AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 60666/10
Sabahattin İNCİ ve diğerleri / Türkiye
Başkan
András Sajó,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 10 Mart 2015 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda anılan 14 Temmuz 2010 tarihli başvuruyu göz önünde bulundurarak yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuranlar Sabahattin İnci, Şükran Tutar ve Durmuş İnci, Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1959, 1984 ve 1990 yılında doğmuşlardır ve Isparta’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde [Bundan böyle “Mahkeme” olarak anılacaktır.] Isparta Barosu’na bağlı Avukat R. Ertuğrul tarafından temsil edilmektedirler. Başvuranlar, 17 Haziran 2003 tarihinde Yalvaç ilçesine bağlı Bahtiyar köyünde meydana gelen selde hayatını kaybeden Ayşe İnci’nin sırasıyla, dul kalan eşi ve çocuklarıdır.
Davanın Koşulları
2. Davanın koşulları, başvuranların dile getirdiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Şiddetli yağışların ardından 17 Haziran 2003 tarihinde Bahtiyar Köyü’nden geçen derenin yukarısında bulunan koruma barajı taşarak, başvuranların evinin de bulunduğu birçok evin yıkılmasına neden olmuştur. Bu felaket sırasında, başvuranların yakını da dâhil olmak üzere iki köylü hayatını kaybetmiştir.
4. Yalvaç Cumhuriyet savcısı bu felaketin ardından re’sen ön soruşturma başlatmıştır. Yalvaç Cumhuriyet savcısı, Süleyman Demirel Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi (Isparta) öğretim görevlilerinden bilirkişi raporu hazırlamalarını talep etmiştir. Bu rapor 31 Temmuz 2003 tarihinde düzenlenmiştir. Bu rapordaki bilgilere göre, Bahtiyar Köyü 1967 yılında, sel riski olan bir bölge olarak sınıflandırılmış ve dere yakınındaki evlerin köydeki daha güvenli bir bölgeye taşınmasına karar verilmiştir. Köylülerin bazıları riskli bölgeyi terk edip kendilerine gösterilen arazilere yerleşmiş olsalar da, başvuranlar dâhil olmak üzere bazı aileler söz konusu bölgede oturmaya devam etmişlerdir. Bilirkişiler, baraj ile ilgili olarak, barajın yapımı için kullanılan taş bloklarının yeterince birleştirilmediğini ve kullanılan harcın tutturulmadığını değerlendirmişlerdir ki bu durum yapının dayanıklılığını ve sağlamlığını etkilemiştir. Son olarak bilirkişiler, derenin taşmasının olağanüstü olduğunu ve bu türden felaketlere karşı koruma eserlerin tasarlanılamayacağını ve inşa edilemeyeceğini tespit etmişlerdir.
5. Cumhuriyet savcısı, bu raporda belirtilen sonuçlar ışığında, ihmal nedeniyle adam öldürme suçundan müteahhidi 7 Kasım 2003 tarihinde suçlamıştır. Ardından, Cumhuriyet savcısı, 16 Haziran 2004 tarihinde, Devlet Su İşleri bünyesinde görev yapan ve yapı projesini hazırlayan, onaylanmasında yer alan on görevliyi aynı suçtan dolayı suçlamıştır.
6. Yargılama, Yalvaç Asliye Ceza Mahkemesi önünde başlamıştır.
7. Dava esnasında, İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim görevlileri tarafından, ilgili mahkemenin talebi üzerine, bir bilirkişi raporu 6 Temmuz 2005 tarihinde düzenlenmiştir. Bilirkişiler, barajın boşluklardan suyun geçmesini sağlamak için inşa edilmesi ve kurulması nedeniyle suyu değil katı maddeleri tutmayı amaçladığı yönünde açıklamada bulunmuşlardır. Bilirkişilere göre, baraj kayma ve yıkıma yeterince dayanıklıydı ve eser gereği gibi incelenmişti. Bilirkişiler, en ince ayrıntıları gözeten mühendislik tekniklerine göre tasarlanan ve inşa edilen eserlerin bile sel felaketlerini engelleyemeyeceğini belirtmişlerdir. Bilirkişiler, % 9-15 oranında seyreden ve dere yatağında mevcut olan önemli seviye düşmesi nedeniyle burada bulunan kayaların suyun kuvvetiyle sürüklendiği, yapıyı çatlattığı ve böylelikle dinamik bir etkinin oluştuğu yönünde açıklamada bulunmuşlardır.
8. Başka bir rapor, dava çerçevesinde, Selçuk Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi öğretim görevlileri tarafından 13 Aralık 2005 tarihinde düzenlenmiştir. Raporda, barajın doğru şekilde tasarlandığı sonucuna varılmıştır. Bilirkişiler, dere akışının felaket sırasında olağanüstü olduğunu ve bu nitelikte olan bir akışı durdurmanın mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Bilirkişiler, eserin suyun sürüklediği çakıl birikintisinin etkisi nedeniyle taştığını onaylamışlardır.
9. Yeni Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, ihmal nedeniyle adam öldürme suçu için öngörülen cezanın artırılmış olmasından dolayı, Asliye Ceza Mahkemesi görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını Yalvaç Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.
10. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları ve davaya müdahil taraf olarak katılan başvuran Sabahattin İnci’yi dinlemiştir. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesi önünde Asliye Ceza Mahkemesi tarafından elde edilen bilirkişi raporlarının geçersizliğini savunmuştur. Öte yandan başvuran, bilirkişilerin, suçlanan ve Devlet Su İşleri’nde görev yapan Devlet memurlarının etkisi altında kaldıklarını iddia etmiş ve yabancı bir bilirkişi tarafından rapor düzenlenmesini talep etmiştir. Başvuranın kanaatine göre, daha sonraki iki raporu düzenleyen bilirkişilerin – başvurana göre – sanıklara cezai sorumluluk yüklenmemesi için taraflı davranması nedeniyle ön soruşturma sırasında tanzim edilen ilk bilirkişi raporunun dikkate alınması gerekmekteydi.
11. Ağır Ceza Mahkemesi, 13 Aralık 2006 tarihinde, bütün sanıkların beraatına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi öncelikle, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 4. maddesi gereğince, Asliye Ceza Mahkemesi tarafından benimsenen yargılama usullerinin tamamen geçerli olduğunu kaydetmiştir.
12. Akabinde, Ağır Ceza Mahkemesi, Bahtiyar Köyü’nün selden her daim etkilendiğini tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi özellikle aşağıda belirtilen hususları dikkate sunmuştur. 1963 yılında meydana gelen sel olaylarının ardından konumu itibariyle köy 1967 yılında tehlikeli bölge olarak ilan edilmiş, köy sakinleri yeni taşınmazlara sahip olmuş ve yeni evlerin inşa edilmesi amacıyla kendilerine krediler verilmiş ancak köyde oturan bazı şahıslar tehlikeli bölgede ikamet etmeye devam etmişlerdir. Ağır Ceza Mahkemesi, 1996 yılında, suyun gücünü azaltmak ve aynı zamanda suyun akışını ayarlamak için Devlet Su İşleri tarafından derenin üzerinde üç adet tersip bendinin, otuz adet ıslah sekinin ve 1,5 km. hizmet yolunun inşa edilmesi planlandığını gözlemlemektedir. Bu doğrultuda, ilk tersip bendi 2002 yılında inşa edilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, tersip bendinin amacının suyu biriktirmek olmadığını ancak toprak ve kaya kütlesini engellemek olduğunu hatırlatmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi bilirkişileri tarafından düzenlenen raporlara göre bu eserin tasarımı ve inşasının mühendislik tekniklerine uygun olduğunu ve en ince ayrıntıları gözeten mühendislik teknikleri doğrultusunda yapılan yapıların bile olağanüstü sel olaylarını durduramayacağını tespit etmiştir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, yağışların şiddeti ile ilgili olarak, Süleyman Demirel Üniversitesi bünyesindeki bilirkişiler tarafından yağmur miktarının olağanüstü olmadığı ifade edilmesine rağmen aynı bilirkişilerin, raporlarında Bahtiyar Köyü ve yağış ölçüm istasyonu arasında yağış farklılıkları bulunulabileceğini belirtiklerini dikkate almıştır. Öte yandan, Ağır Ceza Mahkemesi, bu bilirkişilerin olay mahallinde yaptıkları tespitler itibariyle dere akışının olağanüstü olduğunu belirttiklerini kaydetmiş ve daha sonraki bilirkişi raporlarını düzenleyen meslektaşlarının da aynı sonuca vardıklarını değerlendirmiştir. Diğer taraftan Ağır Ceza Mahkemesi, Devlet Su İşleri tarafından düzenlenen rapora göre, kendisi tarafından tesis edilen bütün yapıların sel olaylarını değil katı maddelerin (toprak, çamur ve kayalar) çökmesini engellemeyi hedeflediğini ve bu amaca ancak söz konusu barajın tümünün tamamlanmasının ardından ulaşılabileceğinin altını çizmiştir. Son olarak, Ağır Ceza Mahkemesi, felaketten etkilenen bölgenin yapılan yardımlara ve yetkililerin uyarılarına rağmen köy sakinleri tarafından boşaltılmadığını tespit etmiştir.
14. Ağır Ceza Mahkemesi, barajın mühendislik tekniklerine uygun olarak tasarlandığı, inşa edildiği ve sanıkların herhangi bir ihmalkârlıkla suçlanamayacağı sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların beraatına karar vermiştir. Öte yandan, Ağır Ceza Mahkemesi, hukuk mahkemeleri önünde tazminat talebinde bulunabilme hakkını saklı tutarak, davaya müdahil taraf olarak katılan ve zararın giderilmesini talep eden başvuran Sabahattin İnci’nin tazminat talebini reddetmiştir.
15. Yargıtay, Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını 3 Şubat 2010 tarihinde onamıştır.
ŞİKÂYETLER
16. Başvuranlar, Sözleşme’nin 1. maddesini ileri sürerek, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar, bir yandan barajın yapımı ve inşasında eksiklikler bulunduğunu ve diğer yandan yetkililerin tehlikeli bölgede oturanları tahliye etmeyerek ihmalkârlıkta bulunduklarını savunmaktadırlar.
17. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, adil yargılanma haklarının ihlal edilmesinden ve Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev yapan bilirkişi ve hâkimlerin tarafsız olmadığından şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılama süresinden şikâyet etmektedirler.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 2. Maddesi Hakkında
18. Başvuranlar, Sözleşme’nin 1. maddesini ileri sürerek, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler. Bu bağlamda başvuranlar, barajın tasarımında ve inşasında eksikliklerin bulunduğunu ve ilgili bölgede oturanların tahliye edilmesi hususunda yetkililerin ihmalkârlıkta bulunduklarını iddia etmektedirler.
19. Mahkeme, davaya ilişkin olay ve olguların hukuki değerlendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olup, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.
20. Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, kendisine yalnızca iç hukuk yolları tüketildikten sonra ve iç hukuktaki kesin karar tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. Mevcut başvurunun yapıldığı tarihte yürürlükte olan Mahkeme’nin uygulamasına göre, altı aylık sürenin geçerliliği başvuranın başvurunun konusunu – hatta özet olarak – açıkladığı ilk mektubu ile sona ermiştir (bk. başka birçok karar arasında, Griechische Kirchengemeinde München und Bayern E.V./Almanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 52336/99, 18 Eylül 2007). Ancak bu bağlamda başvuranın, olgusal bir dayanağa ve Sözleşme’nin iddia edilen ihlalinin niteliğine ilişkin olarak bilgiler vermesi gerekirdi (Allan c. Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 48539/99, 28 Ağustos 2001).
21. Somut olayda Mahkeme, başvuranların davalarının tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme haklarının ihlal edildiği konusunda şikâyette bulundukları ilk mektuplarını 14 Temmuz 2010 tarihinde gönderdiklerini kaydetmektedir. Başvuranlar, sanıklar hakkında beraat kararı verilmesini ileri sürerek, hâkimlerin ön soruşturma sırasında elde edilen bilirkişi raporları yerine dava esnasında düzenlen bilirkişi raporlarına dayanmasından yakınmaktadırlar. Başvuranlar, suçlanan Devlet Su İşleri görevlilerinin kamuda görev yapmaları nedeniyle mahkûm edilmemesi amacıyla hâkimlerin iki ihtilaflı rapora dayanarak karar verdiklerini değerlendirerek, ilgililerin tarafsızlığını şikâyet konusu yapmışlardır. Son olarak başvuranlar, cezai yargılama süresinden şikâyet etmektedirler.
22. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, başvuranlar tarafından yöneltilen ilk mektubun yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmesine ilişkin şikâyet içermediği kanısındadır ve dolayısıyla, bu şikâyetin sunulması için altı aylık süreyi sonlandırmamaktadır.
23. Nitekim başvuranlar, sadece 16 Mart 2011 tarihinde gönderilen başvuru formunda, diğer bir ifade ile 3 Şubat 2010 tarihli iç hukukta verilen kesinleşmiş karar tarihinden altı ayı aşkın bir süre sonra, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmişlerdir.
24. Sonuç olarak, bu şikâyet geç yapılmıştır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
B. Sözleşme’nin 6. Maddesi Hakkında
25. Başvuranlar, adil yargılanma haklarının ihlal edilmesinden ve Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinin tarafsız olmamasından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılama süresinden şikâyet etmektedirler. Bu hususla ilgili olarak başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini kanısındadırlar.
26. Mahkeme, Sözleşme’nin ne şahsi intikamı ne de halk ithamını (actio popularis) güvence altına almadığını hatırlatmaktadır. Böylelikle, üçüncü şahıslara karşı ceza soruşturması açılması veya üçüncü şahısların cezalandırılması talebinde bulunulması gibi bir hak iddia edilemez: açılan dava en azından mağdur tarafından sembolik bir tazminatın elde edilmesi ya da hukuki bir hakkın korunması amacıyla ve mutlaka ulusal mevzuatın hukuki anlamda öngördüğü dava açma hakkının kullanılmasına yönelik olmalıdır (Perez/Fransa [BD], No. 47287/99, §§ 70 et 71, AİHM 2004‑I).
27. Mahkeme, Şükran Tutar ve Durmuş İnci isimli başvuranların ceza yargılamasına müdahil taraf olarak katılmadığını kaydetmekte ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyetleri, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında, Sözleşme’nin hükümleriyle konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir (Beyazgül/Türkiye, No. 27849/03, §§ 30-44, 22 Eylül 2009).
28. Mahkeme, başvuran Sabahattin İnci’nin davaya müdahil taraf olarak katıldığını tespit etmektedir. Ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13 Aralık 2006 tarihli kararından, olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan ulusal hükümler gereğince ilgilinin bu mahkeme önünde tazminat talebinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan Mahkeme, Sabahattin İnci’nin sanıkların cezai mahkûmiyetini elde etmek ve aynı zamanda medeni nitelikteki hakları korumak veya kazanmak için davaya müdahil taraf olarak katıldığını değerlendirmektedir. Dolayısıyla başvuran Sabahattin İnci ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 6. maddesi uygulanabilmektedir.
29. Mahkeme, yerel bir mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen fiili veya hukuki hatalar Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, bu hataları incelemekle yükümlü olmadığını hatırlatmaktadır. Öte yandan, Sözleşmenin 6. maddesi, her ne kadar adil yargılanma hakkını güvence altına alsa da, delillerin kabul edilebilirliği veya değerlendirilmesi gibi öncelikle iç hukuku ve ulusal mahkemeleri ilgilendiren konuları düzenlememektedir (García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I).
30. Somut olayda Mahkeme, başvuran Sabahattin İnci’nin çekişmeli yargılama hakkından yararlandığını gözlemlemektedir. Avukatının yardımından yararlanan başvuran, davaya katılabilmiş ve uygun bulduğu kanıtları sunabilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, rapor elde etmek amacıyla dosyanın yabancı bilirkişilere gönderilmesine ilişkin bu başvuranın ve avukatının talebini haklı bulmadığı doğru ise, iki bilirkişi raporunun daha önce dava çerçevesinde alındığını belirtmek gerekir. Böylelikle, Ağır Ceza Mahkemesi, bu raporun ve dosyada bulunan unsurların tamamına ilişkin olarak takdir yetkisini kullandıktan sonra yabancı bilirkişilerden ek rapor talep etmenin gerekli olmadığını değerlendirmiştir. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda anılan başvuranın dosyaya eklenen iki raporun hangi hususlarda yetersiz olduğunu açıklamadığı kanısındadır. Gerçekte, söz konusu raporların sonuçlarına itiraz etmek için başvuran tarafından ileri sürülen tek kanıt, suçlanan kamu görevlilerinin etkisinde kalmış olan bilirkişilerin iddia edilen tarafsız olmama durumudur. Oysaki dosyanın incelenmesinden, söz konusu bilirkişilerin tarafsızlığını söz konusu edecek nitelikte herhangi bir koşul ortaya çıkmamaktadır. Aynı şekilde, dosyada bulunan hiçbir unsur, ulusal mahkemelerin taraflı veya delillerin değerlendirilmesinde keyfi davrandıklarının kanısına varılmasına imkân vermemektedir. Söz konusu başvuranın ceza yargılamasının sonucunu uygun bulmaması yönündeki tek husus Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılması için yeterli değildir. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, yürütülen yargılamanın bu hüküm anlamında hakkaniyete uygun olduğu kanısındadır. Dolayısıyla, bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
31. Mahkeme, yargılama süresine ilişkin şikâyet ile ilgili olarak, benzer şikâyetleri daha önce incelediğini ve iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle bu şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun ile oluşturulan tazminata ilişkin hukuk yolunun, her ne kadar bu başvurular yapıldıktan sonra düzenlenmiş olsa da, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, erişilebilir bir hukuk yolu teşkil ettiği ve başvuranlara yargılama süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi bakımından makul bakış açıları sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır (Turgut ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013). Mahkeme, somut olayda farklı bir yaklaşımın benimsenmesini haklı gösterecek herhangi bir koşulun bulunmadığı kanısındadır. Sonuç olarak, bu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 2 Nisan 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy