AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başvuru no. 8536/16
Kemal KOÇ ve Diğerleri / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6 Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 12 Şubat 2016 tarihli başvuruyu, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 41. maddesi gereği başvuruya öncelik verilmesi kararını ve davalı Hükümet tarafından 15 ve 19 Şubat 2016 tarihlerinde sunulan bilgileri göz önünde bulundurarak, yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki şekilde karar vermiştir:
OLAYLAR VE OLGULAR
1. Başvuru, Derya Koç, Ferhat (soyadı bilinmiyor), Barış Ağadır, Meryem Akyol, Agit Aydın, Emek Aydın, Lokman Bilgiç, Nursel Dalmış, Fatma Demir, Sahip Edin, İbrahim İverendi, Sinan Kaya, Murat Keskin, Fırat Malda, Mesut Özel, Abdullah Özgül, Sitar Özkül, Murat Tunç, Orhan Tunç ve Abdülselam Turgut tarafından yapılmıştır.
2. Söz konusu kişilerin Şubat ayında hayatlarını kaybetmeleri üzerine, Derya Koç’un babası Kemal Koç; Meryem Akyol’un babası Mehmet Akyol; Lokman Bilgiç’in babası Sait Bilgiç; Fatma Demir’in erkek kardeşi Recep Demir; Sahip Edin’in annesi Zekiye Edin, eşi Berivan Edin ve çocukları Muhammed Ali, Arjin ve Süleyman Edin; İbrahim İverendi’nin annesi Nermiye İverendi; Abdulah Özgül’ün babası Mehmet Siraç Özgül; Sitar Özkül’ün babası Selim Özkül; Orhan Tunç’un babası Ahmet Tunç ve partneri Güler Yerbasan; ve Abdulselam Turgut’un erkek kardeşi Süleyman Turgut, hayatını kaybeden yakınları adına davayı takip etmek istediklerini bildirerek bir başvuru formu iletmişlerdir.
3. Başvuranların yasal temsilcisi, tedbir talebiyle yapılan başvuru sunulduğunda, “Ferhat” isimli kişinin soyadını bilmediğini ancak daha sonra soyadının “Karaduman” olduğunu öğrendiğini Mahkemeye bildirmiştir. Yasal temsilci; Ferhat Karaduman tarafından hâlihazırda ayrı bir başvuru yapıldığından (Karaduman ve Çiçek / Turkey, no. 6758/16), Mahkemeden, Karaduman’ın ölümüne ilişkin şikâyetlerin söz konusu diğer başvuru kapsamında incelenmesini talep etmiştir.
4. Başvuranların temsilcisi ayrıca, somut başvuruda tedbir talebiyle başvuru yapan diğer kişilere (Barış Ağadır, Agit Aydın, Emek Aydın, Nursel Dalmış, Sinan Kaya, Murat Keskin, Fırat Malda, Mesut Özel ve Murat Tunç) ilişkin gerekli belgeleri edinemediğini Mahkemeye bildirmiştir. Yasal temsilci; belirtilen kişilerin kimliklerinin belirlenmesi sürecinin tamamlanmamasını ve ayrıca aile üyelerinin yerlerini belirlemekte karşılaştığı zorlukları söz konusu belgeleri edinememesinin gerekçesi olarak göstermiştir.
5. Orhan Tunç’un ölümüne ilişkin başka bir başvuru yapıldığından (Ahmet ve Zeynep Tunç v. Türkiye, no. 4133/16), somut başvuruda Orhan Tunç’un ölümüne ilişkin olarak ileri sürülen şikâyetler ayrı bir başvuru olarak kayıt altına alınmış olup (Tunç ve Yerbasan v. Türkiye, 31542/16), 4133/16 ve 31542/16 birleştirilmiş başvurular kapsamında incelenecektir.
6. Yukarıda belirtilen bilgiler ışığında; sırasıyla 1955, 1968, 1962, 1980, 1964, 1992, 2012, 2014, 2010, 1963, 1956, 1949 ve 1970 doğumlu olan Kemal Koç, Mehmet Akyol, Sait Bilgiç, Recep Demir, Zekiye Edin, Berivan Edin, Muhammed Ali Edin, Arjin Edin, Süleyman Edin, Nermiye İverendi, Mehmet Siraç Özgül, Selim Özkül ve Süleyman Turgut başvuranlar olarak anılacaklardır, Başvuranlar Türk vatandaşı olup, Mahkeme önünde, Ankara Barosuna kayıtlı Avukat Öztürk Türkdoğan tarafından temsil edilmektedirler.
A. Davanın koşulları
1. Başvuranlar
7. Davaya konu olaylar, başvuranlar tarafından ibraz edildiği şekliyle ve başvuranlarca ibraz edilen belgelerden anlaşıldığı üzere, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
a. Başvuruya yol açan olayların arka planı
8. Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde yer alan bazı il ve ilçelerde, 2015 yılının Ağustos ayından itibaren, yerel idari amirlerce birçok kez sokağa çıkma yasağı uygulanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının belirtilen amacı, birtakım yasadışı örgüt mensupları tarafından kazılan hendekleri ve tuzaklanan bombaları temizlemek ve sivilleri şiddet olaylarından korumaktır. Söz konusu sokağa çıkma yasaklarının bazıları, farklı tarihlerde kaldırılarak tekrar uygulamaya konmuştur.
9. Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Söz konusu yasağa göre, insanların günün herhangi bir saatinde evlerinden ayrılmaları yasaklanmıştır. Cizre’de ilan edilen 24 saatlik sokağa çıkma yasağı, yasağın değiştirildiği 2 Mart 2016 tarihine kadar devam etmiştir. Söz konusu değişiklik uyarınca, vatandaşların 5:00 ile 19:30 arasındaki saatlerde evlerinden ayrılmalarına izin verilmiştir. Sokağa çıkma yasağı işleyişinde 28 Mart 2016 tarihinde yapılan diğer bir değişiklikle, vatandaşlara 4:30 ile 21:30 arasında evlerinden çıkma izni verilmiştir. 5 Haziran 2016 tarihinde yapılan değişiklik ise, sokağa çıkma yasağı saatlerini 23:00 ile 2:30 saatleriyle sınırlandırmıştır.
10. Türkiye İnsan Hakları Derneği tarafından 18 Mart 2016 tarihinde yayınlanan bir rapora göre, Cizre’de dâhil olmak üzere, sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde Ağustos 2015 ile 18 Mart 2016 arasındaki dönemde en az 310 sivil öldürülmüştür. Söz konusu 310 kişiden 72 tanesi çocuk, 62 tanesi kadın ve 29 tanesi 60 yaş üzeri kişilerdir. Aynı dönemde bölgede öldürülen 79 kişinin kimlikleri henüz tespit edilmemiştir.
11. Aşağıda yer alan ifadeler, 21 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan “Türkiye: Belirsiz sokağa çıkma yasağı kapsamında kötü niyetli operasyonları sonlandırın” başlıklı Uluslararası Af Örgütü Brifinginde dile getirilmiştir (UA Endeks: EUR 44/3230/2016):
“[Sokağa çıkma yasağı] bölgesinde polis ve ordu tarafından yürütülen operasyonlarda, meskun mahallerde ağır silahların kullanılması da dahil olmak üzere, kötü niyetli güç kullanımı söz konusu olmuştur. Türk Hükümeti, her türlü ateşli silah kullanımının insan haklarına uyumlu olmasını ve silahsız yerlilerin ölümlerine veya yaralanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.
Güvenlik kuvvetlerinin, Kürdistan İşçi Partisinin (PKK) gençlik yapılanması olan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) ile çatışmaya girmesi nedeniyle, 150’den fazla yerlinin öldürüldüğü söylenmektedir. Ölenler arasında kadınlar, küçük çocuklar ve yaşlılar bulunmaktadır. Bu durum, Hükümetin ölen kişilerden çok az bir kısmının silahsız olduğu yönündeki iddiasına şüphe düşürmektedir.”
b. Olay ve Mahkeme önündeki yargılamalar
12. Başvuranların akrabaları da dahil olmak üzere, toplam 31 kişiyi temsil eden avukatlar, 9 ve 10 Şubat 2016 tarihlerinde, Türkiye Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuşlardır. Avukatlar, müvekkillerinin vurularak yaralandıklarını ve Cizre’de bulunan üç binanın bodrum katlarına sığındıklarını iddia etmişlerdir. Avukatlar, birinci binanın adresi olarak “Bostancı Sokak, No: 23, Cizre” adresini vermişler ve Cizre’de Narin Sokak ve Beyazıt Sokakta bulunan diğer iki binanın numaralarını bilmediklerini belirtmişlerdir. Avukatlar, müvekkillerinin sağlık hizmetlerine derhal erişimlerinin sağlanması için geçici tedbir talebinde bulunmuşlar ve müvekkillerinin ve ailelerinin, yardım istemek üzere acil servisle iletişime geçtiklerini ancak herhangi bir sonuç alamadıklarını iddia etmişlerdir.
13. Başvuranların akrabaları, 11 Şubat 2016 tarihinin akşamında Mahkemeye başvuru yapmışlardır. Başvuranların akrabaları, Anayasa Mahkemesinin, taleplerini ivedi bir şekilde incelemediğini iddia ederek, Mahkemeden, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca, Türk Hükümetine, başvuranların diğer hususlara ilaveten hastaneye erişimlerini sağlaması yönünde bildirimde bulunmasını talep etmişlerdir. Başvuranların akrabaları, başvuranların Beyazıt Sokakta bulunan bir evin bodrumunda olduklarını Mahkemeye bildirmiş ve aynı bodrum katında 20’den fazla ceset bulunduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca, akrabalarının acil servisi aradıklarını ve ambulans istediklerini ancak herhangi bir sonuç elde edemediklerini ifade etmişlerdir.
14. Mahkeme, 12 Şubat 2016 sabahında, talebe ilişkin incelemesini ertelemeye karar vermiş ve Hükümetten, aşağıdaki bilgileri 15 Şubat 2016 tarihine kadar sunmasını istemiştir.
“1. İddia edildiği üzere, başvuranlar yaralanmışlar mıdır? Başvuranların mevcut sağlık durumları nedir?
2. Acil servis, başvuranları hastaneye götürmek için ne tür girişimlerde bulunmuştur?
3. Başvuranların durumunun bariz bir şekilde ivedilik gerektirdiği dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi, başvuranların talebine ilişkin hızlı bir inceleme yürütmekte midir?”
15. Hükümet, 15 Şubat 2016 tarihinde, istenen bilgileri sunmuştur.
16. Anayasa Mahkemesi, 12 Şubat 2016 tarihinde öğleden sonra, başvuranların tedbir taleplerini reddetmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Anayasa Mahkemesine yerel idari amir tarafından sunulan bilgilere göre, sağlık görevlileri söz konusu adrese birkaç defa gitmiş ancak yaralı kişileri bulamamışlardır. Sağlık görevlileri, bunun yerine, bazı kişilere ait cesetler görmüşlerdir.
17. Mahkeme, 17 Şubat 2016 tarihinde, Hükümetten aşağıda belirtilen bilgileri talep etmiş ve cevaplarını 19 Şubat 2016 tarihine kadar sunmasını talep etmiştir:
“Şırnak Valisi tarafından 11 Şubat 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunulan bilgilere göre (bk. Anayasa Mahkemesinin 2016/2602 sayılı kararının 7. sayfası), söz konusu adrese birkaç defa giden sağlık görevlileri, herhangi bir yaralı kişi bulamamış sadece hayatını kaybeden birkaç kişinin cesetlerini bulmuşlardır. Ancak, Hükümetiniz tarafından sağlanan bilgilere göre, kurulan barikatlar nedeniyle sokakta bulunan binalara yaklaşmak mümkün olmamış ve sağlık görevlilerinin güvenliği sağlanamadığından, binalar kontrol edilememiştir (bk. 15 Şubat 2016 tarihinde Mahkemeye sunulan, Balcal ve Diğerleri / Türkiye, no. 8699/16 davasına ilişkin Hükümet Görüşlerinin 3-4. sayfaları ve Koç ve Diğerleri / Türkiye, no. 8536/16 davasına ilişkin Hükümet Görüşlerinin 4. sayfası,).
Yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında, Hükümetinizden, mevcut duruma açıklık getirmesi ve Anayasa Mahkemesine göre söz konusu binada cesetleri bulunan kişiler arasında başvuranlardan herhangi birinin bulunup bulunmadığı konusunda Mahkemeyi bilgilendirmesi talep edilmektedir.
....”
18. Hükümet, 19 Şubat 2016 tarihinde, ilgili sorulara ilişkin cevaplarını sunmuştur.
19. Başvuranların yasal temsilcisi, 19 Şubat 2016 tarihinde, ulusal basına göre, Cizre’de üç farklı bodrum katında sığınan kişilerin hepsinin (başvuranların akrabaları da dâhil olmak üzere toplam 176 kişi) öldürüldüğünü Mahkemeye bildirmiştir. Temsilci ayrıca, bazı ailelerin, Hükümetin 15 Şubat 2016 tarihinde Mahkemeye sunduğu bilgiler sayesinde, akrabalarının ölümünü ve cesetlerinin nerede olduğunu öğrendikleri hususunda Mahkemeyi bilgilendirmiştir (bk. yukarıda 15. paragraf). Yasal temsilci, gönderdiği yazıda, başvuranların akrabalarının öldürülmesinde güvenlik güçlerinin yer aldığını ortaya koyan delillerin yetkililerce yok edilmekte olduğunu Mahkemeye bildirmiştir.
20. Mahkeme, 22 Şubat 2016 tarihinde, geçici tedbir talebini reddetmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 41. maddesi uyarınca, başvurulara öncelik tanınmasına karar vermiştir.
21. Başvuranlar, daha sonra sundukları başvuru formlarında, akrabaları olan Derya Koç, Meryem Akyol, Fatma Demir, Abdullah Özgül, Sitar Özkül ve Abdülselam Turgut isimli kişilere ait cesetlerin teşhis edildiğini ve kendilerine teslim edildiğini Mahkemeye bildirmişlerdir. Geri kalan başvuranların akrabaları olan Lokman Bilgiç, Sahip Edin ve İbrahim İverendi isimli kişilere ait cesetler ise teşhis edilmemiş olup, belediye mezarlığına gömülmüştür.
22. Başvuranlar, Cizre’de uygulanan sokağa çıkma yasağının gündüz vakitlerinde kaldırılmasından bir gün sonra (bk. yukarıda 9. paragraf) 3 Mart 2016 tarihinde Cizre’ye yaptıkları ziyaret sonrasında Türk İnsan Hakları Vakfı ve Türk İnsan Hakları Derneği başkanları tarafından düzenlenen bir raporu Mahkemeye sunmuşlardır. Rapor, adli tıp alanında profesör olan ve İnsan Hakları Vakfı başkanlığını yürüten Şebnem Korur Fincancı tarafından hazırlanmıştır. Rapora göre, Profesör Korur Fincancı ve kendisine eşlik eden bazı avukatlar ve STK görevlileri, söz konusu üç binadan birine girmiş ve bodrum katında yangından zarar görmüş çok sayıda insan iskeleti ve kafatası gözlemlemiş ve bunların fotoğraflarını çekmişlerdir. Bölge sakinleri, bir savcının binayı ziyaret ettiğini ancak güvenlik gerekçesiyle binaya girmediğini grup üyelerine söylemişlerdir.
23. Grup ayrıca diğer iki binanın bulunduğu bölgeleri de ziyaret etmiştir. Grup üyeleri, söz konusu binaların birinin tamamen tahrip edildiğini belirtmişlerdir. Ayrıca kendilerine, enkazın ve enkazın içinde bulunan vücut uzuvlarının çöp sahasına atıldığı söylenmiştir. Üçüncü bina aşırı zarar gördüğünden, grup üyeleri bu binaya girmeyi güvenilir bulmamışlardır.
2. Hükümet
24. Hükümet, 15 ve 19 Şubat 2016 tarihlerinde, başvuranların iddialarına ilişkin bilgi sunmuştur.
B. İlgili uluslararası belgeler
25. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 2 Aralık 2016 tarihinde, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkileri” başlıklı bir memorandum yayınlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandum’un sonuçlar ve tavsiyeler kısmı aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hakimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için , bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makinalarıyla fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (bkz. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyaloğunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
26. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, 10 Mayıs 2016 tarihinde, aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır:
“BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein Salı günü, son birkaç aydır Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde Türk ordusu ve güvenlik güçleri tarafından ihlaller yapıldığına yönelik iddialar hakkında art arda endişe verici raporlar aldığını söylemiş ve Türk yetkilileri, BM görevlileri de dahil olmak üzere, bağımsız soruşturmacıların, bu tür raporların doğruluğunu araştırmak üzere bölgeye engelsiz erişimlerini sağlamaya teşvik etmiştir.
“Zeid şunları kaydetmiştir: “Cizre’de Aralık ayı ortasında başlayıp Mart ayının başlarında sona eren uzun süreli sokağa çıkma yasağının uygulandığı dönemde güvenlik güçlerinin yürüttükleri faaliyetler hakkında çeşitli güvenilir kaynaklardan gitgide daha fazla bilgi ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan tablo kabataslak olsa da son derece endişe vericidir.”
Zeid şunları ifade etmiştir: “Cizre’de ve diğer bölgelerde PKK ile bağlantısı bulunduğu iddia edilen gençlik grupları ve devlete bağlı olmayan kişilerce gerçekleştirilen şiddet ve diğer hukuka aykırı eylemleri şiddetle kınadığımı belirtmek isterim. Ayrıca, her nerede yaşandıysa terör eylemleri nedeniyle yaşanan can kayıplarıyla ilgili olarak üzüntülerimi sunmak isterim.” Ancak Türkiye’nin, halkını şiddet olaylarından koruma yükümlülüğü bulunmasına karşın, yetkililerin, güvenlik veya terörle mücadele operasyonları yürütürken, her daim insan haklarına saygı göstermesi gereklidir ve işkence, yargısız infaz, orantısız bir şekilde ölümcül güç kullanılması ile keyfi tutuklamayı yasaklayan uluslararası hukuka riayet edilmelidir.”
Yüksek Komiser, kadınların ve çocukların da bulunduğu silahsız sivillerin, keskin nişancılar tarafından veya tanklardan ya da diğer askeri araçlardan açılan ateşle vurulduklarına dair raporlar aldığını belirtmiştir.
Zeid şunlar belirtmiştir: “Ayrıca, havan veya top ateşiyle vurulan binalar da dahil olmak üzere, büyük çapta ve görünüşe göre oldukça orantısız bir şekilde malların ve önemli ortak altyapıların tahrip edildiği ve güvenlik güçleri tarafından el konulan, bireylere ait daire ve evlerin içerisinde bulunan eşyalara zarar verildiği görülmektedir. Buna ek olarak, keyfi gözaltı, işkence ve kötü muamelenin diğer türlerine ilişkin iddialarla birlikte, bazı durumlarda, ambulansların ve sağlık görevlilerinin, yaralıya ulaşmalarının engellendiğini ortaya koyan raporlar bulunmaktadır. Tüm bunlara ek olarak, sokağa çıkma yasakları ve Güneydoğu bölgesinde birçok yerde daha sonra gerçekleşen mücadele, bombardıman, öldürme ve tutuklamalar nedeniyle büyük çapta bir yer değişikliği söz konusu olmuştur.”
Yüksek Komiser şu ifadeleri kullanmıştır: “En rahatsız edici durum ise, Cizre’de bulunan tanık ve akrabaların dile getirdiklerini aktaran raporlardır. Bu raporlara göre, 100’den fazla kişi, etrafı güvenlik güçleriyle kuşatılmış üç farklı bodrum katına sığınmaları nedeniyle yanarak ölmüşlerdir.”
“Güvenlik güçleriyle çatışan gruplara yöneltilen iddialar da dahil olmak üzere, tüm bu iddialar son derece ciddi olup, derinlemesine incelenmelidir; ancak bu zamana kadar bu tür bir inceleme gerçekleştirilmediği görülmektedir. Türk Hükümeti, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve BM’nin diğer birimleri tarafından iletilen, ilk elden bilgi toplamak üzere bölgenin ziyaret edilmesine yönelik taleplere olumlu cevap vermemiştir.”
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri; Silopi, Nusaybin ve bölgenin en büyük ili Diyarbakır’a bağlı Sur ilçesi de dahil olmak üzere, haftalarca soyutlanan ve yoğun güvenlik önlemleri nedeniyle erişilmesi halen neredeyse imkansız olan Güneydoğu bölgesindeki diğer semtler, ilçeler ve illere nazaran, Cizre’den daha fazla bilginin ortaya çıktığını kaydetmiştir.
“2016 yılında böyle büyük ve coğrafi açıdan erişilebilir bir bölgede neler olduğuna dair bu denli bilgi eksikliği bulunması hem olağandışı hem de oldukça endişe vericidir. Bilginin bu şekilde saklanması, neler olduğuna dair şüpheleri alevlendirmektedir. Bu nedenle, BM görevlileri ve sivil toplum kuruluşları ve gazeteciler de dahil olmak üzere, diğer tarafsız gözlemciler ile araştırmacıların bölgeye erişimlerine yönelik talebimi yinelemek istiyorum.”
Zeid*, uluslararası insan hakları kurumları tarafından yakın dönemde dile getirilen tehlike çanlarına dikkat çekerek, yargısız infaz ve orantısız ölümcül güç kullanımı da dahil olmak üzere, yaşam hakkı ihlallerine karışan bütün şüphelilere ilişkin derhal soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi çağrısında bulunmuş ve yargı erkinin, ordu ve yürütme organı da dahil olmak üzere, Devletin diğer bütün birimlerinden bağımsız olarak hareket etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Zeid ayrıca Türk yetkilileri, zorla yerinden edilen bütün bireylerin geri dönmelerine izin vermeye davet etmiş ve Türk yetkililerden, bundan sonra, sokağa çıkma yasaklarının mümkün olan en kısa süreyle sınırlandırılmasını ve insan hakları yükümlülükleri ve insani koşullar dikkate alınarak uygulanmasını sağlamalarını istemiştir.
Yüksek Komiser, BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu tarafından yakın dönemde gerçekleştirilen ziyaret; BM Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi tarafından ülkenin siciline ilişkin yakın zamanda gerçekleştirilen inceleme; ve son gözlemlerini 13 Mayıs Cuma günü bildirecek olan BM İşkenceye Karşı Komite tarafından gerçekleştirilmeye devam edilen inceleme de dâhil olmak üzere; Türkiye’nin, BM insan hakları organlarına devam eden katılımını vurgulamıştır.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 14 Nisan’da şunları belirtmiştir: “İnsan haklarına saygı, Türkiye’nin terörle mücadelesi bağlamında, endişe verici bir hızda gerilemiştir;” Ayrıca, 14-18 Mart tarihleri arasında Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştiren BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu, “ülkenin Güneydoğu bölgesindeki giderek endişe verici bir hal alan duruma ve bu durumun insan hakları üzerindeki geniş çaplı etkilerine ilişkin” kaygılarını dile getirmiştir. Çalışma Grubu ayrıca, “ailelerin, öldürülen yakınlarının cesetlerine veya imha edilen cesetlere erişememeleri de dâhil olmak üzere, mevcut güvenlik operasyonları kapsamındaki insan hakları ihlallerine ilişkin bütün iddialara yönelik derin ve tarafsız bir soruşturma yürütülmesi ihtiyacını” vurgulamıştır.
...”
ŞİKAYETLER
27. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, akrabalarının güvenlik görevlileri tarafından öldürülmelerinden şikayet etmektedirler. Başvuranlar, güvenlik görevlilerinin operasyonlar süresince gerçekleştirdikleri fiillerin orantısız olduğunu ve Mahkeme tarafından da bazı kararlar da hükmedildiği üzere, ilk olarak siviller tahliye edilmeden ağır silahlarla ateş açılmasının söz konusu hükme aykırı olduğunu ileri sürmektedirler. Başvuranlar, söz konusu hükmün ihlalini engellemek üzere davalı Devlet tarafından herhangi bir tedbir alınmadığını iddia etmektedirler. Başvuranlar, aynı hüküm uyarınca ve Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, akrabalarının ölümüne ilişkin etkin bir soruşturma yürütülmemesinden şikâyet etmektedirler. Özellikle, akrabalarının hayatlarını kaybettikleri yerde, soruşturma makamları tarafından inceleme gerçekleştirilmemiştir ve deliller muhafaza altına alınmamıştır; ayrıca, cesetler üzerinde gerçekleştirilen otopsi işlemleri mevcut usule uygun değildir ve aileleri temsil eden avukatlar ile bazı gönüllü doktorların, otopsi işlemleri gerçekleştirilirken hazır bulunmalarına izin verilmemiştir.
28. Başvuranlar, Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca, aralıksız patlamaları ve açılan ateşleri duymaları nedeniyle akrabalarının maruz kaldıkları korku ve sıkıntının kötü muamele teşkil ettiğini belirterek şikâyette bulunmaktadırlar.
29. Başvuranlar, sokağa çıkma yasağının belirsiz bir süre boyunca uygulanmasının ev hapsi teşkil ettiğini ve Sözleşme’nin 5. maddesine aykırı olduğunu iddia etmektedirler.
30. Başvuranlar son olarak, olağanüstü hal ilan edilmeden sokağa çıkma yasağı uygulanmasının, Sözleşme’nin 15 ve 17. maddelerine aykırı olduğunu öne sürmüşlerdir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 2, 3 ve 13. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
31. Başvuranlar, akrabalarının Sözleşme’nin 2. maddesine aykırı olarak hayatlarını kaybettiklerini ve ölümlerine ilişkin soruşturma yürütülmemesinin Sözleşme’nin 2 ve 13. maddelerine aykırı olduğunu ifade ederek şikâyette bulunmaktadırlar. Başvuranlar ayrıca, akrabalarının bodrum katında maruz kaldıkları sıkıntının, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında kötü muamele teşkil ettiğini belirterek şikâyette bulunmaktadırlar.
32. Mahkeme, dava dosyası üzerinden söz konusu şikâyetlerin kabul edilebilirliği noktasında bir karara varamayacağını ve bu nedenle, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca, söz konusu şikâyetlerin davalı Hükümete iletilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
B. Sözleşme’nin 5, 15 ve 17. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
33. Başvuranlar, söz konusu koşullar altında sokağa çıkma yasağının uygulanmasının, Sözleşme’nin 5, 15 ve 17. maddelerine aykırı olduğu hususunda şikâyette bulunmaktadırlar.
34. Mahkeme, mevcut bilgiler ışığında ve söz konusu şikâyetin görev alanına girdiği ölçüde, ileri sürülen hükümlerin ihlal edildiğine dair herhangi bir husus bulunmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
C. Barış Ağadır, Agit Aydın, Emek Aydın, Nursel Dalmış, Sinan Kaya, Murat Keskin, Fırat Malda, Mesut Özel ve Murat Tunç hakkında
35. Yukarıda açıklandığı üzere (bk. 4. paragraf), başvuranların yasal temsilcisi; hayatını kaybeden söz konusu dokuz kişinin kimliklerinin belirlenmesi sürecinin tamamlanmaması ve ayrıca aile üyelerinin yerlerini belirlemekte karşılaştığı zorluklar nedeniyle, bu kişilere ilişkin gerekli belgeleri edinemediğini Mahkemeye bildirmiştir. Bu nedenle, bu dokuz kişiye ilişkin herhangi bir başvuru formu iletilmemiştir.
36. Mahkeme, bu koşullar altında, söz konusu dokuz kişinin akrabalarının, Sözleşme’nin 37 § 1 (a) maddesi uyarınca başvuruyu takip etme niyetinde olmadıklarının kabul edilebileceği kanaatindedir. Ayrıca Mahkeme, Sözleşme’nin 37 § 1 maddesinin son cümlesi uyarınca, Sözleşme ve Ek Protokolleri ile güvence altına alınan insan haklarına saygı ilkesi bağlamında, şikâyetlerinin incelenmeye devam edilmesini gerektiren herhangi özel bir durum bulunmadığını değerlendirmektedir. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, başvurunun hayatını kaybeden dokuz kişiyle ilgili kısmının (Barış Ağadır, Agit Aydın, Emek Aydın, Nursel Dalmış, Sinan Kaya, Murat Keskin, Fırat Malda, Mesut Özel ve Murat Tunç) kayıttan düşürülmesi uygun bulunmuştur.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle
Başvuranların Sözleşme’nin 2, 3 ve 13. maddesi kapsamındaki şikâyetlerine ilişkin incelemenin ertelenmesine;
Başvurunun Barış Ağadır, Agit Aydın, Emek Aydın, Nursel Dalmış, Sinan Kaya, Murat Keskin, Fırat Malda, Mesut Özel ve Murat Tunç ile ilgili kısmının kayıttan düşürülmesine;
Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olarak beyan edilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy