AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 53933/11
Cengiz KÜRKUT/Türkiye
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla 21 Kasım 2023 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1987 doğumlu, Diyarbakır’da ikâmet eden ve Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat M. Karaman tarafından temsil edilen Türk vatandaşı Cengiz Kürkut’un (“başvuran”) 4 Temmuz 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu 53933/11 no.lu başvuruyu,
Başvurunun, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
Gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru, 2006 yılının Mart ayında, Diyarbakır’da, sivil vatandaşlar ile polis memurları arasında meydana gelen büyük çaplı çatışmalar sırasında bir polis memuru tarafından açıldığı iddia edilen, başvuranı yaralayan ateşle ilgilidir. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Yasa dışı silahlı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisinin on dört üyesinin, 24 Mart 2006 tarihinde meydana gelen silahlı çatışma sırasında hayatını kaybetmesinin ardından, 28 ile 31 Mart 2006 tarihleri arasında Diyarbakır’da izinsiz olarak birçok gösteri düzenlenmiştir. Başvuranın ifadelerine göre, 29 Mart 2006 tarihinde, saat 13.30 sularında, olayların meydana geldiği dönemde lise öğrencisi olan ilgili, seyyar satıcılık yapmak üzere semt pazarına gitmek için evinden ayrılmıştır. İlgili, yolda polisten kaçmaya çalışan göstericilerle karşılaşmıştır. Daha sonra kalabalıkla birlikte koşmaya başlamış ve bir ara sokağa girmiştir; burada bir polis memuru tarafından atıldığı iddia edilen mermiyle yaralanmıştır. Ardından, sivil vatandaşlar tarafından hastaneye götürülmüştür. Aynı gün, nefrektomi (sağ böbreğin alınması) ve kolesistektomi (safra kesesinin alınması) ameliyatı olmuştur. İlgili yaklaşık bir ay boyunca hastanede kalmıştır. Başvuran, 3 Mayıs 2006 tarihinde, suç duyurusunda bulunmuş ve Diyarbakır Cumhuriyet savcısından (“savcı”) kendisine ateş ettiği iddia edilen polis memurunun yargılanmasını talep etmiştir. Savcı, 25 Eylül 2006 tarihinde, Emniyet Müdürlüğünden, söz konusu olayla ilgili video kayıtlarını kendisine iletmesini talep etmiştir. Emniyet Müdürlüğü, 26 Ekim 2006 tarihinde, olayı gösteren video kayıtlarının bulunmadığı cevabını vermiştir. Cumhuriyet savcılığı, 27 Kasım 2006 tarihinde, Emniyet Müdürlüğünden, olayın yaşandığı yerin ses ve video kayıtlarını, başvuranın ev ve okul adreslerinin yanı sıra okulu ile pazar yeri arasındaki güzergâhı gösteren krokiyi ve olay sırasında olay yerinde bulunan polis memurlarının isimlerini ve adreslerini kendisine iletmesini talep etmiştir. Emniyet Müdürlüğü, 29 Ocak 2007 tarihinde, olay ile ilgili bir tutanağın ve krokinin yanı sıra başvuranın okula devam durumuyla ilgili bilgileri, sağlık raporlarını ve ilgilinin kimlik belgesinin suretini savcıya iletmiştir. Savcı, 9 Ağustos 2007 tarihinde, olay sırasında görevde olan polis memurlarının isimleri ve adresleri ile ilgili talebini yinelemiştir. Emniyet Müdürlüğü, 6 Eylül 2007 tarihinde, güvenlik güçlerinin gerekliliklerine göre bir yerden bir yere taşınmaları nedeniyle olay sırasında olay yerinde bulunan polis memurlarının kimliklerinin tespit edilmesinin mümkün olmadığı cevabını vermiştir. Emniyet Müdürlüğü, söz konusu olay ile ilgili herhangi bir başka bilgi veya belgeye sahip olmadığını eklemiştir. Savcı, 17 Mart 2008 tarihinde, söz konusu ateş eden kişinin bulunması amacıyla, suçun zamanaşımına uğradığı tarihe yani 29 Mart 2014 tarihine kadar, daimi arama kararı çıkarmıştır. Başvuranın temsilcisi, 22 Haziran 2009 tarihinde, Diyarbakır savcılığından ceza soruşturmasının akıbeti hakkında bilgi talep etmiştir. Diyarbakır savcılığı tarafından çıkarılan daimi arama kararı, 8 Temmuz 2009 tarihinde, başvuranın temsilcisine bildirilmiştir. Savcılık, 13 Aralık 2009 tarihinde, dosyadaki belgelerin bir nüshasını başvuranın temsilcisine göndermiştir. Öte yandan başvuran, belirsiz bir tarihte, Diyarbakır İdare Mahkemesi önünde tam yargı davası açmıştır. Birçok mahkeme kararından sonra, 11 Haziran 2015 tarihinde, başvurana manevi tazminat bağlamında 20.000 Türk lirası ödenmesine karar verilmiştir. İçişleri Bakanlığı, 12 Şubat 2016 tarihinde, bu son karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Dava idare mahkemeleri önünde halen derdesttir. Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürerek, bir polis memuru tarafından ağır şekilde yaralanmasından şikâyet etmektedir. Başvuran aynı zamanda, Devletin yetkili makamlarının bu olayla ilgili kapsamlı ve etkin bir soruşturma yürütmediğini ileri sürmektedir.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Hükümet, kabul edilemezliğe ilişkin birçok itiraz ileri sürmektedir. Hükümet, özellikle, altı aylık süre kuralına uyulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, daimi arama kararının 17 Mart 2008 tarihinde çıkarıldığını ileri sürerken, başvuran, Mahkemeye 4 Temmuz 2011 tarihinde, yani altı aylık sürenin dışında başvurmuştur. Başvuran, bu iddiaya itiraz etmekte ve Mahkemeden altı aylık süre kuralının sıkı bir şekilde uygulanmamasını talep etmektedir. Başvuran, Mahkemeye makul bir süre içinde başvurduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, daimi arama kararının kabul edilmesinin ardından soruşturmanın etkisizliği niteliğinin farkına vardığını belirtmektedir. Başvuran, arama kararı alınmasının ardından, soruşturmanın devam etmesini sağladığı kanısındadır ve ilerleme kaydedileceğine dair umudunu yitirmemiştir. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen altı aylık sürenin, hukuki güvenliğin temin edilmesini ve Sözleşme bakımından sorunlar ileri süren davaların makul bir süre içinde incelenmesinin sağlanmasını amaçladığını hatırlatmaktadır (Sabri Güneş/Türkiye [BD], no. 27396/06, § 39, 29 Haziran 2012). Ayrıca, bu kural, yetkili makamların ve ilgili kişilerin, uzun bir sürenin geçmesinin neden olacağı belirsizlikten korunmalarını da hedeflemektedir (Tekçi ve diğerleri/Türkiye, no. 13660/05, § 69, 10 Aralık 2013). Herhangi bir hukuk yolunun bulunmaması veya mevcut hukuk yollarının etkin olmaması halinde, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen altı aylık sürenin genellikle ihtilaf konusu eylemlerin tarihinden itibaren işlediğini kaydetmektedir. Bununla birlikte, özel hususlar, bir başvuranın görünüşte mevcut olan bir hukuk yolunu kullanması veya ileri sürmesi ve yalnızca daha sonra bu hukuk yolunu etkisiz kılan koşulların varlığının farkına varması halinde, istisnai koşullarda uygulanabilmektedir. Bu durumda, başvuranın ilk defa bu durumu öğrendiği ya da öğrenmesi gereken tarihin, altı aylık sürenin başlangıç noktası olarak alınması gerekmektedir (ibidem, § 70). Mahkeme, herhangi bir soruşturmanın açılmaması, yürütülen soruşturmanın durması veya etkin olmaması, son olarak da dikkate alınan dönemde, durum ne olursa olsun, gelecekte etkin bir soruşturmanın yürütüleceğine dair en küçük bir gerçekçi şansın bulunmaması durumunda dahi, başvuranların durumu öğrendikleri veya öğrenmeleri gereken tarihten sonra Mahkemeye başvurmak için çok uzun bir süre beklemeleri ya da açık bir neden olmaksızın beklemeleri halinde, başvuruları süresinden sonra sunulması nedeniyle daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır (diğer birçok karar arasında, bk. Narin/Türkiye, no. 18907/02, §§ 44-51, 15 Aralık 2009 ve Frandeş/Romanya (k.k.), no. 35802/05, § 18, 17 Mayıs 2011). Mahkeme, önemli bir sürenin geçmesinin ardından, soruşturma faaliyetinin önemli gecikmeler ve aksamalardan etkilenmesi durumunda, başvuranların etkin bir soruşturma yürütülmediğinin ve yürütülmeyeceğinin farkında olmaları gerektiği bir zamanın geldiği kanaatine varmıştır. Bu aşamaya hangi tarihte ulaşıldığı hususu, mutlaka davanın koşullarına bağlıdır (yukarıda anılan Tekçi ve diğerleri, § 74). Mahkeme, somut olayda, başvuran tarafından ileri sürülen şikâyetin niteliğini ve davanın koşullarını özellikle de ulusal düzeyde soruşturmanın seyrini göz önünde bulundurarak, ilgilinin kendisine başvurmak için belirsiz bir tarihe kadar bekleyemeyeceği kanaatine varmaktadır. Aynı zamanda, yetkili ulusal makamların, söz konusu olaydan haberdar edilmelerinden itibaren soruşturma açmalarının ve tedbirler almalarının zorunlu olmasıyla beraber, özen göstermek ve girişimde bulunmak başvuranın görevidir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Frandeş, § 19). Mahkeme, 17 Mart 2008 tarihinde, yürütülen araştırmalara rağmen başvuranı ateşli silahla yaralayan failin tespit edilmesinin mümkün olmaması nedeniyle savcının daimi arama kararı çıkardığını ve bu kararı zamanaşımı süresini dikkate alması için Emniyet Müdürlüğüne gönderdiğini kaydetmektedir (yukarıda 11. paragraf). Bu kararı kabul etmeden önce, savcı, soruşturmaya ilişkin birkaç eylemde bulunmuştur (yukarıda 6-10. paragraflar). Bu nedenle Mahkeme, ilgilinin, en geç savcının söz konusu arama kararı çıkardığından haber olması gerektiği tarihte, ceza soruşturmasının etkisizliği hakkında makul bir fikir oluşturabileceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme aynı zamanda, daimi arama kararının ceza soruşturmasını kapatan bir karar teşkil etmediğini gözlemlemektedir. Bu kararın kabul edilmesinin, suçun failinin bilinmediği ve/veya bulunması için yeterince ipucu olmadığı anlamına gelmektedir. Cumhuriyet savcılığı, ilgili yeni bir delil unsurunun veya önemli bir bilginin toplanması durumunda, zamanaşımı süresinin sona ermesine kadar soruşturmayı her zaman devam ettirebilmektedir. Öte yandan, Ceza Muhakemesi Kanunu, bu tür bir kararın müştekiye tebliğ edilmesini öngörmemektedir (El-Masri/Makedonya Eski Yugoslavya Cumhuriyeti [BD], no. 39630/09, § 147, AİHM 2012 kararı ile karşılaştırınız). Mahkeme, somut olayda, başvuranın avukatının, 22 Haziran 2009 tarihinde, ceza soruşturmasının akıbeti hakkında yani arama kararının kabul edilmesinden bir yıl üç aydan fazla bir süre sonra bilgi talep ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, söz konusu kararın kendisine 8 Temmuz 2009 tarihinde tebliğ edildiğini kaydetmektedir. Hâlbuki Mahkeme, arama kararından haberdar olmasının ardından bile, başvuranın kendisine başvuruda bulunmasının üzerinden yaklaşık iki yıl geçtiğini gözlemlemektedir. Mahkemeye göre, diğer hususların yanı sıra, başvuranın bir avukat tarafından temsil edildiği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, bu süre önemsiz olarak değerlendirilemez. Öte yandan Mahkeme, idare mahkemeleri önünde tam yargı davası açılmasının soruşturmanın seyri üzerinde hiçbir bir etkisi olmadığını kaydetmektedir. Bu nedenle Mahkeme, bir avukat tarafından temsil edilen başvuranın, söz konusu arama kararının tebliğ edilmesinden itibaren daha çabuk bir şekilde kendisine başvuruda bulunması gerektiği kanaatine varmaktadır. Ayrıca, ilgilinin Mahkemeye gecikmeli olarak başvurmasını haklı göstermek için ikna edici herhangi bir gerekçe veya altı aylık süreyi durduracak nitelikte herhangi bir özel durum ileri sürmediğini gözlemlemek gerekmektedir (aynı zamanda Kɪniş/Türkiye (k.k.), no. 13635/04, 28 Haziran 2005 kararı ile karşılaştırınız). Sonuç olarak, başvuru, vaktinden sonra sunulmuş olup Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 14 Aralık 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan