istinaf mahkemesi olarak görev yapmaya başladığını ve bu tür davalara ilk kez baktığını belirtmektedir. Hükümet, disiplin soruşturmalarının, açılan davaların ve bu davalarda verilen kararların aynı dönemlere ilişkin olduğunu ve farklı mahkemelerin kararları arasında çok az zaman geçtiğini ileri sürmektedir. Hükümet, sendikal örgütlenme hakkına ilişkin şikâyetlerle ilgili kararın bir yoruma dayandığını ve böyle bir kararın her davanın özel koşullarına göre değişebileceğini iddia etmektedir. Hükümet ayrıca, birden fazla mahkeme arasında bir değerlendirme farklılığı olması durumunda bile, ulusal hukukun bunu telafi edebilecek bir hukuk yolu sağladığını belirtmektedir. Hükümet, sürekli ve tutarlı bir içtihat geliştirmenin zaman aldığını hatırlatmaktadır. Hükümete göre, başvuranın benzer durumdaki diğer kişilerden farklı ve daha olumsuz muamele gördüğü gerekçesiyle keyfi veya ayrımcı bir uygulamaya maruz kaldığını söylemek mümkün değildir. Hükümet, somut olayda, kamu makamlarının gösterilere katılan kişiler hakkında birçok ilde disiplin soruşturması başlattığını, ilgili kişilere disiplin cezaları verildiğini ve son olarak, bu cezalara karşı açılan iptal davalarının farklı mahkemeler tarafından değerlendirildiğini açıklamaktadır. Hükümet, ayrımcılıktan söz edilebilmesi için özel bir kastın (dolus specialis) gerekli olduğu kanaatindedir. Hükümete göre, somut olayda, mahkemeler tarafından yapılan gerekçeli hukuki değerlendirmelerin farklı olması ayrımcılık olarak değerlendirilemez.
Mahkemenin Değerlendirmesia) Genel İlkeler
246. Mahkemenin içtihatları uyarınca, hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri, hukuki ilişkilerde güvenlik ilkesidir (Brumărescu/Romanya [BD], no. 28342/95, § 61, AİHM 1999-VII); bu ilke, özellikle kişilere, hukuki durumlarda bir derece istikrar sağlama ve halkın yargı sistemine olan güvenini artırma amacını taşımaktadır (Nejdet Şahin ve Perihan Şahin/Türkiye [BD], no. 13279/05, § 57, 20 Ekim 2011). Nitekim içtihat farklılıklarının devam etmesi, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devletin temel unsurlarından birini oluşturmasına rağmen, halkın yargı sistemine olan güvenini azaltabilecek bir belirsizlik durumuna yol açabilir (Vinčić ve Diğerleri/Sırbistan, no. 44698/06 ve diğerleri, § 56, 1 Aralık 2009). Ancak, hukuki güvenlik ve kişilerin meşru beklentilerinin korunması gereklilikleri, yerleşik içtihat hakkı oluşturmaz (Unédic/Fransa, no. 20153/04, § 74, 18 Aralık 2008). Nitekim dinamik ve gelişen bir yaklaşımın terk edilmesinin herhangi bir reform veya iyileştirmeyi engelleyeceği göz önünde bulundurulduğunda, içtihadın evrilmesi kendi başına adaletin iyi yönetimine aykırı değildir (Atanasovski/“Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti”, no. 36815/03, § 38, 14 Ocak 2010 ve Borg/Malta, no. 37537/13, § 107, 12 Ocak 2016).
77. Mahkemeden birçok kez içtihat farklılıklarına ilişkin davaları incelemesi istenmiştir ve böylece Mahkeme, yerel yüksek mahkemelerin çelişkili kararlarının Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası tarafından güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlaline yol açtığı koşullar hakkında karar verme imkânına sahip olmuştur. Mahkeme böylelikle değerlendirmesinde kendisine rehberlik edecek kriterleri ortaya koymuştur. Bu kriterler, yüksek mahkemelerin içtihatlarında “derin ve süregelen farklılıklar” olup olmadığının, iç hukukun bu tutarsızlıkları gidermek için mekanizmalar sağlayıp sağlamadığının, bu mekanizmaların uygulanıp uygulanmadığının ve uygulanmışsa etkilerinin ne olduğunun belirlenmesinden oluşmaktadır (yukarıda anılan Borg, § 108, ayrıca bk. Lupeni Greek-Catholic Parish ve diğerleri/Romanya [BD], no. 76943/11, § 116, 29 Kasım 2016).
78. Mahkeme ayrıca, iç hukuka uygunluğu inceleme yetkisinin sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin hukuk kurallarını “içerdiği” alanlarda bile, iç hukuku yorumlama ve uygulama görevi öncelikle, ulusal makamlara, özellikle de mahkemelere aittir: Doğal olarak, söz konusu makamlar, bu bağlamda ortaya çıkan sorunları inceleme konusunda özel olarak görevlidir (Zagrebačka banka d.d./Hırvatistan, no. 39544/05, § 263, 12 Aralık 2013). Bu durum, somut olayda olduğu gibi, ulusal hukukun yorumlanmasına ilişkin farklı sorunların söz konusu olması halinde daha da geçerlidir (Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 83, AİHM 2007 I). Kabul edilen yorumlama, keyfi veya açıkça mantıksız olmadığı sürece, Mahkemenin görevi, bu yorumlamanın etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını belirlemekle sınırlıdır (ibid., §§ 83 ve 86, Yavaş ve diğerleri/Türkiye, no. 36366/06, § 57, 5 Mart 2019).
b) Bu İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
79. Mahkeme, somut olayda, özellikle olayların meydana geldiği koşullara ilişkin yorum farklılığının, bölge adliye mahkemelerinin, verdikleri kararlara yansıyan farklı yaklaşımlar benimsemelerine yol açmış gibi göründüğünü tespit etmektedir.
80. Mahkeme ayrıca, bölge adliye mahkemelerini kuran sistemin henüz yeni uygulamaya konulduğunu ve 2576 sayılı Kanun’un 3/C maddesi uyarınca, ilke olarak, içtihat farklılıklarını telafi edecek bir mekanizma bulunduğunu kaydetmektedir.
81. Hükümet gibi Mahkeme de bölge adliye mahkemelerinin yeni çalışmaya başladığını, bu tür davalara ilk kez baktığını ve başvuranın Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi önünde diğer bölge adliye mahkemelerinin yorumuna dayanmasına rağmen, olayların meydana geldiği döneme ilişkin davalarda birinin verdiği kararla diğerinin verdiği karar arasında büyük bir farklılık olmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca Mahkeme, bir mahkemenin yorumunun her davanın özel koşullarına göre farklılık gösterebileceğini ve içtihadın birleştirilmesi ve tutarlılığının sağlanması sürecinin biraz zaman alabileceğini hatırlatmaktadır (Albu ve diğerleri/Romanya, no. 34796/09 ve 63 diğer başvuru, § 39, 10 Mayıs 2012). İçtihat uyuşmazlığı olması olasılığı, kendi bölgesel alanları üzerinde yargı yetkisine sahip bir dizi mahkemeye dayanan her yargı sisteminin doğasında vardır. Ayrıca, bu tür uyuşmazlıklar aynı mahkeme içerisinde de ortaya çıkabilir ve böyle bir durumun Sözleşme’ye aykırı olduğu söylenemez (Santos Pinto/Portekiz, no. 39005/04, § 41, 20 Mayıs 2008).
82. Mahkeme, başvuranın 11. maddenin ihlal edildiği şikâyetine ilişkin incelemesinde, yerel mahkemelerin davayı detaylı bir şekilde incelediğini tespit etmiştir. Yerel mahkemeler, benzer davalarda diğer mahkemelerden farklı bir sonuca ulaşmışsa, bunun nedeni iş bırakma eyleminin gerçekleştiği özel koşulları dikkate almış olmasıdır.
83. Özetle, Mahkeme, bir bütün olarak ele alındığında, iç hukuktaki yargılamaların adil olduğu ve başvuranın özellikle çekişmeli yargılamalarda argümanlarını ileri sürebildiği kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Tuğluk ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 30687/05 ve 45630/05, § 43, 4 Eylül 2018). Mahkeme, olası bir ayrımcı muameleye ilişkin olarak, başvuranın bu konudaki şikâyetinin sadece genel olduğunu ve Sözleşme’nin 6. maddesiyle ilgili olduğunu, özellikle Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesinin kararına dayandığını ve başvuranın bu şikâyetini destekleyecek başka bir unsur sunmadığını tespit etmektedir.
84. Yukarıda belirtilen unsurlar ışığında, Mahkeme, bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
85. Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazı hakkında karar vermenin gerekli olmadığı kanaatindedir, zira başvurunun bu kısmı, her hâlükârda, daha önce belirtilen nedenlerden dolayı açıkça dayanaktan yoksundur.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 12 Aralık 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan