AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 43522/18
Seçgün ÖZTÜRK / Türkiye
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 26 Ocak 2021 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 10 Eylül 2018 tarihli başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR Başvuran Seçgün Öztürk, Türk vatandaşı olup, 1959 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran Mahkeme önünde, Ankara Barosuna bağlı Avukat M. Alsan tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir. Başvuran, 3 Ağustos 2001 tarihinde, Ankara’da bulunan bir taşınmazın hisselerini (288 m2’ye karşılık gelen) satın almıştır. Söz konusu mülk, satın alınması sırasında, imar planında 30 Temmuz 1997 tarihinden itibaren “kamu tesisi alanı” olarak sınıflandırılmıştır. Başvuran, belirtilmeyen bir tarihte, mülke ilişkin kamulaştırma işleminin başlatılması talebiyle İdareye başvurmuştur. İdare, bu talebi reddetmiştir. Başvuran, 24 Temmuz 2015 tarihinde, mülkiyetin İdareye devredilmesine karar vermesi ve kendisine ödenmesi gereken tazminat miktarını belirlemesi için Ankara İdare Mahkemesine başvurmuştur. İdare Mahkemesi, 30 Kasım 2016 tarihinde, davanın esası hakkında karar vermeksizin, bu talebi reddetmiştir. Başvuran, bu karara karşı itirazda bulunmuştur. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 14 Kasım 2017 tarihinde, davanın esasını karara bağlamaya karar vermiştir. İdare Mahkemesi öncelikle, Belediye tarafından taşınmaza el konulmasının söz konusu olmadığını tespit etmiştir. İdare Mahkemesi ardından, 1/1000 ölçekli imar planının 9 Nisan 2013 tarihinde değiştirildiğini ve söz konusu mülkün bundan böyle imar planında “özel sosyal ve kültürel tesis alanı” olarak sınıflandırıldığını, bu durumun böylelikle, özel sosyal ve kültürel bir kompleksin inşa edilmesine, bu mülkün üçüncü kişilere kiralanmasına veya satılmasına imkân verdiğini tespit etmiştir. Dolayısıyla, İdare Mahkemesine göre, başvuranın mülkiyet hakkının belirsiz bir süreyle kısıtlandığı sonucuna varılması mümkün değildir ve bu nedenle, talebin reddedilmesi gerekmektedir. Başvuran, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, 23 Temmuz 2018 tarihinde, başvuran tarafından yapılan bireysel başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu karar, 26 Temmuz 2018 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, taşınmazının karşılıksız olarak özel sosyal ve kültürel bir tesisin inşasına tahsis edilmesinin bu taşınmazın potansiyel kullanımını kısıtladığını ve mülklerine saygı hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir ve Mahkemeyi başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. Bu bağlamda, Hükümet bilhassa, başvuranın bir yandan, kamu yararı ile diğer yandan, mülklere saygı hakkının korunması arasında bulunması gereken adil dengeyi bozan özel ve aşırı bir yüke katlanmak zorunda kalmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, Ziya Çevik/Türkiye (No. 19145/08, 21 Haziran 2011) kararına atıfta bulunarak, şikâyetlerini tekrarlamaktadır. Mahkeme, “Hâkim hukuku kendiliğinden uygular” (“jura novit curia”) ilkesi gereğince, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamındaki bir şikâyeti inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998‑I, Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018). Dolayısıyla, davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmesinin uygun olduğu kanısına varmaktadır. Mahkeme ardından, yerleşik bir içtihat uyarınca, taşınmazın daha sonra kamulaştırılması amacıyla imar planında kamu tesisinin inşasına tahsis edilmesi nedeniyle inşaat yasağına tabi tutulması hususunun, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi kapsamına giren bir müdahaleyi teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Hakan Arı/Türkiye kararı, No. 13331/07, § 37, 11 Ocak 2011, ve yukarıda anılan Ziya Çevik kararı, § 46). Mahkeme son olarak, arazi düzenlemesi kadar karmaşık ve zor bir alanda, Sözleşmeci Devletlerin şehir planlama politikalarını uygulama konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatmaktadır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A serisi No. 52). Bununla birlikte, Mahkeme yine de kendi denetim yetkisinden vazgeçemeyecektir. Somut olayda, Mahkeme öncelikle, Belediye tarafından başvuranın taşınmazına el konulmasının söz konusu olmadığını tespit etmektedir. Mahkeme ardından, söz konusu mülkün öncelikle “kamu tesisi alanı” olarak sınıflandırıldığını ve inşa edilemez bir hale getirildiğini ve daha sonra, “özel sosyal ve kültürel bir tesis alanı” olarak sınıflandırıldığını saptamaktadır. İkinci tedbir, bununla birlikte inşaatın yerel imar planında hedeflenen amaca uygun olması koşuluyla, mülkü inşa edilebilir bir hale getirmiştir. Başka bir deyişle, taşınmazın kullanımına ilişkin kısıtlama azaltılmıştır. Mahkeme, başvuranın, bu müdahale tedbirlerinin kamu yararı ile temel haklarının korunmasının gerekleri arasında “adil bir denge” kurmadığını ileri sürerek, ulusal mahkemelere başvurduğunu kaydetmektedir. Başvuranın tazminat talebi, ulusal mahkemeler tarafından usulüne uygun olarak incelenmiştir ve ulusal mahkemeler, tarafların iddialarını eşit koşullarda dinledikten ve uygun bütün unsurları inceledikten sonra, başvuranın maruz kaldığı zararın tazminat hakkına yol açmadığı kanaatine varmışlardır. Mahkeme, ulusal mahkemelerin kararlarının keyfi veya açıkça mantıksız olduğu sonucuna varmasına imkân verecek herhangi bir unsur görmemektedir. Nitekim Mahkeme, başvuran tarafından ihtilaf konusu mülkün satın alınması sırasında, bu mülkün daha önce “kamu tesisi alanı” olarak sınıflandırıldığını gözlemlemektedir (yukarıda 4. paragraf). Bu nedenle, söz konusu mülk, ilgili tarafından satın alındığı tarihte inşa edilemez bir hale getirilmiştir. Başka bir ifadeyle, söz konusu kısıtlama başvuranın mülkü satın aldığı sırada mevcuttur. Mahkeme dolayısıyla, başvuranın söz konusu taşınmazın satın alınması sırasında yürürlükte olan imar planına göre, mülkün “kamu tesisi alanı” olarak sınıflandırıldığını makul bir şekilde bildiği ya da bilmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Bu nedenle başvuran, taşınmazla ilgili bir düzenleme yapmak, özellikle taşınmaz üzerinde yapı inşa etmek için makul bir şekilde izin almayı bekleyemezdi ve dolayısıyla, ilgilinin ihtilaf konusu taşınmazın satın alınması sırasında bu türden bir riski kabul ettiği kanısına varılmalıdır (Matczyński/Polonya, No. 32794/07, § 109, 15 Aralık 2015). Dahası, Mahkeme, söz konusu kısıtlamanın 1/1000 ölçekli imar planının değiştirilmesiyle azaltıldığını tespit etmektedir. Mülk, bundan böyle, inşaatın özel sosyal ve kültürel bir tesisle ilgili olması koşuluyla, inşa edilebilir olarak sınıflandırılan bir alanda bulunmaktadır. Taşınmaz aynı zamanda, bu türden bir yatırım yapmak isteyen kişiye satılabilmekte ya da kiralanabilmektedir. Öte yandan, başvuranın atıfta bulunduğu, yukarıda anılan Ziya Çevik kararına ilişkin olarak, Mahkeme, ileri sürülen durumun somut olayda farklı olması nedeniyle, bu kararın ilgilinin iddiasını ne şekilde destekleyebileceğini anlayamamaktadır, zira taşınmaz daha önce başvuran tarafından satın alınması sırasında inşa edilemez bir hale getirilmiştir ve Ziya Çevik davasında bu türden bir durum söz konusu değildir. Mahkeme ayrıca, yukarıda belirtilen değerlendirmeler ışığında, söz konusu menfaatler arasından kurulması gereken adil dengenin korunduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, başvuru, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından 18 Şubat 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy