AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 16197/06
Makbule ÖZDEMİR ve diğerleri / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 17 Kasım 2015 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, yukarıda belirtilen ve 4 Nisan 2006 tarihinde sunulan başvuruyu, Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından sunulan görüşleri dikkate alarak, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuranlar Makbule Özdemir (1972 doğumlu), İlknur Özdemir (1994 doğumlu),Ümit Özdemir (1995 doğumlu), Onur Özdemir (1998 doğumlu), Ayşe Özdemir (2000 doğumlu) ve Mevlüde Özdemir (2002 doğumlu) Türk vatandaşlarıdır ve Van’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, 17 Kasım 2003 tarihinde hayatını kaybeden İzzet Özdemir’in eşi ve çocuklarıdır. Başvuranlar, Mahkeme önünde Van Barosu’na bağlı Avukat M. Timur tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’’) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
2. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
3. Yavuzlar Köyünde ikamet eden, 41 yaşındaki İzzet Özdemir, 17 Kasım 2003 tarihinde saat 13.00 sularında, bir anti-personel mayınının patlaması sonucunda hayatını kaybetmiştir. Aynı gün düzenlenen otopsi tutanağında, İzzet Özdemir’in sürdüğü atın üzerine bastığı anti-personel mayınının patlamasıyla saçılan şarapnel parçalarının, iç kanamaya yol açtığı ve ilgilinin ölümüne sebep olduğu sonucuna varılmıştır.
4. Yavuzlar Köyü yakınında yer alan ve hudut güvenliğinin sağlanmasından sorumlu Gelincik Hudut Karakolu Komutanlığı tarafından 18 Kasım 2003 tarihinde düzenlenen tutanaktan, 360 ve 361 hudut taşları arasında ve Türkiye ile İran İslam Cumhuriyetini ayıran sınır hattından elli metre ileride Türkiye’nin askeri bölgesi içerisinde bir anti-personel mayının patladığı anlaşılmaktadır. Tutanakta ayrıca, anti-personel mayınlarının görünmesini engelleyen kar tabakası sebebiyle patlamanın olduğu yere ulaşılamadığı belirtilmiştir. Anti-personel mayınlarının yerlerini belirten levhaların, eğimli toprağın aşınmasına ve yoğun yağmur ve kar yağışlarından dolayı mayınların kaymış olması ihtimali sebebiyle, güvenilir olmadıkları eklenmiştir. Üstelik mayınların metal kısımlarının karla kaplanmış olması sebebiyle, hepsinin detektörle tespit edilmesi de mümkün olmamıştır. Bu imkânsızlıklar hakkında bilgi verilen Cumhuriyet savcısı, yeni bir kazanın önlenmesi amacıyla mayınlı bölgeye girilmemesi yönünde talimat vermiştir. Sonuç olarak jandarmalar, zorlanarak da olsa profesyonel dürbünlerden faydalanarak gözetleme kulesinden olay yeri krokisi çizmişlerdir. Bu kroki, askeri bölge içerisinde ‘‘kaçakçı patikası’’ olarak adlandırılan bir yol, yolun kenarında patlama nedeniyle oluşmuş bir çukur ve bu çukur etrafında birbirlerinden onar metre uzaklıkta mazot bidonları taşıyan üç atın cesetlerini göstermektedir. Atlardan bir tanesi tamamen parçalanmıştır. Olay yeri krokisinde ayrıca, arazinin engebeli olduğu ve sınır hattını belirleyen dikenli tel örgülerin de bulunduğu belirtilmiştir. Tutanak, maktulün cesedinin ve patlama bölgesinin resimleri çekilerek tamamlanmıştır.
5. Jandarmalar tarafından 22 Kasım 2003 tarihinde, maktulün erkek kardeşi Emin Özdemir’in ifadesi alınmıştır. Emin Özdemir ifadesinde, köylülerden biri olan R.Ş.’nin, kardeşinin mazot almak için İran’a gittiği konusunda kendisini bilgilendirdiğini ve kazadan önceki gün evine dönmemiş olduğunu beyan etmiştir. Emin Özdemir, 17 Kasım 2003 tarihinde Gelincik Jandarma Karakolu’na gittiğini, orada patlamadan haberdar edildiğini ve kardeşinin kimliğini tespit ettiğini eklemiştir. Köylülerden R.Ş.’nin de jandarmalar tarafından ifadesi alınmıştır.
6. Savcılık, 29 Aralık 2003 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı 1. Hudut Tabur Komutanlığı’ndan patlama bölgesinin statüsünü belirtmesini ve bölgede anti-personel mayınlarının bulunup bulunmadığını teyit etmesini talep etmiştir.
7. 1. Hudut Tabur Komutanlığı, 4 Mart 2004 tarihinde cevaben, 360 ve 361 hudut taşları arasında yer alan arazinin, 800 m2’lik askeri bir bölge olduğunu, 1. derece askeri yasak bölge olarak sınıflandırıldığını, erişiminin kamuya yasaklandığını ve bu alana 1991 yılında farklı türlerde 1811 adet anti-personel mayınlarının yerleştirildiğini bildirmiştir.
8. Savcılık, 19 Mart 2004 tarihinde takipsizlik kararı vermiştir. Savcı, İzzet Özdemir’in kaçak mazot almak amacıyla İran’a gittiği, dönüş yolunda söz konusu iki hudut taşı arasından sınırı geçtiği ve mazot bidonlarını yüklediği üç atıyla birlikte mayınlı askeri bölge içerisine girdiği kanaatine varmıştır. Savcı, atlardan birinin, Türkiye ve İran arasında sınır çizgisini belirleyen dikenli tel örgülerden 50 metre ileride bir mayına basarak patlamaya sebep olduğunu belirtmiştir. Savcılık, askeri makamlar tarafından verilen bilgileri referans alarak, arazinin anti-personel mayınlarıyla döşeli olduğunu teyit etmiştir. Takipsizlik kararında, kamuya tamamen yasaklanmış olan bir bölgeye izinsiz giren İzzet Özdemir’in kazanın meydana gelmesinde yalnızca kendisinin kusurlu olduğu tespit edilmiştir.
9. Başvuranların avukatı, 6 Ocak 2005 tarihinde Erciş Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı (‘‘Ağır Ceza Mahkemesi’’) nezdinde verilen takipsizlik kararına itiraz etmiştir. Avukat, savcılığı olay yeri keşfi yapmamakla suçlamış ve uyarı levhalarının bulunmadığını ve askeri bölge etrafının dikenli tel örgülerle çevrili olmadığını ileri sürmüştür. Başvuranların avukatı, jandarmaların gözetleme kulesinden gözlemleyerek olay yeri krokisi düzenlemelerini eleştirmiş ve anti-personel mayınlarının tam olarak nereye koyulduğunu belirten uyarı levhalarının bulunmamasından şikâyet etmiştir. Ayrıca anti-personel mayınlarının kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve devredilmesinin yasaklanması ve bunların temizlenmesi ile ilgili Ottowa Sözleşmesi’nin Türkiye tarafından kabul edilmesine rağmen, Hükümet’in askeri bölgede bulunan mayınları temizlemediğini ileri sürmüştür.
10. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranlar tarafından sunulan itiraz dilekçesini 17 Mart 2005 tarihinde kabul etmiş ve soruşturmanın tamamlanması için tüm bilirkişiler açısından olası riskler ortadan kaldırılarak bir olay yeri incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, özellikle askeri bölge etrafında alınan tedbirler hakkında bilgiler verilmesini talep etmiştir.
11. Genel Kurmay Başkanlığı’na bağlı ‘‘Hudut Tabur Komutanlığı’’ birimi, 1 Haziran 2005 tarihli bir belgede, teröristlerin Türkiye’ye girmesini engellemek amacıyla, 30 Temmuz 1992 tarihinde, 360 ve 361 hudut taşları arasında yer alan sınır bölgesi boyunca anti-personel mayınları döşendiği teyit edilmiştir. Bu belge ile, bölgede uyarıcı levhaların bulunduğu ve bu levhaların patlama riskinin var olduğunu gösterdikleri doğrulanmıştır. Ayrıca bölgeye mayınların yerleştirildiğine dair kayıtlar, mayın döşeme haritaları ve mayınlı arazilerin kordoneleri de Mahkeme’ye sunulmuştur.
12. Cumhuriyet savcısı tarafından, 2 Haziran 2005 tarihinde, bir bilirkişi ve askeri yetkililer refakatinde olay yeri keşfi gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet savcısı, şu tespitleri içeren bir tutanak hazırlamıştır:
– Patlama yerine 150 metre kala, 100 metre aralıklarla dizilmiş, bölgeye girilmesinin yasak olduğunu belirten kırmızı renkli askeri levhaların bulunduğu,
– Patlama yerinden 50 ila 100 metre ileride, yerden 50 veya 60 santimetre yükseğe ve 20 metre aralıklarla yerleştirilmiş patlama riskini belirten kırmızı üçgen levhaların bulunduğu tespit edilmiştir.
Cumhuriyet savcısı ayrıca, Kuzey’de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait yeşil bir gözetleme kulesinin ve Doğu’da İran kara sınırları içerisinde İran Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılan bir devriye yolu ve İran İslam Cumhuriyeti’ne ait elektrik direklerinin bulunduğunu kaydetmiştir.
Cumhuriyet savcısı, anti-personel mayınlarının bulunduğu gerekçesiyle sınır hattı üzerinde erişimi engelleyen dikenli tel örgülerin bulunduğunu belgeleyen bilgilere rağmen, kendisinin bulunduğu yerden söz konusu dikenli tel örgüleri göremediğini belirtmiştir.
Son olarak savcı, kazanın meydana geldiği gün çizilen olay yeri krokisinin olay yeri keşfi sırasında gözlemlediği duruma uygun olduğunu onaylamıştır. Dava dosyası bir bilirkişiye iletilmiştir.
13. Bilirkişi, 6 Haziran 2005 tarihli raporunda, Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen tutanakta belirtilen tüm işaretleme unsurlarının bulunduğunu, söz konusu tutanağın Türkiye-İran sınırı boyunca uzanan askeri bölgenin dikenli tel örgülerle ayrıldığını gösteren bir olay yeri krokisi içerdiğini doğrulamıştır.
14. Savcılık, tamamladığı soruşturma dosyasını, takipsizlik kararı verilmesi yönünde görüşüyle birlikte Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk etmiştir.
15. Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Eylül 2005 tarihinde bir takipsizlik kararı vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, karar gerekçelerinde, dosyada başka biri hakkında ceza davası açılmasını gerektiren herhangi bir unsur bulunmadığını belirtmiştir. Karar, başvuranlara 24 Kasım 2005 tarihinde tebliğ edilmiştir.
16. Bu zaman zarfında başvuranlar, 31 Ağustos 2005 tarihinde, Van İdare Mahkemesi (‘‘İdare Mahkemesi’’) huzurunda Savunma Bakanlığı’na karşı tazminat davası açmışlardır. Başvuranlar, maddi ve manevi zararları bağlamında 170.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık olarak 103.658 avro (EUR)) talep etmişlerdir.
17. Genel Kurmay, 15 Kasım 2005 tarihinde, İdare Mahkemesi önünde yürütülen dava kapsamında, söz konusu askeri bölgenin güvenli hale getirilmiş bir bölge olduğunu ve anti-personel mayınlarının kaymasına sebep olan yoğun kar ve yağmur yağışı etkisi altında olan eğimli arazi nedeniyle mayın temizleme işleminin gerçekleştirilemediğini belgelemiştir.
18. İdare Mahkemesi, 20 Mart 2006 tarihinde, ceza soruşturması dosyasını, Genel Kurmay tarafından durum hakkında sunulan belgeyi ve askeri arazinin durumunu incelemesinin ardından, başvuranların tazminat taleplerini reddetmiştir. İdare Mahkemesi, kararında, Anayasa’nın 125. maddesine göre, maruz kalınan zarar ile söz konusu idari eylem arasındaki illiyet bağının üçüncü bir kişi tarafından kesilmemesi durumunda idarenin doğrudan sorumlu tutulabileceğini hatırlatmıştır. İdare Mahkemesi, idarenin objektif sorumluluğunun bertaraf edilebilmesi için, üçüncü bir şahıs tarafından yapılan bir eylemin zararın meydana gelmesinde büyük etkisinin olması gerektiğini belirtmiştir. İdare Mahkemesi, bölgenin çevresinin güvenli hale getirilmiş olduğunu dikkate alarak, hiçbir kusurun idareye atfedilemeyeceğini belirtmiştir. İdare Mahkemesi, söz konusu askeri bölgeye girilmesinin yasak olduğunu bilerek bölgeye giren maktulün, kendi eyleminden sorumlu olduğu kanısına varmıştır. İdare Mahkemesi, başvuranların, kendilerine tazminat ödenmesi için, ‘‘Devlet’in objektif sorumluluğu’’ olarak tabi edilen Anayasa ilkesi yönünde karar verilmesinden faydalanamayacağı sonucuna varmıştır.
19. Kararda, 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu, Kara Sınırlarının Korunması ve Güvenliği Kanunu ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu hükümlerine atıfta bulunulmuştur.
20. İdari dosyada, ‘‘Hudut Tabur Komutanlığı’’ birimi tarafından bildirilen şu belgeler yer almıştır:
– söz konusu askeri arazideki mayınların temizlenmesi işlemine ilişkin bilgiler,
– 360 ve 361 hudut taşları arasında yer alan bölgeye ilişkin kayıtlar,
– mayın yerleştirme haritası ve arazinin engebelerini gösteren resimler,
– anti-personel mayınlarının bulunduğunu gösteren ve askeri yüksek güvenlik bölgesinin sınırlarını belirten uyarı levhalarının yerlerini belirten bir kroki ve hudut taşlarını ayıran mesafe hakkında bilgiler,
– dikenli tel örgülere ilişkin olarak, özellikle tel örgülerin yüksekliğini belirten bilgiler: tel örgünün ilk sırası mayınlı araziden ayak bileği yüksekliğine kadar, ikinci sırası ise insan boyu yüksekliğine kadar olmalıdır. Bu iki sıra arasında bir metre mesafe bulunmalıdır. Olay yeri krokisine göre, bu iki sıradan ayrıca sınır hattı tel örgüsü üzerinde tel üstüvane bulunmaktadır.
21. Danıştay, 11 Aralık 2006 tarihinde başvuranlar tarafından sunulan itiraz başvurusunu, itiraz süresine riayet edilmeden yapıldığı gerekçesiyle reddetmiştir.
B. İlgili İç ve Uluslararası Hukuk ve Uygulamaları
22. Anayasa’nın 125. maddesinin 1 ve 7. fıkraları aşağıdaki gibidir:
‘‘ 1. İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(...)
7. İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. ‘‘
23. 2565 sayılı Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu’nun 5. maddesi aşağıdaki gibidir:
‘‘ Birinci derece kara askeri yasak bölgeleri;
a) Yurt savunması bakımından hayati önem taşıyan askeri tesis ve bölgelerin, çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen dış sınırlarının en az yüz, en fazla dört yüz metre uzağından alınan noktaların birleştirilmesi suretiyle meydana gelen alanlarda,
b) Kara sınır hattı boyunca ve lüzum görülen kıyılarda otuz ila altı yüz metre derinlikteki sahalarda,
Tesis edilir (...) ‘‘
24. 30 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe giren Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Yönetmeliği’nin 6. maddesinde, birinci derece kara askeri yasak bölgelerinin arazide işaretlenmesine ilişkin tedbirler açıklanmaktadır:
‘‘ Birinci derece kara askeri yasak bölgeleri ilan edilmez. Ancak sınırları burada yasak bölge kurulması isteğinde bulunan komutanlık tarafından aşağıda belirtildiği gibi arazide işaretlenir.
1) Birinci derece kara askeri yasak bölgenin sınırları bölgenin özelliğine göre sınır taşı veya yeterli sırada dikenli tel örgü ile çevrilir.
2) Tel çitin ara direkleri kırmızı boya ile boyanır
3) Dış sıradaki tel çiti üzerine 100 - 200 metre aralıklarla (EK-B’de gösterildiği gibi), 60x90 cm. ebadında kırmızı zemin üzerine, siyah renkle asker portresi çizilmiş ve beyaz renkle YASAK BÖLGE ile FORBIDDEN ZONE, ZONE INTERDITE ve VERBOTENE ZONE yazılı levha konur. ‘‘
25. 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 18. maddesi şu hükmü öngörmektedir:
‘‘ Gümrük bölgesine 4458 sayılı Gümrük Kanunu gereğince belirlenen kapı ve yollardan başka yerlerden girmek, çıkmak veya geçmek yasaktır. ’’
26. Anti-personel mayınlarının kullanımının, depolanmasının, üretiminin ve devredilmesinin yasaklanması ve bunların imhası ile ilgili 18 Eylül 1997 tarihli Ottowa Sözleşmesi’nin 1. maddesi, Sözleşmeci Devletleri, anti-personel mayını kullanmamakla ve aynı zamanda bu Sözleşmenin söz konusu Taraf Devlet için yürürlüğe girmesinden sonra on yıldan daha geç olmamak şartıyla mümkün olan en kısa zamanda tüm anti-personel mayınlarını imha etmek ya da bunların ilgili makamlar tarafından imha edilmesini sağlamakla yükümlü kılmaktadır.
27. Ottowa Sözleşmesi’nin 5. maddesi ayrıca, Sözleşmeci Devletlerin denetimleri veya hukuki olarak yetkileri altında bulunan mayınlı arazilerdeki anti-personel mayınlarını imha etmelerini veya bu Sözleşme’ye taraf oldukları tarihten itibaren on yıl içerisinde mayınların imha edilmesini sağlamalarını zorunlu kılar. Sözleşme’ye taraf olan her Devlet, anti-personel mayınlarının bulunduğu anlaşılan veya bulunduğundan şüphe edilen hukuki olarak yetki alanına giren tüm bölgeleri tespit etmeye çalışmalıdır. Mayınlı arazilerin, belirlenmesi, denetlenmesi ve temizlenene kadar sivillerin söz konusu bölgelere girmesinin engellenmesi amacıyla erişime kapatarak veya farklı önlemler alarak korunması gerekmektedir.
28. Türkiye, Ottowa Sözleşmesi’ne 28 Mart 2003 tarihinde taraf oldu ve bu Sözleşme 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girdi.
29. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 29 Ekim 2007 tarihinde, Mahkeme kararlarının, özellikle Paşa ve Erkan Erol Kararının (No. 51358/99, 12 Aralık 2006) icrasının denetimi çerçevesinde, Türk Hükümetinden 2004 tarihinde onayladığı Ottowa Sözleşmesi’nin hükümlerine uymak amacıyla alacağı genel nitelikli tedbirleri açıklamasını talep etmiştir. Bakanlar Komitesi bu konuyla ilgili olarak aşağıdaki hususları tespit etmiştir:
‘‘ Anti-personel mayınlarının üretiminin, satışının ve nakliyesinin yasaklanmasını öngören Sözleşme’nin uygulanması için 1996 yılından beri üç yıllık mühlet verilmiştir. Sistematik olarak kara mayınlarının temizlenmesi işlemine 1998 yılında başlanmıştır.
Diğer taraftan, Türk Hükümeti, Ottowa Sözleşmesi uyarınca, [1 Mart] 2014 olarak belirlenen tarihe kadar mayınlı arazileri temizleyeceğini taahhüt etmiştir. Hükümet, imha edilen mayın sayısı ve geriye kalan mayınların imhası için yürütülen operasyonlar hakkında Birleşmiş Milletleri periyodik olarak bilgilendirmektedir. Mayın imha çalışmalarının iyileştirilmesine yönelik olarak Temmuz 2007’de, Türk Silahlı Kuvvetleri Mühimmat Ayırma ve Ayıklama Tesisi’nin kurulmasına karar verilmiştir. Bu tesis en kısa zamanda faaliyete geçirilecektir. Öte yandan imha çalışmaları devam etmektedir. ‘‘
30. Bakanlar Komitesi, 14 Aralık 2011 tarihinde yayımladığı CM/ResDH(2011)168[1] Tavsiye Kararı ile (daha önce anılan) Paşa ve Erkan Erol Kararının icra takibinin sonlandırılmasına karar vermiştir. Bu Tavsiye Kararında aşağıdaki hususlar tespit edilmiştir:
‘‘ (...) Bu zaman zarfında Bakanlar Komitesi, Ottowa Sözleşmesi uyarınca mayın temizleme operasyonlarının 2014 yılına kadar devam etmesi gerektiği sebebiyle, Türk Hükümetinden, güvenlik tedbirlerini güçlendirmek amacıyla Türk makamları tarafından alınan veya alınması hedeflenen tedbirler hakkında bilgiler talep etmiştir. Türk makamları, 06.03.2008 tarihinde cevaben, mayınlı arazilerin etrafına uluslararası normlara uygun olarak açık ve uygun işaretler yerleştirmek için ek tedbirler aldıklarını belirtmiştir. Yerel yetkililer, bu arazilerin yakınında ikamet eden vatandaşlara uyarılarda bulunmaya devam etmektedirler. Son olarak, mayınlara bağlı tehlikelere dikkat çekmek amacıyla söz konusu bölgelerde bulunan eğitimcilerin, öğrencilerin ve vatandaşların bu konuda eğitilmeleri için Milli Eğitim Bakanlığıyla iş birliği içerisinde ortak bir farkındalık projesi sürdürülmektedir. ’’
ŞİKÂYETLER
31. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürerek, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Zira kendilerine göre, Devlet, söz konusu askeri bölgenin temizlenmesi işlemini gerçekleştirmeyerek vatandaşlarının yaşam hakkının korunmasına dair pozitif yükümlülüğü yerine getirmemiştir. Başvuranlar, Ottowa Sözleşmesi’nin mayınlı arazilerin temizlenmesi için on yıllık bir süre öngördüğünü belirtmektedirler. Başvuranlar, askeri makamları, halkın bilgilendirilmesi için mayınlı araziyi kapatarak veya buraya uyarı levhaları yerleştirerek gerekli tedbirleri almamış olmakla ve ayrıca hem Ottowa Sözleşmesi’nden hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçlamaktadırlar.
Başvuranlar ardından, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, şikâyetlerinin, makul bir süre içerisinde, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak incelenmediğini iddia etmektedirler.
Başvuranlar, ayrıca Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, etkin başvuru yollarının bulunmadığından şikâyet etmektedirler.
Başvuranlar, Sözleşme’nin 14. maddesini ve Sözleşme’ye Ek 12 Protokol’ün 1. maddesini ileri sürerek, maktulün Kürt asıllı olması sebebiyle ayrımcılığa uğradığını iddia etmektedirler. Son olarak başvuranlar, Sözleşme’nin 17. maddesinde sıralanan hakların ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. Sözleşme’nin 2. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında
32. Başvuranlar, yakınlarının ölümünden güvenlik güçlerinin sorumlu olduğunu ileri sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca, ceza soruşturmasının yetersiz olduğunu ve etkin iç hukuk yollarının bulunmadığını iddia etmektedirler. Başvuranlar Sözleşme’nin 2 ve 13. maddelerini ileri sürmektedirler.
33. Davaya konu olay ve olguların hukuki tavsifini takdir etmekle yetkili olan Mahkeme, başvuranlar tarafından ileri sürülen şikâyetlerin Sözleşme’nin sadece 2. maddesi açısından bir inceleme gerektirdiği kanısındadır. Bu madde, aşağıdaki şekilde hükmetmektedir:
‘‘ 1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. (...) ’’
A. Tarafların Gerekçeleri
34. Başvuranlar şikâyetlerini yinelemektedirler.
35. Hükümet, Sözleşme’nin 2. maddesiyle ilgili olarak, İzzet Özdemir’in hayatını kaybettiği sınırda yer alan bölgenin 1. derece askeri yasak bölge olduğunu ve bu bölgeye erişimin kamuya yasaklanmış olduğunu açıklamaktadır. Hükümet İzzet Özdemir’in, yasadışı mazot kaçakçılığı faaliyetini sürdürmek amacıyla, bu durumu bilerek askeri bölgeye girdiğini ve dolayısıyla eyleminden sorumlu olduğunu eklemektedir. Hükümet, güvenlik tedbirleriyle ilgili olarak, halkı patlama riski bulunduğuna dair uyarmak amacıyla dikenli tel örgülerin ve uyarı levhalarının bölgeye yerleştirildiğini belirtmektedir.
36. Hükümet, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüyle ilgili olarak, patlamanın hemen ardından, ölümün meydana geldiği koşulların aydınlatılması amacıyla savcılık tarafından usuli işlemlerin başlatıldığını belirtmektedir. Kazanın meydana geldiği bölgenin özellikleri dikkate alındığında, Cumhuriyet savcısı, olabilecek en kesin şekilde olay yerini incelemiştir.
37. Hükümet son olarak, başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin şikâyetlerine dayanarak açılan tazminat davasının, Van İdare Mahkemesi ve Danıştay tarafından reddedildiğini, Danıştay’ın, soruşturma dosyasını inceledikten sonra, gerekli görülen güvenlik şartlarının bulunduğu sonucuna vardığını belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümete göre, bu durumdan idare sorumlu tutulamaz, üstelik maktul, mayınlı bölgeye yasadışı yollardan girmiştir.
B. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
1. Genel İlkeler
38. Mahkeme Sözleşme’nin 2. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesinin, Devlet için, kasten ve hukuka aykırı olarak ölüme sebep olmaktan sakınmayı zorunlu kıldığını, bu maddenin aynı zamanda genel anlamda yaşam hakkını güvence altına aldığını ve bazı belirli koşullarda kendi egemenliği altında bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almasını zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (özellikle bk. L.C.B./Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998, § 36, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑III).
39. Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, yaşam hakkını korumak için gerekli tüm tedbirleri almaya ilişkin pozitif yükümlülük, her şeyden önce, tüm Devletler için, yaşam hakkını tehdit eden durumlara karşı etkin ve caydırıcı bir tedbir alınmasını hedefleyen hukuki ve idari bir çerçeve oluşturmayı gerektirmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 89, AİHM 2004‑XII).
40. Bununla birlikte özellikle insan davranışlarının öngörülemezliğini ve öncelikler ile kaynaklar açısından yapılacak operasyonel seçimleri de dikkate alarak, bu yükümlülüğü, makamlara dayanılmaz veya aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlamak gerekmektedir (Oruk/Türkiye, No. 33647/04, § 45, 4 Şubat 2014).
41. Diğer taraftan Sözleşme’nin 2. maddesi, kamu yetkililerinin sorumluluğu altında meydana gelen olaylarda bir kişinin ölümüne sebebiyet veren tehlikeli faaliyetler alanında makamların resmi bir soruşturma yürütmesini zorunlu kılmaktadır. Aslında sadece kamu makamları, bu türden kazaların nedeni olabilecek karışık olayların tespit edilmesine ve kurgulanmasına imkân veren yeterli ve gerekli bilgilere sahiptir (daha önce anılan Öneryıldız, § 93). Böyle bir soruşturmanın esas amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukuk hükümlerinin etkin bir şekilde uygulanmasını ve Devlet görevlilerinin veya makamlarının davranışları suçlandığında, makamların sorumlulukları altında meydana gelen ölümlerin bu davranışlarla ilgisi olup olmadığının denetlenmesini sağlamaktır (Mastromatteo/İtalya [BD], No. 37703/97, § 89, AİHM 2002‑VIII, Paul ve Audrey Edwards/Birleşik Krallık, No. 46477/99, §§ 69 ve 71, AİHM 2002‑II, Boudaïeva ve diğerleri/Rusya, No. 15339/02, 21166/02, 20058/02, 11673/02 et 15343/02, § 138, AİHM 2008 (karar özetleri)).
42. Mahkeme, soruşturmanın etkinliğiyle ilgili olarak, öncelikle, Sözleşme’nin 2. maddesi gereğince, makamların söz konusu olaylara ilişkin delillerin toplanması için imkânları dâhilinde bulunan makul tedbirleri yani mesela görgü tanıklarının, bilirkişilerin ifadelerinin alınması ve gerektiği takdirde yaralanmalarla ilgili eksiksiz ve kesin sonuçlar ile klinik tespitlerin, tarafsız bir incelemesini sağlayacak, özellikle ölüm sebebini belirleyecek bir otopsi yapılması gibi tedbirleri almak zorunda olduklarını hatırlatmaktadır. Ölümlerin sebebinin belirlenmesine veya olası sorumluların tespit edilmesine ilişkin olarak, soruşturmanın gücünü zayıflatacak her türlü zafiyet, soruşturmanın bu norma uymama tehlikesini doğurur. Soruşturmanın yeterince etkin olup olmadığı hususu, ilgili olayların bütünü ışığında ve soruşturma çalışmasının uygulamalı gerçekleri bakımından değerlendirilir (bk. Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], No. 24014/05, §§174 ve 181, 14 Nisan 2015).
43. Mahkeme için önemli olan, ulusal mahkemelerin, Devlet ya da askeri yetkililerin ihmalkârlıkları ya da tıbbi hatalar nedeniyle yaşam hakkına yapılan haksız müdahaleden doğan sorumluluğu, hiç bir durumda, cezasız bırakmamalarıdır. Söz konusu durum, toplumun güvenini korumak ve hukuk devletinin benimsenmesini sağlamak amacıyla gereklilik arz etmektedir (Akdemir ve Evin/Türkiye, No. 58255/08 ve 29725/09, § 56, 17 Mart 2015).
44. Diğer taraftan ulusal mahkemelerin, yaşam hakkı ihlallerinin cezasız bırakılmadığını denetlemeleri gerekmektedir. Toplum güveninin sağlanması ve hukuk devletinin benimsenmesinin sağlanması için, ayrıca yasadışı eylemlere göz yumulmasının veya bu türden eylemlerin işlenmesinde suç ortaklığının önlenmesi için bu kaçınılmazdır (daha önce anılan Akdemir ve Evin, § 57). Dolayısıyla Mahkeme’nin görevi, kullanılan yargı sisteminin caydırıcı etkisinin korunmasında ve yaşam hakkı ihlallerinin incelendiğinin ve telafi edildiğinin güvence altına alınmasında bu sistemin oynaması gereken rolün öneminin zayıflatılmaması için, mahkemelerin karara varırken Sözleşme’nin 2. maddesi ile öngörülen dikkatli inceleme şartını yerine getirip getirmediğini ve ne kadar getirdiğini belirlemekten ibarettir (Centre de ressources juridiques au nom de Valentin Câmpeanu/Romanya [BD], No. 47848/08, § 133, AİHM 2014).
2. Yukarıda Anılan İlkelerin Mevcut Somut Olaya Uygulanması
45. Mahkeme, somut olayda öncelikle, hiç kimsenin, İzzet Özdemir’in 17 Kasım 2003 tarihinde mayınlı askeri yasak bölgeye girdikten sonra hayatını kaybettiği hususuna, ne ulusal mahkemeler önünde yürütülen adli yargılamalar sırasında ne de kendi önünde görülen davalar sırasında itiraz etmemiş olduğunu tespit etmektedir.
46. Yine aynı şekilde, hiç kimse, somut olaydan, davalı Devletin, askeri yasak bir bölgeye anti-personel mayınları yerleştirerek, İzzet Özdemir’in hayatına kasten son vermeye çalıştığı anlamını çıkarmamıştır. Bu sebeple burada Mahkeme’nin görevi, mevcut davanın koşullarında Devletin, başvuranların yakınlarının ve dolayısıyla diğer köylülerin hayatının boş yere tehlikeye atılmasını engellemek için gerekli tüm tedbirleri alıp almadığını belirlemektir.
47. Mahkeme, bu sebeple ulusal mahkemeler önünde görülen davaları dikkatle inceleyecektir. Ayrıca Mahkeme, askeri makamların savcılığa ve idare mahkemesine, söz konusu araziye yerleştirilen anti-personel mayınlarının yerlerini gösteren haritalarla ve bölgenin statüsüyle ilgili gerekli bilgileri ilettiğini gözlemlemektedir. Bu belgelerden anlaşılmaktadır ki, İzzet Özdemir’in hayatını kaybettiği bölge, gümrük kapıları dışında Türkiye sınırına girilmesini engellemek amacıyla mayın döşenmiş, sınır hattında bulunan 1. derece askeri yasak bölgedir.
48. Söz konusu bölge, Türkiye-İran sınır hattında yer alan, Türkiye egemenliği altında bulunan bir bölgedir; anti-personel mayınları bu bölgeye askeri makamlar tarafından daha önceden yerleştirilmiştir.
49. Mahkeme, yürürlükte olan yönetmeliklerin, bu türden askeri arazilerin çevresinde güvenlik önlemleri alınmasını öngördüğünü gözlemlemektedir.
50. Mahkeme, bu tedbirlerin etkin olarak uygulanması hususuyla ilgili olarak, savcılık tarafından yürütülen ön soruşturma dosyasında yer alan belgelere atıfta bulunmaktadır.
51. Dosyadan öncelikle, Cumhuriyet savcısı tarafından, askeri yetkililer ve bilirkişilerle birlikte, 2 Haziran 2004 tarihinde bir olay yeri keşfi yapıldığı anlaşılmaktadır. Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen tutanağa göre, askeri mayınlı arazide uyarı levhaları bulunmaktaydı. Cumhuriyet savcısı, jandarmalar tarafından 18 Kasım 2003 tarihinde, gözetleme kulesinden gözlemlenerek yapılan olay yeri krokisinin doğruluğunu teyit etmiştir. Bilirkişi tarafından ayrıca çizilen kroki, sınır hattı boyunca 360 ve 361 hudut taşları arasında dikenli tel örgülerin bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca askeri belgeler de, mayınlı bölge etrafında ve sınır hattı boyunca dikenli tel örgülerin bulunduğunu teyit etmektedir.
52. Yine başvuranın kardeşinin ve köylü R.S.’nin ifadelerinde, söz konusu bölge etrafında uyarı levhalarının ve dikenli tel örgülerin bulunmadığından bahsedilmemektedir.
53. Mahkeme, mevcut davanın tartışmasız olarak trajik niteliğine rağmen, başvuran tarafın kendisine, güvenlik tedbirlerinin bulunmadığı tezine dayanak oluşturacak deliller sunmaması sebebiyle, hiçbir şeyin, iç hukukta adli makamlar tarafından verilen kararların içeriği hakkında kendisinin şüphe duymasına imkân vermediğini tespit etmektedir.
54. Mahkeme, başvuranların mayın temizleme işlemini gerçekleştirmediği gerekçesiyle Devleti suçlamasına ilişkin olarak, öncelikle Türkiye’nin Ottowa Sözleşmesi’ne taraf olduğunu ve bu bağlamda Türkiye’ye düşen yükümlülükler arasında mayınlı arazileri veya mayınlı olması muhtemel olan arazileri mayından temizlemenin de yer aldığını dikkate almaktadır. Türkiye’nin, 1 Mart 2014 tarihine kadar bu Sözleşme’nin yükümlülüklerine uyması gerekmektedir (Dönmez ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 20349/08, § 30, 17 Haziran 2014).
55. Mahkeme, bu uluslararası sözleşmenin uygulama alanı hakkında yetkisinin dışına çıkmak istemeden, askeri bölgelerin mayından temizlenmesi hususunun, Paşa ve Erkan Erol/Türkiye Davasının (No. 51358/99, 12 Aralık 2006) takibi kapsamında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından daha önce ele alındığını tespit etmektedir. Bakanlar Komitesi, ulusal makamlar tarafından Ottowa Sözleşmesi uyarınca anti-personel mayınlarının temizlenmesine yönelik hükümleri uygulamak amacıyla sarf edilen gayretleri tespit etmiştir (yukarıdaki 30. paragraf).
56. Mahkeme, soruşturmanın etkin olmadığına ilişkin şikâyetle ilgili olarak, Cumhuriyet savcısının ve askeri yetkililerin, olay hakkında bilgi alır almaz, patlama yerine olabildiğince erken gittiklerini ve patlama koşullarının belirlenmesini amaçlayan farklı işlemlere dayanan bir ön soruşturmanın açıldığını tespit etmektedir. Fiziki bir olay yeri incelemesi ve maktulün bedeni üzerinde bir otopsi gerçekleştirilmiştir. Patlama sebebi, soruşturmanın başında tespit edilmiş ve maktulün yakınlarının ifadeleri alınmıştır.
57. Kuşkusuz, 18 Kasım 2003 tarihli tutanakta, anti-personel mayınlarının yer değiştirmiş olması riski ve meteorolojik koşullar sebebiyle, Cumhuriyet savcısının, olay yeri krokisinin gözetleme kulesinden gözlemlenerek çizilmesi yönünde talimat verdiği belirtilmiştir. Bu sebeple, soruşturmanın bu yönü, başvuranlar tarafından Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşınmıştır ve Ağır Ceza Mahkemesi, mayınlı bölge etrafında güvenlik tedbirlerinin bulunup bulunmadığına dair ek soruşturma yapılmasına karar vermiştir (yukarıdaki 10. paragraf). Bu ek soruşturmanın ardından, Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Eylül 2005 tarihli takipsizlik kararını onaylamıştır (yukarıdaki 15. paragraf).
58. Başvuran taraf, Mahkeme önünde, soruşturmanın tarafsızlığına ve sonucuna ilişkin olarak, olay yeri keşfinin geç yapılmasının doğurabileceği sonuçlarla ve dolayısıyla bu durumun mahkeme kararları üzerinde etkileriyle ilgili herhangi bir şikâyet sunmamıştır. Başvuran taraf, hiçbir şekilde, örneğin, uyarı levhalarının patlamadan sonra yerleştirilmiş olabileceğini ileri sürmemiştir. Sonuç olarak Mahkeme, ilk yapılan soruşturmanın olası eksikliklerinin savcılık tarafından giderildiği ve ek unsurların soruşturma dosyasına eklendiği kanısındadır.
59. Mahkeme son olarak, başvuranların, Devletin objektif sorumluluğuna dayanarak, idare mahkemeleri önünde bir tazminat talebinde bulunduklarını dikkate almaktadır. İdare Mahkemesi, sadece ceza soruşturmasının sonuçlarına dayanarak değil aynı zamanda Genel Kurmay tarafından sağlanan yeni unsurlara dayanarak, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmış olduğu ve İzzet Özdemir’in, kendi eylemiyle idarenin eylemi ile zarar arasında bulunan illiyet bağını keserek, askeri yasak bölgeye bilerek girdiği sonucuna varmıştır (bu başvuru yolunun etkililiği için bk. Daha önce anılan Akdemir ve Evin, § 65).
60. Mahkeme, özellikle iç hukukta gerçekleştirilen farklı soruşturma işlemlerine ilişkin olarak dosyada yer alan belgelerin tümünü dikkate aldığında, davalı Devletin, esas ve usul yönleri açısından Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğini düşündürecek herhangi bir sebep bulunmadığı kanısındadır.
61. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin şikâyetlerinin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği kanısındadır.
II. İddia Edilen Diğer İhlaller Hakkında
62. Mahkeme, geriye kalan şikâyetlerle ilgili olarak, dosyanın incelenmesinin ardından, ileri sürülen iddiaları incelemekle yetkili olması sebebiyle, değerlendirmesine sunulan az sayıda unsuru dikkate alarak, başvuranlar tarafından ileri sürülen hak ve özgürlüklerin hiçbir şekilde ihlal edilmediklerini tespit etmektedir ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca, dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle başvurunun bu kısmını reddetmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu belge Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Hükümete 10 Aralık 2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1] 1120. Delegeler Komitesi Toplantısı sırasında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 14 Eylül 2011 tarihinde kabul edilmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy