AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 3758/16
Zehide PAKSOY ve Diğerleri / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6 Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 16 Ocak 2016 tarihli başvuruyu, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca 18 Ocak 2016 tarihinde davalı Hükümete bildirilen geçici tedbir kararını ve geçici tedbirin kaldırılmasına ilişkin 28 Ocak 2016 tarihli kararı, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 41. maddesi gereği başvuruya öncelik verilmesi kararını ve 21 ve 25 Ocak 2016 tarihlerinde Hükümet tarafından ve 21 Ocak 2016 tarihinde başvuran tarafından sunulan bilgileri göz önünde bulundurarak, yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki şekilde karar vermiştir.
OLAYLAR VE OLGULAR
1. Başvuru, 1999 doğumlu bir Türk vatandaşı olan ve Şırnak iline bağlı Cizre’de ikamet eden Hüseyin Paksoy tarafından yapılmıştır. Hüseyin Paksoy, Mahkeme önünde, Ankara Barosuna kayıtlı Avukat Nuray Özdoğan tarafından temsil edilmiştir.
2. Hüseyin Paksoy’un 18 Ocak 2016 tarihinde vefat etmesi üzerine, annesi Zehide Paksoy, babası Mehmet Paksoy ve erkek kardeşi Mesut Paksoy davayı takip etmek istediklerini bildirerek bir başvuru formu ibraz etmişlerdir.
3. Başvuranlar olarak anılacak olan Zehide Paksoy, Mehmet Paksoy ve Mesut Paksoy sırasıyla 1952, 1949 ve 1979 doğumlu Türk vatandaşları olup, Cizre’de ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Nuray Özdoğan tarafından temsil edilmektedirler.
A. Dava koşulları
1. Başvuranlar
4. Davaya konu olaylar, başvuranlar tarafından ibraz edildiği şekliyle ve başvuranlarca sunulan belgelerden anlaşıldığı üzere, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
a. Başvuruya yol açan olayların arka planı
5. Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde yer alan bazı il ve ilçelerde, 2015 yılının Ağustos ayından itibaren, yerel idari amirlerce birçok kez sokağa çıkma yasağı uygulanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının belirtilen amacı, birtakım yasadışı örgüt mensupları tarafından kazılan hendekleri ve tuzaklanan bombaları temizlemek ve sivilleri şiddet olaylarından korumaktır. Söz konusu sokağa çıkma yasaklarının bazıları, farklı tarihlerde kaldırılarak tekrar uygulamaya konmuştur.
6. Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Söz konusu yasak uyarınca, insanların günün herhangi bir saatinde evlerinden ayrılmaları yasaklanmıştır. Cizre’de ilan edilen 24 saatlik sokağa çıkma yasağı, yasağın değiştirildiği 2 Mart 2016 tarihine kadar devam etmiştir. Söz konusu değişiklik uyarınca, vatandaşların 5.00 ile 19.30 arasındaki saatlerde evlerinden ayrılmalarına izin verilmiştir. Sokağa çıkma yasağı işleyişinde 28 Mart 2016 tarihinde yapılan diğer bir değişiklikle, vatandaşlara 4:30 ile 21:30 arasında evlerinden çıkma izni verilmiştir. 5 Haziran 2016 tarihinde yapılan değişiklik ise, sokağa çıkma yasağı saatlerini 23:00 ile 2:30 saatleriyle sınırlandırmıştır.
7. Türkiye İnsan Hakları Derneği tarafından 6 Şubat 2016 tarihinde yayınlanan bir rapora göre, Cizre’de dâhil olmak üzere, sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde Ağustos 2015 ile 5 Şubat 2016 arasındaki dönemde en az 300 sivil öldürülmüştür. Söz konusu 300 kişiden 42 tanesi çocuk, 31 tanesi kadın ve 30 tanesi 60 yaş üzeri kişilerdir.
8. Aşağıda yer alan ifadeler, 21 Ocak 2016 tarihinde yayınlanan “Türkiye: Belirsiz sokağa çıkma yasağı kapsamında kötü niyetli operasyonları sonlandırın” başlıklı Uluslararası Af Örgütü Brifinginde dile getirilmiştir (UA Endeks: EUR 44/3230/2016):
“[Sokağa çıkma yasağı] bölgesinde polis ve ordu tarafından yürütülen operasyonlarda, meskun mahallerde ağır silahların kullanılması da dahil olmak üzere, kötü niyetli güç kullanımı söz konusu olmuştur. Türk Hükümeti, her türlü ateşli silah kullanımının insan haklarına uyumlu olmasını ve silahsız yerlilerin ölümlerine veya yaralanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.
Güvenlik kuvvetlerinin, Kürdistan İşçi Partisinin (PKK) gençlik yapılanması olan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) ile çatışmaya girmesi nedeniyle, 150’den fazla yerlinin öldürüldüğü söylenmektedir. Ölenler arasında kadınlar, küçük çocuklar ve yaşlılar bulunmaktadır. Bu durum, Hükümetin ölen kişilerden çok az bir kısmının silahsız olduğu yönündeki iddiasına şüphe düşürmektedir.”
b. Olay ve Mahkeme önündeki yargılamalar
9. Başvuranlar ve 16 yaşındaki Hüseyin Paksoy Cizre’de ikamet etmekteydiler. Silahlı çatışma evlerine yakın bir bölgede yoğunlaşınca, başvuranlar 13 Ocak 2016 tarihinde evlerini terk ederek sokağa çıkma yasağı uygulaması bulunmayan Uludere ilçesine taşınmışlardır. Hüseyin Paksoy Cizre’de bulunan evde kalmaya devam etmiştir.
10. Başvuranlar, 15 Ocak 2016 tarihinde saat 16:30 veya 17:00 sularında, Hüseyin Paksoy’un bacağından vurulduğu ve fazlaca kan kaybı yaşadığı konusunda telefonla bilgilendirilmişlerdir. Arayan kişiler başvuranlara, Hüseyin Paksoy’u yakında bulunan bir petrol istasyonuna bırakabileceklerini ve buradan bir ambulans tarafından alınabileceğini belirtmişlerdir. Başvuranlar bunun üzerine acil servisi arayarak bir ambulans istemiştir. Başvuranlara beklemeleri söylenmiştir. Başvuranlar ambulans servisinden herhangi bir haber almayınca, polisle irtibata geçmiş fakat kendilerine bu durumun polisin ele alması gereken bir durum olmadığı söylenmiştir. Başvuranlar ambulans servisiyle bir kez daha iletişime geçtiklerinde, kendilerine güvenlik kaygıları nedeniyle ambulansın söz konusu bölgeye gönderilemeyeceği söylenmiştir. Söz konusu dönemde bölgede bulunan Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız, birkaç defa yerel idari amirle görüşmüş ancak yardım alamamıştır.
11. Başvuranların yasal temsilcisi, 16 Ocak 2016 tarihinde Mahkemeye başvurarak, Mahkeme’den, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca, Hüseyin Paksoy’un derhal hastaneye erişimini sağlamaları konusunda Türk Hükümetine bildirimde bulunulmasını talep etmiştir.
12. Mahkeme, 18 Ocak 2016 tarihinde talebi kabul etmiş ve aynı gün 11:49’da, Türk Hükümetine, Hüseyin Paksoy’un yaşamının ve fiziksel bütünlüğünün korunması için yetkileri dâhilindeki bütün tedbirleri almaları yönünde bildirimde bulunmuştur.
13. Dört polis memuru tarafından hazırlanan ve Hükümet tarafından 25 Ocak 2016 tarihinde Mahkemeye sunulan bir rapora göre, polis memurları 18 Ocak 2016 tarihinde öğle vaktinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı tarafından aynı gün verilen bir karar doğrultusunda bir evde arama gerçekleştirmek üzere Cizre’nin Nur Mahallesinde bir adrese gitmişlerdir. Polis memurları, binanın zemin katında, yaklaşık 18-20 yaşlarında olduğunu düşündükleri, sol bacağı sargı beziyle sarılı bir kişinin cesedini bulmuşlardır. Polis memurları, söz konusu binada büyük miktarda tıbbi malzeme bulmuşlardır. Ceset Cizre hastanesine götürülmüş ve arama işlemi 14.00’de sona ermiştir. Cesedin Hüseyin Paksoy’a ait olduğu söz konusu dönemde bilinmemekteydi.
14. Cizre Cumhuriyet Savcısı aynı gün saat 17.00’de hastaneye giderek, bir doktorla birlikte ceset üzerinde ölü muayene işlemi gerçekleştirmiştir. Doktor raporda, ölü katılığının başladığını belirterek, ölümün son 12-24 saat içerisinde gerçekleştiğini değerlendirmiştir. Doktor ayrıca raporda, kollarda ve bacaklarda birkaç yara bulunduğunu ve bu yaraların bazılarının mermilerden kaynaklandığını kaydetmiştir. Ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla daha kapsamlı bir otopsi yapılmasına karar verilmiştir.
15. Otopsi işlemi 19 Ocak 2016 tarihinde sabah saatlerinde gerçekleştirilmiştir. Otopsi raporuna göre, hastanede hazır bulunan üçüncü başvuran Mesut Paksoy, cesedin kardeşi Hüseyin Paksoy’a ait olduğunu resmi olarak teşhis etmiştir. Ayrıca, üçüncü başvuran savcıya, evlerine havan topu isabet ettikten sonra, ailesinin Cizre’den ayrılarak Uludere’ye gitme kararı aldığını ancak Hüseyin Paksoy’un Cizre’de kaldığını belirtmiştir. Birkaç gün sonra, Hüseyin Paksoy da ilçeyi terk etmeye çalışmış, ancak vurularak yaralanmıştır.
16. Otopsi raporuna göre, Hüseyin Paksoy sol bacağından vurulmuş ve kan kaybından hayatını kaybetmiştir.
17. Başvuranlar, 21 Ocak 2016 tarihli yazılarında, Hüseyin Paksoy’un hayatını kaybettiği yönünde Mahkeme’yi bilgilendirmiş ve ölüm nedeninin ise Hükümet’in geçici tedbire zamanında riayet etmemesi olduğunu iddia etmişlerdir.
18. Mahkeme, Hüseyin Paksoy’un ölümüne ilişkin olarak taraflarca sunulan bilgiler ışığında, 28 Ocak 2016 tarihinde, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca 18 Ocak 2016 tarihinde bildirilen geçici tedbirin kaldırılmasına karar vermiştir.
2. Hükümet
19. Hükümet, 21 ve 25 Ocak 2016 tarihlerinde, başvuranın iddialarına ve Mahkeme tarafından bildirilen geçici tedbire ilişkin bilgi ve görüşlerini sunmuştur.
B. İlgili Uluslararası Belgeler
20. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri, 2 Aralık 2016 tarihinde, “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkileri” başlıklı bir memorandum yayınlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandum’un sonuçlar ve tavsiyeler kısmı aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hâkimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için, bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makinalarıyla fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (bkz. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyaloğunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
ŞİKÂYETLER
21. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca, davalı Devletin Hüseyin Paksoy’un yaşam hakkını korumaya yönelik adım atmaması nedeniyle, söz konusu kişinin hayatını kaybetmesi hususunda şikâyette bulunmaktadırlar. Başvuranlar bu bağlamda, acil servisin, Hüseyin Paksoy’un yaralı olduğundan ve acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğundan haberdar olduğunu ancak ambulans göndermediğini ve söz konusu kişiye yardım etmek üzere herhangi bir gerçek girişimde bulunmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, Hüseyin Paksoy’a ambulans gönderilmemesine dair resmi gerekçe olarak gösterilen güvenlik gerekçeleriyle ilgili olarak, Hüseyin Paksoy’un cesedinin bulunmasına ilişkin olarak dört polis memuru tarafından düzenlenen yukarıda belirtilen rapora atıfta bulunmuşlardır. Başvuranlar, söz konusu raporun, Hüseyin Paksoy’un bildirilen adreste herhangi bir güvenlik sorunu yaşanmadan bulunabileceğini ortaya koyduğunu iddia etmektedirler.
22. Başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak, Hüseyin Paksoy’un ölümüne ilişkin etkin bir soruşturma yürütülmemesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar bu kapsamda, özellikle cesedin bulunduğu noktada herhangi bir inceleme gerçekleştirilmediğini ve yapılan ölü muayenesi ve otopsinin yeterli olmadığını ve birçok soruyu cevapsız bıraktığını vurgulamaktadırlar.
23. Başvuranlar, Hüseyin Paksoy’un vurularak yaralanmasının ardından, uzun bir süre beklemek zorunda kaldığını ve bu süre zarfında dayanılmaz bir ağrı yaşadığını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlara göre, Hüseyin Paksoy’un maruz kaldığı acı, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında kötü muamele teşkil etmiştir.
24. Başvuranlar, sokağa çıkma yasakları nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında kendi özgürlük haklarının da ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, sivil halkı korumaya yönelik herhangi bir önlem alınmadığını ve herhangi bir planlama yapılmadığını öne sürmektedirler. Cizre’de yaşayan kişilerden ilçeyi terk etmeleri istenmiş, ancak ilçeyi terk etmeye çalışanlar keskin nişancılar tarafından hedef alınmışlardır. Bununla birlikte, terk etmeyi reddeden kişilerin evleri ağır silahlarla saldırıya uğramış ve bu evlerde yaşan siviller öldürülmüşlerdir. Bu şekilde orantısız güç kullanılması ve bütün ilçenin tanklarla bombardıman altında bırakılması yüzlerce insanı binaların bodrum katlarına ve ahırlara sığınmaya zorlamış ve bu nedenle özgürlük ve güvenlik haklarını ihlal etmiştir.
25. Başvuranlar son olarak, belirtilen hüküm uyarınca, yetkililerin, sokağa çıkma yasağının katı bir şekilde uygulanması nedeniyle Hüseyin Paksoy’u bulmak ve onu kurtarmak için herhangi bir makul adım atmayarak, söz konusu kişinin Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki özgürlük ve güvenlik hakkını koruyamadıklarını belirterek şikâyette bulunmaktadırlar.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 2, 3, 5 ve 13. maddeleri
26. Başvuranlar; Hüseyin Paksoy’un yaralanması sonrasında, ulusal yetkililerin kendisine yardım sağlamamaları ve ölümüne ilişkin soruşturma yürütmemeleri nedeniyle, Hüseyin Paksoy’un Sözleşme’nin 2, 3 ve 13. maddeleri kapsamındaki haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
27. Başvuranlar ayrıca, sokağa çıkma yasağının uygulanması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesine aykırı olarak özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarını ileri sürmektedirler.
28. Mahkeme, dava dosyası üzerinden söz konusu şikâyetlerin kabul edilebilirliği noktasında bir karara varamayacağını ve bu nedenle, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca, söz konusu şikâyetlerin davalı Hükümete iletilmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
B. Hüseyin Paksoy yönünden Sözleşme’nin 5. maddesi
29. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanarak, yetkililerin, sokağa çıkma yasağının katı bir şekilde uygulanması nedeniyle Hüseyin Paksoy’u bulmak ve onu kurtarmak için herhangi bir makul adım atmayarak, söz konusu kişinin özgürlük ve güvenlik hakkını koruyamadıklarını belirterek şikâyette bulunmaktadırlar.
30. Mahkeme, mevcut bilgiler ışığında ve söz konusu şikâyetin görev alanına girdiği ölçüde, söz konusu hükmün ihlal edildiğine dair herhangi bir husus bulunmadığına karar vermiştir. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması sebebiyle, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvuranların, Hüseyin Paksoy’un ölümüne ilişkin Sözleşme’nin 2, 3 ve 13. maddeleri kapsamındaki şikâyetleri ile özgürlüklerinden mahrum edildikleri iddiasına ilişkin Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikayete dair incelemenin ertelenmesine;
Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olarak beyan edilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy