AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 289/21
Yavuz ÖZKURT/Türkiye
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla, 23 Mayıs 2023 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1960 doğumlu, İstanbul’da ikâmet eden ve İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Demir tarafından temsil edilen Türk vatandaşı Yavuz Özkurt’un (“başvuran”), 4 Aralık 2020 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu 289/21 no.lu başvuruyu dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU Dava, başvuranın mülkiyetine saygı gösterilmesi hakkı ile ilgilidir. Başvuran, 375 m2 yüz ölçümüne sahip tarım arazisinin etrafını dikenli tellerle çevrelemiştir. Komşusu, araziye izinsiz girmeye son verilmesini talep etmek için Sarıyer Kaymakamlığına başvurmuştur. Talep kabul edilmiş ve Kaymakamlık, söz konusu kişinin hareket edebilmesi için dikenli tellerin bir kısmının kaldırılmasına karar vermiştir. Davaya bakan İstanbul İdare Mahkemesi, başvuranın arazisini çevirme hakkına sahip olduğu kanaatine varmıştır. İstanbul İdare Mahkemesi, başvuranın komşusunun zaman zaman ihtilaf konusu araziden geçmesinin söz konusu kişiye kazanılmış bir hak vermediği kanaatine varmış, arazinin başvurana ait olduğunu bildirmiş ve bu nedenle söz konusu arazinin bir zilyetlik davasıyla korunan bir zilyetliğe konu olamayacağına karar vermiştir. Başvuran, İstanbul İdare Mahkemesi önünde tazminat davası açmıştır. Sarıyer Kaymakamlığının dikenli tellerin bir kısmının kaldırılmasına karar vererek bir kusur işlediğini ileri süren başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı maddi ve manevi zarar bağlamında tazminat talebinde bulunmuştur. İstanbul İdare Mahkemesi, 11 Şubat 2018 tarihinde, başvuranı, bu amaç için yararlı olduğu kanaatine varacağı herhangi bir bilgi veya belge yoluyla maddi zarara uğradığına dair delil sunmaya davet etmiştir. İstanbul İdare Mahkemesi, 20 Mayıs 2019 tarihli duruşma sırasında, talebini yinelemiştir. İstanbul İdare Mahkemesi, 30 Mayıs 2019 tarihli bir kararla, başvuranın kısmen lehinde bir karar vermiştir. Söz konusu mahkeme, başvurana maruz kaldığı manevi zarara ilişkin tazminat bağlamında 10.000 Türk lirası tutarında bir meblağ ödenmesine hükmetmiştir. İddia edilen maddi zarar ile ilgili olarak, İstanbul İdare Mahkemesi, başvuranın bu nitelikte bir zarara maruz kaldığını kanıtlamadığı; zira 23 Mayıs 2019 tarihinde ilgilinin avukatı tarafından sunulan bilgi ve belgelerin, başvuranın bu bağlamdaki iddialarını destekleyecek yeterli ve somut delil unsurları teşkil etmediği kanaatine varmıştır. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 5 Aralık 2019 tarihli bir kararla, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, ilgilinin maddi zarara uğradığına dair – özellikle adli bir tespit şeklini alabilecek – delil sunmadığı kanaatine varmıştır. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, ilginin, manevi zarar bağlamında da tazminat hakkına sahip olmadığını zira somut olayın koşullarında bu tür bir tazminatın verilmesine ilişkin koşulların karşılanmadığını eklemiştir. Anayasa Mahkemesi, 16 Temmuz 2020 tarihinde, başvuranın özellikle idare mahkemeleri tarafından kabul edilen çözümden ve mülkiyet hakkının ihlalinden şikâyetçi olduğu bireysel başvuruyu reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, ilgili tarafından ileri sürülen şikâyetlerin mahkemeler tarafından kanunun yorumlanması ve delil unsurlarının değerlendirilmesi ile ilgili olduğu ve yargılamanın sonucuna yönelik olduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, bir yandan başvuranın iddialarını sunma imkânına sahip olduğu ve diğer yandan mahkemelerin kararlarını gerekçelendirdikleri ve keyfi bir değerlendirme veya açık bir takdir hatası yapmadıkları kanaatine vararak, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın ihtilaf konusu karar sebebiyle bir zarara maruz kaldığını kanıtlayacak durumda olmadığını ve sonuç olarak, bir tazminat elde etme hususunda meşru bir beklentiye sahip olmadığını eklemiştir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, kendisine göre delil unsurlarını hatalı bir şekilde değerlendiren ulusal mahkemeler tarafından davasının adil bir şekilde görülmediğini iddia etmektedir. İlgili aynı zamanda, 30 Mayıs 2019 tarihli İstanbul İdare Mahkemesinin kararında gerekçe bulunmadığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuran ayrıca, yetkili adli makamların maddi ve manevi zarar bağlamında kendisine tazminat ödenmesine hükmetmediklerinden şikâyet etmektedir. Bu durum, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında ilgilinin mülkiyetine saygı gösterilmesi hakkını ihlal etmektedir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ Mahkeme, başvuranın, idarenin arazisini çevreleyen dikenli tellerin bir kısmının kaldırılması yönünde verdiği karar sebebiyle maruz kaldığı kanaatine vardığı zarara ilişkin ulusal mahkemelere şikâyette bulunduğunu kaydetmektedir. Mahkeme, ilgilinin tazminat talebinin, ulusal mahkemeler tarafından usulüne uygun olarak incelendiğini ve ulusal mahkemelerin, tarafların iddialarını çekişmeli olarak dinledikten ve dosyada yer alan unsurları inceledikten sonra, başvuranın uğradığını iddia ettiği çeşitli zararların varlığının tespit edilmediği ve bu nedenle, ilgilinin bir tazminat alma hakkı bulunduğu kanaatine vardıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi bakımından delillerin değerlendirilmesi ile ilgili olarak, olay ve olgulara ilişkin kendi değerlendirmesini, kendilerine sunulan delilleri değerlendirmek için daha iyi bir konumda bulunan ulusal mahkemelerin değerlendirmesinin yerine koymakla görevli değildir (bk. diğer kararlar arasında, Elsholz/Almanya [BD], no. 25735/94, § 66, AİHM 2000‑VIII ve yapılan atıflar). Bu nedenle, Mahkeme, görevinin ikincil niteliğinin farkında olarak, incelediği davaya ilişkin koşullar bu durumu kaçınılmaz kılmadığı sürece, haklı sebepler bulunmaksızın ilk derece mahkemesi hâkiminin görevini üstlenememektedir. Olaylara ilişkin kendi görüşünü ulusal mahkemelerin görüşünün yerine koyması, Mahkemenin kendi görev alanına girmemektedir ve ilke olarak, söz konusu mahkemeler tarafından toplanan verileri değerlendirme görevi yine bu mahkemelere aittir. Her ne kadar bu mahkemelerin tespitleri Mahkeme için bağlayıcı olmasa da, Mahkeme yalnızca bu amaçla ikna edici verilere sahip olması durumunda, normal olarak mahkemelerin fiili tespitlerinden uzaklaşacaktır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 150, 20 Mart 2018). Ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen çözümle ilgili olarak, Mahkeme, iç hukuku yorumlama ve uygulama görevinin öncelikle yetkili ulusal makamlara ve özellikle mahkemelere ait olduğunu hatırlatmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde, Jahn ve diğerleri/Almanya [BD], no. 46720/99 ve diğer 2 başvuru, § 86, AİHM 2005‑VI). Mahkeme, özellikle dosyada yer alan herhangi bir unsurun, yetkili makamların söz konusu yasal hükümleri açıkça yanlış veya keyfi sonuçlara yol açan bir uygulama yaptıkları sonucuna varılmasına imkân vermemesi durumunda, iç hukuka riayet edilip edilmediğini tespit etmek için sınırlı bir yetkiye sahiptir (bk. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde, Beyeler/Italya [BD], no. 33202/96, § 108, AİHM 2000‑I). Somut olayın özel koşullarında, Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararda keyfi veya açıkça makul olmayan herhangi bir unsur görmemektedir. Mahkeme, ulusal mahkemelerin, kendilerine sunulan tüm gerekçeleri dikkatli bir şekilde incelendikten sonra dava hakkında net bir sonuca vardıklarını tespit etmektedir. Söz konusu mahkemelerin kararları, başvurana tazminat ödenmesinin reddedilmesinin doğru nedenlerini kesin olarak belirlemeye imkân vermiştir. Başka bir ifadeyle, Mahkeme, ulusal mahkemelerin vardığı sonucun, hukuki dayanaktan tamamen yoksun veya olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan iç hukukun uygulanabilir hükümlerine açıkça aykırı olduğunu düşündürecek nitelikte herhangi bir unsurun bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Başvuranın özellikle İstanbul İdare Mahkemesinin 30 Mayıs 2019 tarihli kararının gerekçesiz olduğu iddiasına ilişkin şikâyeti ile ilgili olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının mahkemelerin kararlarını gerekçelendirmesini gerektirdiğini, ancak her iddiaya ayrıntılı bir cevap verilmesini gerektirdiği şeklinde anlaşılamayacağını hatırlatmaktadır (Gorou/Yunanistan (No. 2) [BD], No. 12686/03, § 37, 20 Mart 2009). Bu yükümlülük, adli yargılamaya katılan tarafın söz konusu yargılamanın sonucu için belirleyici iddialara özel ve açık bir cevap verilmesini bekleyebileceğini varsaymaktadır (diğer birçok karar arasında bk. Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 29-30, A serisi no. 303‑A). Mahkeme, somut olayda, başvuranın tazminat almamasının nedenini açıklarken, önce İstanbul İdare Mahkemesinin, ardından İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin kararlarını yeterince gerekçelendirdikleri kanaatine varmaktadır. Böylelikle başvuran, kendi davası ile ilgili yargılamanın sonucu için özel ve açık bir cevap almıştır. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetler açıkça dayanaktan yoksundur ve bu şikâyetler, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki şikâyet ile ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın tazminat talebinin, idare tarafından arazisini çevreleyen dikenli tellerin bir kısmının kaldırılması yönünde verilen emirden kaynaklanan bir zarara uğradığını göstermediği gerekçesiyle reddedildiğini gözlemlemektedir. Mahkeme, ulusal mahkemeler gibi, mevcut durumda ispat yükünün başvurana ait olduğunu ve bu nedenle itiraz ettiği karar nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararın gerçekliğini ulusal mahkemeler önünde kanıtlama görevinin başvurana ait olduğunu kaydetmektedir. Davanın koşullarında, tazminat almak için, başvuranın, öncelikle idarenin kusuru olduğunu, ardından zarara uğradığını ve son olarak – her ikisinin kanıtlandığını varsayarak – kusur ile zarar arasında bir nedensellik bağı bulunduğunu ortaya koyması gerekmiştir. Başvuran zarara uğradığını kanıtlayamaması sebebiyle, tazminat alma hususunda meşru bir beklentisi bulunmamaktaydı. Dolayısıyla başvuran tarafından ileri sürülen Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline ilişkin şikâyetler açıkça dayanaktan yoksundur ve bu şikâyetler, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 15 Haziran 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy