AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 1905/16
Mehmet ORAN / Türkiye ve 3 diğer başvuru
(ekteki listeye bakınız)
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6 Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), ekteki tabloda belirtilen ve çeşitli tarihlerde gerçekleştirilen yukarıdaki başvuruları göz önünde bulundurarak ve Mahkeme İç Tüzüğünün 41. maddesi uyarınca yukarıdaki başvurulara öncelik tanıma kararlarını dikkate alarak yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Tamamı Türk vatandaşı olan başvuranların listesi ekte belirtilmiştir.
A. Başvuruların gerçekleştirilmesine neden olan olayların geçmişi
2. 2015 yılının Ağustos ayından itibaren, mevcut başvurulara konu olayların gerçekleştiği Cizre, Sur ve Silopi ilçeleri de dâhil olmak üzere, Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı il ve ilçelerde sokağa çıkma yasakları yetkililer tarafından uygulanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının amacı, bazı yasadışı örgüt üyeleri tarafından kazılan hendeklerin ve yerleştirilen patlayıcıların temizlenmesi ve sivil vatandaşların şiddetten korunması olarak belirtilmiştir. Bu sokağa çıkma yasaklarından bazıları kaldırılmış ve farklı tarihlerde yeniden uygulanmıştır. Valiler sokağa çıkma yasaklarını uygularken, İl İdaresi Kanununun 11 (c) maddesine dayanmışlardır (bk. aşağıdaki “İlgili iç hukuk kuralları”).
3. Başvuranlar iddialarını desteklemek amacıyla, sivil toplum örgütleri tarafından hazırlanan ve sokağa çıkma yasağının uygulandığı bölgelerde 150’den fazla sivil vatandaşın öldürüldüğünü ifade eden bazı raporlara dayanmışlardır.
B. Davaların koşulları ve Mahkeme önündeki yargılamalar
4. Başvuranların bildirdiği şekliyle ve başvuranlarca sunulan belgelerden görüldüğü üzere davaya ilişkin olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. Oran / Türkiye, no. 1905/16 ve Seviktek / Türkiye, no. 2005/16
5. Başvuranların memleketi Sur’da 11 Aralık 2015 tarihinde 24 saatlik sokağa çıkma yasağı uygulanmıştır.
6. 1905/16 başvurudaki başvuran Mehmet Oran, Diyarbakır’ın 11 Aralık 2015 tarihinde 24 saatlik sokağa çıkma yasağı uygulanan Sur ilçesinde, 24 yaşındaki oğlu İsa Oran’ın 23 Aralık 2015 tarihinde güvenlik kuvvetlerince öldürüldüğünü gazetelerden öğrenmiştir.
7. 2005/16 başvurudaki başvuran Ayhan Seviktek, 24 yaşındaki erkek kardeşi Mesut Seviktek’in 23 Aralık 2015 tarihinde Sur’da güvenlik kuvvetlerince öldürüldüğünü gazetelerden öğrenmiştir.
8. Başvuranlar valiyle konuşmuş ve yakınlarının akıbeti hakkında bilgi talep etmişlerdir. Vali başvuranlara, yetkililerin başvuranların yakınlarının cenazelerine erişemediklerini söylemiştir. Sonrasında başvuranlar Diyarbakır Cumhuriyet savcısına resmi başvuruda bulunarak yakınlarının cenazelerinin kendilerine verilmesini talep etmişlerdir. Savcı vekili başvuranlara yanıt olarak, yakınlarının cenazelerine ulaşamadıklarını söylemiştir.
9. Sonrasında, bir Diyarbakır milletvekili ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı, Diyarbakır valisiyle iletişime geçmişlerdir. Vali, bir cami bahçesinde bir cenaze ve bir ilkokul bahçesinde iki cenaze olduğunu ancak alandaki güvenlik durumu nedeniyle yetkililerin bu cenazeleri alamadıklarını söylemiştir.
10. Oran ve Seviktek 4 ve 5 Ocak 2016 tarihlerinde Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuş ve yakınlarının cenazelerini alabilmelerini sağlayacak bir tedbir talebinde bulunmuşlardır.
11. Anayasa Mahkemesi iki başvuruyu birleştirerek validen ve savcıdan bilgi almıştır. Bu bilgiye göre, cami bahçesinde cenaze yoktur ve başvuranların iki yakınının öldürüldüğünü gösterecek herhangi bir bilgi mevcut değildir. Sonrasında Anayasa Mahkemesi, başvuranlardan net bilgi istemiştir. Başvuranlar Anayasa Mahkemesi’ne, milletvekili ve İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanının edindiği bilgileri iletmiştir (bk. yukarıdaki 9. paragraf). Ayrıca başvuranlar Anayasa Mahkemesi’ni, basında yakınlarının öldürüldüğü konusunda birçok haber yapıldığı, ancak sokağa çıkma yasağı nedeniyle bu iddiaları doğrulayamadıkları konusunda bilgilendirmişlerdir.
12. Anayasa Mahkemesi yukarıdakiler hakkında bilgilendirildikten sonra, İçişleri Bakanlığından bilgi almıştır. İçişleri Bakanlığına göre, başvuranların yakınlarının öldürüldüğü iddiası ile ilgili herhangi bir bilgi mevcut değildir. Polis memurları caminin bahçesini aramışlardır ancak burada cenaze bulamamışlardır. Yakınlardaki şiddetli silahlı çatışmalar nedeniyle ilkokulun bahçesinin aranması mümkün olmamıştır.
13. Başvuranların tedbir talepleri 8 Ocak 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi başvuranların yakınlarının öldürüldüğünü kanıtlayacak delil bulunmadığı kanısına varmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, güvenlik kuvvetlerince sunulan bilgilere göre, güvenlik kuvvetlerinin alandaki cenazeleri alma aşamasında olduklarını ve başvuranların yakınlarının cenazelerini bulmaları durumunda ailelerine teslim edeceklerini kaydetmiştir.
14. Başvuranlar 10 Ocak 2016 tarihinde Mahkeme’ye başvuruda bulunmuş ve Mahkeme İç Tüzüğünün 39. maddesi kapsamında benzer bir tedbir talebinde bulunmuşlardır.
15. Başvuranların tedbir talepleri 14 Ocak 2016 tarihinde Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Mahkeme aynı gün Mahkeme İç Tüzüğünün 41. maddesi uyarınca başvurulara öncelik tanımaya karar vermiş ve İç Tüzüğün 40. maddesi uyarınca başvuruları Hükümet’e tebliğ etmiştir.
16. Sonrasında başvuranlar başvuru formlarını sunarak iddialarını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar başvurularında, yakınlarının cenazelerinin 19 Ocak 2016 tarihinde güvenlik kuvvetleri üyeleri tarafından hastaneye getirildiğini ve aynı gün içerisinde ölü muayene işlemlerinin yapıldığını ifade etmişlerdir.
17. 1905/16 başvuruda, başvuranın oğlunun cenazesi üzerinde yapılan ölü muayene raporuna göre, cenaze çürümüştür. Doktorlar ceset üzerinde çok sayıda ateşli silah yarası gözlemlemiş ancak ölüm sebebini tespit edememişlerdir. Cesetten alınan örnekler toksikolojik inceleme yapılması için gönderilmiştir. Doktorlar ayrıca, adli makamların vuruş mesafesini tespit etmek istemeleri durumunda kıyafetlerin delil olarak saklanmasını önermişlerdir. Cenaze 21 Ocak 2016 tarihinde başvurana teslim edilmiş ve 22 Ocak 2016’da defnedilmiştir.
18. 2005/16 başvuruda, başvuranın erkek kardeşinin cenazesi üzerinde yapılan ölü muayene raporuna göre, cenazesi çürümüştür. Doktorlar ceset üzerinde ölüm sebebi olduğunu düşündükleri çok sayıda ateşli silah yaraları gözlemlemiştir. Ceset üzerinde bulunan mermi ve metal nesneler delil olarak saklanmıştır. Cenazeden alınan örnekler toksikolojik inceleme yapılması için gönderilmiştir. Cenaze 21 Ocak 2016 tarihinde defnedilmesi için ailesine teslim edilmiştir ve 22 Ocak 2016 tarihinde defnedilmiştir.
2. İnan / Türkiye, no. 2105/16
19. 14 Aralık 2015 tarihinde başvuranın memleketi Silopi’de 24 saatlik sokağa çıkma yasağı uygulanmıştır.
20. Başvuranın annesi Taybet İnan 19 Aralık 2015 tarihinde saat 19.00 civarında, komşusundan dönerken evinin dışında zırhlı araçtan açılan ateşle vurulmuştur. Kayınbiraderi Yusuf İnan başvuranın annesine yardımcı olmak amacıyla girişimde bulunmuştur ancak o da evden çıkar çıkmaz vurularak yaralanmıştır. Başvuran ve evlerinde olaylara tanık olan diğer aile üyeleri defalarca acil servisi aramışlar ancak yardım talepleri karşılanmamıştır. Yusuf İnan sonraki gün hayatını kaybetmiştir.
21. Başvuran ve diğer aile üyeleri acil servisi ve polis memurlarını aramaya devam etmişlerdir ve bu sırada hayatını kaybeden Taybet İnan’ın cenazesinin alınması için yardım talep etmişlerdir. Yanıt olarak, beyaz bayrak tutmaları koşuluyla cenazeyi almak için evden ayrılabilecekleri söylenmesine rağmen, kapıyı her açtıklarında bulundukları yöne doğru ateş edilmiştir. Milletvekili Aycan İrmez valiyle görüşmüş, ancak kendisine “güvenlik güçlerinin olay yerine gitmesinin ardından” cenazeyi alabileceklerini söylenmiştir.
22. Vurulma olayından birkaç gün sonra, başvuranın babası cenazeyi sokaktan almak için girişimde bulunmuştur ancak o da vurularak yaralanmıştır. Sonrasında ise aile, evlerini terk etmiş ve yakınlarının evine sığınmışlardır. Son olarak cenaze 25 Aralık 2016 tarihinde yetkililerce sokaktan alınarak hastaneye götürülmüştür.
23. Yetkililer aileye cenazeyi teslim etmeyi reddetmeye devam ettiklerinde, başvuran 6 Ocak 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve annesinin cenazesinin aileye teslim edilmesi için tedbir talebinde bulunmuştur.
24. 7 Ocak 2016 tarihinde Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun Uygulama Yönetmeliğinde bir değişiklik yapılmıştır. Değişikliğe göre, aileleri tarafından talep edilmeyen cenazeler, belediye meclislerine veya valiliklere teslim edilecektir. Değişiklikten önce, söz konusu Yönetmelikte ailesi tarafından talep edilmeyen cenazeler yalnızca belediye meclislerine teslim edilmekteydi.
25. Başvuran 8 Ocak 2016 tarihinde Mahkeme’ye başvurmuş ve annesinin cenazesini alarak defnedebilmek için İç Tüzüğün 39. maddesi kapsamında tedbir talebinde bulunmuştur.
26. Başvuranın tedbir talebi 14 Ocak 2016 tarihinde Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Mahkeme aynı gün İç Tüzüğün 41. maddesi uyarınca başvuruya öncelik tanımaya karar vermiş ve yine İç Tüzüğün 40. maddesi uyarınca başvuruyu Hükümete tebliğ etmiştir.
27. Polis memurları 11 Ocak 2016 tarihinde saat 01.00’da başvuranın evine gitmişlerdir ve başvuranın okuma yazma bilmeyen kardeşine bir belgeyi imzalamasını söylemişlerdir. İlgili belgede, ailenin saat 09.00’a kadar Taybet İnan’ın cenazesini hastaneden almaları ve defnetmeleri gerektiği belirtilmiştir. Aksi takdirde, Yönetmelikte yapılan değişiklikle, valilik çalışanları kendi seçtikleri bir yere cenazeyi defnedeceklerdi.
28. Polis memurları aileyi, valinin Taybet İnan’ın “aile üyelerinin katılıp katılmadığına bakılmaksızın” defnedilmesi talimatını verdiği konusunda bilgilendirmiştir. Aynı gün, herhangi bir dini tören olmaksızın Taybet İnan’ın cenazesinin yetkililerce defnedilmesi sırasında ailenin yalnızca üç üyesinin katılımına izin verilmiştir.
29. Anayasa Mahkemesi 2 Şubat 2016 tarihinde tedbir talebini reddetmiştir; zira başvuranın annesinin cenazesi 11 Şubat 2016 tarihinde zaten gömülmüştür.
3. Abdullah Kaplan / Türkiye, no. 4159/16
30. Başvuranın 33 yaşındaki erkek kardeşi Mehmet Kaplan Cizre belediye meclisinde çalışmaktaydı. 18 Ocak 2016 tarihinde işten çıkıp evine giderken başından vurularak öldürülmüştür. Civardaki güvenlik kuvvetleri o sırada mahalleyi yoğun şekilde bombardımana tuttuklarından dolayı cenazesi sokaktan alınamamıştır.
31. Başvuran 19 Ocak 2016 tarihinde Mahkeme’ye başvurmuş ve İç Tüzüğün 39. maddesi uyarınca tedbir talebinde bulunmuştur. Erkek kardeşinin cenazesinin ailesine teslim edilmesini talep etmiştir. Yukarıda özetlenen başvurulara atıfta bulunmuştur ve Anayasa Mahkemesi tarafından benzer taleplerin reddedilmesi ışığında, Anayasa Mahkemesinden tedbir talebinde bulunmadığını belirtmiştir.
32. Başvuranın tedbir talebi Mahkeme tarafından 20 Ocak 2016 tarihinde reddedilmiştir. Mahkeme aynı gün İç Tüzüğün 41. maddesi uyarınca başvuruya öncelik tanımaya karar vermiş ve yine İç Tüzüğün 40. maddesi uyarınca başvuruyu Hükümete tebliğ etmiştir.
33. Sonrasında başvuran başvuru formunu iletmiş ve iddialarını ileri sürmüştür. Başvuran başvurusunda, erkek kardeşinin cenazesinin 20 Ocak 2016 tarihinde sokaktan alındığını ve hastaneye götürülerek burada otopsi işlemi yapıldığını ifade etmiştir.
C. 2105/16 ve 4159/16 başvurulardaki başvuranların avukatlarının yakalanması ve tutuklanması
34. 16 Mart 2016 tarihinde erken saatlerinde, 2105/16 ve 4159/16 başvurulardaki başvuranların avukatı olan Ramazan Demir’in İstanbul’daki evine terörle mücadele ekipleri tarafından baskın yapılmış ve Ramazan Demir gözaltına alınmıştır.
35. 17 Mart 2016 akşamı, savcı karakolda Ramazan Demir’i sorgulamak istemiştir. Demir savcının sorularını yanıtlamayı reddetmiş ve uygulanabilir usule göre, karakolda değil mahkeme önünde sorgulanabileceğini belirtmiştir.
36. Sorgu sırasında savcı Demir’e, daha önce PKK ile bağlantılı bir suçtan dolayı cezaevine girip girmediği, PKK ile bağlantısı olan veya PKK bağlantılı faaliyetler nedeniyle cezaevinde olan akrabaları olup olmadığı, cezaevinde akrabalarını veya müvekkillerini ziyaret edip etmediği, herhangi bir derneğin üyesi olup olmadığı, sosyal medya kullanıp kullanmadığı ve telefon hatlarının detayları gibi sorular sormuştur.
37. Demir soruların hiçbirini yanıtlamamıştır. Savcı aynı ifadede Demir’i aşağıdaki ile suçlamıştır: “...[Demir’in] propagandasının ve kışkırtma faaliyetlerinin bir parçası olarak ve işkence ve insan hakları ihlalleri iddiasında bulunarak ülkemizi içten ve uluslararası arenada zayıflatmak amacıyla bulunduğu faaliyetlerin bir parçası olarak, Delegasyon adını verdiği bir kişiyle buluşacağı ve görüşme yapacağı düşünülmektedir...”.
38. Yukarıda bahsedilen sorgusundan sonra Demir 19 Mart 2016 tarihinde hâkim karşısına çıkarılana kadar karakolda tutulmuştur ve hâkim kefaletle serbest bırakılmasına karar vermiştir. Demir ve onu temsil eden avukatlar, hâkimin sorgusu sırasında, savcının yukarıda belirtilen suçlamasına atıfta bulunmuşlar ve yakalanmasının asıl amacının, sokağa çıkma yasakları ile ilgili olarak başvuranları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde temsil etmesini engellemek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu durumun Sözleşme’nin 34. maddesine aykırı olduğunu iddia etmişlerdir.
39. Salıverilmesinin ardından savcı Demir’in salıverilmesine itiraz etmiş ve 22 Mart 2016 tarihinde Demir için bir yakalama emri çıkarılmıştır.
40. Demir 6 Nisan 2016 tarihinde mahkemeye gitmiş ve hâkimi, 22 Mart 2016 tarihinde yakalama emrinin çıkarılmasının ardından neden hemen teslim olmadığı konusunda bilgilendirmiştir. Müvekkillerine karşı sorumlulukları olduğundan, bazı başvuru formlarını doldurarak Mahkeme’ye iletmek zorunda olduğu için bunun gerçekleştiğini ifade etmiştir. Hâkim, Demir hakkındaki ceza yargılamalarının başlama sürecinde cezaevinde tutulmasına karar vermiştir.
41. Demir 20 Nisan 2016 tarihinde avukatı Ayşe Demir-Bingöl’e 2105/16 ve 4159/16 başvurular da dâhil olmak üzere, toplam 16 başvuruyla ilgili olarak Mahkeme önünde kendisi adına eylemde bulunması için yetki vermiştir. Demir 7 Eylül 2016 tarihinde kefaletle cezaevinden çıkarılmıştır.
D. İlgili iç hukuk kuralları ve uygulamalar
42. İl İdaresi Kanunu’nun (no. 5442, 10 Haziran 1949) 11. maddesinin ilgili bölümleri aşağıdaki gibidir:
“A) Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür.”
...
C) İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir.”
E. İlgili uluslararası mevzuatlar
43. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 2 Aralık 2016 tarihinde “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkilerine İlişkin Memorandum”u yayımlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandumda belirtilen sonuç ve tavsiyeler aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hakimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için, bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makinalarıyla fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (bkz. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyaloğunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
44. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri 10 Mayıs 2016 tarihinde aşağıdakini ifade etmiştir:
“Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein, Salı günü, Türkiye ordusunun ve güvenlik güçlerinin son aylarda Güneydoğu’da gerçekleştirdiği iddia edilen ihlaller hakkında pek çok endişe verici raporun kendisine ulaştığını belirtti, ve Türk yetkililerini, bu raporların doğruluğunun teyit edilmesi için BM görevlilerinin de dahil olduğu bağımsız soruşturmacıların bölgeye gidip inceleme yapmalarını sağlamalarını talep etti.
İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid “Aralık ortasından Mart ayı başına dek süren uzatılmış sokağa çıkma yasakları boyunca güvenlik görevlilerinin Cizre’de gerçekleştirdikleri eylemler hakkında çeşitli güvenilir kaynaklardan giderek daha çok bilgi ulaşıyor. Ortaya çıkan görüntü, henüz tam net olmamakla birlikte, oldukça endişe verici.” dedi.
Zeid, açıklamasında “PKK ile ilgili olduğu öne sürülen gençlik örgütlerinin ve diğer devlet-dışı aktörlerin Cizre’de ve diğer bölgelerde uyguladıkları şiddeti ve diğer yasa dışı eylemleri güçlü bir şekilde kınıyorum ve terör faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi sonucu yaşamını kaybedenler için üzüntü duyuyorum. Ancak, Türkiye’nin vatandaşlarını şiddetten koruma görevinin yanında, güvenlik harekatları veya teröre karşı yürütülen operasyonlar sırasında yetkililerin insan haklarına saygı göstermeleri de gereklidir; ve işkence, yargısız infaz, ölçüsüz ölümcül güç kullanımı ve keyfi gözaltılara karşı uluslararası hukuk tarafından konulmuş yasaklara uyulması gerekir.” dedi.
Yüksek Komiser, kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu silahsız sivillerin keskin nişancılar tarafından veya tanklar ve diğer askeri araçlardan ateş açılarak vurulduklarına dair raporların da kendisine ulaştığını söyledi.
Zeid, “Binalara ve önemli altyapıya ölçüsüz bir şekilde büyük çaplı zararlar verildiği, evlerin havan toplarıyla vurulduğu, ve güvenlik güçlerinin girdikleri binalarda evlerin içine de zarar verdikleri görülüyor. Ayrıca, bazı durumlarda ambulansların ve sağlık görevlilerinin yaralılara ulaşmasının engellendiğine dair raporların yanında, keyfi tutuklamalar, işkence ve diğer kötü muamelelerin gerçekleştirildiği iddia ediliyor. Bunların yanı sıra, Güneydoğu’da birçok yerde sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, top atışları, cinayetler ve tutuklamalar nedeniyle büyük çaplı yerinden edilmeler söz konusu.” dedi.
Yüksek komiser, “Bu raporlar arasında en rahatsız edici olanı, Cizre’deki görgü tanıklarının ve ölenlerin yakınlarının ifadelerine yer verilen raporlarda 100’den fazla kişinin güvenlik güçleri tarafından etrafı sarılan üç farklı bodrumda yakılarak öldürüldüğünün belirtilmesi.” dedi.
Zeid, “Güvenlik güçleriyle çatışan gruplara dair olanlar da dahil olmak üzere, bu çok ciddi iddiaların hepsinin detaylı bir şekilde soruşturulması gerekiyor; ancak şimdiye dek bu yapılmış değil. Türkiye Hükümeti benim ofisimin ve Birleşmiş Milletler’e bağlı diğer kurumların bölgeye giderek birinci elden bilgi toplama taleplerine olumlu cevap vermedi.” dedi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Şefi, haftalarca kapatılan ve yoğun güvenlik mevcudiyeti nedeniyle halen erişilmesi imkansız olan –Silopi, Nusaybin ve bölgenin ana şehri Diyarbakır’a bağlı Sur ilçesi de dahil olmak üzere- güney doğuda bulunan diğer ilçeler, kasabalar veya köylerle kıyaslandığında Cizre’den daha fazla bilginin ortaya çıktığını belirtmiştir.
Yüksek Komiser Zeid şunları kaydetmiştir: “2016 yılında, böyle büyük ve coğrafi açıdan erişilebilir bir bölgede neler olduğu hakkında bu şekilde bilgi eksikliği olması hem olağandışı hem de son derece endişe vericidir. Bu karartma sadece neler olduğu konusundaki şüpheleri alevlendirmektedir. Bu nedenle, sivil toplum kuruluşları ve gazeteciler de dahil olmak üzere, BM personeline ve diğer tarafsız gözlemcilere ve araştırmacılara erişim sağlanması konusundaki talebimi yineliyorum.”
Geçtiğimiz haftalarda diğer insan hakları kurumları tarafından ortaya konulan tehlikeli duruma işaret eden* Yüksek Komiser Zeid, hukuk dışı cinayetler ve orantısız ölümcül güç kullanımı da dahil olmak üzere, yaşam hakkı ihlallerinde yer aldıklarından şüphelenilen herkes hakkında derhal soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi için çağrıda bulunmuş ve yargı organının, ordu ve yürütme organı da dahil olmak üzere Devletin diğer tüm organlarından bağımsız bir şekilde hareket etmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Yüksek Komiser Zeid ayrıca, zorla yerinden edilen herkesin geri dönmelerine izin verilmesi konusunda Türk yetkililere çağrıda bulunmuş ve Türk yetkililere, gelecekte sokağa çıkma yasaklarının gerekli olan en az süreyle sınırlandırılmasını ve insan hakları yükümlülüklerine ve insani hususlara özen gösterilmesini sağlamaları konusunda tavsiyede bulunmuştur.
Yüksek Komiser; BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubunun yakın dönemde gerçekleşen ziyareti, Birleşmiş Milletler Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi tarafından ülke raporunun yakın dönemde incelenmesi ve son gözlemlerini 13 Mayıs Cuma günü tarihinde** bildirecek olan Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite tarafından devam eden inceleme de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler insan hakları organlarıyla çalışmalarına dikkat çekmiştir.
* Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 14 Nisan’da, “Türkiye’nin terörle mücadelesi bağlamında insan haklarına saygının son aylarda endişe verici bir hızda azaldığını” belirtmiştir. 14-18 Mart tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret eden BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu ise “ülkenin Güney Doğusundaki gitgide artan tedirgin edici durum ve bu durumun insan hakları üzerindeki geniş çaplı etkisi” noktasındaki endişesini ifade etmiştir. Çalışma Grubu ayrıca, “mevcut güvenlik operasyonları bağlamında, öldürülen sevdiklerinin cesetlerine veya yok edilen cesetlere erişimi olmayan ailelerin iddiaları da dahil olmak üzere, bütün insan hakları ihlallerine ilişkin iddialar hakkında ayrıntılı ve tarafsız bir soruşturma yürütülmesine yönelik ihtiyacın” altını çizmiştir.
...”
ŞİKÂYETLER
45. Başvuranlar Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, yakınlarının davalı Devletin görevlileri tarafından vurulduklarını ve yaralandıklarını ve sonrasında da tıbbi yardım sağlanması amacıyla herhangi bir adım atılmaması nedeniyle hayatlarını kaybettikleri hususunda şikâyetçidirler. Başvuranlar aynı hüküm kapsamında, ölümlere ilişkin olarak soruşturma yürütülmediği hususunda şikâyetçidirler.
46. Başvuranlar Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca, yakınlarının cenazelerini sokaktan alamamaları nedeniyle yaşadıkları ızdırabın kötü muamele teşkil ettiği konusunda şikâyetçidirler.
47. Başvuranlar Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca, sokağa çıkma yasağının oldukça katı şekilde uygulandığı, çok uzun süre boyunca yakınlarının cenazelerini alamadıkları ve bu durumun özgürlük ve güvenlik haklarına aykırı olduğu konusunda şikâyetçidirler.
48. Başvuranlar yakınlarının cenazelerini zamanında alamadıkları ve gömemediklerinden dolayı Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. 1905/16, 2005/16 ve 2105/16 başvurulardaki başvuranlar da aynı şikâyetle ilgili olarak Sözleşme’nin 9. maddesine dayanmışlardır.
49. Son olarak 2105/16 ve 4159/16 başvurulardaki başvuranlar, Hükümetin avukatı yakalayıp tutuklayarak Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine aykırı davrandığı hususunda şikâyetçidirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Başvuruların birleştirilmesi
50. Mahkeme İç Tüzüğün 42 § 1 maddesi uyarınca, başvuruların benzer fiili ve hukuki geçmişlerini dikkate alarak başvuruları birleştirmeye karar vermiştir.
B. Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetler
51. Başvuranlar yakınlarının Sözleşme’nin 2. maddesine aykırı olarak vurularak hayatlarını kaybettikleri ve ölümlerine ilişkin olarak soruşturma yapılmadığı hususunda şikâyetçidirler.
52. Mahkeme, dava dosyası temelinde, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olup olmadığını belirleyemeyeceği ve bu nedenle Mahkeme İç Tüzüğünün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca başvuruların bu kısmının davalı Hükümete iletilmesi gerektiği kanısındadır.
C. Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyet
53. Başvuranlar Sözleşme’nin 5. maddesi uyarınca, sokağa çıkma yasaklarının son derece katı şekilde uygulandığını, akrabalarının cesetlerini vurularak öldürüldükleri yerden alamadıklarını ileri sürmektedirler.
54. Mahkeme elinde mevcut olan bütün belgeler ışığında, şikâyet konusu hususların kendi yetki alanında olduğu kadarıyla; dayanılan hükmün ihlal edildiğini gösteren bir husus bulunmadığını tespit etmiştir. Başvuruların bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu görülmektedir ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gereklidir.
D. Sözleşme’nin 3, 8 ve 9. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
55. Başvuranlar yakınlarının cenazelerini zamanında alamamalarından kaynaklanan ızdıraplarının, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında kötü muamele teşkil ettiği hususunda şikâyetçidirler.
56. Başvuranlar ayrıca yakınlarının cenazelerini çok uzun süre boyunca alamamaları ve zamanında defnedememeleri nedeniyle Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. 4159/16 başvurudaki başvuran hariç olmak üzere, başvuranlar ayrıca bu şikâyetle ilgili olarak Sözleşme’nin 9. maddesine dayanmışlardır.
57. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde vurgulanan iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, bir başvuranın iddia edilen ihlaller bakımından tazmin sağlayabilecek mevcut ve yeterli hukuk yollarına başvurmasını gerektirdiğini gözlemlemektedir (bk. diğer kararlar arasında, Akdivar ve Diğerleri / Türkiye, 16 Eylül 1996, § 65, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1996‑IV).
58. Mahkeme başvuranların şikâyetleri ve bu şikâyetlere neden olan koşulları dikkate alarak; Türk hukuk sisteminin sunduğu bir hukuk yolu olan ve başvuranların şikâyetleri bakımından yetkililerin sorumluluğunun tespit edilmesini ve zararların giderilmesini sağlayan tazminat davalarının, bu şikâyetler bakımından geçerli ve etkin bir hukuk yolu olduğu kanaatindedir. Ancak Mahkeme, başvuranların söz konusu şikâyetler bakımından bu tür davaları açma olanaklarını kullanmadıklarını gözlemlemektedir.
59. Mahkeme yukarıdakiler ışığında, Sözleşme’nin 3, 8 ve 9. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmemeleri nedeniyle Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
E. Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki şikâyet
60. Son olarak 2105/16 ve 4159/16 başvurulardaki başvuranlar; Hükümetin avukatı yakalarken ve tutuklarken, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine aykırı davrandığı hususunda şikâyette bulunmuştur.
61. Mahkeme dava dosyası temelinde, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olup olmadığını belirleyemediği ve bu nedenle, İç Tüzüğün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca başvurunun bu kısmının davalı Hükümete tebliğ edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
İşbu gerekçelerle Mahkeme oy birliğiyle,
Başvuruları birleştirmeye,
Sözleşme’nin 2 ve 34. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin incelenmesinin ertelenmesine;
Başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunu beyan etmeye karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
EK
No
Başvuru No
Başvuru tarihi
Başvuran
Doğum tarihi
İkamet yeri
Temsil eden
1905/16
10/01/2016
Mehmet ORAN
01/01/1964
İstanbul
Yunus MURATAKAN
2005/16
10/01/2016
Ayhan SEVİKTEK
03/03/1986
Diyarbakır
Yunus MURATAKAN
2105/16
08/01/2016
Mehmet İNAN
11/02/1983
Şırnak
Ramazan DEMİR
4159/16
19/01/2016
Abdullah KAPLAN
20/04/1988
Şırnak
Ramazan DEMİR
Full & Egal Universal Law Academy