AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 39649/10
Methiye ve Ahmet ÖZGÜÇ / Türkiye
Başkan,
Julia Laffranque,
Hakimler,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 11 Ekim 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 21 Mayıs 2010 tarihli başvuruyu göz önünde bulundurarak, yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuranlar Methiye Özgüç ve Ahmet Özgüç sırasıyla 1943 ve 1938 doğumlu Türk vatandaşlarıdır ve Mardin’de ikamet etmektedirler. Başvuranlar Mahkeme önünde Diyarbakır Barosu’na kayıtlı Avukat A. Pamukçu Yördem tarafından temsil edilmişlerdir.
A. Somut olayın koşulları
2. Davada geçen olaylar başvuranlar tarafından ifade edildiği şekilde aşağıdaki gibi özetlenebilir.
1. Başvuranların yakınlarının ölümüne ilişkin ceza soruşturması
3. 26 Haziran 1994 tarihinde terör örgütü üyelerine karşı düzenlenen bir operasyon sırasında güvenlik güçleri saat 20.00 sularında havan topu mermisi atmışlardır. Bu mermilerden biri patlamamıştır.
4. Ertesi gün bir uzman çavuş ve altı askerden oluşan bir ekip, patlamayan havan topu mermisini bulmak için araştırmaya başlamışlar ancak bulamamışlardır.
5. 15 Ağustos 1994 tarihinde saat 17.00 sularında, sırasıyla yaşları sekiz ve 13 olan başvuranların oğulları İshak Özgüç ve Çelebi Özgüç, söz konusu havan topu mermisinin patlamasının sonucunda hayatlarını kaybetmişlerdir.
6. Jandarmalar olay sonrası patlamanın olduğu yere gelmişlerdir. Jandarmalar olay yerinin krokisini çizmişler ve tespit tutanağı düzenlemişlerdir. Bu tutanağa göre başvuranların çocuklarının ölümüne neden olan havan topu mermisi orduya aittir, güvenlik güçleri tarafından atılmış ancak patlamamıştır ve güvenlik güçlerinin tüm çabalarına rağmen mermi bulunamamıştır. Jandarmalar, cesetlerin yakınında bir de balta bulmuşlar ve bu baltanın patlama nedeniyle şeklinin bozulduğunu kaydetmişlerdir. Jandarmalar, çocukların havan topu mermisine muhtemelen bu baltayla vurduklarını ve sonuç olarak patlamaya neden olduğunu belirlemişlerdir.
7. 16 Ağustos 1994 tarihinde sağlık muayene raporu düzenlenmiştir. Bu rapora göre başvuranların çocuklarının ölümü patlamanın yol açtığı yaralanmalara bağlıdır ve klasik otopsi yapılmasına gerek yoktur.
8. Mardin Cumhuriyet savcısı aynı gün başvuranın ifadesini almıştır. Bu kişi ifadesinde çocuklarının orduya ait patlamamış bir mermi ile oynadıklarını beyan etmiştir.
9. Mardin Cumhuriyet savcısı 17 Ağustos 1994 tarihinde H.D.nin ifadesine başvurmuştur. H.D. ifadesinde Çelebi Özgüç ve kendisinin 12 Ağustos 1994 tarihinde bir havan topu mermisi bulduklarını, Çelebi Özgüç’ün bu mühimmatı sakladığını beyan etmiştir.
10. Mardin Cumhuriyet savcısı aynı gün E.B.nin tanık sıfatıyla ifadesini almıştır. Bu kişi Çelebi Özgüç’ün H.D. ile birlikte havan topu mermisi bulduklarını söylediğini ve kendisini bu mermiyi patlatmak için çağırdıklarını beyan etmiştir.
11. Mardin Cumhuriyet savcısı 15 Eylül 1994 tarihinde, bir savaş mühimmatı ile oynayarak patlamasına neden oldukları gerekçesiyle olayın sorumluluğunun başvuranların yakınlarına ait olduğu kanaatiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
12. Başvuranlar, bu karara itiraz etmemişler ve maddi ve manevi tazminat için idare mahkemelerinde herhangi bir dava açmamışlardır.
2. Başvuranlar tarafından açılan tazminat davası
13. Terör ve terör eylemlerine karşı mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirleyen, 5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun (« 5233 sayılı Kanun»), 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
14. Başvuranlar 5233 Sayılı Kanuna dayanarak, 18 Kasım 2004 tarihinde Mardin Tazminat Komisyonu (« tazminat komisyonu») nezdinde maddi zararları için 200.000 Türk lirası (YTL), manevi zararları için 100.000 Türk lirası (YTL) tazminat talep etmişlerdir.
15. 1 Kasım 2005 tarihinde verilen ve 15 Aralık 2005 tarihinde başvuranlara tebliğ edilen bir karar ile tazminat komisyonu, başvuranların oğullarına yüklenebilir bir kusurun varlığını gerekçe göstererek bu talebi reddetmiştir.
16. 2006 yılında belirtilmeyen bir tarihte başvuranlar, yukarıda adı geçen kararın iptali için Diyarbakır İdare Mahkemesi’ne iki dava açmışlardır.
17. Diyarbakır İdare Mahkemesi belirlenemeyen bir tarihte yetkisizlik kararı vererek başvuranların dosyasını Mardin İdare Mahkemesine göndermiştir.
18. Mardin İdare Mahkemesi sırasıyla 30 Kasım 2007 ve 19 Şubat 2008 verdiği iki karar ile başvuranları haklı bulmuş ve tazminat komisyonu kararını iptal etmiştir. İdare Mahkemesi verdiği kararların gerekçelerinde, başvuranların çocuklarının, güvenlik güçleri tarafından terörizmle mücadele kapsamında atılan havan topu mermisinin patlaması sonucu hayatlarını kaybetmiş olduklarını ve güvenlik güçlerinin bunu gizlemediklerini hatırlatmıştır. İdare Mahkemesi sonuç olarak yetkililerin sorumlu olduğu kanaatine varmış ve bu sorumluluğun başvuranlara tazminat komisyonu önündeki başvuru tarihinden itibaren geçerli gecikme faizi ile birlikte maddi tazminat ödenmesi gerektirdiğini değerlendirmiştir. Öte yandan İdare Mahkemesi, 5233 sayılı Kanun’un, manevi zararların karşılanması için talepte bulunma imkânı sağlamadığı değerlendirmesini yaparak, ilgililere bu kapsamda bir meblağ ödenmesine yer olmadığı kanısına varmıştır.
19. Mardin Valiliği belirtilmeyen bir tarihte karara karşı Danıştay’a başvurmuştur.
20. Yüksek Mahkeme, davalı idarenin talebi üzerine 2 Temmuz 2008 tarihinde söz konusu kararların infazının ertelenmesine karar vermiştir.
21. Danıştay, 13 Ekim 2009 tarihinde verdiği ve 9 Şubat 2010 tarihinde tebliğ ettiği iki karar ile Mardin İdare Mahkemesi tarafından verilen kararları onamıştır.
22. Davalı idare bilinmeyen bir tarihte, başvuranla ilgili 13 Ekim 2009 tarihli karar için karar düzeltme başvurusunda bulunmuştur. Ancak idare başvuran tarafından açılan dava ile ilgili herhangi bir başvuruda bulunmamış ve buna ilişkin karar kesinleşmiştir.
23. Başvuranların avukatı 25 Haziran 2010 tarihinde tazminat komisyonu tarafından hazırlanan iki dostane çözüm deklarasyonunu imzalamış ve ilgililer tazminatı almışlardır. Bu deklarasyonların metni şu şekildedir:
« Mardin Valiliği’ne
Terör ve Terör Eylemleri ile Mücadele Kapsamında Yürütülen Faaliyetlerden Doğan Zararların Karşılanması Komisyonu
Tarih : 25 Haziran 2010, Cuma
Sayı : 2010/1-17238
Dosya : 1591
DOSTANE ÇÖZÜM
Tazminat Komisyonu kararının tarih ve sayısı: 2010/1-17238
Ödenecek zarar tutarı : 20 100,00 TRY
Ödenecek zararın nev’i :
Yukarıda anılan komisyon kararı ile düzenlenen terör eylemleri ve terörle mücadele nedeniyle [müvekkillerimin] maruz kaldıkları zararların, 5233 sayılı Kanun uyarınca karşılanmasını dostane çözüm yoluyla kabul ediyorum.
[Müvekkillerimin] maruz kaldığı yukarıda anılan zararların tutarın / nev’in karşılanmasını dikkate alarak, kendisi tarafından göz önünde bulundurulan olayları esas alan komisyon tarafından tespit edilen zararların tamamının tazmin edilmiş olduğunu beyan ederim »
24. 23 Aralık 2011 tarihinde verdiği kararla, Danıştay, 13 Ekim 2009 tarihli kararın maddi zarar açısından başvurana tazminat ödenmesiyle ilgili kısmını onamış ve böylelikle, kararın bu kısmıkesinleşmiştir. Danıştay buna karşın, gecikme faizlerinin tahakkuk ettiği tarih konusunda, bu tarihin tazminat komisyonu karar tarihi olması gerektiğine kanaat getirerek, söz konusu kararı bozmuştur.
25. Mardin İdare Mahkemesi 23 Mart 2012 tarihinde geri gönderme hakkında karar vererek, 23 Aralık 2011 tarihli kararın tüm hükümlerini yerine getirmiş ve gecikme faizinin, bu durumda tazminat komisyonu karar tarihinden itibaren işlediğine karar vermiştir.
26. Taraflardan hiçbiri, Mardin İdare Mahkemesi’nin kararına itiraz etmemiştir. Karar bu haliyle kesinleşmiştir.
B. İlgili iç hukuk ve uygulaması
27. Anayasa’nın 125. maddesinin 1 ve 7. fıkraları şu şekilde ifade edilmektedir:
« İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.
(...)
İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. »
28. İdari Yargılama Usulüne İlişkin 2577 Sayılı Kanunun 12. maddesine göre, herkes idare ve vergi mahkemelerine iptal ya da tam yargı davası açabilir.
29. Aynı kanunun 13. maddesinin 1. fıkrası şu şekilde ifade edilmektedir:
«. İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir »
30. Danıştay, objektif sorumluluk ve anayasal sosyal risk ilkesi uyarınca şikâyetçilerin benzer durumlarda tazminat elde ettikleri bir içtihat geliştirmiştir. Mahkeme, Akdemir ve Evin / Türkiye (no. 58255/08 ve 29725/09, §§ 41-42, 17 Mart 2015) davasında bu mevzuatı detaylı olarak incelemiş olduğunu hatırlatmaktadır.
31. 5233 Sayılı Kanununu yorumlamak için Mahkeme’nin Akbayır ve diğerleri / Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no. 30415/08, §§ 9-25, 28 Haziran 2011) davasındaki kararını dikkate almak yerinde olacaktır.
32. Türkiye Büyük millet Meclisi’nde 9 Ocak 2013 tarihinde onaylanan ve 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe giren, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair 6384 sayılı Kanun’un « 6384 sayılı Kanun» somut olayla ilgili hükümleri Turgut ve diğerleri / Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no. 4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013) kararında yer almaktadır.
ŞİKÂYETLER
33. Sözleşme’nin 2, 6. maddesinin 1 ve 3. fıkralarını ve 8. maddesini ileri süren başvuranlar, Devletin oğullarının ölümünün sorumlusu olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar öncelikle oğullarının ölümünden sorumlu tuttukları kişilerin belirlenmediğinden ve mahkûm edilmediğinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar sonrasında idare tarafından ödenen tazminat tutarının yeterli olmadığından ve manevi zararlarının tazmin edilmediğinden şikâyet etmektedirler.
34. Başvuranlar Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından idari mahkemeler önünde süren davanın aşırı olduğunu değerlendirdikleri süresinden şikâyet etmektedirler.
35. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamında yargılama süresinin aşırı olması dolayısıyla başvurabilecekleri bir iç hukuk yolu bulunmamasından şikâyet etmektedirler.
36. Başvuranlar aynı zamanda oğullarının ölümünden doğan güvensizlik duygusu nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğinden yakınmaktadırlar.
37. Son olarak başvuranlar köylerini terk etmiş olduklarını iddia etmekte ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürerek mülkiyetlerine saygı haklarının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Yaşam hakkı ve manevi zararın tazmini için başvuru yolunun bulunmaması hakkında
38. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2, 6. maddesinin 1 ve 3. fıkraları ve 8. maddesi bağlamında Devleti, söz konusu askeri faaliyetler açısından oğullarının yaşam hakkına etkin bir koruma sağlamamış olmakla suçlamaktadırlar. Başvuranlar bu bağlamda sorumluların tespit edilmediğinden ve cezalandırılmadıklarından, Devlet tarafından ödenen tazminatın yetersizliğinden ve maruz kaldıklarını değerlendirdikleri manevi zararlar için tazminat ödenmediğinden şikâyet etmektedirler.
Davanın olaylarının hukuki olarak nitelendirilmesinde takdir yetkisine sahip olan (İstanbullu ve Aydın / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no.20793/07 ve 29240/07, § 24, 29 Eylül 2015) Mahkeme, başvuranların şikâyetlerinin Sözleşme’nin 2 ve 13. maddeleri açısından incelenmesi gerektiği kanaatindedir. İlgili Sözleşme maddelerinin somut olaya ilişkin bölümleri şu şekildedir:
« 1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur (...).»
« Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, (...) hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir. »
39. Mahkeme, başvuranların oğullarının ölümüne ilişkin yapılan ceza soruşturmasının 15 Eylül 1994 tarihinde verilen ve buna karşı ilgililer tarafından herhangi bir itirazda bulunulmayan, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararla tamamlanmış olduğunu gözlemlemektedir. Sonrasında başvuranlar 21 Mayıs 2010 tarihinde Mahkeme’ye başvurmuşlardır. Bununla birlikte Mahkeme, bu şikâyetlerin aşağıda açıklanan nedenlerle her halükarda kabul edilemez olduğu gerçeğini göz önünde bulundurduğunda, somut olayda başvuranların şikâyetlerinin geç sunulması hakkında karar vermenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir.
40. Başvuranların yakınlarının yaşam hakkının etkin bir şekilde korunmadığına dair şikâyeti konusunda Mahkeme, özellikle insan davranışlarının öngörülemezliği ve öncelikler ile kaynaklar açısından yapılacak operasyonel seçimleri de dikkate alarak, bu yükümlülüğü, makamlara dayanılmaz veya aşırı bir yük getirmeyecek şekilde yorumlamak gerektiğini hatırlatmaktadır (Özdemir / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no.16197/06, § 40, 17 Kasım 2015). Bu durumda hiç kimse, davalı Devletin, bilinçli olarak patlamamış bir havan topu mermisi atarak başvuranların oğullarının yaşamına zarar vermeye çalıştığını ima edemez. Bu nedenle Mahkeme’nin görevi, somut olay koşullarında Devlet’in başvuranların yakınlarının yaşamının tehlikeye atılmasını engellemek amacıyla gerekli her türlü önlemi alıp almadığını tespit etmektir. Mahkeme somut olayda, güvenlik güçlerinin, biri patlamayan beş havan topu mermisi attıkları süre içinde terör örgütü mensuplarına karşı bir operasyon yürüttüklerini dikkate almaktadır. Sonrasında bir uzman çavuş ve altı askerden oluşan bir ekip patlamayan mermiyi bulmaya çalışmışlar ancak bulmayı başaramamışlardır. Olay şüphesiz trajik bir özelliğe sahip olsa da, Mahkeme, hiçbir unsurun, patlamamış havan topu mermisine bağlı riskin önlenmesinde yetkililerin kendilerinden makul bir şekilde beklenebilecek her şeyi yaptıklarından şüphe duyulmasına imkân vermediği kanısındadır. Aslında Mahkeme, olay yerinin terör örgütü üyeleriyle girdikleri çatışma bölgesinde olduğunu ve Devlete bu bölgenin emniyete alınması yükümlülüğü veren bir bölge olmadığını gözlemlemektedir.
41. Bu nedenle Mahkeme, yakınlarının yaşamının korunması amacıyla yeterli tedbirin alınmadığına ilişkin şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
42. Bunun akabinde Mahkeme, başvuranların ulusal makamlar önünde yürütülen yargılamaların etkin olmadığına dair şikâyetlerini dikkatle inceleyecektir.
1. Ceza soruşturması hakkında
43. Mahkeme, mevcut başvurunun, başvuranların yakınlarının yaşam hakkının korunmasında temel olarak Devletin pozitif yükümlülüğünü barındırdığını gözlemlemektedir. Bu bakımdan Mahkeme, yerleşik içtihadının, ölüm olayının kasten ya da saldırı veya kötü muamele sonucu meydana gelmesine ilişkin davalar ile ihmal sonucu ölüm olayının meydana gelmesine ilişkin davalar arasında bir ayrım yapmanın gerekliliğinden doğduğunu hatırlatmaktadır (bkz. özellikle, Yüksel / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 51902/08, § 50, 9 Nisan 2013, Güvenç / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 43036/08, § 33, 21 Mayıs 2013, ve Alp / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 3757/09, § 27, 9 Temmuz 2013).
44. Ölüme kasten sebep olunduğu veya ölümün bir saldırı ya da kötü muamele sonucu meydana geldiği iddiasına ilişkin davalarda, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki yaşam hakkının korunmasına ilişkin yükümlülük, cezai nitelikli, etkin ve resmi bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (Mustafa Tunç ve Fecire Tunç / Türkiye [BD], no. 24014/05, §§ 169-170, 14 Nisan 2015). Ancak, tazminat ödenmesi, Sözleşmeci Devletleri sorumluların belirlenmesine ve cezalandırılmasına olanak sağlayabilecek soruşturma yürütme yükümlülüğünden muaf tutmayacaktır. Nitekim diğerlerinin yanı sıra devlet görevlilerince mağdurun ölümüne sebebiyet verecek şekilde kasten kötü muamele uygulandığı durumlarda, yetkililerin olaya ilişkin sorumlular hakkında soruşturma yürütmeksizin ve sorumluları cezalandırmaksızın sadece tazminat ödemekle yetinebilmeleri halinde; bu Devlet görevlileri, bazı durumlarda, fiilen kendi kontrollerine tabi kişilerin haklarını ihlal edebilecek ve cezalandırılmayacaklardır. Aynı zamanda ölüme sebebiyet vermenin yasal olarak yasaklanması da özel önemine rağmen tüm anlamını kaybedecektir (bkz., diğer birçok karar arasında yukarıda anılan Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararı, § 130).
45. Buna karşın, ölüme kasten sebebiyet verilmediğinde ve ölüm, Devlet görevlilerinin ihmali sonucu meydana geldiğinde, bilhassa patlamamış askeri mühimmatın imhasına ilişkin yönetmelik uyarınca tazminat yolu, « etkili yargısal sistem » kıstasına uygun ve yeterli bir yol olarak değerlendirilebilir ve bu başvuru yolunun uygulanması Mahkeme önünde bir başvurunun sunulması için gereklidir (Hayri Aslan ve diğerleri / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 18751/05, 30 Kasım 2010). Mahkeme bu konuda, idari tazminat yolunun mevcut davaya benzer koşullarda ölen mağdurların yakınları adına etkin bir başvuru yolu olduğu sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Amaç ve Okkan / Türkiye, no. 54179/00 ve 54176/00, § 49, 20 Kasım 2007 ve Yılmaz / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 7755/10, § 51, 24 Mayıs 2016).
46. Somut olay koşullarına dönüldüğünde ve başvuranların kendilerine göre oğullarının ölümünden sorumlu olan kişilerin cezaya mahkûm edilmeleri gerekliliğinde ısrar ediyor gibi görünmeleriyle ilgili olarak Mahkeme, benzer koşullarda Devlete yükümlülük veren Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan pozitif yükümlülüğün, cezai nitelikte bir başvuruyu gerekli kılmadığını, bu tür bir başvurunun gerekli olduğu durumlarda dahi bir başvurana üçüncül kişiler hakkında takibat başlatma, mahkûmiyet talebinde bulunma hakkı vermediğini değerlendirmektedir (Öner yıldız / Türkiye [BD], no. 48939/99, § 96, AİHM 2004‑XII). Ayrıca böyle bir yükümlülüğün Devleti zorladığı varsayılsa bile, Mahkeme, Mardin Cumhuriyet savcısı tarafından verilen 15 Eylül 1994 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair karara başvuran tarafın itiraz etmediği görüşündedir
47. Başvuranların etkin bir ceza soruşturması yapılmadığına dair şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olarak beyan edilmesi gerektiği açıktır.
2. Manevi zararların tazmin edilmemesi hakkında
48. Başvuranların manevi zararlarının karşılanmaması hakkındaki şikayetleri konusunda Mahkeme, iç hukukta öngörülen hukuki başvuruların özellikle de Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmesinden doğan manevi zararın tazmin edilmesi imkanına ilişkin olarak, Sözleşme’nin 13. maddesinin şartlarını karşılaması gerektiğini belirlemektedir (bkz., mutatis mutandis, Z ve diğerleri / Birleşik Krallık [BD], no. 29392/95, § 109, AİHM 2001-V, ve Centre for Legal Resources on behalf of Valentin Câmpeanu / Romanya [BD], no. 47848/08, § 149, AİHM 2014).
49. Bu durumda Mahkeme, 5233 Sayılı Kanun’un amacının, özellikle terör ve terörle mücadele için yetkililer tarafından alınan önlemler nedeniyle gerçek ve tüzel kişilerin sadece maddi zararlarının tazmin edilmesini sağlamak olduğunu gözlemlemektedir. Bu kanuna göre bu yönde zarara uğrayan kimseler yetkili tazminat komisyonu nezdinde tazminat talep edebilmektedirler (İçyer / Türkiye (kabul edilebilirlik kararı), no. 18888/02, § 48, AİHM 2006-I). Bu nedenle manevi zararın karşılanmasına imkân tanımayan özel bir başvuru yoludur.
50. Bununla birlikte Mahkeme, Türk hukukunun, ilgililerin uğradıklarını değerlendirdikleri maddi ve manevi zararların karşılanması amacıyla idare aleyhine yürütülen tam yargı davalarının, idare mahkemelerinde açılmasını öngördüğünü dikkate almaktadır.
51. Mahkeme somut olayda, başvuranların her türlü zararlarının karşılanması için 2577 Sayılı Kanunun 12 ve 13. maddelerine dayanarak idari mahkemeye böyle bir dava açma imkânına sahip olduklarını ve başvuranların bu başvuru yolunu kullanmadıklarını gözlemlemektedir. Dahası, ilgililer bu tür davayı açmama nedenlerini açıklamamışlardır. Bundan hareketle Mahkeme, başvuranların bu şikâyete ilişkin olarak Sözleşme’nin 35. maddesi anlamında iç hukuk yollarını tüketmediklerini değerlendirmektedir.
52. Başvurunun bu bölümünün, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
3. Maddi zararların tazmininin yetersiz olduğu iddiası hakkında
53. Başvuranların uğradıkları maddi zararlar bağlamında ödenen tazminat miktarının yetersiz olduğunun iddia edilmesi ile ilgili olarak Mahkeme, somut olayda başvuranların avukatının 25 Haziran 2010 tarihinde tazminat komisyonu tarafından önerilen dostane çözüm deklarasyonlarını imzaladığını ve ilgililerin toplamda 40.200 YTL (yaklaşık 20.900 avro, bkz., yukarıdaki 23. paragraf) tutarında bir tazminat elde ettiklerini değerlendirmektedir.
54. Mahkeme, ilke olarak iç hukuktaki uyuşmazlığın dostane çözümünün, ilgili kişiler tarafından dile getirilen talepleri, tamamını olmasa da büyük ölçüde karşılayan bir imkân sağladığını başlangıçtan beri hatırlatmaktadır (bkz., mutatis mutandis, Calvelli ve Ciglio / İtalya [BD], no. 32967/96, § 55, AİHM 2002-I, ve Folcheri / İtalya (kabul edilebilirlik kararı), no. 61839/00, 3 Haziran 2004).
55. Mahkeme, somut olayda başvuranların temsilcisi tarafından imzalanan dostane çözüm deklarasyonlarının, maddi zararlarının tazmini ile ilgili usulün sona erdirilmesinde ilgililerin rıza göstermesine bağlı olduğunu ve dolayısıyla deklarasyonların, ihtilâf konusu tazminat tutarı ile ilgili itiraza yer bırakmayacak şekilde sonuçlandırıldığını değerlendirmektedir (Caraher / Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik), no. 24520/94, AİHM 2000‑I, ve Powell / Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik kararı), no. 45305/99, AİHM 2000‑V).
56. Önceki belirtilenler göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, başvurunun bu bölümünün de açıkça dayanaktan yoksun olduğunu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğunu beyan etmektedir.
B. Yargılama süresi ve bir yargılamanın süresi hakkında başvuru imkânı sağlayan hukuk yolunun varlığı hakkında
57. Başvuranlar idari mahkemeler önündeki davalarının makul sürede görülmediğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekilde ifade edilen Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmüşlerdir:
« Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar hakkında (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir (...) »
58. Başvuranlar öte yandan bir yargılamanın aşırı süresinden şikâyet etme imkânı sağlayan bir başvuru yolu bulunmadığından yakınmaktadırlar. Başvuranlar bu bağlamda Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
59. Mahkeme, Turgut ve diğerleri / Türkiye ((kabul edilebilirlik kararı), no. 4860/09, 26 Mart 2013) davasında hâlihazırda ileri sürülen şikâyetlere benzer şikâyetler hakkında karar vermiş olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme bu davada yargılama süresinin « makul süre » ilkesine aykırı olduğu ve bir yargılamanın aşırı süresine ilişkin şikâyetleri inceleyebilecek bir mahkemenin Türkiye’de bulunmadığından şikâyet eden başvuranların, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, şikâyetlerini gidermek için kendilerine makul ihtimal sunabilecek ve uygulanabilir bir başvuru yolu olarak, 6384 Sayılı Kanunla kurulan Tazminat Komisyonu’na başvurmaları gerektiği sonucuna varmaktadır (yukarıda anılan Turgut ve diğerleri kabul edilebilirlik kararı, § 56).
60. Mahkeme, somut olayda başvuranların bu iç hukuk yoluna başvurmuş olduklarını belirtmedikleri görüşündedir. Mahkeme mevcut davada, Mahkeme’nin yukarıda anılan davada ulaşmış olduğundan farklı bir sonuca götürebilecek hiçbir argüman belirlememektedir.
61. İdari mahkemeler önünde süren yargılamanın süresi kapsamındaki şikâyetin iç hukuk yollarını tüketilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir. Sözleşme’nin 13. maddesi bağlamında dile getirilen şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
C. Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin şikâyethakkında
62. Başvuranlar oğullarının ölümünün yol açtığı güvensizlik duygusu nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Bu hükmün somut olayla ilgili bölümleri şu şekilde ifade edilmiştir:
« 1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...) »
63. Mahkeme, « özgürlük ve güvenlik hakkını » dile getirerek, Sözleşme’nin 5. maddesinin bir kimsenin fiziksel özgürlüğünü amaçladığını ve kimsenin keyfi bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlamayı amaçladığını hatırlatmaktadır.
64. Somut olayda Mahkeme, başvuranların hiçbir zaman özgürlüklerinden yoksun bırakılmadıkları görüşündedir. Bu da demektir ki başvurunun bu bölümü Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında Sözleşme hükümleri ile ratione materiae (konu bakımından) bağdaşmamaktadır ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
D. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyet hakkında
65. Başvuranlar Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyetlerine saygı haklarının ihlal edildiğinden genel biçimde şikâyet etmektedirler. İlgili madde şu şekilde ifade edilmiştir:
« Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. (...) »
66. Mahkeme, dosyada yer alan unsurlardan, başvuranların ulusal mahkemeler önünde şikâyetlerini dile getirmemeleri dolayısıyla bu hususta iç hukuk yollarını tüketmediklerinin anlaşıldığını dikkate almaktadır.
67. Bu şikâyetin, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğunu beyan eder.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 10 Kasım 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy