AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 1618/23
Meral KORKMAZ/Türkiye
10 Aralık 2024 tarihinde,
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Anja Seibert-Fohr,
Stéphane Pisani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite halinde toplanarak,
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan,1986 doğumlu olan, Malatya’da ikâmet eden ve İstanbul Barosuna bağlı olan Avukat Y. İmrek tarafından temsil edilen Türk vatandaşı Meral Korkmaz’ın (”başvuran”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 1 Aralık 2002 tarihinde yapmış olduğu başvuruyu (“No. 1618/23) dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Dava, tıbbi ihmal iddiasıyla ilgilidir.
2. HELLP sendromundan (hemoliz, yüksek karaciğer enzimleri, düşük trombosit sayısı) mustarip olan başvuran, 7 Aralık 2008 tarihinde, bir devlet hastanesinde ölü bir bebek dünyaya getirmiştir.
3. Acil sezaryenle yapılan doğum esnasında ilgili iki defa kalp krizi geçirmiştir.
4. Doktorlar ilgiliyi kurtarmayı başarmışlardır.
5. Başvuran, 13 Şubat 2009 tarihinde, uğradığını düşündüğü zararın telafi edilmesi amacıyla avukatı aracılığıyla Sağlık Bakanlığına hizmet kusuru nedeniyle, tazminat talebinde bulunmuştur.
6. Sağlık Bakanlığı, 13 Nisan 2009 tarihinde, sağlık personelinin herhangi bir hizmet kusuru işlemediğini değerlendirerek, talebi reddetmiştir.
7. Başvuran, 15 Haziran 2009 tarihinde, doğum esnasında iki defa kalp krizi geçirdiğini ve bebeğinin doktorların ciddi kusurları sonucunda öldüğünü iddia ederek, Malatya İdare Mahkemesi önünde tazminat davası açmıştır.
8. İdare Mahkemesi, adli tıp kurumunu, ileri sürülen olayların sağlık personelinin kusurlu davranışlarından kaynaklanıp kaynaklanmadığının tespit edilmesi konusunda görevlendirmiştir.
9. Başvuranın sağlık dosyasını inceledikten sonra, bilirkişi heyeti 6 Haziran 2012 tarihinde bir rapor sunmuş ve bu raporda başvurana sağlanan tıbbi gözetim ve tedavinin tıp kurallarına uygun olduğu ve bebeğin ölümü ile doktorların herhangi bir ihmali arasında nedensellik bağının bulunmadığı sonucuna varmıştır.
10. Başvuran, bilirkişi heyetinin raporuna itiraz etmiştir.
11. Söz konusu mahkeme, 18 Ekim 2012 tarihinde, ek bir bilirkişi raporu hazırlanmasına karar vermiştir.
12. Bilirkişi heyeti, 12 Aralık 2012 tarihinde, ek bilirkişi raporunu sunmuştur. Bilirkişi heyeti, başvuranın bebeğinin anne karnında (in utero) ölümünün şiddetli preeklampsi ile ilişkili HELLP sendromundan kaynaklandığını ve doktorlara hiçbir kusur, ihmal, tedbirsizlik veya dikkatsizlik atfedilemeyeceğini, bu bağlamda sağladıkları tedavi ve muayenelerin tıp bilimi ve kurallarına uygun olduğunu değerlendirmiştir. Bilirkişi heyeti ayrıca hastaneye nakledildiğinde sağlık personelinin hastaya oksijen vermemiş olmasının, kendisinin veya bebeğinin sağlık durumu üzerinde hiçbir etkisi olmadığını, zira kendi görüşlerine göre hastanın durumunun bu tür bir tedaviyi gerektirmediğini belirtmiştir.
13. İdare Mahkemesi, 12 Nisan 2013 tarihinde, adli tıp kurumunun raporlarına dayanarak, idarenin başvuranın tedavisi ve bebeğinin anne karnında (in utero) ölümünden sorumlu tutulmasını gerektirecek bir kusurunun bulunmadığı sonucuna varmış ve sonuç olarak başvuranın davasını reddetmiştir.
14. Danıştay, 25 Ocak 2018 tarihli bir kararla, dosyadaki unsurları dikkate alarak, İdare Mahkemesinin kararının usul kurallarına ve yasal hükümlere uygun olduğunu değerlendirmiş ve başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusunu reddetmiştir.
15. Danıştay, 21 Haziran 2018 tarihinde, başvuran tarafından yapılan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
16. İlgili, 27 Ağustos 2018 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. İlgili, idare mahkemeleri önündeki yargılamaların süresinden, yaşam hakkının ihlal edilmesinden ve idare mahkemelerinin tazminat talebini reddetmesi nedeniyle adil yargılamanın gerekliliklerine uyulmamasından şikâyet etmektedir. İlgili ayrıca, adli tıp kurumunun bilirkişi raporlarını eleştirmiş, bu raporları taraflı bulmuş ve tıp mesleği lehine hazırlandıkları kanaatine varmıştır.
17. Anayasa Mahkemesi kararını 15 Haziran 2022 tarihinde vermiştir. Anayasa Mahkemesi, yargılama süresine ilişkin şikâyetle ilgili olarak başvuranı haklı bulmuş ve manevi tazminat olarak 36.000 Türk lirası ((TRY) yani 2.000 avro (EUR)) ve masraf ve giderler için 4.794.70 TRY (yani 266 avro) ödenmesine karar vermiştir. Başvuran tarafından ileri sürülen diğer argümanlarla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi, adli tıp kurumunun başvurana karşı herhangi bir tarafgirliği yansıtacak bir bağımsızlık eksikliğinden mustarip olmadığını değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi, dosyada iki ayrıntılı tıbbi bilirkişi raporu bulunduğunu kaydetmiş ve bu raporların davanın aydınlatılmasıyla ilgili bilimsel soruları kesin olarak yanıtladığı kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, başvuranın sağlık dosyasında yer alan tıbbi bilgi ve belgelere dayanarak bilirkişiler tarafından varılan sonuçların doğruluğu hakkında karar vermenin kendisine düşmediğini hatırlatarak, ilgiliye uygulanan tedaviye rağmen, hamileliğe bağlı bir hastalıktan kaynaklanan komplikasyon sonucunda bebeğinin ölü doğduğunu ve gerek söz konusu tedavinin gerekse hastanın takibinin tıbbi kurallara uygun olduğunu tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, Sözleşme’nin 2. maddesi ile benzer hükümler içeren Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
18. Başvuran, Mahkeme önünde, tıbbi tedavisindeki gecikmenin ve sağlık personelinin kusur ve ihmallerinin, gerek doğum esnasında geçirdiği kalp krizine gerekse bebeğinin ölümüne neden olduğunu ve bu durumun Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir.
19. İlgili, Sözleşme’nin 6 ve 14. maddelerini ileri sürerek, bebeğinin ölümünden sorumlu tuttuğu sağlık personelinin yararlandığı cezasızlıktan da şikâyet etmektedir. İlgili öte yandan, ulusal mahkemelerin dayandığı bilirkişi raporunun taraflı olduğunu ve bağımsız olmayan bir makam tarafından hazırlandığını iddia ederek, davasının hakkaniyete uygun bir şekilde görülmediği kanaatindedir. İlgili ayrıca, bir yandan Danıştay kararlarının gerekçeli olmamasından ve diğer yandan ulusal mahkemeler önündeki yargılama süresinin, Sözleşme’nin 6. maddesi bakımından aşırı uzun olmasından şikâyet etmektedir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
20. Mevcut davada Mahkeme, Sözleşme’nin 2, 3, 6 (adil yargılama) ve 13. maddeleri alanında ileri sürülen şikâyetleri yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi açısından inceleyecektir (Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz kararıyla karşılaştırma [BD], no, 56080/13, § 145, 19 Aralık 2017).
21. Tıbbi ihmal iddiaları bağlamında, Devletlerin maddi pozitif yükümlülüklerine ve sağlık alanında Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli yükümlülüklerine ilişkin genel ilkeler için Mahkeme, Lopes de Sousa Fernandes/Fransa kararına atıfta bulunmaktadır (yukarıda anılan, §§ 185-196 ve 214-221).
Başvuran hakkında Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak22. Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönüyle ilgili olarak, Mahkeme başvuranın iki kez kalp krizi geçirdiğini ve bebeğinin doğum sürecinde yapıldığı iddia edilen ihmal ve tıbbi hatalar sonucunda öldüğünü iddia ettiğini kaydetmektedir.
23. İlgili, mevcut davada, kendi görüşüne göre, hastane hizmetine atfedilebilecek eksikliklerin, Devleti Sözleşme’nin söz konusu hükmü alanında doğrudan sorumlu kılabileceğini değerlendirirken, Mahkeme, ulusal mahkemelerin dayandığı sağlık raporlarının sonuçlarının bu görüşü desteklemediğini, zira herhangi bir tıbbi ihmalin meydana gelmediğinin tespit edildiğini kaydetmektedir.
24. Bu bağlamda Mahkeme, incelemesi için sunulan koşulları ancak elindeki bilgi ve kaynaklar bakımından değerlendirebileceğini ve keyfilik veya açık kusur durumları dışında, ulusal makamlar tarafından yapılan tespitleri sorgulamanın kendi görevi olmadığını hatırlatmaktadır. Bu durum, tanımı gereği konu hakkında özel ve derinlemesine bilgi gerektiren bilimsel uzmanlık için özellikle geçerlidir (Počkajevs/Letonya (k.k.), no 76774/01, 21 Ekim 2004).
25. Mevcut davada Mahkeme, ulusal mahkemelerin dayandığı bilirkişi raporlarında keyfi veya açıkça makul olmayan hiçbir unsur bulamamıştır. Dolayısıyla, iç hukuk uyarınca düzenlenen sağlık raporlarının, doktorların hatası veya önerilen tedavinin hastanın sağlık durumuna uygun olmaması olasılığını ortadan kaldıran sonuçlarından ayrılmak için hiçbir neden bulunmamaktadır.
26. Mahkeme özellikle, tıbbi ihmal iddiaları bağlamında, Devletlerin maddi pozitif yükümlülüklerinin tıbbi tedavi konusunda kural koyma göreviyle sınırlı olduğunu yani devlet veya özel hastane kuruluşlarının hastaların yaşamlarını korumak için uygun tedbirleri almasını gerektiren etkin bir düzenleyici çerçeve oluşturması gerektiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes, § 203). Yukarıda belirtilenler dikkate alındığında, Mahkeme, yürürlükte olan düzenleyici çerçevenin, Devletin, başvuranın yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirme konusunda herhangi bir kusurunu ortaya çıkarmadığı kanısındadır. Mahkeme dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönü alanındaki şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
Başvuran hakkında Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak27. Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüyle ilgili olarak, Mahkeme başvuranın haklarını ileri sürmek için idare mahkemeleri önünde tazminat davası açabildiğini tespit etmektedir.
28. Mahkeme bu bağlamda, “tıbbi ihmal” iddiaları söz konusu olduğunda, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, mutlaka ceza davası açılmasının gerekli olmadığını hatırlatmak istemektedir (sağlık hizmeti sağlayıcılarına atfedilebilecek kusurun basit tıbbi ihmalin ötesine geçtiği davalar, yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes, §§ 215 ve 232; Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk/Türkiye, kararıyla karşılaştırma, no. 13423/09, AİHM 2013, Asiye Genç/Türkiye, no. 24109/07, 27 Ocak 2015 ve Aydoğdu/Türkiye, no. 40448/06, 30 Ağustos 2016).
29. Mahkeme, mevcut davada ilke olarak en uygun başvuru yolu olan tazminat davasının (Karakoca/Türkiye (k.k.), no. 46156/11, 21 Mayıs 2013 ve Bilsen Tamer ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 60108/10, § 45, 26 Ağustos 2014) adli tıp kurumu heyetine göre, başvuran tarafından suçlanan devlet hastanesinde çalışan doktorlara herhangi bir kusur veya ihmal atfedilemeyeceği gerekçesiyle reddedildiğini tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, söz konusu kararın Danıştay tarafından onandığını da kaydetmektedir (yukarıda 7-15 paragraflar).
30. Mahkeme, iç hukukta öngörülen koruma mekanizmasının uygulamada etkin bir şekilde işleyip işlemediği konusuna yönelerek, Malatya İdare Mahkemesi ve Danıştay’ın kararlarını dayandırdıkları bilirkişi raporlarının adli tıp kurumundan bir bilirkişi heyeti tarafından hazırlandığını kaydetmiştir. Mahkeme, başvuranın iddialarının aksine, 14 Nisan 1982 tarihli ve 2659 sayılı Kanunla kurulan ve Adalet Bakanlığına bağlı bir kamu organı olan söz konusu kurumun bağımsızlığını ve yetkisini sorgulayacak hiçbir unsur bulunmadığını değerlendirmektedir. İlgili özellikle, kurumun görevini yerine getirirken ne şekilde bağımsızlıktan yoksun olduğunu veya ne şekilde taraflı olduğunu kanıtlayamamıştır. Ayrıca, mevcut davada kurum tarafından hazırlanan bilimsel raporlar yalnızca kapsamlı olmakla kalmamış, aynı zamanda başvuranın itirazlarının her birini tek tek çürüterek çok iyi bir şekilde desteklenmiştir. Bu raporlarda ayrıca, ilgilinin bebeğinin doğum sırasında ölümünü çevreleyen koşullara ışık tutmak için gereken tüm önemli unsurlar ele alınmış ve gerekçeli sonuçlara yer verilmiştir. Bu raporlarda böylelikle, başvuranın doğum esnasında iki kez kalp krizi geçirdiği, doktorlar tarafından sağlanan tedavinin hayatını kurtardığı ve hamileliğe bağlı bir hastalıktan kaynaklanan komplikasyon sonucunda bebeğinin ölü doğduğu gösterilmiştir. Başvuran dolayısıyla, davasına ilişkin yargılamanın sonunda belirli ve açık bir yanıt almıştır.
31. Dolayısıyla, esasa bakan idare mahkemeleri ve Danıştay’ın dayandığı, sağlık personelinin herhangi bir sorumluluğunu açıkça reddeden raporların yeterince gerekçeli olduğunu göz önünde bulunduran Mahkeme, ulusal yargılamaların yeterli derinlikte yürütüldüğü sonucuna varmıştır.
32. Başvuranın yerel mahkemeler önündeki yargılamaların süresine ilişkin şikâyetiyle ilgili olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin tedavi konusunda getirdiği usul yükümlülüğünün, yargılamaların makul bir süre içinde tamamlanmasını da gerektirdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes, § 218 ve Šilih/Solvenya [BD], no. 71463/01, § 196, 9 Nisan 2009).
33. Bu bağlamda, Mahkeme, belirli bir davada Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan haklara riayet edilmesi meselesinin yanı sıra, daha genel değerlendirmelerin de hastane ortamında yaşanan tıbbi ihmal ile ilgili davaların hızlı incelenmesini gerektirdiğinin altını çizmektedir. Tıbbi tedavinin uygulanması esnasında meydana gelen olaylar ve işlenen muhtemel hatalar konusunda bilgi sahibi olunması, ilgili kuruluşların ve sağlık personelinin potansiyel eksiklikleri gidermeleri ve benzer hataların meydana gelmesini önlemeleri açısından büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla, bu türden davaların ivedilikle incelenmesi, tüm sağlık hizmetlerinden yararlanan kişilerin güvenliği için önem teşkil etmektedir (Oyal /Türkiye, no. 4864/05, § 76, 23 Mart 2010).
34. Mevcut davada Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ilgilinin ulusal mahkemeler önündeki yargılamaların süresine ilişkin şikâyetini kabul ettiğini ve bu bağlamda kendisine tazminat ödenmesine hükmettiğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi esasen bu mahkemeler önündeki yargılamaların süresinin aşırı olduğunu kabul etmiş ve başvuranın bu bağlamda uğradığı zararı tazmin etmiştir.
35. Mahkeme, bu tür bir tazminatın dava koşullarında yetersiz olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Ayrıca, başvuranın Anayasa Mahkemesi tarafından kendisine ödenmesine hükmedilen meblağdan şikâyetçi olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, geçen zamanın soruşturma işlemlerinin yürütülme şeklini olumsuz yönde etkilediği görülmemektedir, zira bu süre zarfında delillerin kaybolması veya tam ifadelerin alınmasının zorlaşması söz konusu olabilmektedir (bk. aksine (a contrario), tanıkların olaydan sekiz ile dokuz yıl sonra dinlendiği Fernandes de Oliveira/Portekiz davası [BD], no. 78103/14, § 139, 31 Ocak 2019).
36. Yukarıda belirtilenlerden (bk. yukarıda 31. paragraf ve devamı), başvuranın bu hususlara ilişkin ileri sürdüğü şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.
Fetüsün yaşam hakkıyla ilgili olarak37. Mahkeme fetüsün yaşam hakkıyla ilgili olarak, Vo/Fransa ([BD], no. 53924/00, § 82, AİHM 2004-VIII) kararında, Büyük Dairenin yaşamın başlangıcının bilimsel ve hukuki tanımı konusunda Avrupa’da bir fikir birliğinin bulunmaması nedeniyle, yaşam hakkının başlangıç noktasının, Mahkemenin genel olarak bu alanda Devletlere tanınması gerektiği kanaatine vardığını ve takdir yetkisi içerisinde yer aldığını değerlendirdiğini hatırlatmaktadır. Büyük Daire böylelikle, “doğmamış bebeğin Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında bir ‘kişi’ olup olmadığı sorusuna soyut olarak cevap vermenin hâlihazırda ne arzu edilir ne de mümkün olduğu kanaatine varmıştır.
38. Söz konusu tarihten bu yana, Büyük Daire, fetüs adına talep edilen haklar ile anne adayının haklarının ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu hatırlattığı A, B ve C/İrlanda ([BD], no. 25579/05, § 237, AİHM 2010) davasında bu ilkenin önemini yeniden belirtme imkânı bulmuştur (bk. aynı anlamda, yukarıda anılan Vo kararının 75-80. paragrafında belirtilen Sözleşme’ye ilişkin içtihat incelemesi).
39. Mahkeme, davanın koşullarında, bu şekilde benimsenen yaklaşımdan ayrılmak için bir neden görmemekte ve başvuranın fetüse ilişkin şikâyetinin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamına girip girmediğini incelemenin gerekli olmadığı görüşündedir. Mahkeme nitekim, fetüsün yaşamının başvuranın yaşamıyla yakından bağlantılı olduğunu ve başvurana sağlanan tedaviye bağlı olduğunu değerlendirmektedir. Bu koşul, başvuranın yaşam hakkının ihlali açısından daha önce incelenmiştir (yukarıda 20-36. paragraflar). Mahkeme dolayısıyla, başvuranın bu bağlamdaki şikâyetinin ayrı bir inceleme gerektirmediği kanaatindedir (bk. aynı anlamda, yukarıda anılan Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk, §§ 107-109).
Bu gerekçelerle, Mahkeme, Oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 16 Ocak 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan