AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 40692/20
Hüseyin MERMER/TÜRKİYE
Başkan
Jovan Ilievski
Hâkimler
Lorraine Schembri Orland,
Diana Sârcu
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla 10 Ocak 2023 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”),
1990 doğumlu bir Türk vatandaşı olan ve Ankara’da tutuklu bulunan, Ankara Barosuna bağlı Avukat F. Onuk tarafından temsil edilen Hüseyin Mermer’in (“başvuran”), 2 Eylül 2020 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 40692/20)
Başvurunun, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini,
Hükümetin, başvurunun bir komite tarafından incelenmesine ilişkin itirazının Mahkeme tarafından reddedildiği kararı dikkate alarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru, 12 Eylül 2017 tarihinde duruşmaya ara verildiği sırada başvuranın üç kolluk görevlisi eşliğinde adliye tuvaletine götürülürken maruz kaldığı kötü muamele iddialarıyla ve söz konusu kötü muamele iddiaları hakkında yürütülen ceza soruşturmasının yetersizliğiyle ilgilidir. Başvuran, 12 Eylül 2017 tarihinde, 15 Temmuz 2016 tarihli başarısız darbeye katıldığı iddiasıyla ve aynı zamanda FETÖ/PDY (Türk makamları tarafından “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması” adıyla belirtilen örgüt) isimli örgüte üye olduğu iddiasıyla, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yargılanmıştır. Duruşmaya ara verildiği sırada, üç kolluk görevlisi, adliyede tuvalete gitmek isteyen başvurana eşlik etmiştir. Kolluk görevlileri bu sırada başvurana karşı zor kullanmıştır. Yetkili Cumhuriyet savcısı tarafından söz konusu olayla ilgili olarak iki soruşturma açılmıştır: biri başvuran tarafından maruz kalınan kötü muamele ve diğeri görevdeki bir kamu görevlisine hakaret ile ilgilidir. İkinci yargılama, yetkili ulusal mahkeme önünde halen derdesttir. 18 Eylül 2017 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine, başvuran Ankara Ceza İnfaz Kurumunda bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Tıbbi rapor, başvuranın sağ el bileğinin dış kısmında 7 cm’lik bir hiperemik, iyileşmiş yara ve iç kısmında iki adet mavi ve mor renkli hiperemik izi olduğunu belirtmektedir. Yine Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, Adli Tıp Kurumu, başvuranın muayenesinin ardından, 18 Eylül 2017 tarihli tıbbi raporda tespit edilenler hariç başvuranın vücudunda yeni bir lezyon bulunmadığını kaydetmiştir. Adli Tıp Kurumu, başvuranın kafasında, kemiklerinde veya iç organlarında herhangi bir lezyon veya travma tespit etmemiştir. Ankara Cumhuriyet Savcısı, 19 Ekim 2018 tarihli bir kararla, başvuranı ve ilgili üç kolluk görevlisini dinledikten sonra ve başvurana ilişkin tıbbi muayene sonuçlarını dikkate alarak, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Savcı, başvuranın şikâyetinin, söylemlerine göre, 12 Eylül 2017 tarihinde duruşmaya ara verildiği sırada tuvalete giderken kendisine eşlik eden üç kolluk görevlisi tarafından kötü muamele uygulandığı iddialarıyla ilgili olduğunu tespit etmiştir. Savcı ardından, başvuranın ifadelerinin aksine ve kolluk kuvvetlerine karşı inatçı davranışlarını dikkate alarak, kolluk kuvvetlerinin kendisini bir hücreye yerleştirdiğini ve tuvalete götürmediğini kaydetmiştir. Böylelikle Ankara Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen karar, Ankara Sulh Ceza Hâkimliğinin 7 Ocak 2019 tarihli kararıyla onaylanmıştır. Savcı, kararına gerekçe olarak, özellikle, kolluk kuvvetlerinin, başvuranın kendilerine karşı agresif bir tavrı olması nedeniyle başvuranı zapt etmek üzere başvurana karşı zor kullandığını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, 11 Haziran 2020 tarihli bir kararla, başvuranın bireysel başvurusunu, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Başvuran, tuvalete gittiği sırada kolluk kuvvetleri tarafından kötü muameleye maruz kaldığını ve bu bağlamda yürütülen ceza soruşturmasının yetersiz olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 3 ve 6. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Mahkeme, başvuran tarafından sunulan şikâyetlerin sunulma şekli ve esasını dikkate alarak (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), bu şikâyetleri yalnızca Sözleşme’nin 3. maddesi açısından değerlendirecektir. Yetkili makamlar tarafından kontrole tabi tutulan kişiler durumunda Sözleşme’nin 3. maddesine esas yönünden riayet edilmesine ilişkin genel ilkeler, özellikle Bouyid/Belçika ([BD], no. 23380/09, §§ 81-90, AİHM 2015) kararında özetlenmiştir. Bir kişinin, özgürlükten yoksun bırakıldığı veya daha genel olarak kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya bulunduğu bir durumda, davranışları gereği mutlak suretle gerekli olmayan hallerde fiziki güç kullanımı, insan onuruna zarar vermektedir ve bu durum, ilke olarak, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil etmektedir (yukarıda anılan Bouyid kararı, § 100). Mahkeme, Hükümetin başvuranın üç kolluk görevlisine hakaret ederek ve görevlerini yapmalarını engellemek için ayaklarını yerde sürüyerek direnerek, kendilerine karşı agresif bir tavrı olduğunu ileri sürdüğünü tespit etmektedir. Başvuran ise kolluk görevlilerinden birinin eliyle boynunu sıktığını ve kendisini tuvalete değil hücreye götürdüğünü iddia etmektedir. Tarafların görüşlerinden, başvuranın davasında karar veren Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin ve başvuranın temsilcisinin, devam etmekte olan duruşmanın aksamasını önlemek amacıyla, düzenin muhafaza edilmesi nedeniyle başvuranın bir hücreye yerleştirildiği konusunda bilgilendirildiği anlaşılmaktadır. Mahkeme, dahası, Adli Tıp Kurumunun 18 Eylül 2017 tarihli tıbbi raporda tespit edilenler hariç başvuranın vücudunda herhangi bir dış veya iç lezyon veya travma olmadığını belirttiğini tespit etmektedir. Mahkeme, mevcut davada, içtihatlarından doğan ilkeler ve aynı zamanda Ankara Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmada ortaya çıkan yukarıda belirtilen delil unsurlarının değerlendirmesi ışığında, üç kolluk görevlisinin müdahalesinin, bir bütün olarak, başvuranın inatçı davranışları karşısında orantısız bir güç kullanımı olmadığını kaydetmektedir. Başvuran, kolluk görevlilerinin, mevcut davada olduğu gibi, inatçı kişileri hareketsiz hale getirmek üzere genellikle kolluk kuvvetleri tarafından kullanılan ölümcül veya ölümcül olmayan silahlar kullandığını iddia etmemektedir (Perrillat-Bottonet/İsviçre, no. 66773/13, §§ 47-48, 20 Kasım 2014 kararı ile karşılaştırın). Dahası, yetkili ulusal makamlar, başvuranın vücudunda tespit edilen lezyonlara yönelik tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama sunmuştur. Bu nedenle, somut olayın koşulları dikkate alındığında, güç kullanımı, başvuranın şiddet davranışları karşısında gerekli ve orantılı idi. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönü bağlamındaki şikâyeti açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir. Mahkeme, ulusal makamların soruşturma açma ve yürütme yükümlülüğüne ilişkin olarak, özellikle El-Masri/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti ([BD], no. 39630/09, §§ 182-185, AİHM 2012), ve Mocanu ve diğerleri/Romanya ([BD], no. 10865/09 ve 2 diğer başvuru, §§ 316-326, AİHM 2014 (alıntılar)) kararlarında belirtilen genel ilkelere atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, başvuranın yetkili Cumhuriyet savcısı önünde kötü muamele iddialarını belirttiğini kaydetmektedir. Söz konusu Cumhuriyet savcısı, başvuranın vücudunda tespit edilen lezyonların niteliğinin belirlenmesi için tıbbi muayene yapılmasını talep etmiştir. Savcı, başvuranı ve olaya karışan kolluk kuvvetlerini dinlemiştir. Savcı, soruşturmasını tamamladıktan sonra, kolluk görevlileri tarafından başvurana karşı zor kullanılmasının gerekliliğini tespit etmiştir. Savcı, başvuranın vücudunda tespit edilen lezyonların oluşumuna ilişkin ikna edici bir açıklama sunmuştur. Savcı, kararını, özellikle, kolluk kuvvetlerinin, kendilerine saldırgan davrandığı ölçüde başvurana boyun eğdirmek için zor kullandığını ileri sürerek gerekçelendirmiştir. Başvuran, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz etmiştir. Son olarak başvuran, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, açıkça dayanaktan yoksunluk nedeniyle bu başvuruyu reddetmiştir. Sonuç olarak, söz konusu değerlendirmeler ışığında, başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesinin usul yönü bağlamındaki şikâyeti açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 2 Şubat 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan