AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
NESLİHAN OLSOY / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 75468/10)
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
STRAZBURG
26 Mayıs 2015
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan ve 26 Mayıs 2015 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda anılan 15 Kasım 2010 tarihli başvuru ile Davalı Hükümet’in görüşlerini ve başvuranın cevaben bildirdiği görüşleri dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Neslihan Olsoy, 1952 doğumlu bir Türk vatandaşı olup Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosuna kayıtlı avukatlar Rehşan Bataray Saman ve Serdar Çelebi tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
3. Dava konusu olaylar, taraflarca bildirildiği şekliyle aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. Söz konusu dönemde, başvuranın 1976 doğumlu oğlu Fırat Olsoyun hapis cezası Diyarbakır Ceza İnfaz Kurumunda infaz edilmekteydi.
5. Başvuranın oğlu, 24 Ocak 2009 tarihinde, Ceza İnfaz Kurumu doktoruyla görüşmek istediğini belirtmiştir. Doktor başvuranın oğlunu tedavi etmiş, miyalji (kas ağrısı) ve anksiyete teşhisi koymuş ve rahatsızlıkların tedavisi için ilaç vermiştir.
6. Başvuranın oğlu, 23 Mart 2009 tarihinde saat 15:00 sularında, şiddetli göğüs ağrısı ve nefes darlığı sebebiyle Ceza İnfaz Kurumu revirine gitmiştir. Başvurana göre, ayrılmak üzere olan doktor oğlunu hızlı bir şekilde tedavi etmiş ve hücresine göndermeden önce ağrı kesici ve uyku ilacı vermiştir.
7. Aynı gün saat 17:00 civarında, başvuranın oğlunun sağlık durumu daha da kötüleşmiş ve zorlukla nefes alabilmiştir. Başvuranın oğlu, koğuşundaki diğer mahkûmlara göğsünde şiddetli ağrı olduğunu söylemiştir. Bazı mahkûmlar başvuranın oğlunu revire taşımışlar ancak revirin kapalı olduğunu görmüşlerdir. Daha sonra, bir ceza infaz kurumu infaz koruma memuru başvuranın yanına gelmiş ve ambulans çağırmıştır. Başvuranın oğlu, hastaneye giderken yolda hayatını kaybetmiştir.
8. Aynı gün, Cumhuriyet Savcısının huzurunda, Diyarbakır Devlet Hastanesinde adli patolojist tarafından bir otopsi gerçekleştirilmiştir. Belirtilen otopside kesin ölüm nedeninin belirlenememiş olması sebebiyle, kalp, beyin, akciğer, karaciğer, böbrek, dalak ve koroner atardamarlardan alınan kan ve doku örnekleri, histopatolojik ve toksikolojik incelemeler gerçekleştirilmek üzere İstanbul Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir.
9. Sonraki gün, Cumhuriyet savcısı, başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin resen soruşturma başlatmıştır. Savcı Ceza İnfaz Kurumu yönetiminden, başvuranın oğluna ilişkin tıbbi dosyaları, olay sırasında görevli bulunan Ceza İnfaz Kurumu personellerinin isimlerini ve başvuranın oğluyla aynı koğuşta kalan kişilerin isimlerini göndermesini istemiştir. Talep edilen bilgiler, 25 Mart 2009 tarihinde Cumhuriyet savcısına gönderilmiştir.
10. Savcı, 26 Mart 2009 tarihinde, Ceza İnfaz Kurumu doktorunun ifadesini almıştır. Doktor ifadesinde Cumhuriyet savcısına; 23 Mart 2009 tarihinde saat 14:30 sularında, göğüs ve omuz ağrısı şikayetiyle gelen ve uyumakta sıkıntığı çektiğini söyleyen başvuranın oğlunu tedavi ettiğini belirtmiştir. Doktor Cumhuriyet savcısına, başvuranın kaslarını rahatlatmak, ağrısını dindirmek ve kendisini sakinleştirmek amacıyla dört adet ilaç yazdığını (“Zedprex, Cdoral, Voltaren ve Duzyl”) söylemiştir. Ancak, doktor söz konusu günde toplam seksen dört kişiyi tedavi ettiğinden, başvuranın oğluyla ya da sorunlarıyla ilgili başka bir şey hatırlamamıştır.
11. Savcı, aynı gün, Ceza İnfaz Kurumu müdürünün ifadesini almıştır. Ceza İnfaz Kurumu müdürü ifadesinde; Ceza İnfaz Kurumu içerisini gösteren kapalı devre video kayıtlarına göre, başvuranın oğlunun, saat 17:19’da koğuş arkadaşları tarafından revire getirildiğini belirtmiştir. Bir ambulans çağrılmış ve bir gardiyan ilk yardım uygulamıştır. Ambulans saat 17:45’te olay yerine varmış ve başvuranın oğlunu hastaneye götürmüştür.
12. Cumhuriyet savcısı aynı gün, başvuranın oğluna ilk yardım uygulayan infaz koruma memurunun da ifadesini almıştır. İnfaz koruma memuru ifadesinde; saat 17:25 ile 17:30 arasında kendisinden cezaevi revirine gitmesinin istendiğini belirtmiştir. İnfaz koruma memuru; revire gittiğinde, başvuranın oğlunun halen hayatta olduğunu ancak nefes almakta güçlük çektiğini belirtmiştir. Daha sonra tekrar ambulansı aramış ve başvuranın oğlunun sağlık durumunun kritik olması sebebiyle derhal gelmeleri için ısrar etmiştir. Ambulans saat 17:45’de olay yerine varmıştır. Sedye üzerinde ambulansa alındığında halen hayatta olan başvuranın oğlunun durumu kritikliğini korumaktaydı. Vücudu “morlaşmaya” başlamıştı. İnfaz koruma memuru da ambulansa binmiş ve ambulansta bulunan doktor kalp masajı uygulamıştır. Ancak başvuranın oğlu hastaneye giderken hayatını kaybetmiştir.
13. Cumhuriyet savcısı, 27 Mart 2009 tarihinde, 23 Mart 2009 tarihinde yaşanan olaya tanıklık eden on dokuz tutuklunun ifadelerini almıştır. Tutuklu kişiler Cumhuriyet savcısına; başvuranın oğlunun göğüs ağrıları bulunduğunu bildiklerini belirtmişlerdir. Ayrıca, başvuranın oğlunun, aynı gün daha öncesinde Ceza İnfaz Kurumu doktoruyla görüşmek üzere revire gittiğini bildiklerini söylemişlerdir. Tutuklulardan bir kişi, saat 17:00’de başvuranın oğluna revire kadar eşlik ettiğini, ancak Ceza İnfaz Kurumu doktorunun çıkmak üzere olduğunu ve düzgün bir şekilde tedavi etmeden hızlıca ağrı kesici yazdığını belirtmiştir. Başvuranın oğlu revirden döndükten sonra, durumu daha kötü bir hal almış ve saat 17’00’de gerçekleşen sayım için yatağından çıkamamıştır. Sayım sonrasında, yardım almadan yürüyemeyecek durumda olması sebebiyle, koğuştaki diğer tutuklular başvuranın oğlunu revire kadar taşımışlardır.
14. Başvuranın oğlunu koğuştan taşıyan tutuklulardan ikisi Cumhuriyet savcısına; söz konusu zamanda revirin kapalı olduğunu ve bu nedenle başvuranın oğlunu diş hekiminin odasına taşıdıklarını ve burada 15-20 dakika boyunca bir Ceza İnfaz Kurumu infaz koruma memurunun gelmesini beklediklerini söylemişlerdir. Söz konusu kişiler ayrıca, revirdeki telefonların çalışmadığını belirtmişlerdir. Ceza İnfaz Kurumu infaz koruma memuru ulaştığında, başvuranın oğluna oksijen maskesi takmaya çalışmış, ancak başvuranın oğlunun maske takılınca daha kötü hissetmesi sebebiyle gardiyan maskeyi hemen çıkarmıştır. Tutuklu kişiler daha sonra “ambulans çağırması için gardiyana baskı yapmışlar” ve 15-20 dakika ambulansın olay yerine gelmesini beklemişlerdir.
15. Başvuranın diğer oğlu Orhan Olsoy, 30 Mart 2009 tarihinde, Cumhuriyet savcılığına bir dilekçe yazarak, kardeşinin daha önce sağlık sorunları yaşamadığını ve Ceza İnfaz Kurumu yaptığı sık ziyaretlerde, kardeşinin kendisine iyi olduğunu ve yakında tahliye edileceğini söylediğini savcıya bildirmiştir. Orhan Olsoy Cumhuriyet savcısından, kardeşinin neden hayatını kaybettiğinin bulunmasını istemiş ve ölümün herhangi birinin ihmali nedeniyle gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi için bir soruşturma yürütülmesini talep etmiştir. Orhan Olsoy Cumhuriyet savcısınıdan ayrıca, ambulansın çağrılmasında herhangi bir gecikme yaşanıp yaşnmadığının belirlenmesini istemiş ve Ceza İnfaz Kurumu güvenlik kameralarına ait kayıtların delil olarak güvence altına alınmasını talep etmiştir.
16. Savcı, 22 ve 28 Nisan 2009 tarihleri arasında, Ceza İnfaz Kurumu müdür vekili ile diğer dört Ceza İnfaz Kurumu infaz koruma memurunun ifadelerini almıştır. İfadeleri alınan kişiler Cumhuriyet savcısına, başvuranın oğlunun durumunun kötüleşmesinden nasıl haberdar olduklarını, daha sonra ambulansı nasıl çağırdıklarını ve başvuranın oğlunun hastaneye nasıl götürüldüğünü açıklamışlardır.
17. Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, Ceza İnfaz Kurumu güvenlik kameraları tarafından kaydedilen görüntüler, 5 Mayıs 2009 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde görevli olay yeri inceleme uzmanları tarafından incelenmiştir. Söz konusu uzmanlar tarafından hazırlanan raporda, saat 17:19 ile 17:38 arasında iki kişinin bir başka kişiyi kucaklayarak taşıdıklarının görüldüğü kaydedilmiştir. Söz konusu kişi saat 17:45’de sedyeye yatırılmış ve saat 17:46’da ambulansa konulmuştur.
18. Savcı, 8 Mayıs 2009 tarihinde başvuran ve eşinin ifadelerini almıştır. Her ikisi de savcıya, çocuklarının sağlık sorunu bulunduğundan haberdar olmadıklarını söylemişlerdir. Başvuran, oğlunun Ceza İnfaz Kurumuna konulmadan yaklaşık on gün önce, kendisine “iyi olmadığını” söylediğini ancak sorununa ilişkin ayrıntıya girmediğini eklemiştir.
19. Savcı, 9 Haziran 2009 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumuna bir yazı yazarak, başvuranın oğlunun vücudundan alınan kan ve doku örneklerinde gerekli incelemelerin gerkçekleştirilmesini istemiştir. Cumhuriyet savcısı, 16 Temmuz 2009 tarihinde, Adli tıp Kurumuna tekrar tekit yazısı göndermiştir.
20. Cumhuriyet savcısı, 29 Haziran 2009 tarihinde, başvuranın oğlunu hastaneye götüren ambulansta görev yapan doktor ve sağlık görevlisinin ifadelerini almıştır. İfadesi alınan bu kişiler savcıya; saat 17:31’de Ceza İnfaz Kurumuna çağrıldıklarını ve saat 17:39’da Ceza İnfaz Kurumuna ulaştıklarını söylemişlerdir. Başvuranın oğlunu ambulansa bindirdiklerinde, nefes almayı kesmiş ve kalbi durmuştur. Başvuranın oğlunu hayata döndürmeye çalışmışlar ve saat 18:10’da hastaneye varmışlardır. Hastanede, başvuranın oğlunu ana girişte bekleyen doktorlara teslim etmişlerdir.
21. Acil servis bölümünde görev yapan doktor, 13 Temmuz 2009 tarihinde verdiği ifadesinde, Cumhuriyet savcısına; başvuranın oğlunun hastaneye vardığında zaten ölmüş olduğunu belirtmiştir. Söz konusu doktor ve meslektaşları, başvuranın oğlunu hayata döndürmek için yaklaşık otuz dakika uğraşmışlar ancak bir sonuç alamamışlardır.
22. İstanbul Adli Tıp Kurumu 13 Ağustos 2009 tarihinde raporunu hazırlamıştır. İlgili Kurum raporunda; toksikolojik incelemelere göre, cesetten alınan örneklerde alkol, uyuşturucu ya da diğer maddelerin bulunmadığını kaydetmiştir. Kurum, ölüm nedenine ilişkin özel kurulunun görüşünün alınması gerektiğini değerlendirmiştir.
23. Sekiz tıp uzmanından oluşan İstanbul Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu, 25 Kasım 2009 tarihinde raporunu düzenlemiştir. Kurul, bir önceki paragrafta özetlenen toksikolojik rapordaki bulguları doğrulamış ve otopsi sonucunda, vücutta herhangi bir travmatik değişikliğin gözlenmediğini eklemiştir. Rapora göre, sekiz uzman oy birliğiyle, ölümün kesin nedeninin belirlenemeyeceği sonucuna varmışlardır.
24. Diyarbakır Başsavcılığı, 19 Şubat 2010 tarihinde takipsizlik kararı vermiş ve bir suç işlendiğini gösteren hiçbir delil bulunmadığı sonucuna varmıştır. Savcı ayrıca, başvuranın oğlunun doğal nedenlerle hayatını kaybettiğini ve ölümünde, başka bir insana atfedilebilecek hiçbir kusur ya da ihmal bulunmadığını kaydetmiştir.
25. Başvuran Cumhuriyet savcısının kararına itiraz etmiştir. Başvuran, diğerlerine ilaveten, oğlunun vücudunda hiçbir travma izi bulunmamasının ve toksikoloji raporunun cesette herhangi bir zararlı madde bulunmadığını göstermesinin, başka bir kişinin ihmal ya da kusurunun ölüme sebep olduğu hususunu saf dışı bırakmadığını ileri sürmüştür. Başvuran; Cumhuriyet savcısının, Ceza İnfaz Kurumu yetkililerinin gerekli özen ve dikkati gösterip göstermediklerinin ve Ceza İnfaz Kurumu doktorunun oğlunu yeterli bir şekilde tedavi edip etmediğinin belirlenmesine yönelik girişimde bulunması gerektiğini ancak bu şekilde hareket etmediğini belirtmiştir. Başvuran bu bağlamda, oğlunun durumu kötüleştiğinde revirin kapalı olmasının oğlunun ölümündeki rolü ve Ceza İnfaz Kurumu doktoru tarafından yazılan ilaçların uygunluğunun da Cumhuriyet savcısı tarafından incelenmesi gerektiğini ancak incelenmediğini iddia etmiştir.
26. Başvuran, itiraz dilekçesinde; görgü tanıklarına göre, oğlunun solunum problemi ile göğüs, kalp ve kas ağrısı bulunduğundan şikâyet ettiğini belirtmiştir. Ancak doktor, en azından detaylı bir inceleme ve başka testlerin gerçekleştirilmesi için başvuranın oğlunu bir hastaneye sevk etmek yerine, ağrı kesici vermiştir. Oğlunun ağrı kesici aldıktan sonra durumunun daha da kötüleşmesi, doktorun ihmalkar davrandığını göstermiştir. Başvuran son olarak, ambulansın hemen çağrılmadığını ileri sürmüştür.
27. Siverek Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Mayıs 2010 tarihinde, başvuranın itirazını reddetmiştir. Söz konusu karar, 15 Haziran 2010 tarihinde başvuranın avukatına tebliğ edilmiştir.
28. Bir doktor tarafından düzenlenen ve imzalanan 13 Mart 2013 tarihli bir raporda; başvuranın Ceza İnfaz Kurumuna girişinde sağlık muayenesinden geçirildiği ve söz konusu muayenede hiçbir sağlık sorunu gözlenmediği kaydedilmiştir.
ŞİKÂYETLER
29. Başvuran özellikle, ulusal yetkililerin, Sözleşme’nin 2. maddesine aykırı olarak, oğlunun Ceza İnfaz Kurumunun sağlık ve yaşamını koruyamadıklarını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca Sözleşme’nin 2. ve 13. maddeleri kapsamında şikâyette bulunarak, Cumhuriyet savcısı tarafından yürütülen soruşturmanın etkin olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran bu bağlamda, belirli iddialarda bulunmasına karşın, Ceza İnfaz Kurumu sağlık servisinin gerekli özeni gösterip göstermediği hususunun savcı tarafından soruşturulmadığını belirtmiştir. Başvurana göre, soruşturma, oğlunun güç kullanımı nedeniyle ölüp ölmediğinin belirlenmesiyle sınırlandırılmıştır.
30. Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesine dayanarak, oğlunun ölümü nedeniyle maruz kaldığı manevi zarar ile ilgili olarak şikâyette bulunmuştur.
31. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında, Kürt kökenli olması nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulduğunu iddia etmiştir.
32. Başvuran son olarak, Sözleşme’nin 17. maddesine dayanarak, Sözleşme’de yer alan haklarının ulusal yetkililerce suistimal edildiğini belirtmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 2. ve 13. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
1. Hükümetin beyanları
33. Hükümet, Calvelli ve Ciglio / İtalya ([BD], no. 32967/96, §§ 48-51, AİHM 2002‑I); ve Vo / Fransa ([BD], no. 53924/00, § 90, AİHM 2004‑VIII) davalarında verilen kararlara atıfta bulunarak, ölüme kasten sebebiyet verilmeyen bu tür davalarda, etkili bir hukuk sisteminin kurulmasına yönelik olarak Sözleşme’nin 2. maddesi tarafından getirilen pozitif yükümlülüğün, her davada ceza hukuku yolu sağlanmasını gerektirmediğini belirtmiştir. Tıbbi ihmal alanında hukuk sisteminin, cezai yolla birlikte medeni hukuk yollarının veya sadece medeni hukuk yolunun, doktorların sorumluluklarının ortaya çıkarılmasına ve mağdurlara gerekli tazminatın ödenmesine imkân vermesi halinde, bu yükümlülük yerine getirilmiş olur. Ayrıca, disiplin tedbirleri de öngörülebilir.
34. Hükümet, başvuranın tazminata ilişkin herhangi bir dava açmamış olması sebebiyle, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi gereğince, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvurunun reddedilmesi gerektiğini iddia etmiştir.
35. Hükümet ayrıca, başvuranı oğlu için gerekli tedavilerin uygulanmış olduğunu ileri sürmüştür. Her halükarda, başvuranın oğlunun sağlık sorunlarına dair yanlış teşhis konulmuş olması halinde dahi, bu, doktorun şahsi hatasından kaynaklanmış bir durum olur ve bu nedenle, Devlet makamlarının sorumluluğuna girmez. Hükümet bu bağlamda, Mahkeme’nin Powell/Birleşik Krallık ((k.k.), no. 45305/99, 4 Mayıs 2000); ve Sevim Güngör/Türkiye ((k.k.), no. 75173/01, 14 Nisan 2009) davalarında varmış olduğu sonuçlara atıfta bulunmuş ve Sözleşme’ye Taraf bir Devletin tıbbi personelinin çalışma standartlarının yüksek olmasını sağlayacak ve hastaların yaşamlarını koruyacak yeterlilikte hükümler getirmesi halinde, tıbbi personelin bir hastanın tedavisindeki hatalarının ya da tıbbi personel arasındaki koordinasyon ihmalinin, Devletin yaşamın korunmasına ilişkin yükümlülüğü bakımından sorumlu tutulmasını gerektirmediğini iddia etmiştir.
36. Hükümet son olarak, Devlet makamları tarafından zamanında ve etkili bir soruşturmanın yürütülmüş ve söz konusu soruşturma esnasında mümkün olan tüm adımların atılmış olduğunu belirtmiştir.
2. Başvuranın beyanları
37. Başvuran, Hükümet’in yukarıda özetlenmiş olan iddialarını reddetmiş ve kendi şikâyetlerini yinelemiştir. Başvuran, oğlunun cezaevi yetkililerinin ihmalkâr ve sorumsuz tutumları sonucu hayatını kaybetmiş olduğunu iddia etmiştir. Şayet Ceza İnfaz Kurumu doktoru, oğluna ağrıkesici ilaçlar ve uyku ilaçları yazmak yerine, işini düzgün bir şekilde yapmış olsaydı, oğlu hayatını kaybetmeyecekti. Bunun yanı sıra, başvuranın oğlunun sağlık durumu kötüleştiğinde herhangi bir doktorun ya da sağlık personelinin orada bulunmaması nedeniyle, ilk yardım prosedürünü oğlunun hücre arkadaşları yerine getirmek durumunda kalmışlardır. Revirin kapanmış ve revirdeki telefonların ise bozuk olması, uygun tıbbi yardımın gelmesinin gecikmesine yol açmıştır. Ceza İnfaz Kurumunun güvenlik kamerası kayıtlarından de görüleceği üzere, bu tür durumlarda hızlı bir şekilde ve yeterli tıbbi yardım sağlanmasının elzem olmasına karşın, derhal bir ambulans çağrılmamıştır.
3. Mahkeme’nin değerlendirmesi
38. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin, her halükarda, aşağıda belirtilen gerekçelerle açıkça dayanaktan yoksun olduğunu değerlendirmesi sebebiyle, başvuranın tazminat davası açmayarak iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu yerine getirip getirmediğine ilişkin bir karar vermeye gerek bulunmadığı kanaatindedir.
39. Mahkeme, Sözleşme’nin en temel hükümlerinden biri olan ve Avrupa Konseyi’ni bir araya getiren demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluşturan 2. maddesinin ilk cümlesinin, Devletin “kasıtlı” olarak öldürmekten kaçınmasının yanı sıra kendi yetkisi sınırları içinde kalan kimselerin yaşamlarının korunmasını sağlamak için uygun adımları atmasını gerektirdiğini yinelemektedir. Bu ilkeler kamu sağlığı alanında da uygulanır. Pozitif yükümlülükler, Devletlerin, ister özel ister kamuya ait olsun bütün hastaneleri, hastalarının yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almaya zorlayan düzenlemeler yapmalarını gerektirir. Bu yükümlülükler ayrıca, Devletlerin, ister kamu ister özel sektörde olsun, tıbbi bakım altındaki hastaların ölüm sebebinin belirlenmesi ve kusurlu olanların sorumlu tutulabilmeleri için etkili bir bağımsız yargısal sistem kurmalarını gerektirir (bk. Vo, yukarıda anılan, §§ 88-89 ve bu karada atıf yapılan davalar).
40. Hükümet tarafından dikkat çekildiği üzere, Sözleşme’ye Taraf bir Devlet sağlık personeline yönelik mesleki standartların yüksek olmasını sağlayan ve hastaların yaşamlarını koruyacak yeterlilikte hükümler getirmişse, Mahkeme, sağlık personelinin belirli bir hastayı tedavi ederkenki takdir hataları veya sağlık personeli arasında koordinasyon ihmali gibi konuların, Sözleşmeci bir Devletten Sözleşme’nin 2. maddesindeki yaşamı korumayla ilgili pozitif yükümlülükleri konusunda hesap sorulması için kendi başlarına yeterli olduğu görüşünü kabul edemez (bk. Byrzykowski/Polonya, no. 11562/05, § 104, 27 Haziran 2006 ve bu kararda atıf yapılan davalar).
41. Ancak, özgürlüğünden yoksun bırakılan kimselerin sağlık durumlarına ve iyilik hallerine ilişkin davalarda, ulusal makamlardan daha ihtimamlı çalışmalarda bulunmaları beklenecek ve engelleyici adımlar atılması suretiyle yaşam hakkının korunması yükümlülüğünü düzenleyen ilkeler bu davalarda uygulanacak ilkeler olacaktır. Mahkeme’nin yerleşik içtihatlarından çıkan sonuca göre, bu tür kimselerin savunmasız bir konumda bulundukları ve makamların bu kimseleri korumakla görevli oldukları kabul edilmektedir (bk. Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, § 99, AİHM 2000‑VII). Dolayısıyla, ulusal makamların özgürlüklerinden yoksun bırakılmış kimselere yaşamlarını emniyet altına almak için gerekli tıbbi bakımı sağlamak suretiyle, bu kimselerin sağlıklarını ve iyilik hallerini koruma yükümlülüğü söz konusudur (bk. Makharadze ve Sikharulidze/Gürcistan, no. 35254/07, § 71, 22 Kasım 2011). Tutuklu birinin bir sağlık sorunu nedeniyle hayatını kaybettiği durumlarda, Devlet, tutuklu kişinin ölümü öncesinde hayatının korunmasına yönelik gerekli tıbbi bakımı sağladıklarını göstermeye dair yukarıda bahsi geçen yükümlülüğünü yerine getirmenin yanı sıra, söz konusu ölümün sebebine ilişkin makul bir açıklama da yapmak durumundadır (Kats ve Diğerleri/Ukrayna, no. 29971/04, § 104, 18 Aralık 2008).
42. Mahkeme bu sebeple, Hükümet’in bu yükümlülüklerini yerine getirmiş olup olmadığını inceleyecektir. Mahkeme bunu yaparken ve Hükümet’in başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin makul bir açıklama sunma sorumluluğunu tatmin edici bir şekilde yerine getirip getirmediğini incelerken, söz konusu soruşturmanın ölüm olayını çevreleyen gerçeklerin tespit edilebilmesi bakımından etkili olup olmadığının belirlenmesi için ulusal düzeyde yürütülen soruşturmayı özellikle dikkate alacaktır (bk. Beker/Türkiye, no. 27866/03, § 44, 24 Mart 2009; ve Gülbahar Özer ve Diğerleri/Türkiye, no. 44125/06, § 59, 2 Temmuz 2013).
43. Mahkeme öncelikle, başvuran ve diğer oğlu Orhan Olsoy tarafından sunulan beyanlara göre (bk. yukarıda §§ 18 ve 15), ölümü öncesinde Fırat Olsoy’un bilinen herhangi bir sağlık sorununun bulunmadığını kaydetmektedir. Başvuranın oğlu Fırat Olsoy’un Ceza İnfaz Kurumuna girdiği tarihte herhangi bir sağlık sorununun olmadığını belirten 13 Mart 2013 tarihli sağlık raporu bu beyanı doğrulamaktadır (bk. yukarıda § 28).
44. Mahkeme’nin elindeki bilgilere göre, Fırat Olsoy Ceza İnfaz Kurumunda tutuklu bulundurulduğu süre içerisinde muayene için iki kez cezaevi doktorunu ziyaret etmiştir. İlk ziyaretini 24 Ocak 2009 tarihinde yapmış ve muayene sonucunda kendisine miyalji (kas ağrısı) ve anksiyete tanısı konulmuş ve bunlar için bir reçete yazılmıştır (bk. yukarıda § 5). Fırat Olsoy Ceza İnfaz Kurumu doktorunu görmeye ikinci ve son kez ise 23 Mart 2009 tarihinde yani ölümünden birkaç saat önce gitmiştir. Ceza İnfaz Kurumu doktorunun savcıya vermiş olduğu bilgilere göre, söz konusu son ziyareti esnasında Fırat Olsoy göğsünde bir ağrı olduğundan ve uyumakta güçlük çektiğinden şikâyet etmiştir. Doktor, Cumhuriyet savcısına başvuranın oğluna kaslarının gevşemesi, ağrısının giderilmesi ve sakinleşmesi için dört farklı ilaç yazmış olduğunu belirtmiştir (bk. yukarıda § 10).
45. Ölümünün hemen sonrasında Fırat Olsoy’un vücudunda klasik otopsi işlemi yapılmış ve söz konusu otopsi esnasında vücudundan alınan kan ve doku örnekleri üzerinde başka adli incelemeler gerçekleştirilmiştir. Ön otopsi işlemini gerçekleştiren adli patoloji uzmanı ve sonrasında Adli Tıp Kurumu’nun İstanbul Şubesindeki adli patoloji uzmanları ölüm sebebini tespit edemediğinden, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulundan ön otopsi raporunun yanı sıra toksikoloji ve histopatoloji muayenelerinin sonuçlarını incelemesi talep edilmiştir (bk. yukarıda §§ 8 ve 22-23). Yapılan bütün bu adli incelemeler sonucunda, adli tıp yetkilileri halen ölüm sebebini ya da ölümüne sebebiyet veren herhangi bir sağlık sorununu tespit edememişlerdir.
46. Mahkeme’nin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamına giren etkili soruşturma yürütme yükümlülüğüne ilişkin içtihatlarına göre, bir ölüm olayına ilişkin olarak yürütülen bir soruşturmada, ölüm sebebinin veya ölümden sorumlu kimselerin tespit edilmesi imkânına engel olacak herhangi bir eksikliğin bu yükümlülükle çatışma tehlikesi söz konusu olacaktır (bk. Aktaş/Türkiye, no. 24351/94, § 300, AİHM 2003‑V (alıntılar) ve bu kararda atıf yapılan davalar). Ancak, mevcut davanın koşullarında söz konusu olduğu gibi, ölüm sebebinin tespit edilememesi, direk olarak soruşturmada böyle bir eksikliğin mevcut olduğu anlamına gelmez. Mahkeme, elindeki mevcut belgeleri ve başvuran tarafından adli incelemeler sonunda elde edilen sonuçlara ilişkin herhangi bir itirazda bulunulmamış olduğunu dikkate alarak, adli tıp yetkililerinin başvuranın oğlunun ölüm sebebini tespit edememelerine dair herhangi bir eleştiride bulunulamayacağını değerlendirmektedir.
47. Bu noktada, soruşturma yükümlülüğünün “sonuçla değil, araçla ilgili bir yükümlülük” olduğunu hatırlatmak gerektir. Bu bakımdan, her soruşturmada başarılı olunması veya müştekinin olaylara ilişkin beyanlarıyla bağdaşan bir sonuca varılması şart değildir. Ancak, soruşturma, kural olarak, olayın gerçekleştiği koşulların belirlenmesini ve iddiaların doğru olduğunun kanıtlanması halinde, sorumluların tespit edilerek uygun şekilde cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır (bk. Mikheyev/Rusya, no. 77617/01, § 107, 26 Ocak 2006 ve bu kapsamda anılan diğer davalar; ayrıca bk. Calvelli ve Ciglio, yukarıda anılan, § 51). Yetkililerin, olayla ilgili olarak, diğerlerinin yanı sıra, görgü tanığı ifadesi gibi delillerin elde edilebilmesi için atılabilecek makul adımları atmış olmaları gerekmektedir (bk. Aktaş, yukarıda anılan, § 300 ve bu kapsamda anılan diğer davalar).
48. Aşağıda belirtileceği üzere, somut davadaki Cumhuriyet savcısı başvuranın oğlunun ölüm sebebini belirlemek için yalnızca adli tıp incelemelerine dayanmamış, ayrıca ölüm olayını çevreleyen koşulların netleştirilmesi için mevcut olan bütün makul adımları atmıştır. Mukayese yapıldığında, somut dava, Mahkeme’nin adli tıp yetkililerinin başvuranın oğlunun ölüm sebebini tespit edememesinin, Cumhuriyet savcısının ciddi seviyedeki başarısızlıkları ile daha da kötü bir hal almış olduğunu kaydettiği ve Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine karar verdiği Durmaz/Türkiye (no. 3621/07, §§ 64 ve 67, 13 Kasım 2014) davasıyla ters düşebilir.
49. Ayrıca, Mahkeme, başvuranın Cumhuriyet savcısının Fırat Olsoy’un ölümünde herhangi bir kimsenin ihmalinin söz konusu olup olmadığını araştırmadığı yönündeki iddiasına katılamamaktadır (bk. yukarıda § 29). Mahkeme, soruşturma yürütülürken Cumhuriyet savcısının atmış olduğu adımları ve bu adımların mahiyetini göz önünde bulundurarak, Cumhuriyet savcısının ölümün sebebini tespit etmek ve başvuranın oğlunun ölümüne sebebiyet veren olaylar silsilesinde herhangi bir kimsenin ihmalinin söz konusu olup olmadığını belirlemek için bütün makul adımları zamanında, bağımsız ve tarafsız bir şekilde atmış olduğunu kaydetmektedir. Nitekim başvuran da, Cumhuriyet savcısının Fırat Olsoy’un herhangi bir kimsenin ihmali nedeniyle hayatını kaybetmiş olup olmadığı hususunu incelemek için herhangi bir işlemde bulunmadığını iddia etmenin ötesinde, soruşturmanın kusurlu olduğunu değerlendirdiği ve soruşturmanın farklı bir şekilde sonuçlanmasını sağlayabilecek herhangi belirli bir yönüne atıfta bulunmamıştır.
50. Mahkeme, Cumhuriyet savcısı tarafından atılan adımların incelenmesi konusuna dönerek, yukarıda bahsi geçen adli tıp incelemelerinin, savcının başvuranın oğlunun hayatını kaybettiği günün ertesinde kendi iradesiyle başlatmış olduğu soruşturma sırasında Cumhuriyet savcısının talimatıyla gerçekleştirildiğini kaydetmektedir. Yürütülen bu soruşturma sırasında savcı ayrıca, Ceza İnfaz Kurumundan başvuranın oğluna ait hasta dosyasını istemiş, başvuranın oğlunun sağlık durumunun kötüleşmesi olayına tanıklık eden ve oğluna o sırada yardım eden çok sayıda hücre arkadaşını, başvuranın oğlu ile tutukluluğu esnasında şu veya bu şekilde temas kurmuş olan Ceza İnfaz Kurumu doktoru da dâhil olmak üzere Ceza İnfaz Kurumu yetkililerini ve oğlunun hayatını kurtarmaya çalışmış olan ambulans ve hastane personelini çağırıp sorgulamıştır (bk. yukarıda §§ 9-14, 16 ve 20-21).
51. Bunun yanı sıra, başvurana ve aile üyelerine, soruşturma sürecine katılma imkânı tanınmış, bu süreçte olaya ilişkin olarak kendi görüşlerini sunmalarına ve şikâyetlerini dile getirmelerine olanak sağlanmıştır (bk. yukarıda §§ 15 ve 18).
52. Soruşturma esnasında bir seferinde başvuranın diğer oğlunun savcının ambulansın çağrılmasında herhangi bir gecikme yaşanıp yaşanmadığını incelemesi ve Ceza İnfaz Kurumu güvenlik kameralarında kaydedilmiş görüntülerden delil elde etmesi yönünde ısrar etmesi üzerine (bk. yukarıda § 15), Cumhuriyet savcısı olay yeri inceleme ekiplerinin kamera kayıtlarını incelemesi talimatı vermiştir. Yapılan inceleme sonucunda, 17.19 ve 17.38 saatleri arasında iki kişinin başvuranın oğlunu kollarında taşıdıklarının görülebildiği tespit edilmiştir. Başvuranın oğlu saat 17.45’te bir sedyeye konulmuş ve saat 17.46’da ambulansa yerleştirilmiştir (bk. yukarıda 17).
53. Başvuranın hücre arkadaşlarının, Ceza İnfaz Kurumu infaz koruma memurlarının ve sonrasında ambulans personelinin verdikleri ifadelerle de desteklenen bu bilgilerden, Fırat Olsoy’un hücre arkadaşlarınca taşınarak koğuşundan saat 17.19’da çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Ambulans personeli savcıya ambulansı çağıran aramanın saat 17.31 yapılmış olduğunu ve kendilerinin cezaevine saat 17.39’da varmış olduklarını anlatmıştır (bk. yukarıda § 21).
54. Dolayısıyla, ambulansın Fırat Olsoy koğuşundan çıkarıldıktan sonra on iki dakika içerisinde çağrılmış olduğu hususu açıktır. Mahkeme, söz konusu zamanda bir Ceza İnfaz Kurumu görevlisine ulaşılmış olduğunu ve bahse konu görevlinin ilk yardım prosedürünü uygulamaya çalıştığını (bk. yukarıda §§ 7 ve 14) göz önünde bulundurarak, başvuranın ambulansın vaktinde çağrılmamış olduğu yönündeki iddiasına katılamayacağını kaydetmektedir (bk. yukarıda § 37).
55. Mahkeme, Ceza İnfaz Kurumu doktorunun başvuranın oğlunu “alelacele bir şekilde” muayene etmesi ve kendisini derhal bir hastaneye sevk etmemesi konularındaki iddia edilen ihmalinin başvuranın oğlunun ölümüne katkıda bulunup bulunmadığı konusunda, ayrıntılı adli tıp incelemelerine rağmen ölüm sebebinin tespit edilememiş olduğunu önemle belirtmek gerektiğini değerlendirmektedir. Mahkeme, ölüm sebebinin belirlenememesini ve başvuranın oğlunun daha önce bilinen herhangi bir sağlık sorununun olmamasını göz önünde bulundurduğunda, ölüm olayı ile Ceza İnfaz Kurumu doktoru tarafından yapılan muayenenin yüzeyselliği arasında bir illiyet bağı bulamamaktadır. İlliyet bağının bulunmaması durumu, Mahkeme’yi doktor başvuranın oğlunu muayene etmesinin hemen sonrasında bir hastaneye sevk etmiş olsaydı başvuranın oğlunun hayatta kalıp kalamayacağı konusunda varsayımda bulunmaktan alıkoymaktadır. Dolayısıyla, somut başvuru, Mahkeme’nin Ceza İnfaz Kurumu yetkililerinin tutuklulara ve hükümlülere mevcut ve bilinen sağlık sorunları konusunda gerekli tıbbi bakımı sağlayıp sağlamadıkları hususunu incelediği karşılaştırılabilir mahiyetteki davalara ters düşebilir (bk. diğerlerinin yanı sıra, Makharadze ve Sikharulidze, yukarıda anılan, § 90; Kats ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 101 ve 111; ve Huylu/Türkiye, no. 52955/99, §§ 57-69, 16 Kasım 2006).
56. Mahkeme başvuranın Ceza İnfaz Kurumu doktorunun oğluna yalnızca “ağrı kesicilerin ve uyku ilaçlarının” yer aldığı bir reçete yazdığı ve oğlunu hücresine geri gönderdiği yönündeki şikâyeti (bk. yukarıda §§ 6, 26 ve 37) ile ilgili olarak, başvuranın oğluna yazılan ilaçların isimlerinin cezaevi doktorunun Cumhuriyet savcısına vermiş olduğu ifadesinde belirtilmiş olduğu gözlemlemektedir (bk. yukarıda § 10). Mahkeme, söz konusu ilaçların, yani “Zedprex, Cdoral, Voltaren ve Duzyl’in”, depresyon, anksiyete, göğüs ağrısı ve inflammasyon tedavilerinde kullanıldığını ve bu ilaçların, başvuranın oğlunun doktora sunduğu şikâyetlerle uyumlu olduğunu kaydetmektedir (bk. yukarıda §§ 6 ve 10). Mahkeme, bu nedenle, başvuranın oğlunun sağlık durumunun ağrı kesicileri alması sonrasında kötüleştiği ve bu durumun ise, Ceza İnfaz Kurumu doktorunun ihmalkâr davrandığını gösterdiği iddiasını kabul edemez (bk. yukarıda 26).
57. Ne ilgili makamların ne de başvuranın oğlunun mevcut herhangi bir sağlık sorunundan haberinin olduğu bu koşullar altında, davalı Devletin ölümle sonuçlanan bu duruma engel olmak için belirli herhangi bir tedbir almamış olduğu söylenemez. Mahkeme ayrıca, başvuranın oğlunun sağlık sorunları ortaya çıktığında, yetkililerin bu durumla ilgili müdahalesinin yeterli nitelikte olduğu ve bu nedenle, söz konusu yetkililerin uygun bir tutum sergilemediklerinin söylenemeyeceği kanaatindedir.
58. Mahkeme bu nedenle, ulusal makamların bahse konu iddialara ilişkin etkili bir soruşturma yürütmüş oldukları ve soruşturmadan herhangi bir neticenin elde edilememesinin ulusal makamların suçlanabileceği anlamına gelmediği sonucuna varmaktadır (bk. İlhan ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 23856/07, § 53, 27 Ağustos 2013). Mahkeme, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen gerçeklerin belirlenebilmesi bakımından soruşturmanın etkili olduğuna ve böylelikle Hükümet’in başvuranın oğlunun ölümünün Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlaline yol açacak koşullarda gerçekleşmediğini göstererek, başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin açıklamada bulunma yükümlülüğünü yerine getirmesine imkân tanıdığına karar vermektedir. Mahkeme ayrıca, davalı Devletin makamlarının, başvuranın oğlunun yaşam hakkının korunması için gerekli tıbbi nitelikteki ve diğer yardımları sağlamış oldukları kanaatindedir.
59. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 2 ve 13. maddelerine dayanarak sunmuş olduğu şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna ve Sözleşme’nin 35 § 3 maddesi gereğince reddedilmesi gerektiğine karar vermektedir.
B. Sözleşme’nin 3, 14 ve 17. maddeleri uyarınca yapılan şikâyetler
60. Son olarak, başvuran oğlunun ölümü sebebiyle Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalini teşkil edecek derecede ağır bir keder yaşadığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 14 ve 17. maddelerine atıf yaparak, Kürt kökenli olması sebebiyle ayrımcılığa uğradığını ve ulusal makamların kendisinin Sözleşme’de güvence altına alınmış haklarını ihlal ettiklerini ileri sürmüştür.
61. Mahkeme elindeki tüm belgeler ışığında ve şikâyet edilen hususların yetkisi kapsamına girdiği ölçüde; bu şikâyetlerin Sözleşme’nin yukarıda belirtilen maddelerinin herhangi birinin ihlal edildiğine dair herhangi bir husus doğurmadığı kanaatindedir. Bu şikâyetler ayrıca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddesi kapsamında reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 18 Haziran 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithAndrás Sajó
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy