AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 24689/06
İbrahim KURTULUŞ / Türkiye
Başkan,
Françoise Tulkens,
Yargıçlar,
Ireneu Cabral Barreto,
Danutė Jočienė,
András Sajó,
Nona Tsotsoria,
Işıl Karakaş,
Kristina Pardalos,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Yardımcısı Françoise Elens-Passos’un katılımıyla 28 Eylül 2010 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),yukarıda belirtilen 17 Haziran 2006 tarihli başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından cevap olarak sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
Başvuran, İbrahim Kurtuluş, Türk vatandaşı olup 1961 doğumludur ve Mersin’de ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Mersin’de görev yapan Avukatlar A. Aktay ve Ö. Yıldız tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın koşulları
Davaya ilişkin olay ve olgular, başvuran tarafından ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran, Mersin, Kazanlı’da bulunan 7.387 m2 yüzölçümüne sahip bir taşınmazın sahibidir ve bu taşınmaz tapu siciline arazi olarak kaydedilmiştir.
BOTAŞ[1], 23 Mayıs 2003 tarihli kararla, Mersin bölgesinde yeraltı doğal gaz boru hattı döşenmesi için irtifak hakkı tesisi açısından kamu yararı kararı almıştır. Başvuran, taşınmazının 2.286,94 m2’lik kısmının bu proje kapsamında bulunması nedeniyle, bu tedbirden etkilenen malikler arasında bulunmaktaydı. Söz konusu irtifak hakkı, diğerleri arasında, söz konusu geçiş alanında inşaat yapılmasının ve ağaç dikilmesinin yasaklanmasına yol açmaktaydı.
BOTAŞ, irtifak hakkı tesisi nedeniyle başvurana ödenecek tazminat miktarının belirlenmesi amacıyla Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesine (acele usul) dayanarak 19 Temmuz 2004 tarihinde Mersin Asliye Hukuk Mahkemesi’ne (“AHM”) başvurmuştur.
Hâkim, aynı gün, bilirkişiler eşliğinde taşınmazda keşif yapmıştır ve bilirkişiler 21 Temmuz 2004 tarihinde raporlarını sunmuşlardır. Tazminat miktarı, 3.087.369.000 eski Türk lirası (TRL) olarak tespit edilmiştir.
BOTAŞ, 22 Temmuz 2004 tarihinde, başvuranın bu teklifi on beş gün içinde kabul etmesini talep etmiştir ve başvuran teklif edilen miktarı yetersiz olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
BOTAŞ, 23 Temmuz 2004 tarihinde söz konusu taşınmaza el koymuştur.
BOTAŞ, 5 Ekim 2004 tarihinde, Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca irtifak hakkı bedelinin belirlenmesi ve taşınmazın kendi adına tapuya tescil edilmesi talebiyle Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır (normal usul).
Başvuran, 27 Ekim 2004 tarihinde, karşı dava talebini sunmuştur. Başvuran, idarenin taşınmazı üzerinde el koyma işlemi gerçekleştirmesi nedeniyle, irtifak hakkı bedeline kamu alacakları için öngörülen en yüksek gecikme faizinin eklenmesi gerektiğini belirtmiştir. Başvuran, böylelikle, bir yandan, çalışmalar sırasında ürünlerin tahrip edilmesinden ve diğer yandan, bu zaman zarfında taşınmazının bu kısmında ürün ekmesinin mümkün olmamasından kaynaklanan zararın tazminini talep etmiştir. Son olarak, başvuran taşınmazının arazi olarak değil arsa olarak nitelendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür (bk.,aşağıdaki açıklamalar).
Kadastro bilirkişisi, 25 Şubat 2005 tarihinde, başvuranın taşınmazıyla ilgili olarak 1/1.000 ölçekli uygulama imar planı bulunmadığını ve taşınmazın 1/25.000 ölçekli nazım imar planında tarım alanı olarak yer aldığını ortaya koymuştur. Bilirkişi, ayrıca Kazanlı beldesi, diğer yerleşim yerleri, ana yollar ve taşınmazın yakınında bulunan yapılar bakımından, taşınmazın konumu hakkında bilgiler sunmuştur.
11 Ocak 2005 tarihinde taşınmazda keşif yapan bilirkişi kurulu, Mart 2005 tarihinde raporunu sunmuştur. Bu raporda, bilirkişiler, m2 değeri 8.700.000 TRL olan bir tarım arazisinin söz konusu olduğunu ve irtifak hakkı tesisi nedeniyle arazinin tamamının uğradığı değer kaybının, 6.963.732.300 TRL (yaklaşık 3.840 avro) tutarındaki irtifak hakkı bedeline karşılık gelmesi nedeniyle %10,80 oranında olduğunu tespit etmişlerdir. Bilirkişiler, keşif yaptıkları sırada boru gömme çalışmalarının tamamlandığını da belirtmişlerdir.
Başvuran, 12 Nisan 2005 tarihinde bu bilirkişi raporuna itiraz etmiştir. Başvuran, taşınmazının arazi olarak değil arsa olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Başvuran, doğal gaz boru hattının döşenmesi sırasında taşınmazını kullanamamasından kaynaklanan kaybın hesaplanmadığını da eklemiştir.
Hâkim, başvuranın talebini kabul etmiş ve 15 Nisan 2005 tarihinde, farklı şekilde oluşturulan bilirkişi kurulu refakatinde taşınmazda ikinci keşfi gerçekleştirmiştir. Bilirkişiler, raporlarını 9 Mayıs 2005 tarihinde sunmuşlardır. Bilirkişiler, arazinin söz konusu olduğunu ortaya koyduktan sonra, arazinin m2 değerinin 8.700.000 TRL ve irtifak hakkı tesisi nedeniyle taşınmazda meydana gelen değer kaybının ise %10,80 olduğunu tespit etmişlerdir. Ayrıca, irtifak hakkı bedelinin, taşınmazın irtifaktan etkilenen kısmının değerinin yaklaşık %35’ine tekabül ettiğini saptamışlardır.
Başvuran, özellikle mülkünün arazi olarak nitelendirilmesini eleştirerek, 30 Mayıs 2005 tarihinde bu bilirkişi raporuna da itiraz etmiştir.
AHM, 13 Temmuz 2005 tarihinde, bilirkişi raporlarına dayanarak, irtifak hakkı bedelini 6.963.732.300 TRL olarak tespit etmiştir. Mahkeme, söz konusu miktarın idare tarafından bir banka hesabında bloke edildiğini belirledikten sonra bu miktarın başvurana ödenmesine ve bu irtifak hakkının tapu siciline kaydedilmesine karar vermiştir.
Mahkeme, taşınmazın nitelendirilmesiyle ilgili sorunun dosyaya sunulan belgeler ve Yargıtay içtihadı ışığında bilirkişiler tarafından incelendiğini ve bilirkişilerin taşınmazın tarım alanı olduğuna karar verdiklerini eklemiştir.
Diğer yandan, Mahkeme, ürün ekilmemiş olan taşınmazdan mahsul elde edilmemesinden kaynaklanan kaybın böyle bir talebe konu olamayacağı gerekçesiyle karşı dava talebini reddetmiştir.
Mahkeme, son olarak, kamulaştırmanın, Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca yapıldığı ve tazminatın hemen bir banka hesabında bloke edildiği gerekçesiyle gecikme faizi talebini reddetmiştir.
Başvuran, temyize başvurmuş; taşınmazının nitelendirilmesine ilişkin iddialarını yinelemiş ve gelir kaybı için tazminat ödenmemesinden şikâyet etmiştir.
Başvuran, ayrıca irtifak hakkı tesisi nedeniyle taşınmazının tamamında meydana gelen değer kaybının, taşınmazın irtifaktan etkilenen kısmının gerçek değerinin %35’ini (bu oran arsalar için %50’dir) geçemeyeceği yönündeki ilkeye itiraz etmiştir.
Başvuran, son olarak, kendi bakış açısına göre, idarenin yargılamanın başından itibaren taşınmazına el koyduğu gerekçesiyle, irtifak hakkı bedeline, mahkemeye başvurma tarihinden itibaren gecikme faizinin eklenmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Yargıtay, 20 Aralık 2005 tarihinde, karşı dava talebine ilişkin temyiz başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Yargıtay, ihtilaf konusunun 1.000 yeni Türk lirası’na (TRY) ulaşmaması nedeniyle ilk derece mahkemesi kararının temyize konu edilemeyeceğini ve kesinleştiğini tespit etmiştir.
Yargıtay, ana taleple ilgili olarak, söz konusu taşınmazın arazi olarak nitelendirilmesini kabul etmiş ve irtifak hakkı bedelinin yasaya uygun olarak belirlendiği ve hakkaniyete uygun olduğu kanısına varmıştır.
B. İlgili iç hukuk kuralları ve uygulaması
1. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu
24 Nisan 2001 tarihli ve 4650 sayılı Kanun ile değiştirildiği üzere, Kamulaştırma Kanunu’nun somut olayla ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
KAMULAŞTIRMA ŞARTLARI
Madde 3. - İdareler, kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini (...) peşin olarak (...) ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.
(...)
(Ek fıkra: 24/4/2001 - 4650/1 md.) İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz.
KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN MAHKEMECE TESPİTİ VE TAŞINMAZ MALIN İDARE ADINA TESCİLİ
Madde 10 -Kamulaştırmanın satın alma usulü ile yapılamaması halinde idare, (...) [kamulaştırılacak] taşınmaz malın bulunduğu yerdeki asliye hukuk mahkemesine müracaat eder ve taşınmaz malın kamulaştırma bedelinin tespitiyle, bu bedelin, peşin (...) ödenmesi karşılığında, idare adına [tapu siciline] tesciline karar verilmesini ister.
Mahkeme, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için belirlediği duruşma gününü [malın malikine (...) tebligat suretiyle] bildirmektedir (...)
(...)
Mahkemece yapılan [birinci] duruşmada tarafların bedelde anlaşamamaları halinde hâkim, en geç on gün içinde keşif ve otuz gün sonrası için de [yeni] bir duruşma günü tayin ederek, 15 inci maddede sayılan bilirkişiler marifetiyle ve tüm ilgililerin huzurunda taşınmaz malın değerini tespit için mahallinde keşif yapar.
Bilirkişiler, (...) 11 inci maddedeki esaslar doğrultusunda taşınmaz malın değerini belirten raporlarını onbeş gün içinde mahkemeye verirler. Mahkeme bu raporu, duruşma günü beklenmeksizin taraflara tebliğ eder. (...).
Tarafların bedelde anlaşamamaları halinde [ve] gerektiğinde, hâkim tarafından onbeş gün içinde sonuçlandırılmak üzere yeni bir bilirkişi kurulu tayin edilir ve hâkim, tarafların ve bilirkişilerin rapor veya raporları ile beyanlarından yararlanarak adil ve hakkaniyete uygun bir kamulaştırma bedeli tespit eder. Mahkemece tespit edilen bu bedel, taşınmaz malın (...) kamulaştırılma bedelidir. (...) Hâkim tarafından kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın (...) bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdarece, (...) hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.
KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ ESASLARI
15inci madde uyarınca oluşturulacak bilirkişi kurulu, kamulaştırılacak taşınmaz malın (...) bulunduğu yere mahkeme heyeti ile birlikte giderek, hazır bulunan ilgilileri de dinledikten sonra taşınmaz malın (...);
a) Cins ve nevini,
b) Yüzölçümünü,
c) Kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurlarını ve her unsurun ayrı ayrı değerini,
d) Varsa vergi beyanını,
e) Kamulaştırma tarihindeki resmi makamlarca yapılmış kıymet takdirlerini,
f) Arazilerde, taşınmaz mal veya kaynağın kamulaştırma tarihindeki mevkii ve şartlarına göre ve olduğu gibi kullanılması halinde getireceği net gelirini,
g) Arsalarda, kamulaştırma gününden önceki özel amacı olmayan emsal satışlara göre satış değerini,
h) Yapılarda, resmi birim fiyatları ve yapı maliyet hesaplarını ve yıpranma payını,
ı) Kamulaştırılacak taşınmazın bedelinin tespitinde etkili olacak diğer objektif ölçüleri,
Esas tutarak düzenleyecekleri raporda bütün bu unsurların cevaplarını ayrı ayrı belirtmek suretiyle ve ilgililerin beyanını da dikkate alarak gerekçeli bir değerlendirme raporuna dayalı olarak taşınmaz malın değerini tespit ederler.
Taşınmaz malın değerinin tespitinde, kamulaştırmayı gerektiren imar ve hizmet teşebbüsünün sebep olacağı değer artışları ile ilerisi için düşünülen kullanma şekillerine göre getireceği kar dikkate alınmaz.
Kamulaştırma yoluyla irtifak hakkı tesisinde, bu kamulaştırma sebebiyle taşınmaz mal veya kaynakta meydana gelecek kıymet düşüklüğü gerekçeleriyle belirtilir. Bu kıymet düşüklüğü kamulaştırma bedelidir.
BİLİRKİŞİLER
Madde 15 - (Değişik: 24/4/2001 - 4650/8. md. )
(...)
Bilirkişilerce yapılan [taşınmazın] değer tespitinde, idarece belgelerin mahkemeye verildiği gün esas tutulur.
ACELE KAMULAŞTIRMA
Madde 27 – (...) aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya (...) işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece sekiz gün içinde [ve] o taşınmaz malın 10 uncu madde esasları dairesinde (...) tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına (...) bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir.
Türk Yargıtay’ı içtihadına göre, irtifak hakkının tesisi (irtifak hakkı bedeli) nedeniyle mülk üzerinde meydana gelen değer kaybının, kural olarak, taşınmazın irtifaktan doğrudan etkilenen kısmının gerçek değerinin %35’ini aşması mümkün değildir (bu miktar, irtifak kamulaştırılması yapılan kısmın normal şekilde kamulaştırılması durumunda tespit edilecek kamulaştırma bedeline tekabül etmektedir). Ancak, bu sınırlama, taşınmazın niteliğine uygun olarak kullanımını hissedilir ölçüde etkileyen bazı özel durumlarda geçerli değildir (örneğin bk., Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin 18 Ekim 2001 tarihli kararı, E. 2001/8183, K. 2001/9078). Arsalar için bu sınırlama %50’dir.
2. Anayasa’nın kamulaştırma ile ilgili 46. maddesi
Anayasa’nın 46. maddesi, 3 Ekim 2001 tarihli 4709 sayılı Kanun ile değişikliğe uğradığı üzere, somut olayla ilgili kısmı şu şekilde ifade edilmektedir:
KAMULAŞTIRMA
Madde 46: Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.
(...) herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.
Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen oran sadece kamulaştırma bedeline ilişkin kararın kesinleştiği tarihten itibaren uygulanabilmektedir (diğerlerinin yanı sıra bk., Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 22 Haziran 2005 (E. 2005/12-384, K. 2005/400) ve 12 Nisan 2006 (E. 2006/12-135 – K. 2006/150) tarihli kararları).
3. Arsa ve arazi arasındaki ayrım
Bu konu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve farklı hukuk daireleri arasında fikir ayrılıklarına neden olduğundan, İçtihatları Birleştirme Hukuk Genel Kurulu, 17 Nisan 1998 tarihinde verdiği kararda, Kamulaştırma Kanunu bakımından arsa ve arazi arasında ayrım yapmak için kullanılması gereken kriterleri belirlemiştir.
Genel Kurul’a göre, 1/1.000 ölçekli uygulama imar planında bulunan taşınmazlar Kamulaştırma Kanunu açısından arsa olarak değerlendirilmektedir.
1/25.000 ölçekli nazım imar planında yer alan taşınmazlar da arsa olarak değerlendirilebilmektedir. Ancak bunun için, öncelikle, belediye tarafından düzenlenen, kanuna uygun olarak kabul edilen ve yürürlüğe giren bir imar planının bulunması gerekmektedir. Ayrıca, söz konusu alan üzerinde, nüfus yoğunluğu ve konutlar, yol ve ulaşım hizmetleri, yerleşim yerlerine göre uzaklık, taşınmazın imar planındaki durumu ve taşınmazın kullanım şekli değerlendirilmelidir.
4. Ekonomik veriler
Türkiye’de, enflasyonun etkileri, Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yayımlanan tüketici fiyat endeksinden hareketle belirlenebilmektedir ().
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın enflasyon hesaplama aracına göre, tüketici fiyat endeksine dayanan, mevcut dava ile ilgili ekonomik veriler şu şekilde ifade edilmektedir: 5 Ekim 2004 (Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurma tarihi) ve 13 Temmuz 2005 tarihleri (karar tarihi) arasında ortalama enflasyon oranı %4,92’dir. Dolayısıyla, başvuranın irtifak hakkı bedeli, bu dönem boyunca %3,67 oranında değer kaybetmiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine atıfta bulunarak, kendisine ödenmesine karar verilen irtifak hakkı bedelinin yetersizliğinden şikâyet etmektedir. Başvurana göre, bu durum, ulusal mahkemeler tarafından taşınmazı hakkında yapılan nitelendirmeden kaynaklanmaktadır: Başvuran, taşınmazının arsa olarak nitelendirilmesi gerektiğini, bu nitelendirmenin, irtifak hakkı tesisi nedeniyle söz konusu mülkün değer kaybının dikkate alınmasına daha fazla imkân vereceğini iddia etmektedir. Başvuran, taşınmazının geri kalan kısmının, kentsel gelişmeden tam anlamıyla yararlanamayacağını ve yine irtifaktan etkilenmeyen komşu parsellerden daha az bir değere sahip olacağını ekleyerek, taşınmazın irtifaktan etkilenen kısmına getirilen sınırlamaların altını çizmektedir. Başvuran, irtifak hakkı bedelinin, taşınmazını etkileyen değer kaybını tazmin etmek için yeterince yüksek olmadığı sonucuna varmaktadır.
Başvuran, aynı projeden etkilenen taşınmazlar için saptanan m2 fiyatının kendi taşınmazının fiyatından daha yüksek olduğunu, zira bu taşınmazların arsa olarak değerlendirildiğini eklemektedir. Başvuran bu bağlamda arazi olarak kullanılan ancak 1/1.000 ölçekli uygulama imar planında bulunan bir taşınmaz ile ilgili olan 26 Nisan 2006 tarihli bilirkişi raporuna atıfta bulunmaktadır.
Başvuran, yine Sözleşmenin 6. maddesi bağlamında, irtifak hakkı bedelinin tespitine yönelik işlemlerin tamamlanması için, kendi ifadesine göre, kanun tarafından öngörülen üç buçuk aylık süreye riayet edilmemesinden ve Anayasanın 46. maddesinin başvuru konusu davada uygulanmamasından şikâyet etmektedir.
Başvuran, ayrıca, irtifak hakkı bedeli miktarının, taşınmazın irtifaktan etkilenen kısmının gerçek değerinin %35’i ile sınırlandırılmasının, Sözleşme’nin 6. maddesine ve 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesine aykırı olduğunu savunmaktadır.
Başvuran, 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesini ileri sürerek, irtifak hakkı bedeli miktarının belirlendiği tarih ile fiilen ödendiği tarih arasında, yani dokuz aylık süreçte söz konusu bedel nedeniyle uğradığı değer kaybından şikâyet etmektedir. Başvuran, yerel mahkemeler tarafından bu bedele Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen oranda gecikme faizinin eklenmemesinden şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi ile 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Söz konusu bu maddelerin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 6
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar,(...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”
1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesi
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. (...)”
Mahkeme, ilgilinin sunduğu şikâyetlerin, bir yandan, irtifak hakkı bedelini tespit etme usulünden ve diğer yandan da bu bedelin miktarından kaynaklandığını değerlendirmektedir. Mahkeme, davaya ilişkin olay ve olguları başvuranın atıfta bulunduğu hükümler kapsamında inceleyecektir.
Taşınmazın hukuki nitelendirmesi ve irtifak hakkı bedelinin miktarı
Başvuran, taşınmazının arsa olarak nitelendirilmesi gerektiğini ve bedelin bu nitelendirme dikkate alınarak hesaplanması gerektiğini savunmaktadır.
Mahkeme, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü olmadığını hatırlatmaktadır. Diğer taraftan, Sözleşmenin 6. maddesi her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da, delillerin kabul edilebilirliği veya değerlendirilmesi gibi öncelikle iç hukuku ve ulusal mahkemeleri ilgilendiren konuları düzenlememektedir (GarcíaRuiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999I).
Somut olayda, Mahkeme, çelişmeli yargılama ilkesine riayet eden ve başvuranın hakkını savunmak için kendi görüşlerini sunma imkânı bulabildiği yargılamanın seyrinde keyfiliğe ilişkin herhangi bir emarenin bulunmadığı kanısındadır. İlgilinin, konuya ilişkin iddiaları, davanın esasına bakan hâkimler tarafından dinlenmiş ve incelenmiştir. Hâkimler, bilirkişi incelemeleri ve Yargıtay içtihadı ışığında, ihtilaf konusu taşınmazın arazi olduğu ve Kamulaştırma Kanunu bakımından arsa olarak nitelendirilemeyeceği kanaatine varmışlardır. Mahkeme, başvuran tarafından ileri sürülen örnekle ilgili olarak, başvuranın taşınmazından farklı olarak, 1/1.000 ölçekli uygulama imar planı dâhilinde bulunan bir taşınmazın söz konusu olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu iki durumun karşılaştırılması ve başvuranın mülkünün arsa olarak nitelendirilmesi gerektiğini iddia etmek için bu örneğe dayanması mümkün değildir.
Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
2. Davanın süresi
Başvuran, kendi bakış açısına göre, davanın, Kamulaştırma Kanunu’na göre üç buçuk ayda sonuçlandırılması gerekirken, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin irtifak hakkı bedeli miktarını yaklaşık dokuz ay içerisinde belirlemesinden şikâyet etmektedir.
Mahkeme, mevcut başvuruya konu edilen sürenin, Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurulması ile 5 Ekim 2004 tarihinde başladığını ve 13 Temmuz 2005 tarihli karar ile sona erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, dava yaklaşık dokuz ay sürmüştür.
Mahkeme, ardından, Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinin, kamulaştırma bedelinin tespiti davası için kendisine başvurulan ilk derece mahkemesine, davanın ivedilikle sonuçlandırılmasını sağlayacak şekilde bazı işlemlerin yerine getirilmesinde belirlenen sürelere riayet etme yükümlülüğü getirdiğini kaydetmektedir. Oysa Mahkeme, söz konusu kanunda, yargılamanın tamamı için hiçbir surette süreden bahsedilmediğini saptamaktadır.
Somut olayda, Mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin irtifak hakkı bedeli miktarını belirlemek için kendisi için gerekli olan yaklaşık dokuz aylık süreç boyunca, dava ile ilgili çok sayıda işlem yaptığını ve özellikle ikincisi başvuran tarafından talep edilen, birçok bilirkişi incelemesinin yapılmasına hükmettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme’ye göre, bu mahkemede yürütülen yargılamanın süresinin, Sözleşme’nin 6. maddesi ve 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesi bakımından makul olmadığının kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
3. Tazminata ilişkin değer kaybı ve gecikme faizinin olmayışı
Başvuran, irtifak hakkı bedelinin, bu bedelin belirlendiği tarih (mahkemeye başvurma tarihi) ile ödendiği tarih (ilk derece mahkemesi kararının verildiği tarih) arasında değer kaybetmesinden şikâyet etmektedir. Başvurana göre, bu bedele Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen oranda gecikme faizinin eklenmesi gerekmekteydi.
Mahkeme, başvuranın taşınmazı üzerindeki irtifak hakkı tesisinin mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme, bu müdahaleyi (Ek Protokol 1. madde bağlamındaki) genel kural ışığında inceleyerek, ihtilaf konusu müdahalenin yasayla öngörüldüğünü ve kamu yararı doğrultusunda meşru amaç taşıdığını, yani doğal gaz boru hattı döşenmesini amaçladığını tespit etmektedir (bk., bu yönde, Boudouka ve diğerleri/ Yunanistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 58640/00, 16 Mayıs 2002). Geriye başvuranın orantısız ve aşırı bir yüke katlanıp katlanmadığı araştırılması kalmaktadır.
Mahkeme, Anayasa’nın 46. maddesinin başvuranın durumuna uygulanmaması konusunda, bu hükme göre, borçlu olunan kamulaştırma bedellerine, ödenmeme nedeni ne olursa olsun, kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanacağını kaydetmektedir. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen faiz oranı, sadece kesin olarak ödenmesine hükmedilen kamulaştırma bedelinin söz konusu olması ve bu bedelin ödenmemesi halinde uygulanabilmektedir. Oysa somut olayda durum böyle değildir. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından belirlenen kamulaştırma bedeli, başvurana karar tarihinde peşin olarak ödenmiştir. Dolayısıyla, ilgilinin iç hukukta Anayasa’nın 46. maddesinin uygulanmasını talep etmesi mümkün değildir.
Ardından kamulaştırma bedelinin değer kaybetmesine ilişkin şikâyete gelince, Mahkeme, kullanılan araçlar ve güdülen amaç arasındaki makul orantılılık ilişkisine riayet edildiğinden ve başvuranın orantısız bir yüke katlanmadığından emin olmalıdır.
Bu bağlamda, Mahkeme, mülkiyete saygı hakkına yapılan her türlü müdahalenin, toplumun genel yararının gerekleri ve bireyin temel haklarının korunması gereği arasında “adil denge”yi gözetmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (diğerlerinin yanı sıra bk., Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A serisi, No. 52). İhtilaf konusu tedbirin istenilen “adil denge”ye uyup uymadığını ve özellikle tedbirin başvuran için orantısız bir yük oluşturup oluşturmadığını belirlemek için, ulusal mevzuatta öngörülen tazminata ilişkin şartları göz önünde tutmak gerekmektedir. Mahkeme, bu bağlamda, mülkün değeri ile ilişkili makul bir miktar ödenmeksizin mülkünden yoksun bırakmanın kendiliğinden aşırı bir müdahale teşkil ettiğini yinelemektedir (Papachelas/Yunanistan [BD], No. 31423/96, § 48, AİHM 1999II) .
Somut olayda, Mahkeme, BOTAŞ’ın başvuranın taşınmazını Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde öngörülen acele usule göre kamulaştırdığını kaydetmektedir. Böylece, belirlenen irtifak hakkı bedeli başvurana teklif edilmiş ve başvuran da miktarın yetersiz olduğu gerekçesiyle bu teklifi reddetmiştir.
Başvuranın teklifi reddetmesi üzerine BOTAŞ 23 Temmuz 2004 tarihinde taşınmaza el koymuş ve 5 Ekim 2004 tarihinde irtifak hakkı bedelinin belirlenmesi için Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır. Bu dava çerçevesinde, Mahkeme birçok bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir ve bu incelemeler sonucunda, 6.963.732.300 TL tutarında bir bedel belirlenmiştir. Bilirkişiler, bu sonuca varırken, taşınmazın mahkemeye başvurulan tarihteki değerini hesaplamışlardır. Mahkeme, 13 Temmuz 2005 tarihinde, bu bedelin başvurana ödenmesine ve bu irtifak hakkının tapu siciline tesciline karar vermiştir.
Mahkeme, yerel mahkeme tarafından böylelikle başvurana ödenmesine karar verilen miktara gecikme faizinin eklenmediğini saptamaktadır. Mahkeme, dikkate alınan süre boyunca, yani mahkemeye başvurma tarihinden karar tarihine kadar enflasyonun etkisini göz önünde bulundurarak, başvuranın kamulaştırma bedelinin %3,67 oranında değer kaybettiğini gözlemlemektedir.
1 No.lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ulusal makamlara tanıdığı takdir yetkisi bakımından, Mahkeme, başvuran tarafından tahsil edilen miktarın kamulaştırılan mülkün değerine uygun ve makul olduğunu değerlendirmektedir (bkz., gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle (mutatis mutandis), yukarıda anılan Papachelas kararı, § 49, bu kararda Mahkeme, Yeminli Bilirkişiler Kurulu tarafından teklif edilen fiyatın sadece yaklaşık % 3’ünden daha düşük olan bedelin başvuranın mülkiyet hakkının ihlal edilmesine yol açmadığı kanaatine varmıştır).
Ayrıca, Mahkeme, daha önce, ödenen miktar ile bedelin tamamı arasındaki küçük farkın (%5’ten az), hesaplama yönteminden kaynaklanan bir belirsizlik payı olarak yorumlanabileceği kanısına vardığını hatırlatmaktadır (bk., Arabacı/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65714/01, 7 Mart 2002).
Bu nedenle Mahkeme, somut olayda, söz konusu tazminatın enflasyon dikkate alınarak düzenlenmesi halinde başvuranın tahsil etmesi gereken miktardan çok az düşük olan bir miktarın ödenmesinin, kamu yararının korunması ve ilgilinin haklarının korunması arasındaki adil dengeyi bozmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı da açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
4. Tazminatın üst sınırının %35 olması
Başvuran, irtifak hakkı bedeli miktarının taşınmazın irtifaktan etkilenen kısmının gerçek değerinin %35’i ile sınırlandırılmasının, Sözleşme’nin 6. maddesinin ve 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmesine neden olduğunu ileri sürmektedir.
Mahkeme, söz konusu sınırlamanın yasal dayanağının Yargıtay içtihadı olduğunu kaydetmektedir. Yargıtay’a göre, irtifak hakkı tesisi nedeniyle taşınmazın tamamında meydana gelen değer kaybının, kural olarak, irtifaktan etkilenen kısmın değerinin %35’ini geçmesi mümkün değildir.
Mahkeme, irtifak hakkının kurulmasından kaynaklanan değer kaybını hesaplama kriterlerinin ve bu oranın, irtifaktan etkilenen kısmın değerinin %35’i ile sınırlandırılmasının şikayet konusu yapılmaması gerektiği kanısındadır (bk., gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle (mutatis mutandis), Seyhan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 45810/99, 20 Mayıs 2008 ve Göksel Tütün/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 32600/03, 22 Eylül 2009). Mahkeme, her halükarda, başvuran tarafından itiraz edilen sınırlamanın mutlak nitelikte olmadığını; irtifak hakkının mülkün niteliğine göre kullanımını belirgin bir şekilde etkilemesi halinde irtifak hakkı bedelinin bu oranın ötesine geçebileceğini gözlemlemektedir. Böyle bir durumda, kamulaştırmadan etkilenen kişi, gerçekte, kendi mülkü üzerinde irtifak hakkı tesisi nedeniyle meydana gelen değer kaybının gerçekte %35’ten fazla olduğunu ve irtifak hakkının kendisini daha büyük bir zarara uğrattığını ileri sürebilmektedir.
Mahkeme, mevcut davadaki durumu somut olarak (in concreto) inceleyerek, ne derecede, ilgilinin bu üst sınırı aşan bir tazminatı gerektiren özel bir durumda bulunduğunu izah etmediğini kaydetmektedir.
Bu nedenle Mahkeme, dosyadaki bilgi ve belgeler ışığında ve 1 No.lu Ek Protokolün 1. maddesinin ulusal makamlara tanıdığı takdir yetkisini göz önünde bulundurarak, başvurana ödenmesine karar verilen irtifak hakkı bedeli miktarına getirilen sınırlamanın, kamu yararı ile ilgilinin haklarının korunmasına ilişkin zorunluluk arasındaki adil dengeyi bozacak nitelikte olmadığı kanaatine varmaktadır. Başvurunun bu kısmının da açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Bu gerekçelere dayanarak, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
Françoise Elens-Passos Françoise Tulkens
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1]Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi – boru hatlarıyla petrol taşımacılığından ve doğal gaz ithalatı, dağıtımı ve satışından sorumlu bir kamu iktisadi teşekkülü söz konusudur.
Full & Egal Universal Law Academy