AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 58267/10
Celal KORONCU / Türkiye
Başkan,
Aleš Pejchal,
Hâkimler,
Carlo Ranzoni,
Egidijus Kūris,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 30 Mart 2021 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
16 Ağustos 2010 tarihli başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR VE OLGULAR
1. Başvuran Celal Koruncu 1947 doğumlu bir Türk vatandaşı olup İstanbul’da ikamet etmektedir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın koşulları
3. Davanın konusu, taraflarca ifade edildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Başvuranın mirasçısı Mudanya, Türkiye’de bir araziye sahipti. 29 Haziran 1977 tarihinde, bu arazi, bir kadastro çalışması sırasında üçüncü bir şahıs adına tescil edilmiştir.
5. 27 Kasım 2008 tarihinde başvuran, diğer üçüncü şahıslarla birlikte (bundan böyle "davacılar"), mirasçılarının adına düzenlenmiş olan daha eski bir tapu senedine dayanarak üçüncü şahısların tapusunun iptal edilmesi için hukuk davası açmışlardır. Davacılar, iddialarında, esas olarak, 1977 tarihli kadastro çalışmasında arazilerinin üçüncü şahısların arazisine yanlışlıkla eklendiğini iddia etmişlerdir. Ayrıca söz konusu arazinin satışını önlemek için ihtiyati bir tedbir ve tapunun kendi adlarına tescilini talep etmişlerdir.
6. Belirtilmeyen bir tarihte, Mudanya Hukuk Mahkemesi talep edilen ihtiyati tedbiri reddetmiştir.
7. Başvuran ve diğer davacılar, 16 Mart 2009 tarihinde, Mudanya Hukuk Mahkemesinden yasal sürenin geçmiş olduğuna ilişkin iddiayı reddetmesini talep etmişlerdir. Bu bağlamda, tapuları hiçbir zaman revizyon görmediğinden, bu tür zaman sınırlamalarının davalarına uygulanmadığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca bir tanık listesi sunmuşlar ve yerinde inceleme talep etmişlerdir.
8. 28 Nisan 2009 tarihinde Mudanya Hukuk Mahkemesi, iddiaların zaman aşımına uğradığına hükmederek davayı reddetmiştir. Söz konusu mahkeme, 1977’de yapılan kadastro çalışmasının sonuçlarına, 3402 sayılı Kanun’un 12 § 3 maddesinde belirtilen on yıllık yasal süre sınırının geçmesi nedeniyle artık itiraz edilemeyeceğini belirtmiştir. Mahkeme ayrıca, başvuranın varisinin tapusunun mülkiyet kanıtı olarak geçerliliğini yitirdiğine karar vermiştir.
9. Davacılar bu kararı temyiz etmişlerdir. Temyiz dilekçelerinde, ilk derece mahkemesine sunmadıkları yeni iddiaları dile getirmişler ve 1977 tarihli kadastro çalışmasının sahada yapılmadığını ve gerektiği gibi duyurulmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, kadastro çalışmalarının yerel olarak ilan edilmediği durumlarda yasal süre sınırlamalarının uygulanmadığını iddia etmişlerdir. Ayrıca, tapu senetlerinin hiçbir zaman revizyon görmediğini belirterek, ilk derece mahkemesine sundukları iddiaları da yinelemişlerdir. Derece mahkemesinin iddialarını keyfi bir şekilde reddettiğini ve sonucun Yargıtay içtihadına aykırı olduğunu iddia etmişlerdir. Davacılar, görüşlerinde Yargıtay’ın belirli herhangi bir içtihadına atıfta bulunmamışlardır.
10. 3 Aralık 2009 tarihinde Yargıtay, davacıların temyizini reddetmiştir. Yargıtay kararında, mevcut mahkemenin davayı zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle reddettiğine dikkat çekerek anlaşmazlığı kısaca özetlemiştir. Daha sonra davacıların itirazlarının temelsiz olduğunu değerlendirmiş ve dava dosyasının içeriğine, delil durumuna ve delillerin adil bir şekilde yorumlanmasına ve hukuka uygun olarak zorlayıcı sebeplere atıfta bulunduğu oldukça genel bir gerekçe benimsemiştir.
11. 9 Mart 2010 tarihinde, başvuranın düzeltme talebi Yargıtay tarafından da reddedilmiştir.İlgili iç hukuk ve uygulama
12. Hukuk mahkemelerinin kararlarının uyumlaştırılmasına ilişkin ilgili yasal hükümler Emel Boyraz kararında bulunabilir (bk. no. 61960/08, §§ 27-28, 2 Aralık 2014).
13. Ayrıca, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi, nihai kadastro kayıtlarında olan sınırlara, bulgulara ve haklara, [ilgili] kadastro çalışmasından önce var olan haklar veya iddialar temelinde kayıtların kesinleştiği tarihten itibaren on yıllık sürenin dolmasının ardından itiraz edilemeyeceğini belirtmektedir.
14. Ayrıca, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 13 Ekim 1999 tarihli kararında (no.1999/16-662E, 1999/837K) kesinleşen kadastro çalışmalarına ilişkin herhangi bir iddiada bulunmak için on yıllık yasal süre sınırı için bir istisna belirtmiştir. Buna göre, kadastro çalışmaları söz konusu arsanın bulunduğu yerde usulüne uygun olarak yapılmamış ve ilan edilmemiş ise, on yıllık zaman sınırı geçerli olmayacaktı.
ŞİKAYET
15. Başvuran, aynı olduğu iddia edilen davalara ilişkin olarak Yargıtay tarafından verilen çelişkili kararlar nedeniyle Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine aykırı olarak adil yargılanma hakkının reddedildiğinden şikayetçi olmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
16. Hükümet, başvuranın bu başlık altındaki iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür. Başvuranın hiçbir zaman Yargıtay Genel Kurulunun 13 Ekim 1999 tarihli kararında atıfta bulunulanlara benzer hukuki veya olgusal gerekçelere başvurmadığını ileri sürmüştür.
17. Başvuran iddialarını sürdürmüş ve Yargıtay’ın mevcut içtihadına aykırı olarak davasının zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle reddedildiğini iddia etmiştir.
18. Mahkeme, ilk başta, kararlar arasındaki tutarlılığı sağlayan mekanizmanın olmaması durumunda son derece mahkemeleri nezdinde görülen benzer davalarda verilen birbiri ile çelişen kararların adil yargılanma hakkının ihlalini teşkil edebileceğini ve dolayısıyla halkın hukukun üstünlüğünün temel alındığı bir Devletin temel unsurunu oluşturan yargı mercilerine olan güvenini sarsabileceğini yinelemektedir (bk. Balažoski/Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti, no. 45117/08, § 30, 25 Nisan 2013) Mahkeme, içtihadında bu bağlamda değerlendirilecek belirli konuları belirlemiştir (bk. Iordan Iordanov ve Diğerleri/Bulgaristan, no. 23530/02, § 49, 2 Temmuz 2009). Mahkeme ayrıca, iki uyuşmazlığa farklı şekilde yaklaşılmasının, dava konusu olgusal durumlardaki bir farklılık ile gerekçelendirildiğinde, çelişkili içtihatlara yol açmayacağını hatırlatır (bk. Uçar/Türkiye (k.k.), no. 12960/05, 29 Eylül 2009 ve Çelebi ve Diğerleri, no. 582/05, § 52, 09 Şubat 2016).
19. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın Yargıtay tarafından Genel Kurulunun yerleşik içtihadından farklı bir sonuca varılmış olduğu iddiasını kabul edemez. Başvuranın davasında, başvuran ve diğer davacılar tarafından tutarlı bir şekilde dile getirilen temel olgusal unsur, mirasçılarının tapu senedinin revizyon görmemesidir. Davacılar kadastro çalışmasıyla ilgili usule ilişkin bazı hususları dile getirmiş olsalar da, dava dosyasında bu iddiaları destekleyen hiçbir şey yoktu. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın atıfta bulunduğu Yargıtay içtihadının başvuranın davasına uygulanamayacağı kanaatindedir. Her halükarda, başvuran, Yargıtay Genel Kurulunun yalnızca bir kararını sunmuştur. Bu tür kanıtlar, Yargıtay içtihadında köklü ve uzun süredir devam eden bir ayrışmanın varlığını kanıtlamak için yeterli değildir (bk. Emel Boyraz/Türkiye, no. 61960/08, § 73, 2 Aralık 2014).
20. Mahkeme, yerleşik içtihadı uyarınca, mahkeme kararlarının dayandıkları gerekçeleri yeterli düzeyde belirtmesi gerektiğini yinelemektedir. Gerekçe verme yükümlülüğünün ne derece uygulanması gerektiği kararın niteliğine göre değişmekle birlikte her davanın kendi koşulları kapsamında değerlendirmelidir. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi mahkemeleri verdikleri kararlarına ilişkin gerekçeleri sunmakla yükümlü tutmasına rağmen, bu durum her konuda ayrıntılı cevap verilmesi şeklinde anlaşılmaması gerekmektedir. Dolayısıyla, bir temyiz mahkemesi, ilke olarak, bir temyizi reddederken daha alt derece bir mahkemenin sunduğu gerekçeyi onaylayabilir (bk. Hülya Ebru Demirel/Türkiye, no. 30733/08, § 48, 19 Haziran 2018 ve burada anılan diğer referanslar).
21. Başvuranın davasında Yargıtay, başvuranın ve diğer davacıların itirazını oldukça genel bir gerekçeyle reddetmiştir. Yargıtay kararında temel hukuki sorunu anlatmış ve esas olarak Mudanya Hukuk Mahkemesinin değerlendirmesini onaylayarak temyizi reddetmiştir. Mahkemeye göre, kararın niteliği ve mevcut davanın koşulları Yargıtay’ı daha detaylı bir gerekçe sunma yükümlülüğü altına sokmamıştır. Yukarıda belirtildiği üzere, başvuranın davasının Yargıtay Genel Kurulunun 13 Ekim 1999 kararına konu olan davaya benzer olduğu yönündeki iddiaları asılsızdır (bk. yukarıda 19. paragraf). Ayrıca, başvuran, temyiz dilekçesinde, Yargıtay Genel Kurulunun davaya konu kararına özel olarak atıfta bulunmamış, ancak Yargıtay içtihatlarına genel bir atıfta bulunmakla yetinmiştir. Bu koşullarda, başvuranın Yargıtay’dan temyizi reddetme kararında daha ayrıntılı bir gerekçe sunmasını beklemesi makul değildi. Dolayısıyla, başvuranın davasında, Yargıtay’ın ilk derece mahkemesinin hukuki ve olgusal değerlendirmesini kabul etme kararı, hukuk yargılamasının adilliğini bozmuş görünmemektedir.
22. Bu nedenle ve ulusal mahkemeler tarafından işlendiği iddia edilen maddi veya hukuk hatalarını ele alma yetkisinin yalnızca sınırlı olduğu da düşünüldüğünde (bk. Garcia Ruiz/İspanya [BD], no. 30544/96 , § 28, ECHR 1999‑I), Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararların dayanaksız veya açıkça keyfi olmadığı kanaatindedir.
23. Bu değerlendirmeler, Mahkemenin, başvuranın şikayetinin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini ortaya koymadığı sonucuna varması için yeterlidir. Dolayısıyla, mevcut başvuru açıkça dayanaktan yoksun olup Sözleşme’nin 35 §§ 3(a) ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 29 Nisan 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
{signature_p_2}
Hasan BakırcıAleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy