AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 46227/11
Melahat ve Yılmaz KILIÇ / Türkiye
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı, Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 20 Eylül 2016 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 19 Mayıs 2011 tarihli başvuruyu göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği müzakereler sonrasında aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLARBaşvuranlar, Melahat Kılıç ve Yılmaz Kılıç, Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1961 ve 1960 doğumludurlar ve İzmir’de ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzurunda, İzmir Barosu’na bağlı Avukat, M.Y. Yurugül tarafından temsil edilmektedirler.Davanın kendine özgü koşulları, başvuranlar tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir.23 Mayıs 2005 tarihinde, başvuranların oğlu Mustafa Kılıç, askerlik hizmetini yapmak üzere Karabük’teki Safranbolu Jandarma Komutanlığı’na ("Safranbolu Komutanlığı") çağrılmıştır. Başvuranların ifadelerine göre, oğullarının bilinen herhangi bir sağlık sorunu bulunmamaktaydı.25 Mayıs 2005 tarihinde, Mustafa Kılıç, iştahsızlıktan ve genel bir güçsüzlük halinden şikâyet ederek, Komutanlığın revirine gitmiştir. Doktor A.G., hasta muayene defterinde, ilgiliye konulan teşhisi solum yetmezliği olarak kaydetmiş ve ilgiliye belirli bir tedavi şekli belirtmeksizin, tavsiyelerde bulunmuştur.30 Mayıs 2005 tarihinde, Mustafa Kılıç, aynı şikâyetlerin yanı sıra, baş ağrıları ile eklem ve kas ağrıları nedeniyle revire geri gelmiştir. Doktor M.T. bu kez kan tahlili yapılmasını istemiştir. Söz konusu doktor, "myalji - kas ağrısı" teşhisi koymuş ve kasları gevşetici etkiye sahip, Orflex adlı ilacı reçete etmiştir.7 Haziran 2005 tarihinde, sağlık durumunun kötüleşmesi sonucu Mustafa Kılıç, aynı belirtiler ve ishal nedeniyle, Komutanlığın revirine geri getirilmiştir. Doktor M.T., yeniden kan tahlilleri istemiş ve soğuk algınlığı teşhisi koyarak, gribe karşı ilaçlar reçete etmiştir. Bu arada, ilgili, bütün fiziksel antrenmanlardan ve başka her türlü askeri faaliyetten muaf tutulmuştur.İlgili, 19 Haziran 2005 tarihinde, aynı revire yeniden geri getirilmiştir. Bu kez, Doktor M.S. kan tahlilleri yapmış ve tahlil sonuçlarını görmesinin ardından, ilgilinin akut karaciğer yetmezliğinden muzdarip olabileceği kanısına varmıştır. Söz konusu doktor, ilgilinin derhal Karabük Devlet Hastanesi’ne sevk edilmesini tavsiye etmiştir ve ilgili, bu hastanede kapsamlı karaciğer tahlillerine tabi tutulmuştur.20 Haziran 2005 tarihinde, tahlil sonuçlarının karaciğer yetmezliği olduğunu göstermesi nedeniyle, Mustafa Kılıç, Ankara’daki Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne ("GATA") sevk edilmiştir. İlgili, söz konusu hastanede kalp durması sonucu hayatını kaybetmiştir.
1. Ankara Askeri Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturma
Ankara Askeri Cumhuriyet Savcısı, ("Savcılık"), 21 Haziran 2005 tarihinde, ölüm nedenini tespit etmek amacıyla soruşturma başlatmıştır. Aynı gün, savcılık, bildiği kadarıyla, kendi oğlunun herhangi bir sağlık sorununun bulunmadığını belirten başvuran Y. Kılıç’ın varlığında, GATA Askeri Hastanesi Komutanlığı’nın morgunda gerçekleştirilen otopsiye katılmıştır. Aynı gün düzenledikleri raporda, doktorlar, başvuranların oğlunun ölüm nedenini tespit edecek bir durumda bulunmadıklarını ve daha ayrıntılı bir inceleme gerçekleştirmeleri gerektiğini ifade etmişlerdir. Aynı tarihte, savcılık, askerliğe gitmeden önce, Mustafa Kılıç’ın bağlı olduğu İzmir Askerlik Şubesi Müdürlüğü’nden ("Askerlik Şubesi") ilgilinin tıbbi dosyasını talep etmiştir. Askerlik Şubesi, 27 Haziran 2005 tarihinde dosyayı göndermiştir. 27 Temmuz 2005 tarihinde, savcılık, Safranbolu Komutanlığı tarafından tutulan tıbbi kayıtları da talep etmiştir. Aynı gün, savcılık, yer bakımından yetkili olan Safranbolu, Şırnak, Kahramanmaraş, Denizli ve İzmir savcılıklarından, bu süre zarfında askeri birliğin farklı birimlerinde görevlendirilenler de dâhil olmak üzere, tanıkların sorgulanması talebinde bulunmuştur. Böylelikle, savcılığa bildirilen ve doktorlar, A.G., M.T. ve M.S.nin de aralarında bulunduğu on üç isim, söz konusu yerlerin savcıları tarafından dinlenmiştir. 31 Ağustos 2005 tarihli iki yazıyla, savcılık, başvuranların oğlunun askerliğe alınmadan önce askerlik hizmetine elverişli olup olmadığının değerlendirilmesine yönelik muayene sırasındaki sağlık durumuna ilişkin olarak, Askerlik Şubesi’nden ve İzmir Askeri Hastanesi’nden yeniden bilgi talebinde bulunmuştur. 23 Ağustos 2005 tarihinde, Safranbolu Komutanlığı, askerliğe alınması sırasında Mustafa Kılıç hakkında düzenlenen tıbbi dosyayı ve ilgili hakkında daha sonra hazırlanan tıbbi dosyayı göndermiş ve diğerlerinin yanı sıra, ilgilinin revirdeki muayeneleri vesilesiyle, herhangi bir tıbbi görüntüleme işleminin gerçekleştirilmediğini belirtmiştir. 7 Eylül 2005 tarihinde, Askerlik Şubesi, askeri doktor tarafından yapılan muayene sonucunda, başvuranların oğlunun sağlığının yerinde ve askerlik hizmetine elverişli olduğuna karar verildiğini belirterek, askeri savcılığın sorularına yanıt vermiştir. GATA Askeri Hastanesi, 18 Ekim 2005 tarihinde, patoloji ve sitoloji raporunu sunmuştur. 5 Aralık 2005 tarihli otopsi raporunda, GATA Askeri Hastanesi Doktorları, Mustafa Kılıç’ın ölüm nedeninin belirlenemediğini ve bu sebeple, Adli Tıp Kurumu’na başvurulması gerektiğini belirtmişlerdir. 8 Aralık 2005 tarihinde, söz konusu dosya, savcılık tarafından inceleme için Adli Tıp Kurumu’na gönderilmiştir. Savcılık, ölüm nedeninin belirlenmesini ve Mustafa Kılıç’ın hastalığının ölüm tarihinden önce teşhis edilip edilemediğinin ve ölümün meydana gelmesinde herhangi bir kusurun bulunup bulunmadığının tespit edilmesini talep etmiştir. Adli Tıp Kurumu’nun 1 No.lu Bilirkişi Heyeti, 25 Ocak 2006 tarihinde raporunu sunmuştur. Bilirkişiler, ölüm sebebinin kesin olarak belirlenmesinin mümkün olmadığı ve ölümün şüphesiz, gerçekleştirilen kimyasal tahlillere rağmen tespit edilemeyen, zehirli bir maddenin yenilmesine bağlı zehirlenmeden kaynaklandığının kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmışlardır. Bilirkişiler diğer yandan, Komutanlığın revirindeki ilk üç muayenesi sırasında, Mustafa Kılıç’ın spesifik olmayan semptomlardan şikâyet ettiğini, son muayenesi sırasında, gerekli tetkiklerin gerçekleştirildiğini ve ilgilinin sevk edildiği son hastanede hayatını kaybettiğini belirtmişlerdir. Dolayısıyla, bilirkişiler, ilgilinin hastalığının kronik değil, akut olduğu ve birbirini izleyen tıbbi işlemlerin ölümün meydana gelmesinde herhangi bir etkisinin olmadığı sonucuna varmışlardır. Savcılık, 24 Mart 2006 tarihinde, yeni adli tıp bilirkişisi olarak H.T.yi atamıştır ve kendisinden, Adli Tıp Kurumu’nun raporuna ilişkin görüş talep etmiştir. Söz konusu bilirkişi, 5 Mayıs 2006 tarihinde, müteveffanın vücudunda herhangi bir zehirli madde tespit edilmediğinden, zehirlenmenin, ölüm sebebine ilişkin tek varsayım olarak kabul edilemeyeceği ve bu varsayıma, mikrobik veya bakteriyel mikroorganizmaların varlığına ilişkin varsayımın ya da yine, hepatik nekroz gibi, tam olarak aynı akut anomalileri oluşturabilecek, karaciğerle ilgili olmayan diğer patolojilere ilişkin varsayımın eklenmesi gerektiği sonucuna varmış ve bunların etkilerinin birbirinden ayırt edilmesinin mümkün olmadığını vurgulamıştır. Savcılık, 8 Mayıs, 29 Eylül, 15 Kasım 2006 ve 27 Şubat 2007 tarihlerinde, birçok defa, Adli Tıp Kurumu’na başvurmuş ve bilirkişilere, zehirlenme varsayımının dışında, bu olayın, gerçekleştirilen farklı tahliller aracılığıyla herhangi bir zehirli maddenin tespit edilememesi göz önüne alındığında, diğer patolojik sebeplerden veya mikrobik ya da bakteriyel mikroorganizmalardan kaynaklanmış olup olamayacağını sormuştur. 23 Mayıs 2007 tarihli raporla, Adli Tıp Kurumu’nun 1 No.lu Bilirkişi Heyeti, ölümün, toksik ya da hipoksik kaynaklı olup olmadığını belirlemeleri mümkün olmaksızın, bir hepatik nekroza bağlı olarak meydana geldiği sonucuna varmışlardır. Söz konusu bilirkişi heyeti, diğer sorunların 3 No.lu Bilirkişi Heyeti tarafından daha sonra inceleneceğini belirtmiştir. 31 Mart 2008 tarihli yazıyla, savcılık, Adli Tıp Kurumu’na yeniden başvurmuştur. 2 Temmuz 2008 tarihinde, 3 No.lu Bilirkişi Heyeti, 1 No.lu Heyet’in vardığı sonuçları yeniden ele almış ve hepatik nekrozun, birbirinden ayırt edilmeleri mümkün olmaksızın, dolaşım yetmezliği veya zehirlenmeden kaynaklanmış olabileceğini eklemiştir. Söz konusu bilirkişi heyeti, ölümünden önce müteveffa ile ilgili gerçekleştirilen tıbbi işlemlerin, gereken tıbbi kurallara uygun olduğu kanaatine varmıştır. Savcılık, 22 Ağustos 2008 tarihinde, Gazi Üniversitesi’nin öğretim üyeleri arasından yeni bir bilirkişi heyetinin oluşturulmasına karar vermiştir. Bu süre zarfında, 18 Kasım 2008 tarihinde, savcılık, Safranbolu Komutanlığı’ndan, başvuranların oğlu ile ilgili olarak yapılan muayene ve tetkiklere ilişkin bilgi verilmesini talep etmiş ve özellikle, kandaki bilirubin oranının ölçülmesine yönelik tetkiklerin yapılıp yapılmadığını sormuştur. İki gün sonra, Safranbolu Komutanlığı, diğerlerinin yanı sıra, bilirubin tetkikinin, müteveffanın revirde tabi tutulduğu tetkikler arasında yer almadığını belirtmiştir. 18 Aralık 2008 tarihinde, bir gastroenterolog, bir intaniye uzmanı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görevli bir tıbbi patoloji uzmanından oluşan bilirkişi heyeti, raporunu sunmuş ve bu raporda, müteveffanın askerliğe alınmadan önce fiziksel yönden aktif olmadığını dikkate alarak, daha önce tespit edilmemiş olan ve önceden var olan bir kalp yetmezliğinin söz konusu olduğu sonucuna varmışlardır; bu duruma ilişkin belirtiler, Mustafa Kılıç askerliğe alındığında fiziksel yönden daha aktif olduğunda ortaya çıkmış; böylelikle, önce kalp ardından akciğer ve dolayısıyla, karaciğer yetmezliği gelişmiş ve bu durum, dolaşım yetmezliğine sebep olarak, ilgilinin ölümüne yol açmıştır. Bilirkişi Heyeti, daha ayrıntılı tetkiklerin zamanında gerçekleştirilmiş olmasının ve Mustafa Kılıç’a ilk üç muayenesi vesilesiyle hastalık izni verilmiş olmasının daha uygun olacağını belirterek, ölümün herhangi bir dış nedenden kaynaklanmadığı kanısına varmıştır. Savcılık, 29 Aralık 2008 tarihinde, yukarıda belirtilen raporun sonuçları hakkında, yeni bilirkişi Askeri Doktor, Y.K.nın görüşüne başvurmuştur. Söz konusu doktor, basit bir solunum yolları enfeksiyonu, myalji veya yine, solunum yetmezliğinin, kalp yetmezliğine özgü semptomlar olmadığını ekleyerek, 25 ve 30 Mayıs ve 7 Haziran 2005 tarihlerinde, başvuranların oğlunu muayene eden doktorların, mevcut verilerden hareketle, kalp yetmezliğini tespit ve teşhis edecek bir durumda bulunmadıklarını belirtmiştir. Aynı doktor, bir revir doktoru açısından bu türden belirtiler gösteren bir hastada önceden bilinmeyen bir kalp yetmezliğinin teşhis edilmesinin mümkün olmadığı kanaatine varmıştır. Savcılık, 30 Aralık 2008 tarihinde, herhangi bir dış nedenin ve başvuranların oğlunun ölümünün meydana gelmesinde herhangi bir kişiye atfedilecek bir olayın söz konusu olmaması sebebiyle, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Başvuranlar, 30 Ocak 2009 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki karara itiraz etmişlerdir. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi ("Kara Kuvvetleri Mahkemesi"), 16 Şubat 2009 tarihinde, soruşturmanın genişletilmesine karar vererek, bu itirazı kabul etmiştir. Böylelikle, Kara Kuvvetleri Mahkemesi, Mustafa Kılıç’ın revirdeki ilk muayenesinden itibaren dile getirdiği şikâyetlerin kaynağını saptamak, söz konusu şikâyetlerin gerçekte, ilgilinin ölümüne neden olan belirli bir hastalığın habercisi olup olmadığını tespit etmek ve böylelikle, daha önce sunulan farklı bilirkişi raporları arasındaki çelişkileri ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir bilirkişi incelemesinin yapılmasına karar vermiştir. Adli Tıp Genel Kurulu, 25 Şubat 2010 tarihinde, öncelikle, tıbbi yönden mümkün olan çeşitli varsayımları dile getirmiş ve oybirliğiyle, karaciğer yetmezliğinin sebebinin kesin olarak tespit edilmesinin mümkün olmamasına rağmen, başvuranların oğlunun üzerinde gerçekleştirilen farklı müdahalelerin tıbbi kurallara uygun olduğu sonucuna varmıştır:
"Akut viral hepatit, iltihap ile birlikte karaciğer sepsis veya iskemik hepatit teşhisi konulabilmektedir; ancak, seroloji sonuçları, akut viral hepatiti doğrulamamaktadır, klinik ve otopsi bulguları, karaciğer sepsisi olduğunu göstermemektedir, ve kalple ilgili bir sorun nedeniyle iskemik hepatit oluşabilse de, iki plevradaki seröz sıvısı dışında tespit edilen bir kalp yetmezliğine ilişkin iddiayı destekleyen herhangi bir unsur bulunmamaktadır; kişide gelişen karaciğer yetmezliğinin kesin sebebinin belirlenememesine rağmen, dosyada yer alan tıbbi belgelerde belirtilen müdahale ve tedavilerin gereken tıbbi kurallara uygun olduğu kanısına varılmaktadır." 28 Haziran 2010 tarihinde, Kara Kuvvetleri Mahkemesi, bu rapora dayanmış ve kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kanuna uygun olduğu gerekçesiyle başvuranların itirazını reddetmiştir.
2. Tazminat davası
Başvuranlar, 2 Şubat 2006 tarihinde, maddi zararları bağlamında 60.000 Türk lirası (TRY - söz konusu dönemde yaklaşık 37.640 avro) ve manevi zararları bağlamında 60.000 TRY tutarında tazminat talep ederek, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne ("Yüksek Mahkeme") başvurmuşlardır. 22 Mart 2006 tarihinde, Yüksek Mahkeme, ön koşul olarak tazminat talebiyle idareye başvurulmadığı gerekçesiyle, ilgililerin davasının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Başvuranlar, 2 Mayıs 2006 tarihinde, Yüksek Mahkeme nezdinde yeniden tazminat taleplerini sunmuşlardır. Yüksek Mahkeme’nin, ön koşul olarak tazminat talep edilmeksizin açılan tam yargı davalarını yetkili makama iletmekle görevli olduğunu belirten, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 45-c maddesi uyarınca, dosya, 31 Mayıs 2006 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na gönderilmiştir. 26 Temmuz 2006 tarihinde, Bakanlık, başvuranların ön koşul olarak sundukları tazminat talebini reddetmiştir. Böylelikle, 3 Ağustos 2006 tarihinde, başvuranlar, Yüksek Mahkeme’ye başvurarak, tam yargı davası açmışlardır. 20 Ekim 2010 tarihli kararla, Yüksek Mahkeme, Askeri Mahkeme önündeki dava çerçevesinde düzenlenen, 25 Şubat 2010 tarihli Adli Tıp Genel Kurulu’nun bilirkişi raporunda varılan sonuçlara dayanarak başvuranların taleplerini reddetmiştir. Bu karar, 29 Kasım 2010 tarihinde başvuran Y. Kılıç’a tebliğ edilmiştir.
ŞİKAYETLER
Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, başvuranlar, kendi ifadelerine göre, olaya müdahil olan makamların ve sağlık personelinin ihmallerinin oğullarının ölümüne sebep olduğunu belirterek, söz konusu ölüme ilişkin koşullardan şikâyet etmektedirler. Sözleşme’nin 6. maddesine atıfta bulunarak, başvuranlar, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, taleplerini reddetmek için, kendi incelemelerini gerçekleştirmeksizin ceza soruşturmasının sonunda elde edilen unsurlara dayanmasından ve kararını gerekçelendirmemesinden şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar diğer taraftan, söz konusu mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığını ileri sürmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME Başvuranlar, oğullarının hastalığının teşhis edilmesinde ve hastaneye yatırılmasında geç kalınması nedeniyle, ilgilinin yaşam hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmekte ve bu durumun, askeri makamlara atfedilebilecek bir ihmal teşkil ettiği kanısına varmaktadırlar. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürmektedirler. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez. (...)" Başvuranlar öte yandan, aynı bağlamda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin ("Yüksek Mahkeme") yalnızca, kendi incelemesini gerçekleştirmeksizin ve kararını yeterince gerekçelendirmeksizin, ceza soruşturması sırasında tespit edilen fiili unsurlara dayandığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar böylelikle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile güvence altına alınan adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir." Dava koşullarını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, söz konusu son şikâyeti, başvuranların özü itibariyle ileri sürdükleri, yukarıda anılan Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü açısından inceleyecektir (bk., Bone/Fransa (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 69869/01, 1 Mart 2005). Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 2. maddesinin, devlete yalnızca kasten ve hukuka aykırı şekilde ölüme yol açmaktan kaçınma zorunluluğu değil, aynı zamanda kendi yargı yetkisi altında bulunan kişilerin hayatını korumaya yönelik gereken tedbirleri alma yükümlülüğü de getirdiğini hatırlatmaktadır (L.C.B./Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998, § 36, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998‑III, ve Dodov/Bulgaristan, No. 59548/00, §§ 70 ve 79 ila 83, 17 Ocak 2008). Öte yandan, zorunlu askerlik hizmeti alanında da geçerli olan bu yükümlülük, devletlerin yaşam hakkı ihlallerine karşı etkin bir koruma sağlayacak nitelikte yasal ve idari bir çerçeve oluşturma yükümlülüğünü kapsamaktadır (bk., Álvarez Ramón/İspanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 51192/99, 3 Temmuz 2001, ve Abdullah Yılmaz/Türkiye, No. 21899/02, §§ 55 ila 58, 17 Haziran 2008). Mahkeme, somut olayda, iki ayrı davanın yürütüldüğünü tespit etmektedir. Bu bağlamda, bir yandan, Ankara Askeri Savcılığı ("Askeri savcılık") ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi ("Kara Kuvvetleri Mahkemesi") tarafından yürütülen dava ve diğer yandan, ceza davalarıyla eş zamanlı olarak yürütülen, Yüksek Mahkeme önündeki dava söz konusudur. Mahkeme ardından, askeri savcılığın kendiliğinden soruşturma başlattığını, toplam olarak yedi bilirkişi incelemesinin yapılmasına karar verdiğini, başvuranların oğluna ilişkin tıbbi dosyaları elde ettiğini ve kendisine isimleri bildirilen bütün görgü tanıklarının sorgulanmasını talep ettiğini saptamaktadır. Askeri savcılık dolayısıyla, ölüme ilişkin koşulları tespit etmek ve ilgilinin tedavisinden sorumlu olan doktorlar tarafından herhangi bir ihmalin söz konusu olup olmadığını belirlemek amacıyla gereken her türlü girişimi gerçekleştirmiştir. Ayrıca, Mahkeme, bu bilirkişi incelemelerine göre, başvuranların oğlunun revir doktorlarına bildirdiği belirtilerin "spesifik olmadığını", yani belirli bir hastalığa özgü belirtiler olmadığını saptamaktadır. Öte yandan, ölüm sebebinin belirlenmesinin mümkün olmamasını ve daha önceden sağlık sorunlarının mevcut olmamasını dikkate alarak, merciler yalnızca, ölüm ile revir doktorlarının ihmali arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığı sonucuna varabilmişlerdir; söz konusu tespit, Mustafa Kılıç’ın daha önce hastaneye götürülmüş olması durumunda kurtarılıp kurtarılamayacağına ilişkin her türlü soruyu anlamsız hale getirmiştir (bk., aksi yöndeki kararlar için (a contrario), Metin Gültekin ve diğerleri/Türkiye, No. 17081/06, §§ 41 ila 45, 6 Ekim 2015, ve Akkoyunlu/Türkiye, No. 7505/06, §§ 32 ila 34, 13 Ekim 2015, ve bu türden bir inceleme için bk., Olsoy/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 75468/10, § 55, 26 Mayıs 2015). Mahkeme dahası, ulusal mahkemelerin vardıkları sonuçlarda olduğu gibi ayrıntılı şekilde sunulan tıbbi bilirkişi raporlarında da, her türlü tıbbi kusur ya da ihmalin göz önüne alınmadığını tespit etmektedir. Öte yandan, doktorların vardıkları sonuçlara itiraz etme ve bilirkişiler tarafından ulaşılan sonuçların doğruluğu hakkında, elinde bulunan tıbbi bilgilerden hareketle, varsayımlarda bulunma görevinin kendisine ait olmadığını hatırlatarak (bk., diğer birçok karar arasından, Tysiąc/Polonya, No. 5410/03, § 119, AİHM 2007‑I, ve Yardımcı/Türkiye, No. 25266/05, § 59, 5 Ocak 2010), Mahkeme, ulusal mercilerin olaylara ilişkin yaptıkları tespitlere ve vardıkları sonuca itiraz etmek için herhangi bir nedenin bulunmadığı kanısındadır. Böylelikle, Mahkeme, dosyada yer alan belgeler ışığında, askeri savcılık tarafından yürütülen soruşturmanın ve Kara Kuvvetleri Mahkemesi’nde görülen davanın, ölüme ilişkin koşulları belirleyebilecek nitelikte olduğu ve söz konusu erin ölümü konusunda ayrıntılı şekilde yürütülen, soruşturmaların ve davanın ciddi ve derin niteliğini etkileyebilecek herhangi bir eksikliğin bulunmadığı kanısına varmaktadır (bu türden bir sonuç için bk., Kaya/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 20442/10, 10 Temmuz 2012, ve tutuklular ile ilgili olarak, bk. yukarıda anılan Olsoy kararı). Yukarıda belirtilen sebeplerle, Mahkeme, böylelikle tespit edilen fiili unsurların, başka soruşturma işlemlerine gerek kalmaksızın, Yüksek Mahkeme önündeki tazminat davası çerçevesinde yarar sağlayacak nitelikte olduğu kanısına varmaktadır. Üstelik Türk hukukunda, cezai alan, hukuki veya idari alana bağlı olmasa bile, hukuk ve idare mahkemelerinin, incelemekle görevli oldukları olayların tespiti için ceza soruşturmasının sonucunu beklemelerini ve cezai alanda tespit edildiği şekliyle, bu olgusal unsurlardan yararlanmalarını yasaklayan herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Mahkeme’ye göre, Yüksek Mahkeme, bu bağlamdaki kararını gerektiği gibi gerekçelendirmiştir. Mahkeme öte yandan, dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin makul süre gerekliliğini aşmadığı kanaatine varmaktadır. Böylelikle, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak Mahkeme, yerel makamlar tarafından yürütülen davaların, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden doğan, ivedilik (yukarıda 57. paragraf) ve özen (yukarıda 52 ila 55. paragraflar) gerekliliğini karşılayacak nitelikte olduğu kanısına varmaktadır. Sonuç olarak, bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir. Diğer yandan, Mustafa Kılıç’ın ölümü ile makamlar tarafından yapılan herhangi bir ihmal arasında bir nedensellik bağı bulunmadığından, Mahkeme, dava koşullarında, davalı devletin Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönü bakımından yükümlülüklerini yerine getirmediğini düşündürecek herhangi bir sebep tespit etmemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, başvurunun bu kısmının, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Son olarak, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, başvuranlar davalarının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmediğini ileri sürmektedirler. Mahkeme, bu şikâyetin kabul edilebilirliği hakkında karar verecek bir durumda olmadığı ve İçtüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrasının b) bendi uyarınca, başvurunun bu kısmının, yazılı görüşler için davalı Hükümete bildirilmesinin gerekli olduğu kanaatine varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvuranların, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız olmamasına ilişkin, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetinin incelenmesinin ertelenmesine;
Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından 13 Ekim 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy