AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 45808/18
M.Ö. / Türkiye
Başkan,
Carlo Ranzoni,
Hâkimler,
Egidijus Kūris,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 14 Aralık 2021 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
Bir Türk vatandaşı olan M.Ö.’nün (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 21 Eylül 2018 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu (45808/18 no’lu) başvuruyu;
başvuranın Anayasa Mahkemesi nezdindeki yargılamalarda adil yargılanma ve masumiyet karinesi hakkına ilişkin şikâyetlerinin Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Başkanlığı Başkan vekili olarak görev alan Nuri Uzun tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olarak beyan edilmesi kararını;
başvuranın adının açıklanmaması kararını;
başvuru sahibine kendisini temsil etmesine izni verilmesi kararını;
ve tarafların görüşlerini dikkate alarak;
Gerçekleştirilen müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın adil olmadığı iddiasıyla ilgilidir. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden kısa bir süre önce yargıdan istifa eden başvuran, darbe girişimine aracılık eden silahlı terör örgütüne (FETÖ/PDY) üye olduklarından şüphelenilen hâkim ve savcılar hakkındaki bir adli soruşturmada şüpheli olarak yer almıştır. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (“HSYK”) 16 Temmuz 2016 tarihinde başvuran dâhil 2.734 hâkim ve savcıyı FETÖ/PYD üyesi oldukları yönünde kuvvetli şüphe bulunduğu gerekçesiyle görevden uzaklaştırmıştır. Ceza soruşturması kapsamında, Sulh Ceza Mahkemesinin 29 Temmuz 2016 tarihli kararıyla başvuranın malvarlığına tedbir amaçlı el konulmuştur. 13 Ağustos 2016 gecesi HSK Başkan Vekili,, görevlerinden uzaklaştırılan tüm hâkim ve savcılara silahlı terör örgütü üyeliği “kesin olarak kanıtlanan” kişiler olarak atıfta bulunan bir dizi tweet yayınlamıştır. Başvuran, 24 Ağustos 2016 tarihinde diğer birçok hâkim ve savcıyla birlikte meslekten çıkarılmıştır.
2. Başvuranın avukatı D.U. 3 Ekim 2016 tarihinde, başvuranın adına Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunarak, diğer hususların yanı sıra, başvuranın yargı teşkilatından istifa etmesine rağmen, HSK’nın başvuran aleyhine aldığı görevden uzaklaştırma ve çıkarma tedbirleri; banka hesabına ve taşınmaz mallarına önleyici el koyma tedbirleri ve HSK Başkan Vekili’nin tartışmalı tweet'i nedeniyle masumiyet karinesi hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur.
3. Başvuranın bireysel başvurusu Anayasa Mahkemesi önünde incelenirken, D.U. 2 Mayıs 2017 tarihinde tutuklanmıştır.
4. Anayasa Mahkemesi, 24 Temmuz 2017 tarihinde başvuranın şikâyetlerini tek tek ele almadan iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvuranın başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
5. Bu kararın tebliği D.U.’nun eski ofis adresinin kapısına 8 Ağustos 2017 tarihinde asılmıştır. Tebligat parçasında, avukatın yeni adresini yetkililere bildirmeden taşındığı ve bu nedenle kararın hükmen tebliğ edilmiş sayıldığı belirtilmiştir.
6. D.U. 12 Ekim 2017 tarihinde tahliye edilmiştir.
7. Başvuran, 3 Nisan 2018 tarihinde başka bir avukat aracılığıyla Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvurunun durumunu sorduğunda 24 Temmuz 2017 tarihli kararın bir örneğini almıştır. Başvuran, bu tarihi, bireysel başvurusunun sonucunu öğrendiği tarih olarak tanımlamaktadır.
8. Başvuranın avukatı D.U. 26 Temmuz 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararının bir örneğini almış ve bir teslim makbuzu talep etmiştir. Anayasa Mahkemesi, D.U.’nun talebine yanıt vermiş ancak 24 Temmuz 2017 tarihli kararının tebliğ tarihinin değişmediğini, yani tebliğ tarihinin 8 Ağustos 2017 olduğunu belirtmiştir.
9. Başvuran, 21 Eylül 2018 tarihinde Mahkemeye başvurusunu sunmuş ve esas olarak Anayasa Mahkemesinin malvarlığına el konulmasına ve HSK Başkan Vekilinin 13 Ağustos 2016 tarihli tweet'i nedeniyle masumiyet karinesi hakkına ilişkin Sözleşme kapsamında sunduğu şikâyetlerini incelemediğini ileri sürmüştür. Başvuran, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurusunu kabul edilemez olduğunu beyan ettiği kararında sunulan genel gerekçenin, davasının olgusal koşullarıyla veya başvurusunda öne sürdüğü belirli şikâyetlerle ilgili olmadığını ileri sürmüştür.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Kapsam10. AİHM, başvuranın başvuru formunda ayrıca 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesinin esas yönü kapsamında önleyici el koyma tedbiri hakkında şikâyette bulunduğunu ve bu bağlamda görüşlerini sunarak Mahkemeden bu şikâyeti başvurusunda tekrar kayda almasını ve kabul edilebilirlik ve esaslar yönünden incelemesini talep ettiğini not etmektedir.
11. Ancak Mahkeme, başvuranın 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetinin, diğer bazı şikâyetleriyle birlikte, Mahkeme İçtüzüğü uyarınca, tek hâkimli Bölümün Başkanı tarafından zaten kabul edilemez olarak ilan edildiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, bu aşamada bu şikâyeti incelemeyecektir. Mahkeme ayrıca, şikâyetin başvuruyla kayda alınması için hiçbir gerekçe bulunmadığını kaydetmektedir.
12. Dolayısıyla davanın kapsamı, Hükümete tebliğ edilen şikâyetlerle, yani Anayasa Mahkemesinin dava konusu kararının 6 § 1 maddesi uyarınca gerekçe gösterme yükümlülüğü ile uyumluluğu ve dava konusu tweet'in başvuranın Sözleşme'nin 6 § 2 maddesi uyarınca masumiyet karinesi hakkı ile çelişip çelişmediği ile sınırlıdır.
Altı ay süre kuralına uyulması hakkında13. Hükümet, diğerlerinin yanı sıra, başvuranın, Anayasa Mahkemesinin ihtilaflı kararının iç hukuka uygun olarak avukatının eski ofisine tebliğ edildiği tarihten itibaren altı ay içinde başvurusunu yapmadığını ileri sürmüştür.
14. Başvuran bu argümana katılmayarak, kararın önceki adresine tebliğ edilmiş sayıldığı tarihte avukatının tutuklu bulunmasından dolayı altı aylık süre sınırının hesaplanmasının başlangıç tarihinin 3 Nisan 2018 tarihi olarak yani diğer avukatının Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurunun sonucuna dair bilgi almayı talep ettiği ve bu sonucun bir örneğini aldığı tarih olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
15. Mahkeme, son iç hukuk kararının yazılı kopyası olarak başvurana gönderildiği durumlarda, yazılı kararın bildirildiği tarihin altı aylık sürenin başlangıç tarihi olarak alınmasıyla Sözleşme'nin 35 § 1 maddesinin amacına ve hedefine en iyi şekilde ulaşılabileceğini hatırlatır (bk. Worm / Avusturya, 29 Ağustos 1997 kararı, § 33, Hüküm ve Karar Raporları 1997-V ve Sabri Güneş / Türkiye [BD], no. 27396/06, § 53, 29 Haziran 2012). Mevcut davada olduğu gibi, başvuranın kendisini temsil etmesi için bir avukat tayin etmesi durumunda, altı aylık süre, kararın yalnızca daha sonra başvuranın kendisine tebliğ edilmiş olabileceği gerçeğine rağmen, nihai kararın başvuranın avukatına tebliğ edildiği tarihten itibaren başlar(bk. Otto / Almanya (k.k.), no. 21425/06, 10 Kasım 2009; Çelik / Türkiye (k.k.), no. 52991/99, AİHM 2004-X; ve Pejić / Hırvatistan (k.k.), no. 66894/01, 19 Aralık 2002). Ayrıca, Mahkeme davalı Hükümet tarafından veya başvuru sahibi tarafından belirlenenle çelişen altı aylık kuralın uygulanması için bir tarih belirleyebilir (bk. İpek / Türkiye (k.k.), no. 39706/98, 7 Kasım 2000) .
16. Mevcut davada Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin kararının, 8 Ağustos 2017 tarihinde kapıya asılmak suretiyle avukatın önceki adresine tebliğ edilmiş sayıldığını kaydetmektedir. Başvuranın avukatının o tarihte tutuklu olduğu konusunda herhangi bir ihtilaf bulunmamakla birlikte, başvuran tebligat yönteminin geçerliliği ve uygunluğuna itiraz etmiştir. Başvurana göre, avukatı tutuklu olduğu için, yetkililer avukatının nerede olduğunu Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi’nde (“UYAP”) kolayca bulabilirdi ve karar kendisine tutukluluk merkezinde şahsen tebliğ edilebilirdi. Başvuran, tutukluluk merkezindeki tutuklulara belgelerin sunulmasını sağlayan ilgili yerel hükümlere dayanmıştır.
17. Mahkeme, avukatın önceki ofis adresinde gerçekleştirilen tebligatın Sözleşme'nin 35 § 1 maddesinin amaçları bakımından iç hukuka uygun olup olmadığını belirlemeye ihtiyaç duymamaktadır. Zira uygun olmadığını varsaysa bile, Mahkeme başvuranın avukatının, Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvurunun durumunu öğrenmek için gerekli adımları atması gerektiği tarihten itibaren geçen altı ay süre içinde bireysel başvurunun yapılmadığını gözlemlemektedir. Mahkeme, avukatın müvekkilinin davalarını takip etmenin getirdiği zorluklar ile karşılaşmış olabileceğinin farkında olmakla birlikte, tutuklu olma durumunun kendisini, mesleki özen yükümlülüğünden muaf tutmak için başlı başına yeterli olduğunu kabul etmemektedir (bk. gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Karalar / Türkiye (k.k.), no. 1964/07, § 64, 11 Haziran 2019). Ayrıca, avukatın, başvuranın bireysel başvurusunun durumu hakkında Anayasa Mahkemesine zamanında herhangi bir araştırma yapmadığı görülmektedir. Başka bir deyişle, avukat 12 Ekim 2017 tarihinde serbest bırakılmasının ardından 26 Temmuz 2018 tarihine kadar Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmamıştır. Buna göre, başvuranın karardan ne zaman haberdar olduğuna bakılmaksızın, altı aylık süre sınırının en geç 13 Ekim 2017 tarihinden itibaren hesaplanması gerekirken, başvuran 21 Eylül 2018 tarihinde yani, 11 ay 8 gün sonra Mahkemeye başvurmuştur.
18. Dolayısıyla, başvuru, süresi dışında çok geç yapılmış olup Sözleşme’nin 35 § 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 20 Ocak 2022 tarihinde bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan