AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
No: 7715/02
İbrahim Ayhan ÖZGÜL/TÜRKİYE
Başkan
F. Tulkens,
Hâkimler
I. Cabral Barreto,
R. Türmen,
M. Ugrekhelidze,
V. Zagrebelsky,
A. Mularoni,
M. D. Popović,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü S. Dollé’ün katılımıyla, 6 Mart 2007 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 12 Şubat 2002 tarihli başvuruyu, Mahkeme’nin Sözleşme’nin 29. maddesinin 3. fıkrasının uygulanmasına ve davanın kabul edilebilirliği ve esasının birlikte incelenmesine ilişkin kararını ve Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bunlara cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY ve OLGULAR
Başvuran İbrahim Ayhan Özgül, Türk vatandaşı olup, 1967 doğumludur ve Kocaeli’de ikamet etmektedir. Başvuran Mahkeme önünde İstanbul Barosu’na bağlı Avukat Ayşenur Çelik ve Avukat Murat Çelik tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise Mahkeme önünde kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
Davanın olayları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran, Kocaeli Cezaevinde tutulduğu sırada 3 Haziran 2001 tarihinde, açlık grevine başlamıştır.
İlgili, 28 Aralık 2001 tarihinde, Kocaeli Devlet Hastanesi’nin tutuklulara ayrılan kısmına kabul edilmiş ve hastanede kaldığı süre boyunca tedavileri reddetmiştir.
Adli Tıp Kurumu, 23 Ocak 2002 tarihinde, başvuranda Wernicke-Korsakoff[1] (« S-WK ») sendromu teşhis etmiş ve ilgilinin cezasının infazının altı ay boyunca ertelenmesini tavsiye etmiştir.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 25 Ocak 2002 tarihinde, başvuranın serbest bırakılması talebini reddetmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, henüz hakkında hüküm verilmeden tutulan bir kişinin, sağlık sebepleriyle serbest bırakılmaya ilişkin olarak eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 399. maddesinden yararlanmasının kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Bu maddenin hükümlü kişilere uygulanması gerektiği sebebiyle, diğer tutulan kişilerin Devlet birimleri tarafından tedavi edilmeleri gerekmektedir.
Bu karara karşı kanun yararına yapılan itiraz ve temyiz başvurusu reddedilmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 Ekim 2002 tarihinde onanan 29 Şubat 2002 tarihli bir kararla, başvuranı, ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir.
Doktorlar, 15 Mart 2002 tarihinde saat 15.00’da, başvuranın sağlık durumunun kötüleşmesi üzerine, başvurana tedavi uygulanmasına karar vermişlerdir. Başvuran 20 Mart 2002 tarihinde tüberküloz tedavisi görmüş ve bu amaçla düzenli olarak uzman bir kliniğe gönderilmiştir.
Adli Tıp Kurumu, 30 Aralık 2002 tarihinde, başvuranda S-WK sendromu teşhis etmiş ve iyileşene kadar cezasının infazının ertelenmesini tavsiye etmiştir. Doktorlar, cezanın infazının, ilgilinin sağlığı için hayati bir tehdit teşkil etmediğini belirtmişlerdir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 9 Ocak 2003 tarihinde, başvuranın cezasının infazının ertelenmesi talebini reddetmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 6 Şubat 2003 tarihinde, bu karara karşı yapılan itirazı reddetmiştir.
Adli Tıp Kurumu, 5 Eylül 2003 tarihinde, başvuranın cezasının infazının altı aylık bir süre için ertelenmesini tavsiye etmiştir.
Başvuran, 12 Eylül 2003 tarihinde, Adli Tıp Kurumu’nun sunduğu raporda tavsiye edilene uygun olarak serbest bırakılmıştır.
B. İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması
Cezaların infazının, sağlık sebepleriyle ertelenmesine, Adli Tıp Kurumu’nun oluşumu ve işleyişine ilişkin anayasal ve yasal hükümler ile Avrupa Konseyi’nin cezaevinde verilen sağlık hizmetleri konusunda çalışmalarıyla ilgili olarak, Mahkeme, Tekin Yıldız/Türkiye (no. 22913/04, §§ 42‑52, 10 Kasım 2005) kararına atıfta bulunmaktadır.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürerek, sağlık durumunun ciddiyetine rağmen, serbest bırakılma taleplerinin mahkemeler tarafından reddedilmesinden şikâyet etmektedir. Bu bağlamda başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesinin eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 399. maddesi uyarınca tutuklu kişilerin serbest bırakılmasını kabul ederek, keyfi bir uygulamada bulunduğunu ileri sürmektedir.
Başvuran, istemediği halde makamların kendisine tıbbi müdahalede bulunmasının, Sözleşme’nin 3. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir. Başvurana göre, tutukluluk halinin devamı ve hastaneye sevk edilme koşulları, sağlık durumuna uygun değildir ve kaldığı hastane, rahatsızlığının tedavisi için gerekli donanımlara sahip değildir.
Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürerek, ulusal mevzuatın keyfi şekilde uygulanması sebebiyle, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Hükümet, başvuranın 15 Mart 2002 tarihine kadar tedavileri reddettiğini ve bu tarihten itibaren durumuna uygun bütün tedavilerden faydalandığını belirtmektedir. Hükümet, Mahkeme içtihatlarına atıfta bulunarak, koşullar gerektirdiği sürece, makamların bir kişinin hayatta kalması için zorla müdahalede bulunmasının veya hastaların fiziki ve ruhsal sağlığının korunması için tedbirler almasının, Sözleşme’nin 3. maddesini ihlal etmediğini ileri sürmektedir. Hükümete göre, başvuranın sağlık durumu dikkate alındığında, koşulların bu türden bir müdahale gerektirmediği kanaatine varılamaz.
Hükümet, Türk mevzuatında tutuklu kişilerin sağlığının korunması amacıyla makamların müdahalede bulunmasının öngörüldüğünü ve dolayısıyla ulusal mevzuatın Mahkeme içtihatlarına uygun olduğunu eklemektedir.
Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından cezaevlerinde sağlık koşullarına ilişkin içtihatlar, Türkiye’de 1996 ve 2000 yıllarında cezaevlerinde başlatılan açlık grevleri ve Mahkeme’nin bu türden davalar kapsamında 2004 yılının Eylül ayında gerçekleştirdiği soruşturma görevi ile ilgili olarak, yukarıda anılan Tekin Yıldız kararı ile Mutlu/Türkiye (no. 37652/04, 17 Ekim 2006) ve Rüzgâr/Türkiye (no. 28489/04, 21 Kasım 2006) kararlarına atıfta bulunmaktadır.
Mahkeme, öncelikle bir tutuklunun sağlık gerekçesiyle serbest bırakılmasının zorunlu olmadığına dair içtihadını doğrulamanın (diğer kararlar arasında bk. Matencio/Fransa, no. 58749/00, § 78, 15 Ocak 2004) ve ardından Türkiye’ye karşı açılan benzer davalar bağlamında – ve tutukluluk sırasında yapılan tıbbi tedavilerle ilgili şikâyet bulunmamasına rağmen – tutukluluk durumunun devamının Sözleşme’nin 3. maddesi ile uygunluğu konusunun, makamlar tarafından daha önce ilgililerin cezaevi dışında tedavi ve takip edilmesi için verilen şartlı tahliye kararı bakımından incelendiğini belirtmenin gerekli olduğu kanaatindedir (bk. Kuruçay/Türkiye, no. 24040/04, § 49, 10 Kasım 2005).
Mahkeme, bu başvuruların ilk grubu için gerçekleştirilen soruşturma görevinin, söz konusu dönemde hâkim olan koşullar bakımından, iki binden fazla açlık grevi yapan kişiyle karşılaşan Adli Tıp Kurumunun – olası insani sebeplerle veya Mahkemenin gözünden kaçan sebeplerle – ilgililerin pek de güvenilir olmayan gerekçelerle serbest bırakılmasını tavsiye etmeyi tercih ettiğini belirtmesine imkân verse bile, bu görevde elde edilen sonuçlara belirleyici bir önem atfedememektedir (bk. Balyemez/Türkiye, no. 32495/03, § 95, 22 Aralık 2005). Nitekim bu sonuçlar, Mahkemenin başvuran açısından da aynı durumun geçerli olduğunu belirtmeye imkân vermemektedir.
Dolayısıyla Mahkeme, delillerin ikamesiyle ilgili olarak, inancını güçlendirmek için ilgili olduğuna hükmettiği bütün verilere dayanabileceğini hatırlatmaktadır (Irlande/Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25, s. 79-80, §§ 209-210).
Mahkeme somut olayda, öncelikle başvuranın eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 399. maddesi yararına kabul edildiği ve 12 Eylül 2003 tarihinde serbest bırakıldığını gözlemlemektedir. Başvuran bugün halen serbesttir. Dolayısıyla başvuranın şikâyeti, söz konusu tarihten önceki süreç açısından incelenecektir.
Mahkeme ardından, Adli Tıp Kurumunun başvuranda Wernicke-Korsakoff sendromu teşhis ettiğini ve çeşitli raporlarında cezanın infazının ertelenmesini tavsiye ettiğini kaydetmektedir. Hâlbuki Devlet Güvenlik Mahkemesi bu tavsiyelere uymamış ve tahliye taleplerini reddetmiştir.
Bu bağlamda Mahkeme, bir kişinin tutukluluk halinin devamı kararının uygunluğuyla ilgili olarak, ulusal mahkemelerin bakış açısı yerine kendi bakış açısını koyamayacağını (Sakkopoulos/Yunanistan, no. 61828/00, § 44, 15 Ocak 2004 ve Reggiani Martinelli/İtalya (k.k.), no. 22682/02, 16 Haziran 2005); üstelik bu durumda da olduğu gibi, ulusal makamların, genel olarak özellikle ilk önce başvuranı hastanede tedavi altına alarak ve ardından uygun tıbbi tedaviyi uygulayarak, başvuranın fiziki bütünlüğünü koruma yükümlülüklerini yerine getirdiklerini hatırlatmaktadır. Mahkeme, makamların değerlendirmesini eleştirmesine imkân verecek herhangi bir delil unsuruna sahip değildir (Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, A Serisi no. 269, s. 17, §§ 29‑30).
Başvuran, diğer taraftan, söz konusu tıbbi tedavilerin niteliğinden veya yetersizliğinden şikâyet etmemektedir, çünkü her türlü tedaviyi reddetmesi sebebiyle, iddialarını desteklemeksizin, serbest bırakılması gerektiğini, zira hastalığının tedavi edilemez olduğunu ve “hastalığı konusunda uzman bir yerde tedavi edilmesi” gerektiğini iddia etmekle yetinmektedir.
Ayrıca Mahkeme, ilgili olayları genel olarak değerlendirerek ve Hükümetin bu konudaki uygulaması ile birinci grup davalar için gerçekleştirdiği görev kapsamında cezaevlerini ziyaret eden Mahkeme heyetinin vardığı sonuçlara güven duyarak, başvuranın tutukluluk koşullarının kendi içerisinde Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı veya aşağılayıcı bir muamele teşkil ettiğine inanmak için ciddi ve delillere dayanan gerekçelerin bulunmadığı sonucuna varmaktadır (Sinan Eren/Türkiye, no. 8062/04, § 50, 10 Kasım 2005).
Mahkeme, 15 Mart 2012 tarihli tıbbi müdahaleyle ilgili olarak, Sözleşme’nin 3. maddesinin, Devleti, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilerin fiziki bütünlüğünü, özellikle gerekli tıbbi tedaviyi sağlayarak korumaya yükümlü kıldığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla ilgili kişiler, gereklilikleri hiçbir şekilde askıya alınamayan 3. madde ile korunmaktadır (Mouisel/Fransa, no. 67263/01, § 40, AİHM 2002‑IX). Yerleşik tıbbi kavramlar açısından terapötik bir zorunluluk tarafından dikte edilen bir önlemin, ilke olarak insanlık dışı veya aşağılayıcı olduğu kanaatine varılamaz (özellikle bk. Herczegfalvy/Avusturya, 24 Eylül 1992 tarihli karar, A Serisi no. 244, s. 25‑26, § 82). Örneğin beslenmeyi kasten reddeden bir tutuklunun hayatının kurtarılması amacıyla zorla beslenmesi için de aynı durum geçerlidir. Bununla birlikte, tıbbi gerekliliğin ikna edici şekilde kanıtlandığından ve zorla beslenme gibi yöntemleri uygulama kararını çevrelemesi gereken usuli yükümlülüklerin bulunduğundan ve bunlara ulusal makamlarca riayet edildiğinden emin olmak Mahkemenin görevidir (Nevmerjitsky/Ukrayna, no. 54825/00, § 94, AİHM 2005‑... ve aksi yönde bir karar için (a contrario) bk. Jalloh/Almanya [BD], no. 54810/00, § 69, AİHM 2006‑...).
Mahkeme, başvuranın 28 Aralık 2001 tarihinden itibaren hastane ortamında sürekli olarak tıbbi gözetim altında tutulduğunu kaydetmektedir. Doktorlar, 15 Mart 2002 tarihine kadar tıbbi olarak müdahalede bulunmamışlardır. Doktorlar bu belirtilen tarihte ilgilinin sağlık durumunun kötüleştiğini tespit etmişler ve tıbbi müdahalede bulunmanın ve ilgiliyi beslemenin gerekli olduğuna hükmetmişlerdir. Dolayısıyla doktorlar, başvuranın sağlık durumunun tatmin edici olması sebebiyle isteğine saygı duymuşlar ve ancak tıbbi bir gerekliliğin tespit edilmesinin ardından müdahalede bulunmuşlardır. Doktorlar, geri döndürülemez zararların doğmasını engellemek amacıyla başvuranın menfaati doğrultusunda hareket etmişlerdir. Tıbbi müdahalenin başvuranı aşağılama ve cezalandırma amacı taşıdığı hiçbir şekilde tespit edilmemiştir. Diğer taraftan dava dosyasından da anlaşıldığı gibi, zorlayıcı yöntemler kullanılması hiçbir zaman söz konusu olmamıştır (aksi yönde bir karar için (a contrario) bk. Nevmerjitsky, § 97).
Sonuç olarak bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Mahkeme, Sözleşme’nin 2 ve 5. maddeleriyle ilgili olarak, bu şikâyetlerin ayrı ayrı incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
Mahkeme, yukarıda belirtilenler bakımından Sözleşme’nin 29. maddesinin 3. fıkrasının uygulanmasına son verilmesi gerektiği kanaatindedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
S. DolléF. Tulkens
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1]. Tıbbi literatüre göre, özellikle kronik alkol bağımlılarında ve kötü beslenen kişilerde görülen bu hastalık, hastanın gerektiği şekilde tedavi edilememesi durumunda, hastanın göz felci, nistagmus geçirmesiyle veya komaya girmesi ve hatta ölümüyle sonuçlanan,
karışıklığa, afoni ile konfabulasyona ve Wernicke ensefalopatisine neden olan bir Korsakoff sendromu kombinasyonuna dayanmaktadır. Bu durum, ilke olarak, glikoz metabolizmasına katılan bir madde olan tiaminde kronik eksikliğinin bir sonucu olarak kabul edilir, zira böyle bir eksiklik durumunda glikoz metabolizmasını gerektiren herhangi bir aktivitenin Wernicke-Korsakoff hastalığına yol açabilir. En yaygın tedavi, hastalığı yavaşlatmak için intravenöz veya intramüsküler olarak tiamin enjekte ederek, daha sonra iyileşme için oral pastillerle uzun süreli bir tedavidir.
Full & Egal Universal Law Academy