AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 43874/14
Naciye KURT /TÜRKİYE
ve diğer 4 başvuru
(bk. ekteki liste)
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 24 Ocak 2023 tarihinde Komite halinde toplanarak,
Ekteki tabloda isimleri ve bilgileri yer alan başvuranların (“başvuranlar”), ekteki tabloda belirtilen tarihlerde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkeme’ye yapmış oldukları başvuruları,
Başvurunun, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Dava, başvuranların murisinin (de cujus) talebi üzerine 1953 yılında mahkeme kararıyla gerçekleştirilen ve bir hata teşkil ettiği iddia edilen bir tapu birleştirme işleminin ardından ilgililer tarafından sunulan tapu belgesinin tüm hukuki değerini kaybettiği gerekçesiyle başvuranların taşınmaza ilişkin mülkiyet taleplerinin reddedilmesiyle ilgilidir. Başvuranların murisi (de cujus) M. Aksoley, 1950 yılında, İstanbul’da, A.R.K.nin torunlarına ait olan ve Hicri takvime göre Haziran 1299 tarihli bir tapu belgesine konu olan ve satış sebebiyle yeni bir tapu belgesi düzenlenerek tapu siciline 69 numarası ile tescil edilen bir taşınmaz da dâhil olmak üzere birkaç taşınmaz satın almıştır. M. Aksoley’in talebi üzerine, 1953 yılında, Üsküdar Mahkemesi hâkimi, karşı tarafın katılmadığı bir yargılama bağlamında, ilgilinin sahip olduğu bitişik taşınmazlara ilişkin, bir önceki paragrafta bahsedilen de dâhil olmak üzere 33 tapu belgesini birleştirmiştir. Bu tapuların kapsadığı tüm taşınmazların sınırlarını belirledikten sonra, hâkim eski tapuların yerine yeni bir tapu belgesi düzenletmiş ve M. Aksoley’i mülk sahibi olarak tescil etmiştir. A.R.K.nin mirasçıları, 1993 yılında, İstanbul’un Kartal ilçesinde bulunan 165.950 m²’lik bir taşınmazın mülkiyetini elde etmek için dava açmışlardır. Mirasçılar, bölgenin kadastro çalışmaları sırasında göz ardı edilen bu taşınmaza ilişkin mülkiyet talebinde bulunmak için 1296 tarihli iki tapu sunmuşlardır. Dosya içeriğinden, Haziran 1299 tarihli tapunun bu iki tapudan doğduğu anlaşılmaktadır. Hazine, taşınmaza ilişkin mülkiyet talebinde bulunmak üzere yargılamaya katılmıştır. Üçüncü şahıslar da 1935 tarihli tapu belgelerini ibraz ederek ve mülkün kendilerine ait olduğunu iddia ederek aynı şekilde yargılamaya katılmışlardır. Asliye Hukuk Mahkemesi, mahalli bilirkişilerin ifadelerine dayanarak, A.R.K.nin mirasçılarının tapu belgelerinde belirtilen sınırların talep edilen taşınmazın sınırlarına karşılık geldiğini tespit etmiş ve diğer tarafların taleplerini reddederek arazinin mülkiyetini onlara vermiştir. Bu karar, Hazinenin itirazı üzerine, tapu belgesi ile taşınmaz arasındaki uygunluğun komşu taşınmazların tapu belgeleri ve eski askeri haritalar incelenerek tespit edilmesi gerektiği gerekçesiyle temyiz edilmiştir. Mahkeme, 1950 yılında A.R.K.nin torunlarının 1299 tapusuna konu olan araziyi devrettiklerini tespit ettikten sonra (bkz. yukarıdaki 2. paragraf), asıl davacıların davasını reddetmiştir. Diğer davacıların taleplerini de reddetmiş ve ihtilaflı mülkü Hazine’nin mülkü olarak kayıtlara geçirmiştir. Başvuranlar, 22 Aralık 2000 tarihinde, 1950 tarihli 69 numaralı tapuya dayanarak bu mülkün mülkiyetini talep etmek üzere bir yargılama başlatmışlardır. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından görevlendirilen bilirkişilerden biri, taşınmazın 69 numaralı tapu belgesinde belirtilen taşınmaza karşılık geldiği kanaatine varmıştır. Bilirkişi, 1953 yılında gerçekleştirilen tapu birleştirme işlemi sırasında bilirkişilerin 69 numaralı tapu belgesine karşılık gelen alanı yanlışlıkla yeni tapu belgesinin sınırlarına dâhil etmediklerini tespit etmiştir. Ancak dava, Yargıtay’ın başvuranların taleplerini desteklemek için sundukları tapu belgesinin 1953 tarihli tapu belgelerinin birleştirilmesinden bu yana artık geçerli olmadığını ve yalnızca tapu birleştirmesinden doğan yeni tapunun geçerli olduğunu tespit ettiği kararının ardından nihai olarak reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme ayrıca, başvuranların murisinin (de cujus) 1953 yılında yürütülen yargılamada taraf olması nedeniyle başvuranların, yargılama sonunda verilen kararın kendilerini bağlamadığını iddia edemeyeceklerini belirtmiştir. Başvuranlardan bir olan Naciye Kurt tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru, iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi, 69 numaralı tapunun kadastro çalışması sırasında dikkate alınması gerektiği kanısına varmış ancak dikkate alınmadığını ve mülkün Hazine adına tescil edildiğini tespit etmiştir. Bu nedenle başvuranın, Türk Medeni Kanunu’nun (“TMK”) 1007. maddesine dayanarak uğradığı zararın tazmin edilmesini talep edebilme hakkı mevcuttur. Ancak, başvuran bu türden bir dava açmadığı için başvurusu kabul edilemez bulunmuştur. Diğer başvuranların başvurusu ise, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulunmuştur. Dosyadaki belgelerden, yukarıda belirtilen yargılamalardan önce, belirtilmeyen tarihlerde, başvuranların veya murislerinin (de cujus) 1953 tarihli tapuya konu olan taşınmazı böldükten sonra sattıkları anlaşılmaktadır. İhtilaf konusu taşınmazdan şu anda 1990 yıllarında tamamlanan bir otoyol (Trans-Avrupa Otoyolu) geçmektedir. Öte yandan, başvuranlar, mülkün bir kısmı üzerinde, piyasa değerini astronomik olarak nitelendirdikleri çok sayıda konut ve işletme inşa edildiğini belirtmektedirler. Başvuranlar, murislerinin (de cujus) ölümünden sonra mülkle olan bağlarını kaybettiklerini belirtmekte ve mülk üzerinde zilyetliği kullanmadıklarını doğrulamaktadırlar ancak bu durumun mülkiyet hakları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığını ve mülkten yararlanan kişilerin tapu sahibi olmadıklarını belirtmektedirler. Başvuranlar, ihtilaf konusu taşınmazın Hazine adına tescil edilmesi ve taleplerinin reddedilmesi nedeniyle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyetlerine saygı haklarının ihlal edildiğini düşünmektedirler. Başvuran Naciye Kurt ayrıca, davalarının reddedilmesi nedeniyle Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında adil yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmektedir.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Mahkeme, başvuruların konusu benzer olduğunu göz önünde bulundurarak, başvuruları tek bir karar altında birlikte incelemeyi uygun görmektedir. Mahkeme, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatarak (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), tüm şikâyetlerin yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Mülkün varlığı sorunuyla ilgili olarak Mahkeme, başlangıçta Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin 69 numaralı tapunun değeri sorunu hakkında farklı yaklaşımlar benimsediğini gözlemlemektedir. Yargıtay, bu olayda yapılan hataya rağmen, 1953 tarihli tapunun birleştirilmesi işleminden bu yana tapunun tüm geçerliliğini yitirdiğini ve başvuranların geçerli bir tapu olmadan ihtilaf konusu mülkiyeti talep edemeyeceklerini değerlendirirken, Anayasa Mahkemesi, tapu birleştirme sonuçları hakkında bir açıklama yapmadan veya böyle bir yaklaşımın nedenlerini belirtmeden, tapunun dikkate alınması gerektiği kanaatine varmıştır. Mahkeme, başvuranlar için lehine olan varsayımda bile başvurunun kabul edilemez olması sebebiyle, bu noktada karar vermeyi ve bir mülkiyetin varlığı sorununu çözmeyi gerekli görmemektedir. Hükümet, diğer hususların yanı sıra, başvuranların TMK’nın 1007. maddesi ile sunulan hukuk yolunu kullanmadıkları sebebiyle iç hukuk yollarını tüketmedikleri kanaatine varmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, kendisine sunulan iki başvurudan birinde 69 numaralı tapunun dikkate alınması gerektiği kanaatine varmış olsa da, başvuranın TMK’nın 1007. maddesine dayanarak tazminat davası açmadığı gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle başvuruyu reddetmiştir. Bu bağlamda Mahkeme, bu hukuk yolunun Sözleşme anlamında etkin olduğunu ve tapu sicillerinin tutulmasıyla ilgili zararlar için maddi tazminat elde etmeye imkân verebileceğini daha önce birçok kez kabul ettiğini hatırlatmaktadır (Ubay ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 16252/04, 30 Eylül 2008 ve yakın zamanda verilen Sunol/Türkiye kararı (k.k.) [Komite], no. 52624/09, §§ 15 ila 18, 1 Aralık 2020 ve Topçu ve diğerleri/Türkiye (k.k.) [Komite], no. 24320/11, §§ 40 ila 42, 18 Mayıs 2021). Mahkeme, Anayasa Mahkemesi gibi, kayıtların tutulması kavramının, bir tapunun oluşturulması ve iptali ile ilgili tüm işlemleri kapsayan Türk mahkemeleri tarafından çok geniş bir şekilde anlaşıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, somut olayda, ihtilaf konusu mülkün Hazine adına tescil edilmesine yol açan yargılamada başvuranların (69 numaralı) tapusunun dikkate alınmadığını ve bu tapunun geçersizliğinin, ilgililerin başlattıkları yargılama sonucunda mahkemeler tarafından kesin olarak kaydedildiğini dikkate almaktadır. Başvuranlar, en geç söz konusu bu tarihten itibaren, TMK’nın 1007. maddesine dayanarak tapunun hukuki değerini kaybetmesi sebebiyle uğradıkları zararın tazmin edilmesi için talepte bulunabileceklerdir. Mahkeme, bazı başvuranların, geri döndürülebilir ve geri döndürülemez hatalar arasında bir ayrım yapıldığını ve yukarıda belirtilen maddeden sadece geri döndürülemez hatalardan yararlanılabileceğini, oysa kendi davalarının birinci hata kategorisine gireceğini iddia ederek bu yolun etkinliğine itiraz ettiklerini kaydetmektedir. Ancak Mahkeme, söz konusu ayrımın mahkemelerin bu konudaki yaklaşımıyla hiç uyuşmadığını gözlemlemekte ve bu ayrıma katılamayacağı kanaatine varmaktadır. Öte yandan Mahkeme, TMK’nın 1007. maddesi ile sunulan hukuk yolunun etkinliğini sorgulamak için herhangi bir neden görmemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, açıkça başarısızlığa mahkûm olmayan belirli bir hukuk yolunun başarısına ilişkin şüpheler beslenmesi hususunun, söz konusu hukuk yolunun kullanılmamasını haklı göstermek için uygun bir sebep teşkil etmediğini hatırlatmaktadır (A ve B/Romanya, no. 48442/16 ve 48831/16, § 103, 2 Haziran 2020). Bu nedenle, başvuranların Sözleşme anlamında bir mülke sahip olabilecekleri varsayıldığında başvurularının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olarak karar verilmesi gerekmektedir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 16 Şubat 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
EK
Başvuruların Listesi
No.
Başvuru No.
Davanın Adı
Başvuru Tarihi
Başvuran
Doğum Yılı
İkâmet Yeri
Uyruğu
Temsilci
1.
43874/14
Kurt
/Türkiye
09.06.2014
Naciye KURT
1949
İstanbul
Türk
Bedia Muazzez ÇÖRTELEK
2.
50947/14
Aksoley
/Türkiye
14.07.2014
Ali Melih AKSOLEY
1930
İstanbul
Türk
Noyan GÖKSU
3.
50958/14
Aksoley
/Türkiye
14.07.2014
Fatma Yüksel AKSOLEY
1934
İstanbul
Türk
Noyan GÖKSU
4.
50961/14
Sunal
/Türkiye
14.07.2014
Yaşar Meral SUNAL
1957
İstanbul
Türk
Noyan GÖKSU
5.
50963/14
Aksoley
/Türkiye
14.07.2014
Mete AKSOLEY
1961
İstanbul
Türk
Noyan GÖKSU