AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 46533/13
Ülkem Evrim KEPENEK / Türkiye
Başkan,
Aleš Pejchal,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Carlo Ranzoni
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 3 Kasım 2020 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
29 Mart 2012 tarihinde yapılan yukarıdaki başvuruyu göz önüne alarak,
Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere karşılık olarak başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Ülkem Evrim Kepenek, 1977 doğumlu bir Türk vatandaşı olup İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna kayıtlı avukatlar Ö. Kılıç ve A. Taşdemir tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları3. Davaya konu olaylar, taraflarca ibraz edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuranın yakalanması ve hakkında açılan ceza davası4. KCK (Koma Civakên Kurdistan – Kürdistan Topluluklar Birliği) isimli yasa dışı silahlı örgüte üye oldukları iddia edilen kişiler aleyhinde 2009 ve 2011 yılları arasında birçok ceza soruşturması başlatılmıştır.
5. Bu soruşturmalardan biri kapsamında, 20 Aralık 2011 tarihinde, Dicle Haber Ajansında gazeteci olarak çalışan başvuran ve yaklaşık elli kişi yakalanmıştır. Polis memurları başvurana KCK adına faaliyet yürüttüğü şüphesiyle yakalandığını belirtmiştir.
6. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesinde görevli olan ve söz konusu dönemde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesi uyarınca görevlendirilmiş olan bir hakim, aynı tarihte, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun söz konusu dönemde yürürlükte bulunan 10(b) ve 10(d) hükümleri uyarınca, başvuranın ve diğer şüphelilerin yasal temsilcilerine erişme hakkının kısıtlanmasına ve yasal temsilcilerin soruşturma dosyasının tamamına erişimlerinin kısıtlanmasına karar vermiştir.
7. Başvuran, 20 ile 23 Aralık 2011 tarihleri arasında polis nezaretinde tutulmuştur.
8. Başvuran, polis nezaretinde bulunduğu dönemde, hakkındaki suçlamalarla ilgili herhangi bir beyanda bulunmamıştır.
9. Başvuranın temsilcilerinden biri, 22 Aralık 2011 tarihinde, diğer iki kişi adına İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesine bir dilekçe vererek, diğerlerine ilaveten, soruşturma dosyasına erişim izni talep etmiştir. Bazı başka avukatlar da başvuranla aynı zamanda yakalanan başka kişiler adına benzer talepli dilekçeler sunmuşlardır.
10. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi 23 Aralık 2011 tarihinde bu talepleri reddetmiştir.
11. Başvuran, 23 Aralık 2011 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Başvuran, Cumhuriyet savcısına verdiği ifadesinde, Dicle Haber Ajansı adına görev yapan bir gazeteci olduğunu ve daha önce üç gazetede çalıştığını belirtmiştir. Başvuran, gazetecilik faaliyetleri dışında başka bir faaliyet yürütmediğini ifade etmiştir.
12. Başvurana, kendisi ve E.A. isimli bir kişi arasında 24 Ekim 2011 tarihinde gerçekleştirilen ve polis tarafından dinlenen telefon görüşmesi sorulmuştur. Söz konusu telefon görüşmesine göre, başvuran E.A.’yı arayarak S.S.Ö. isimli milletvekili tarafından gerçekleştirilecek basın açıklaması hakkında haber yapıp yapamayacağını sormuştur. Görüşmede, başvuran haber ajansında yeterli gazeteci bulunmadığını ve söz konusu tarihte tüm gazeteciler görevli olduğundan, ajansın söz konusu basın açıklaması hakkında haber yapacak hiç kimseyi gönderemeyeceğini belirtmiştir. Başvuran Cumhuriyet savcısına verdiği ifadesinde, S.S.Ö. tarafından yapılan basın açıklamasının basın kuruluşları tarafından habere konu edilmesi gereken bir etkinlik olması sebebiyle, Dicle Haber Ajansı adına söz konusu etkinlikle ilgili bilgi almaya çalıştığını ileri sürmüştür.
13. Cumhuriyet savcısı ayrıca, başvuranın tutuklandığı Van ilindeki bir parkta Dicle Haber Ajansı tarafından kurulan çadırda ele geçirilen materyaller hakkında başvurana soru yöneltmiştir. Başvuran bu soruya cevaben, orada misafir olarak bulunduğunu ve söz konusu materyallerin niteliğine ilişkin herhangi bir bilgisi bulunmadığını ileri sürmüştür.
14. Başvuranın yer aldığı bir gösterinin görüntüleri kendisine gösterildiğinde, başvuran o gösteriye birkaç milletvekilinin katıldığını ve olay ve milletvekillerinin katılımı hakkında haber yapmak için gazeteci olarak orada bulunduğunu iddia etmiştir. Başvuran, haberlerinin Dicle Haber Ajansının web sitesine yüklendiğini ve bu haberlerin şifre korumalı olduğunu belirtmiştir. Başvuran, söz konusu görüntülerin terör örgütü lehine yayın yapan Roj TV ve Fırat Haber Ajansının internet sitelerinde de nasıl bulunduğunu bilmediğini ifade etmiştir.
15. İstanbul Cumhuriyet savcısına ifade verirken başvurana eşlik eden iki avukat, başvuranın hukuka uygun bir şekilde kurulmuş bir medya kuruluşu olan Dicle Haber Ajansında görev yapan bir gazeteci olduğunu iddia etmiştir. Avukatlar, başvuranın herhangi bir yasa dışı örgütle bağlantısı olmadığını ve gösterilere ve benzeri etkinliklere gazeteci olarak çalışması nedeniyle katıldığını ifade etmişlerdir. Avukatlar, başvuranın faaliyetlerinin basın özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek, özgürlük hakkı ve başvuranın daimi ikametgahı bulunması ile delilleri karartma tehlikesinin söz konusu olmaması dikkate alınarak, müvekkillerinin serbest bırakılmasını talep etmişlerdir.
16. Başvuran, 23 Aralık 2011 tarihinde, Cumhuriyet savcısı tarafından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmıştır.
17. İstanbul Cumhuriyet Savcısı, 27 Nisan 2012 tarihinde, KCK üyeliği suçlamasıyla başvuranın da aralarında bulunduğu 44 kişi hakkında iddianame düzenlemiştir. Cumhuriyet savcısı, KCK’nın ideolojik temellerini belirten “KCK Sözleşmesine” göre, KCK’nın amacının bağımsız bir Kürt devleti ve yeni bir toplum kurmak olduğunu kaydetmiştir. Savcı ayrıca, KCK’nın PKK’nın (yasa dışı silahlı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) bir uzantısı olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet savcısı, “KCK Sözleşmesinde” KCK içerisinde bir Medya Komitesi oluşturulmasının öngörüldüğünü gözlemlemiştir. Cumhuriyet savcısına göre, söz konusu komite, KCK’nın medya politikalarını oluşturma ve KCK ve PKK lehine bilgileri ve görüşleri yayan zengin finansal kaynaklara sahip medya kuruluşlarını kontrol etme amacıyla çalışacaktır. Bu komitenin üyeleri, PKK lideri Abdullah Öcalan ve örgütün önde gelen diğer bazı üyelerinin talimatları doğrultusunda çalışacaklardır. İstanbul Cumhuriyet Savcısı, iddianamenin konusunun KCK’nın medya faaliyetleri olduğunu belirtmiştir.
18. İstanbul Cumhuriyet Savcısı, başvuran 20 Aralık 2011 tarihinde yakalandığında, Dicle Haber Ajansının Van ilinde bulunan çadırında şu materyallerin bulunduğunu belirtmiştir: kitaplar, dergiler, flash bellekler, bilgisayarlar, cep telefonları, fotoğraflar, belgeler, defterler, kredi kartları ve kimlik kartları. Cumhuriyet savcısı, çadırda bulunan kitaplardan dördü hakkında toplatma ve yasaklama kararı bulunduğunu belirtmiştir.
19. İddianameye göre, başvuran E.A. isimli kişiyle, bir milletvekili tarafından gerçekleştirilecek basın açıklaması hakkında bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir (bk. yukarıda 12. paragraf). Cumhuriyet savcısı, E.A.’nın Dicle Haber Ajansını arayarak bir gazetecinin S.S.Ö. tarafından gerçekleştirilecek basın açıklamasına katılmasını istediğini ve başvuranın E.A.’ya ajansın yeterli sayıda gazetecisi olmadığını ve ilgili tarihte bütün gazeteciler görevli olduğundan, söz konusu basın açıklaması hakkında haber yapmak üzere herhangi bir kişi gönderemeyeceğini ifade ettiğini kaydetmiştir.
20. Cumhuriyet savcısı ayrıca, başvuranın 2011 yılının Mayıs ve Haziran aylarında, KCK/PKK Medya Komitesi üyesi sıfatıyla, İstanbul’da gerçekleştirilen ve KCK/PKK lehine propagandaya dönüşen iki gösteriye katıldığını belirtmiştir. Cumhuriyet savcısı, bu gösterilerden birinde, bazı göstericiler ile güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandığını, bazı polis memurlarının yaralandığını ve dükkanlar ile araçların zarara uğratıldığını belirtmiştir.
21. İstanbul Cumhuriyet Savcısı son olarak B.Y. isimli gizli tanığın verdiği 2 Ocak 2012 tarihli ifadelere dayanmıştır. Söz konusu ifadede, başvuranın üyesi olduğu Medya Komitesinin PKK kontrolünde olduğu belirtilmiştir. Komitenin faaliyetleri PKK’dan alınan talimatlar doğrultusunda yürütülmüştür. Komite üyeleri yaklaşık olarak iki ayda bir gizli toplantılar gerçekleştirmişlerdir. Başvuran bu toplantılara katılmış ve gazetecilik faaliyetlerini PKK’nın kontrolü altında yürütmüştür.
22. İstanbul Cumhuriyet Savcısı yukarıda belirtilen delilleri dikkate alarak, başvuranın, Medya Komitesinin faaliyetlerinin bir parçasını oluşturan faaliyetler yürüttüğü; Dicle Haber Ajansında gazeteci olarak çalıştığı; B.Y.’nin ifadelerine göre, Medya Komitesinin bir üyesi olduğu ve PKK’nın talimatları doğrultusunda hareket ettiği ve bu nedenle KCK/PKK mensubu olduğu sonucuna varmıştır.
23. Dava dosyasında yer alan bilgilere göre, başvuran ve müşterek sanıklar hakkında yürütülen ceza yargılamaları İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde devam etmektedir.
Başvuranın tutukluluk koşulları ve İstanbul Adliyesi24. UYAP kayıtlarına göre, başvuran ve diğer 49 kişi, 23 Aralık 2011 tarihinde saat 11:14’te İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadeleri alınmak üzere İstanbul Adliyesine getirilmişlerdir ve başvuranın ifade verme işlemi saat 15:05’te tamamlanmış ve başvuran daha sonra serbest bırakılmıştır.
25. İfadesi alınacak tutuklu sayısının fazla olması nedeniyle, başvuran ve diğer tutuklular adliyede iki ayrı odada tutulmuşlardır.
26. Başvuran, adliyede bulunduğu süreçte, gün ışığı ve temiz hava almayan ve ısıtması bulunmayan 20 metrekarelik bir odada yaklaşık 20 kadınla birlikte tutulduğunu iddia etmiştir.
İlgili İç Hukuk ve Uygulama27. İlgili iç hukuk ve uygulama, Mahkeme’nin Mustafa Avci/Türkiye (no. 39322/12, §§ 30-43, 23 Mayıs 2017) kararında özetlenmiştir.
ŞİKAYETLER
28. Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 13. maddeleri kapsamında, İstanbul Adliyesinde tutulduğu odadaki tutulma koşulları nedeniyle şikayette bulunmaktadır.
29. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamında, yasa dışı faaliyetlerde bulunduğu konusunda şüphe uyandıracak somut deliller ve makul gerekçeler olmadan yakalandığı ve polis nezaretinde tutulduğu konusunda şikayette bulunmaktadır. Başvuran ayrıca, bu başlık altında, kovuşturma makamlarının, Cumhuriyet savcısına ifade vermek üzere çağrılabileceğini öngören Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 98. maddesinde yer verilen usulü izlemediklerini ve Cumhuriyet savcısı önüne çıkmazsa yakalanmasına karar verilebileceğini iddia etmiştir.
30. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 2 maddesi uyarınca, yakalanmasının ve polis nezaretinde tutulmasının gerekçeleri hakkında bilgilendirilmediği hususunda şikayette bulunmaktadır.
31. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamında, polis nezaretinde tutulma süresinin aşırı uzun olduğundan şikâyet etmektedir.
32. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, gazeteci olarak yürüttüğü faaliyetleri nedeniyle KCK/PKK üyeliğiyle suçlandığını ve bu nedenle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini belirterek şikayette bulunmaktadır.
33. Başvuran, Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 2. maddesi ve 10. maddesiyle bağlantılı olarak Sözleşme’nin 13. maddesi uyarınca, iç hukukta sağlanan hukuk yollarının etkili olmadığından şikâyet etmektedir. Başvuran özellikle, temsilcilerinin soruşturma dosyası içeriğine erişimlerini kısıtlayan 20 Aralık 2011 tarihli karardan şikayet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuranın İstanbul Adliyesindeki tutulma koşulları34. Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 13. maddeleri uyarınca, adliyede bulunduğu süreçte, yaklaşık 20 kadınla birlikte 20 metrekarelik bir odada tutulduğunu iddia etmektedir. Başvuran, söz konusu odanın gün ışığı almadığını ve odada temiz hava veya ısıtma sistemi bulunmadığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, odada sadece iki adet bank bulunduğunu ve bir seferde sadece üç veya dört kişinin bu banklarda oturabildiklerini ileri sürmüştür. Başvuran ve diğer şüpheliler bu banklara sırayla oturmak zorunda kalmış ve banklara oturamayanlar ya ayakta kalmak ya da yere oturmak durumunda kalmışlardır.
35. Hükümet, başvuranın şikayetini ulusal merciler önünde dile getirmediğini ve iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın İstanbul Adliyesindeki tutulma koşullarıyla ilgili olarak suç duyurusunda bulunabileceğini belirtmiştir.
36. Mahkeme, Sözleşme tarafından tesis edilen koruma mekanizmasının, insan haklarını güvence altına alan ulusal sistemler karşısında ikincil nitelikte olduğunu yinelemektedir. Devletler, kendi hukuk sistemlerinde sorunları düzeltme imkânı bulmadan önce, uluslararası bir organ önünde eylemlerine ilişkin hesap vermek zorunda değildirler (bk. Chiragov ve Diğerleri/Ermenistan [BD], no. 13216/05, § 115, AİHM 2015). İç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, daha sonra Strazburg’da ileri sürülmesi amaçlanan şikayetlerin en azından esas itibariyle ve iç hukukta belirtilen resmi koşullar ve süre sınırlarına uygun bir şekilde ilgili ulusal makama yapılmış olmasını ve ayrıca Sözleşme’nin ihlalini önleyebilecek herhangi bir usuli yolun kullanılmış olmasını gerektirmektedir (bk. Vučković ve Diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, § 72, 25 Mart 2014). Mahkeme nezdinde öne sürülen şikâyetin, başvuranın erişebileceği bir hukuk yolunun kullanılması suretiyle sunulabilecek durumda olmasına rağmen yerel mahkemelere açık bir şekilde ya da esas itibarıyla sunulmaması hâlinde, ulusal hukuk düzeni, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı ile tanınmak istenen Sözleşme ihlali iddiasını inceleme fırsatından yoksun bırakılmış olacaktır (bk. Azinas/Kıbrıs [BD], no. 56679/00, § 38, AİHM 2004‑III).
37. Mahkeme, başvuranın tutulma koşullarına ilişkin şikayetleriyle ilgili olarak söz konusu dönemde şikayette bulunamadığı yönünde bir iddia ileri sürmediğini gözlemlemiştir. Ayrıca, başvuran kötü muamele iddiasına ilişkin neden şikayette bulunmadığı konusunda bir açıklama yapmamaktadır. Mahkeme, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediği yönündeki Hükümet itirazının kabul edilmesi gerektiği kanısındadır.
38. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmelidir.
Başvuranın yakalanması hakkında39. Başvuran, ulusal makamların Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) 98. maddesinde belirtilen usulü takip etmemesi nedeniyle, yakalama işleminin ulusal mevzuata uygun olmadığı konusunda şikâyet etmektedir. Başvuran bu kapsamda Sözleşme’nin 5 § 1 maddesine dayanmaktadır.
40. Hükümet, başvuranın CMK’nın 141 § 1 maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunabileceğini belirtmiştir. Hükümet, başvuranın söz konusu hükme dayanarak tazminat talebinde bulunma hakkının olduğunu ve bu talepte bulunmuş olması gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, başvuranın CMK’nın 91 § 5 maddesi uyarınca yakalama işlemine karşı itirazda bulunmuş olması gerektiğini öne sürmüştür. Hükümete göre, itiraz başvurusu, başvuran tarafından ileri sürülen hürriyetinden yoksun bırakılmayı sona erdirebilecek niteliktedir.
41. Mahkeme, Türk hukuk sisteminde başvuranlara bu kapsamda iki hukuk yolu sunulduğu, bunlardan birincisinin gözaltından salıverilmeyi güvence altına almaya yönelik itiraz başvuru (CMK’nın 91 § 5 maddesi), diğerinin ise Devlete karşı tazminat talebinde bulunmak (CMK’nın 141 § 1 maddesi) olduğunu gözlemlemektedir (bk. Mustafa Avci, yukarıda belirtilen, § 63). Mahkeme, başvuranın bu hukuk yollarını kullanmadığını kaydetmiştir. Mahkeme, yerleşik içtihadını göz önünde bulundurarak ve bu hususa ilişkin değerlendirmelerinden ayrılmayı gerektirecek herhangi bir kuvvetli gerekçe bulunmadığını dikkate alarak, Mustafa Avci (yukarıda anılan, §§ 58-67) kararında vardığı sonuçların somut dava bağlamında da geçerli olduğu kanaatine varmıştır (ayrıca bk., gerekli değişikliklerle, Mehmet Hasan Altan/Türkiye, no. 13237/17, § 101, 20 Mart 2018).
42. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, başvuranın yakalanmasının hukuka uygunluğu konusundaki şikayetiyle ilgili olarak, başvuranın yerel mahkemeler önünde CMK’nın 141 § 1 maddesi uyarınca talepte bulunması veya aynı Kanun’un 91 § 5 maddesi uyarınca itiraz başvurusunda bulunması gerekmesine karşın, bu yönde bir talepte veya başvuruda bulunmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme Hükümetin itirazını kabul ederek, bu şikayetin Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmesine karar vermiştir.
Başvuranın suç işlediğine yönelik makul şüphe bulunmadığı iddiası hakkında43. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi uyarınca, yakalanmasını ve polis nezaretinde tutulmasını gerektiren herhangi bir makul şüphenin bulunmadığını belirtmiştir.
44. Hükümet bu iddiayı kabul etmemiştir. Hükümet öncelikle başvuranın CMK’nın 141 § 1 maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunabileceğini belirtmiştir. Hükümet, başvuranın söz konusu hükme dayanarak tazminat talebinde bulunma hakkının olduğunu ve bu talepte bulunmuş olması gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, başvuranın terör örgütü üyeliği ve söz konusu örgüt adına faaliyet yürüttüğü şüphesiyle gözaltına alındığını ileri sürmüştür.
45. Mahkeme, Hükümetin ilk itirazıyla ilgili olarak, CMK’nın 141 § 1 maddesinin Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi uyarınca yapılan şikayetler bakımından uygulandığı iç hukuk yolunun Lütfiye Zengin ve Diğerleri/Türkiye (no. 36443/06, §§ 61-65, 14 Nisan 2015) davasında incelendiğini gözlemlemektedir. Söz konusu davada, Mahkeme, başvuranın iç hukuka aykırı olarak tutuklandığını iddia ettiği ve özgürlükten yoksun bırakılmanın sona erdiği durumda, iddia edilen ihlalin tanınmasına yol açabilecek ve yeterli telafiyi sağlayabilecek bir tazminat davasının ilke olarak, kullanılması gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, Mahkeme bu kapsamda, söz konusu şekilde özgürlükten yoksun bırakılmanın usulsüzlüğünün veya kanuna aykırılığının daha önce yerel makamlarca kabul edilmiş olması gerektiğine işaret etmiştir. Aksi halde, Mahkeme, CMK’nın 141 § 1 maddesi uyarınca tazminat davasının başarısızlıkla sonuçlanacağını belirtmiştir. Mahkeme, somut başvuruda, yerel makamların, başvuranın maruz kaldığı özgürlükten yoksun bırakılmanın kanuna aykırı olduğunun yerel makamlarca hiçbir zaman açıkça veya örtülü olarak kabul edilmediğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme ayrıca, somut başvurunun koşullarına benzer koşullarda CMK’nın 141 § 1 maddesi uyarınca açılan bir tazminat davasının başarılı olduğunu gösteren herhangi bir yerel kararın Hükümet tarafından sunulmadığını belirtmektedir. Bu nedenle Mahkeme, Hükümet’in bu kapsamda dile getirdiği itirazının reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
46. Mahkeme, makul şüpheye dayanan yakalama işleminin Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi kapsamında haklı olabilmesi için, polisin yakalama sırasında veya başvuran gözaltındayken dava açmak için yeterli ölçüde delil elde etmiş olmasına gerek olmadığını yinelemiştir (bk. Brogan ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 29 Kasım 1988, § 53, Seri A no. 145-B). Ayrıca tutuklanan kişinin nihai durumda suçlanması veya mahkemeye çıkarılması da gerekli değildir. Sorgulamamak üzere tutuklamanın amacı, tutuklamanın dayanağını oluşturan şüpheleri doğrulamak veya ortadan kaldırmak suretiyle ceza soruşturmasını ilerletmektir (bk. Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, Seri A no. 300-A).
47. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın, yasa dışı silahlı bir örgüte yönelik yürütülmekte olan soruşturma kapsamında bu örgüte üye olduğu ve örgüt lehine faaliyet yürüttüğü şüphesiyle yakalandığını kaydetmiştir. Bu koşullar altında, özgürlükten yoksun bırakmanın amacı söz konusu yasa dışı örgütle ilişkilerine dair şüpheleri doğrulamak veya ortadan kaldırmak olduğundan, başvuran hakkındaki şüphenin, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin gerektirdiği düzeye ulaştığı kabul edilebilir. Mahkeme bu kapsamda, başvuranın Cumhuriyet savcısına ifade verdikten sonra serbest bırakıldığını gözlemlemektedir. Esasında, yerel makamların dayandıkları yasal hükümlerin yorumu ve uygulanması, başvuranın yakalanmasını ve gözaltına alınmasını usulsüz veya kanuna aykırı kılacak ölçüde keyfi veya mantıksız görünmemektedir.
48. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 5 § 2 maddesi kapsamındaki şikâyet hakkında49. Başvuran, Sözleşme’nin 5 § 2 maddesi uyarınca, yakalanmasının ve polis nezaretinde tutulmasının gerekçeleri hakkında bilgilendirilmediği hususunda şikayette bulunmaktadır.
50. Mahkeme, polis tarafından gözaltına alınırken, kendisinin yasa dışı bir örgüte üye olduğundan şüphelenildiği konusunda polis memurlarınca kendisine bilgi verildiğinin başvuran tarafından Mahkemeye sunulan başvuru formundan bile açıkça görüldüğünü gözlemlemektedir (bk. yukarıda 5. paragraf).
51. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamındaki şikâyet hakkında52. Başvuran, polis nezaretinde tutulma süresinin uzun olduğu konusunda şikâyette bulunmuştur. Başvuran bu kapsamda Sözleşme’nin 5 § 3 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
53. Mahkeme, polis nezaretinde dört günü aşan herhangi bir tutulma süresinin ilk bakışta çok uzun olduğunu yinelemektedir (Oral ve Atabay/Türkiye, no. 39686/02, § 43, 23 Haziran 2009 ve McKay/Birleşik Krallık [BD], no. 543/03, § 47, AİHM 2006-X). Yetkililerin tutuklanan kişiyi hâkim önüne daha erken çıkarmasını engelleyen özel zorluklar veya istisnai durumlar yoksa, daha kısa süreler de ivedilik koşulunu ihlal edebilir (İpek ve Diğerleri/Türkiye, no. 17019/02 ve 30070/02, §§ 36-37, 3 Şubat 2009).
54. Mahkeme somut davada, başvuranın 20 Aralık 2011 tarihinde yaklaşık 50 kişiyle birlikte terör örgütü üyeliği şüphesiyle yakalandığını gözlemlemektedir. Başvuran yakalandıktan 3 gün sonra serbest bırakılmıştır. Bu itibarla, başvuranın polis nezaretinde tutulma süresi ilk bakışta Sözleşme’nin 5 § 3 maddesinde yer verilen koşullara uygundur. Mahkeme, söz konusu ceza soruşturmasının karmaşık olmasını ve özellikle aynı gün tutuklanan şüphelilerin sayısını dikkate alarak, başvuranın polis nezaretinde tutulma süresinin Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi anlamında yeterince ivedi göründüğü sonucuna varmıştır.
55. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyet hakkında56. Başvuran, Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 2 maddesi ve 10. maddesi ile birlikte ele alındığında Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, tutukluluğuna itiraz edebileceği etkin bir yol bulunmadığı konusunda şikayette bulunmuştur. Başvuran özellikle temsilcilerinin soruşturma dosyası içeriğine erişimlerini kısıtlayan 20 Aralık 2011 tarihli karardan şikayet etmiştir.
57. Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmiştir. Hükümet bu kapsamda, başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasıyla ilgili olarak ulusal makamlar önünde hiçbir itirazda bulunmadığını ileri sürmüştür.
58. Mahkeme, başvuranın yakalanması ve daha sonra polis nezaretinde tutulması hakkında itirazda bulunabileceğini ama bu yola başvurmadığını kaydetmiştir.
59. Mahkeme, başvuran tarafından herhangi bir itiraz başvurusu yapılmadığını dikkate alarak, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyet hakkında60. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyeliğiyle suçlandığı konusunda şikayette bulunmaktadır.
61. Hükümet, başvuran hakkında açılan ceza yargılamalarının yerel mahkemeler önünde halen devam etmekte olduğunu belirtmiştir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabileceğini ifade etmiştir. Bu nedenle Hükümet, Mahkemeden iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle söz konusu şikâyeti reddetmesini talep etmektedir.
62. Mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi önündeki hukuk yolunun temel yönlerini incelediğini ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin söz konusu mahkemeye, kural olarak, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen bütün kararlar bakımından, Sözleşme’yle korunan hak ve özgürlüklerin ihlallerine yönelik doğrudan ve hızlı bir tazmin sağlamasına imkan tanıyan yetkiler verdiğini ve bu hukuk yolunun kullanılması gereken bir hukuk yolu olduğunu belirttiğini gözlemlemektedir (bk. Uzun/Türkiye, (k.k.), no. 10755/13, §§ 68-71, 30 Nisan 2013).
63. Mahkeme ayrıca, Anayasa Mahkemesinin zaman bakımından yetkisinin 23 Eylül 2012 tarihinde başladığını ve bu kapsamda verilen kararlardan açıkça anlaşıldığı üzere, zaman bakımından yetkisinin, bireysel başvuru hakkının kabulünden önce başlayan ve belirtilen tarih itibariyle devam etmekte olan bir ihlali içeren durumları da kapsayacak şekilde genişletilmesine karar verdiğini belirtmektedir.
64. Somut davada, başvuran hakkında yürütülen ceza yargılamaları yerel mahkemeler önünde halen devam etmektedir. Bu nedenle, Hükümetin ilk itirazı dikkate alındığında ve başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunu kullandıktan sonra Mahkemeye yeni bir başvuruda bulunma imkânı saklı kalmak üzere, Mahkeme başvurunun bu kısmının vaktinden önce yapıldığı sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi gereğince reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 26 Kasım 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan