AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 56511/16
Zeynep MERCAN / TÜRKİYE
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 8 Kasım 2016 tarihinde, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, yukarıda belirtilen 2 Eylül 2016 tarihinde yapılan başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuran Zeynep Mercan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup, 1986 doğumludur ve Giresun’da ikamet etmektedir.
A. Davanın Koşulları
2. Davaya konu olaylar, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde FETÖ/PDY’ye (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) bağlı olmakla suçlanan bir grup, 15 Temmuz 2016’yı 16 Temmuza bağlayan gece, darbe girişiminde bulunmuş, ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Söz konusu gece boyunca, çoğunluğu sivil olmak üzere 200’den fazla sayıda kişi, darbecilere karşı koyarken yaşamını yitirmiştir. Makamlar, söz konusu tarihi müteakip günlerde, ordu ve yargı mensubu birçok kişiyi yakalamış ve görevlerinden uzaklaştırmıştır.
4. Bu kapsamda Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu ("HSYK"), 16 Temmuz 2016 tarihinde, FETÖ/PDY ile ilişkisi olduğundan şüphelenilen -başvuranın da aralarında bulunduğu- 2.900’den fazla hâkim ve savcıyı açığa almıştır. HSYK ayrıca, söz konusu hâkim ve savcılar hakkında ceza soruşturmaları açılmasına izin vermiştir. Başvuran, söz konusu tarihte, Giresun şehrinde hâkim olarak görev yapmaktaydı.
5. Başvuran, 17 Temmuz 2016 tarihinde, saat 07.00’a doğru polis tarafından evinde yakalanmıştır.
6. Giresun Cumhuriyet Savcısı tarafından 18 Temmuz 2016 tarihinde ifadesi alınan başvuran, FETÖ/PDY ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirterek, kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir.
7. İlgili, daha sonra Giresun Sulh Ceza Hâkimi karşısına çıkarılmıştır. Başvuran, hâkim karşısında, aleyhinde yapılan suçlamaları yeniden reddetmiş ve FETÖ/PDY ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını yinelemiştir. Başvuranın avukatı, müvekkilinin, atılı suçları işlediğine dair herhangi bir delil bulunmadığını ileri sürmüş ve serbest bırakılmasını talep etmiştir.
8. Hâkim, başvuranın, ifadesinin alınmasının ardından, tutuklanmasına karar vermiştir. Hâkim kararını, ilgilinin FETÖ/PDY üyesi olduğu gerekçesiyle, açığa alınmasını öngören HSYK’nın 16 Temmuz 2016 tarihli kararı ve Ankara Cumhuriyet Savcılığının suçlaması gibi kuvvetli şüpheleri destekleyecek somut olguların varlığına dayandırmıştır. Hâkim ayrıca, atılı suçun, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen suçlar arasında yer aldığını belirterek ve öngörülen cezanın ağırlığını göz önünde bulundurarak, ilgilinin kaçma tehlikesi bulunduğu kanaatine varmıştır.
9. Ordu Sulh Ceza Mahkemesi, 8 Ağustos 2016 tarihinde, başvuran tarafından tutuklama kararına karşı yapılan itirazı reddetmiştir.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
10. Somut olayla ilgili iç hukuk ve uygulaması, Koçintar/Türkiye (No. 77429/12, §§ 9-26, 1 Temmuz 2014) kararında açıklanmıştır.
11. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi, 25 Şubat 2016 tarihli bir kararla, E.G. ve C.D. isimli gazetecilerin tutuklanmalarının yasaya uygun olmadığı sonucuna varmıştır (dava no. 2015/18567). Anayasa Mahkemesi, öncelikle, Anayasa’nın 19. maddesine ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesine göre, bir kişinin tutuklanmasının, ancak kişinin atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması ve şüphelinin kaçma tehlikesinin veya delillerin karartılması ve tanıklara, mağdurlara veya başka kişilere baskı yapılması tehlikesinin bulunması şeklinde tutuklama nedeninin varlığında mümkün olduğunu hatırlatmıştır. Dolayısıyla Kanuna göre, kuvvetli şüphenin bulunması durumuna, en azından bir tutuklama nedeninin de eklenmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi ayrıca, daha az sınırlayıcı tedbirlerin yetersiz geldiğine hükmedilmesi durumunda, son çare olarak tutuklamaya karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi aynı zamanda Mahkeme’nin içtihadına atıfta bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, özellikle, Lütfiye Zengin ve diğerleri/Türkiye Kararına atıfta bulunarak (No. 36443/06, 14 Nisan 2015), davanın koşullarının, tutuklamanın gerekliliğini haklı çıkarması ve Sözleşme’nin 13. maddesinde belirtilen orantılılık ve gereklilik ilkelerine cevap vermesi gerektiğini belirtmiştir.
12. Anayasa Mahkemesi, ardından 2015/18567 sayılı davanın koşullarını inceleyerek, ilgililer tarafından kendilerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli şüphenin varlığını gösteren somut olguların –yani yasa dışı bir örgüte bu örgüte mensup olmayan bir kişi tarafından yardım ve Devlet sırrı teşkil eden istihbarat bilgilerinin, siyasi ve askeri casusluk amacıyla, elde edilmesi ve ifşa edilmesi durumlarının- bulunmadığını ve üstelik söz konusu özgürlükten yoksun bırakma tedbirinin gerekliliğinin ispatlanmadığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, ihlal kararını, ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırması için ilgili ilk derece mahkemesine tebliğ etmeye karar vermiştir. İlgililer, Anayasa Mahkemesi kararının verildiği tarihten bir gün sonra serbest bırakılmışlardır. Zararlarının telafi edilmesi için hiçbir tazminat talebinde bulunmayan ilgililere, bu bağlamda herhangi bir tazminat ödenmesine karar verilmemiştir.
ŞİKÂYETLER
13. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürerek, kendisine atılı suçun işlendiğine dair delil bulunmaksızın tutuklanmış olmasından ve tutuklama kararının gerekçelendirilmemiş olmasından şikâyet etmektedir.
14. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, maruz kaldığı tutukluluk süresinden şikâyetçidir.
15. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürerek, tutukluluk koşullarından şikâyet etmektedir. Başvuran, dört kişi için öngörülmüş olan bir hücrede sekiz kişi tutulduklarını belirtmektedir.
16. Son olarak başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 1. ve 3. Fıkralarının İhlal Edildiği İddiası Hakkında
17. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. ve 3. fıkralarını ileri sürerek, tutuklanmasının yasaya uygun olmadığı kanısındadır ve aynı zamanda bu tedbirin süresinden şikâyetçidir.
18. Başvuran, tutukluluk haline itiraz edebileceği etkin bir başvuru yolu bulunmadığını açıklamaktadır. Başvuran, Anayasa Mahkemesi nezdinde görevli iki hâkimin ve Anayasa Mahkemesi nezdinde çalışan raportörlerin de yakalanarak, tutuklandıklarını belirtmektedir. Başvurana göre, böyle bir durumda, Anayasa Mahkemesi, tarafsız olarak karar verebilecek durumda değildir. Başvuran, olağanüstü hal kapsamında kanun hükmünde kararname ile alınan tedbirlere karşı başvuru yolunun kapalı olduğunu eklemektedir.
19. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, Sözleşmeci Devletlere, kendilerinin yaptığı iddia edilen ihlalleri, bu iddiaların Mahkeme’ye sunulmasından önce, engelleme veya telafi etme fırsatı sunmayı amaçladığını hatırlatmaktadır (birçok başka karar arasında bk. Selmouni/Fransa [BD], No. 25803/94, § 74, AİHM 1999-V). Sözleşme’nin 13. maddesinin konusu olan ve bu madde ile sıkı bağlantı içinde olan bu kural, iç hukukun, Sözleşme’nin ihlalinin iddia edilmesi durumunda, etkin bir iç hukuk yolu sunulacağı varsayımına dayanmaktadır. Dolayısıyla söz konusu varsayım, Sözleşme tarafından kurulan koruma mekanizmasının, insan haklarını güvence altına alma konusunda, ulusal sistemlere göre ikincil bir nitelik taşımasını öngören ilkenin önemli bir görünümünü teşkil etmektedir (Vučković ve diğerleri/Sırbistan [BD], No. 17153/11, §§ 69-70, 25 Mart 2014, ayrıca bk. Brusco/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 69789/01, AİHM 2001-IX ve Demopoulos ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar) [BD], No. 46113/99, 3843/02, 13751/02, 13466/03, 10200/04, 14163/04, 19993/04 ve 21819/04, § 69, AİHM 2010).
20. Bununla birlikte Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin hükümlerinin, şikâyet konusu ihlale ilişkin iç hukuktaki başvuru yollarının ancak uygun ve yeterli olması durumunda tüketilmesini zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır. Bu başvuru yolları, sadece teoride değil aynı zamanda uygulamada da yeterli bir şekilde var olmalıdırlar, aksi halde istenilen etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun olurlar (özellikle bk. Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 66, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-IV ve Dalia/Fransa, 19 Şubat 1998, § 38, Derleme 1998-I). Üstelik Mahkeme, "genel uluslararası hukuk ilkelerine" göre, bazı özel koşulların, başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme zorunluluğundan muaf tutabileceğini hatırlatmaktadır (daha önce anılan Selmouni kararı, § 75). Bununla birlikte, açıkça faydasız olmayan bir başvuru yolunun başarısına ilişkin şüpheler beslenmesi hususu, iç hukuk yollarının tüketilmemesini haklı göstermek için geçerli bir sebep teşkil etmemektedir (daha önce anılan Brusco ve Koçintar/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 77429/12, 1 Temmuz 2014).
21. Mahkeme, 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerinin ardından, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun, Türk Hukuk Sisteminde kullanılmaya başlandığını dikkate almaktadır. Anayasa’nın 148. maddesinin yeni 3. fıkrası, olağan iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından, Anayasa Mahkemesine, Anayasa, Sözleşme ve Protokolleri tarafından korunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruları inceleme yetkisi vermektedir.
22. Mahkeme, daha önce, bir hukuk davasının hakkaniyetten yoksun olduğu iddiasını içeren Hasan Uzun/Türkiye davası ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013) kapsamında, bu yeni başvuru yolunu incelemiştir. Bu davanın incelenmesi sırasında, Mahkeme, öncelikle söz konusu bireysel başvuru yolunun, erişilebilirliği ve koşulları gibi uygulamaya ilişkin yönlerine eğilmiştir. Mahkeme, daha sonra, bu yeni başvuru yoluyla ilgili olarak, kanun koyucunun iradesini, yani Türk Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanını, kendisine verilen imkânları ve kararlarının içeriğini ve etkilerini incelemiştir (daha önce anılan karar Hasan Uzun, § 53). Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan yeni bireysel başvuru yolunun temel yönlerini incelemesinin ardından, söz konusu başvuru yolunun, ilke olarak, Sözleşme’ye ilişkin şikâyetler hakkında uygun bir telafi imkânı teşkil etmediğini söyleyecek herhangi bir unsur bulunmadığı kanaatine varmıştır. Dolayısıyla Mahkeme, bu korumanın sınırlarını denetlemenin, mağdur olduğunu iddia eden kişiye düştüğü sonucuna varmıştır (daha önce anılan karar Hasan Uzun, § 69).
23. Mahkeme, bu kararın ardından, başvuranların bu yeni başvuru yolunu kullanmamış oldukları ve dolayısıyla iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle, birçok başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (diğer birçok karar arasında bk. Özkan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 28745/11, 1 Ekim 2013, Leyla Zana/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 58756/09, 1 Ekim 2013, Schmick/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 25963/14, 7 Nisan 2015, X/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 61042/14, 19 Mayıs 2015, Duran/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 79599/13, 19 Mayıs 2015 ve Berker ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 54769/13, 20 Ekim 2015, Sözleşme’nin 3, 6, 10 ve 11. maddelerine ilişkin şikâyetleri içeren davalar).
24. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin şikâyetlerle ilgili, özellikle, Koçintar Kararında (daha önce anılan karar, § 44), bu yeni başvuru yolunun tüketilmediği gerekçesiyle, tutukluluğun süresine ilişkin şikâyetin kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak başvurunun, tutuklunun serbest bırakılmasına yol açabileceğini tespit etmesinin ardından, söz konusu yolun, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin şikâyetine uygun bir telafi getirebileceği ve makul başarı imkânı sunduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme, Koçintar kararından sonra, birçok defa, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun, tutukluluk süresine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında tüketilmesi gereken bir hukuk yolu olarak değerlendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir (diğer kararlar arasında bk. Hebat Aslan ve Firas Aslan/Türkiye, No. 15048/09, § 50, 28 Ekim 2014, Levent Bektaş/Türkiye, No. 70026/10, §§ 42-44, 16 Haziran 2015 ve Iğsız/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 16086/12, 3 Mart 2015). Son olarak Mahkeme, Sakkal ve Fares/Türkiye Davasında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 52902/15, 7 Haziran 2016), ilgililerin Mahkeme’ye başvuruları öncesinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmamış olmaları sebebiyle, başvuranların Sözleşme’nin 5. maddesinin 2. ve 4. fıkralarına ilişkin şikâyetlerini, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, reddetmiştir.
25. Mahkeme, mevcut davada, bu içtihadını değiştirmek için herhangi bir sebep görmemektedir. Aslında, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun, başvuran tarafından ileri sürülen Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikâyete de uygun bir telafi getiremeyeceğini veya makul başarı imkânı sunmayacağını söylemesini gerektiren, Mahkeme’ye sunulmuş, herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararlar, özellikle gazeteciler E.G. ve C.D. ile ilgili 25 Şubat 2016 tarihli karar, bu tezi desteklemiştir. Şöyle ki, Anayasa Mahkemesi, bu kararda, ilgililerin atılı suçları işlemiş olduklarına dair kuvvetli şüphenin varlığını gösteren somut olguların bulunmadığı ve ilgilileri hürriyetinden mahrum bırakacak tedbirin gerekliliğinin kanıtlanmadığı gerekçesiyle, iki gazetecinin tutuklanmasının, Anayasa’nın 19. maddesinin 3. fıkrasını ihlal ettiği kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu vesileyle, Mahkeme içtihatlarına, özellikle Lütfiye Zengin ve diğerleri kararına (daha önce anılan) geniş ölçüde başvurmuş ve Mahkeme tarafından oluşturulan ilkeleri uygulamıştır. İhlal kararı, ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırması için Ağır Ceza Mahkemesi’ne tebliğ edilmiş, böylece ilgililer hemen ertesi gün serbest bırakılmıştır.
26. Somut olayda başvuranı, söz konusu başvuru yolunu tüketme zorunluluğundan muaf tutabilecek özel koşulların olup olmadığı sorununa gelince, Mahkeme, ilgili tarafından ileri sürülen iddiaların, bu aşamada, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun etkinliğinden ilk bakışta (prima facie) şüphe duyulmasına, imkân vermediği kanaatindedir. Mahkeme, başvuranın, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tarafsızlığı hususunda duyduğu basit endişelerin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. Fıkrasına göre başvuranı bu yargı organına bireysel başvuru yapma yükümlülüğünden muaf tutmayacağı kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, -yeniden- açıkça faydasız olmayan bir başvuru yolunun başarı imkânına ilişkin şüpheler beslenmesi hususunun, söz konusu yolun kullanılmamış olmasını haklı göstermek için geçerli bir sebep teşkil etmediğini hatırlatmaktadır (daha önce anılan Akdivar ve diğerleri, §71). Mahkeme ayrıca, tarafsızlığın bulunmadığı iddiasının, gerektiği takdirde, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası alanında bir şikayet konusu olabileceğini, ancak bu türden bir iddianın, ilke olarak, Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin bir şikayetle ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilmesi yükümlülüğünden kurtulmak için önleyici bir şekilde ileri sürülemeyeceğini hatırlatmaktadır (örneğin bk., mutatis mutandis (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla) Béla Kovacs and Béláné Kovacs/Macaristan (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 50135/12, §§ 33 ve 34, 30 Eylül 2014).
27. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususları ve dava konusu olayların tümünü dikkate alarak, başvuranın, Anayasa Mahkemesi’ne başvurma yükümlülüğünden muaf tutulabilmesi için herhangi özel bir koşulun bulunmadığı kanaatindedir. Aksine, Mahkeme’ye göre, başvuran bu yükümlülüğü yerine getirmiş olsaydı, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının Devletlere tanımayı amaçladığı imkânı, yani, ulusal mahkemelerin şikayet konusu eylem ya da ihmallerin Sözleşme’ye uygunluğunu inceleme imkânını sunmuş olacaktı; ayrıca her halükârda tüm bu aşamalardan sonra başvuranın şikâyetini Mahkemenin önüne getirmesi durumunda bile, ulusal mahkemelerin görüşlerinden faydalanabilecekti. Bu koşullarda, Mahkeme, kendi rolünün yerel mahkemelere göre ikincil nitelikte olduğunu vurgulayarak, başvuranın, yerel mahkemelere Sözleşme ile getirilen koruma mekanizması içerisinde sahip oldukları temel rolü oynama fırsatını verecek bir girişimde bulunmadığı kanaatindedir (daha önce anılan Vučković ve diğerleri, § 90).
28. Sonuç olarak Mahkeme, başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuş olması gerektiği, ancak başvuranın bu yolu tüketmediği kanısındadır.
29. Ayrıca, başvuranın tutuklanması kararı olağanüstü hal uygulaması çerçevesinde, kanun hükmünde kararname ile alınan bir tedbir olmadığı için Mahkeme, başvuranın tutukluluk kararına karşı başvuru yolunun bulunmadığı yönündeki iddiasını haklı görmemiştir.
30. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin şikâyeti reddetmiştir.
B. Sözleşme’nin 3. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında
31. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesini ileri sürerek, tutukluluk koşullarından şikâyet etmektedir.
32. Başvuranın bu şikâyeti herhangi bir ulusal makam önünde ileri sürmemiş olması sebebiyle, Mahkeme, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
C. Sözleşme’nin 6. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında
33. Son olarak başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
34. Mahkeme, söz konusu şikâyetin bu aşamada sunulmasının, erken olduğu ve dolayısıyla bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanısındadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 17 Kasım 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy