AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 4158/19
Hamdi Akın İPEK / Türkiye
Başkan
Aleš Pejchal,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Marko Bošnjak
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 21 Eylül 2021 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
12 Aralık 2018 tarihinde sunulan yukarıda belirtilen başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Hamdi Akın İpek, Türk vatandaşı olup 1963 doğumludur ve Londra’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, Paris Barosuna bağlı Avukat V. Berger tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları2. Davaya ilişkin olay ve olgular, başvuran tarafından ifade edilen bilgilerden anlaşıldığı üzere, aşağıdaki şekilde özetlenebilir.
Davaya ilişkin olaylar, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi öncesinde başlamış ve sonrasında devam etmiştir.
A. Davanın Genel Bağlamıa) 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi
3. 15 Temmuz'u 16 Temmuz 2016'ya bağlayan gece, Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan ve “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan bir grup, demokratik yolla seçilen Meclisi, Hükümeti ve Cumhurbaşkanını ortadan kaldırmak amacıyla askeri darbe girişiminde bulunmuştur.
4. Darbe girişimi sırasında, darbecilerin emrindeki askerler, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi de dâhil olmak üzere Devletin birçok stratejik binasını bombalamışlar, Cumhurbaşkanının bulunduğu otele saldırı düzenlemişler, Genel Kurmay Başkanını rehin almışlar, televizyon istasyonlarına saldırmışlar ve göstericilerin üzerine ateş etmişlerdir. Ciddi şiddet eylemlerinin baş gösterdiği bu gece boyunca üç yüzden fazla kişi öldürülmüş, iki bin beş yüzden fazla kişi yaralanmıştır.
5. Darbe girişiminin ertesi günü, makamlar, Pensilvanya'da (Amerika Birleşik Devletleri) ikamet eden bir Türk vatandaşı olan ve Türk makamları tarafından FETÖ/PDY (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak adlandırılan bir terör örgütünün lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen şebekesini suçlamışlardır. Daha sonrasında yetkili savcılıklar tarafından, bu örgüte üye olduğu iddia edilen şahıslar hakkında çok sayıda ceza soruşturması açılmıştır.
6. Hükümet 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren üç aylık süresince olağanüstü hal ilan etmiş ve sonrasında olağanüstü hal birkaç kez uzatılmıştır.
7. Türk makamları 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine, 15. madde bağlamında Sözleşme’nin askıya alındığını bildirmişlerdir.
b) FETÖ/PDY hakkında bilgiler
8. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, bu başvuruya konu davada verdiği 24 Mayıs 2018 tarihli kararında (no. 2015/17763) FETÖ/PDY örgütüne ilişkin aşağıdaki bilgilere yer vermiştir.
9. Bu örgüt, uzun yıllardır ulusal topraklarda faaliyet göstermiş ve devletin idari sistemine paralel şekilde yapılanmıştır.
10. Yargı kararlarından, FETÖ/PDY’nin yasadışı silahlı bir örgüt olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Milli Güvenlik Kuruluna göre, örgüt, yasal faaliyet görünümü altında yasa dışı faaliyetlerde bulunmakta ve ulusal güvenliği tehdit etmekteydi. Bu nedenle, Milli Güvenlik Kurulu tarafından “legal görünümlü illegal yapı” olarak değerlendirilmiştir.
11. Anayasa Mahkemesi, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi sonrasında, aralarında yargı mensuplarının da bulunduğu çok sayıda kamu görevlisi hakkında bu örgüte üye olma nedeniyle soruşturmalar yürütüldüğünü ve kamu görevinden çıkarma da dâhil olmak üzere disiplin yaptırımları uygulandığını belirtmiştir. Ayrıca, FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğu değerlendirilen bazı finans kuruluşlarına, medya organlarına ve ticari kuruluşlara yönelik idari tedbirlere başvurulmuştur.
12. Anayasa Mahkemesi, örgütün mali yapılanmasıyla ilgili olarak, yargı kararları ile kamu makamlarının işlem veya raporlarından şu hususların anlaşıldığını belirtmiştir:
Örgütün üye alımlarının, okullar, dershaneler, yurtlar ve ışık evi olarak adlandırılan öğrenci evleri aracılığıyla yapıldığı; tüm üyelerin gelirlerinin bir kısmını örgüte bağışlamaları gerektiği, bu zorunlu bağışların himmet (yardım ya da çaba anlamına gelen terim) olarak adlandırıldığı; kamu görevlileri için himmet oranının %10-15 arasında değiştiği, örgüte bağlı özel şirketlerin de gelirlerinin bir kısmının himmet adı altında yatırmaları gerektiği;
Örgütün faaliyetlerinin, eğitim, sağlık, medya, finans veya ticaret gibi çok geniş bir alanı kapsadığı ve kaynaklarının bir kısmını örgüte verdikleri;
Eğitim kurumları, vakıflar, dernekler, şirketler gibi örgütün yasal yapılarına paralel ya da bunların içinde gizlenmiş olan, özellikle kamusal alana yönelik faaliyetlerde bulunan illegal bir örgütün yer aldığı.
Kayyum atanması ve neticeleri13. Başvuran iş insanıdır. Kendisi ve aile fertleri tarihi hissedarlar olup yaklaşık yirmi şirket, bir vakıf ve vakfa bağlı bir üniversiteye sahip olan bir Holding üzerinde denetim sahibidirler.
14. Mali Suçları Araştırma Kurulu (“MASAK”) tarafından düzenlenen 4 Ağustos 2014 tarihli rapor ile Emniyet Genel Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığının 3 Mart 2015 tarihli raporu üzerine, Ankara Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve diğer Holding yöneticileri hakkında soruşturma açılmasına karar vermiştir.
15. Bu iki birimin raporlarında özetle, Holding bünyesindeki şirketlerin mali tablolarında ve banka hareketlerinde şüpheli farklılıklar olduğu ve ticari hayatın gerekleriyle açıklanamayan kazançlar ile para hareketlerinin bulunduğu belirtilmiştir.
16. Savcılık 31 Ağustos 2015 tarihinde, Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliğinden Holding binalarında arama ve başvurana ait telefon ve bilgisayarlarda el koyma işlemleri yapılması talebinde bulunmuştur. Talebini desteklemek için, Holdingin muvazaalı işlemler ve paravan şirketler yoluyla özellikle FETÖ/PDY’nin finanse edilmesine katkı sağladığına ve bu örgütün kaynaklarını gizlediğine işaret eden şüpheler bulunduğunu belirtmiştir.
17. Hâkimliğin izni üzerine, 1 Eylül günü aramalar yapılmış; çok sayıda belge ve dijital verilere el konulmuştur. Arama ve el koyma iznine karşı yapılan itiraz Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği’nce reddedilmiştir.
18. Savcılık belirtilmeyen bir tarihte, el konulan belge ve veriler üzerinde inceleme yapılması için bilirkişi heyeti talep etmiştir.
19. Bilirkişi heyetince düzenlenen 16 Ekim 2015 tarihli raporda şu tespitlere yer verilmiştir:
Muhasebe defterlerinde, bazı muhasebe sahtecilikleri ve hilelerin yanı sıra kayıt dışı kanuna aykırı parasal girdiler tespit edilmiştir;
Gerçekte yapılan altın üretiminin, bildirilen üretimin çok altında olduğu yurt dışından gelen finansal kaynakların kesin şekilde tespit edilemediği, şirketler arasındaki bağlantı ve hareketlerin finansal takibi son derece zorlaştıracak büyüklükte olduğu ifade edilmiştir;
Çok sayıda kara para aklama eylemi tespit edilmiştir;
Holding bünyesinde şirketlerce yapılan bağışlar ticari hayatın olağan akışına uygun değildir;
Hayali hizmetlerin yanı sıra peçeleme olarak adlandırılan tekniğin kullanılması ve muvazaa yolu, şirketlere ait fonların zimmete geçirilmesini mümkün kılmıştır.
20. Savcılık 20 Ekim 2015 tarihinde, Holding bünyesindeki şirketlere kayyum atanması talebinde bulunmuştur. Holding bünyesindeki şirketlerin, FETÖ/PDY tarafından bilhassa “himmet” yoluyla toplanan paraların aklanmasına fakat aynı zamanda eğitim kurumlarına yapılan bağışlar yoluyla bu örgütün faaliyetlerinin finansmanına katıldıkları kanısındaydı. Savcılık ayrıca, önleyici tedbirlerin alınmaması halinde, bu suçların işlenmeye devam edeceği hususunda kuvvetli şüphelerin bulunduğunu ileri sürmüştür.
21. Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliği 26 Ekim 2015 tarihinde, şu gerekçelerle şirketlere kayyum atanmasına karar vermiştir:
Suç işlendiği ve söz konusu şirketlerin ticari faaliyetten ziyade terör örgütüne yardım etme amacı taşıdığı hususlarında kuvvetli şüpheler bulunmaktaydı. Bu konuyla ilgili olarak, mahkeme, MASAK ve bilirkişi heyeti tarafından düzenlenen raporlara atıfta bulunmuştur.
Söz konusu raporlarda bahsedilen suçlar bilhassa Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) 133. maddesinde öngörülen katalog suçlardan olan suç gelirlerini aklama ve terör örgütüne yardım etme ile ilgiliydi.
Soruşturma aşamasında delillerin toplanabilmesi ve gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için kayyum atanması zaruri idi.
Holdingin büyüklüğü, işlendiği iddia edilen suçların kapsamı, niteliği, yoğunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında, şirketlerin yönetiminden sorumlu kayyumlar yerine yönetimin eylemlerini denetlemekle görevli kayyumlar atanması, yeni suçların işlenmesini de önlemeyi amaçlayan tedbirin amaçlarına uygun olmayacaktı.
22. Ankara Başsavcılığı Medya İletişim Bürosu 27 Ekim 2015 tarihinde, olay ve olguları, bilirkişi raporlarından elde edilen unsurları ve Holding bünyesindeki şirketlere kayyum atanması talebinde bulunmak için ileri sürülen gerekçeleri kısaca açıkladığı bir basın açıklaması yayımlamıştır.
23. Sulh Ceza Hâkimliği 4 ve 5 Ekim 2015 tarihlerinde üç şirketle ilgili olarak kayyum atama tedbirini kaldırmıştır; bunlar şirket birleşmesine konu olmuşlardır.
24. Başvuran 2 Kasım 2015 tarihinde, 26 Ekim 2015 tarihli karara itiraz etmiştir.
25. Başvuran 16 Ekim 2015 tarihli raporu düzenleyen bilirkişi heyeti başkanı Profesör Ş.Ç.nin tarafsızlığını ve vasıflarını sorgulamıştır. Profesör Ş.Ç.nin sosyal bir ağ üzerinden Gülen hareketi aleyhine mesajlar gönderdiğini belirtmiştir. Ayrıca, Zaman gazetesinde (Gülen şebekesinin ana yayın organı olduğu kabul edilen günlük yayın yapan gazete) yayımlanan bir basın makalesine göre, ilgili kişinin, araba satışında dolandırıcılık nedeniyle ilk derece mahkemesinde mahkûm edildiğini belirtmiştir. Başvurana göre, Yargıtay’ın zamanaşımı nedeniyle mahkûmiyet kararını bozması, suçun gerçekliğini etkilemezdi. Bu nedenle, ilgili kişinin, bilirkişi olmak için gerekli ahlaka sahip olmadığını ifade etmiştir.
26. Başvuran ayrıca, kayyum ataması için gereken yasal koşulların karşılanmadığını iddia etmiş ve bilirkişi raporu sonuçlarına itiraz etmiştir. Öte yandan, söz konusu tedbirin, Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayımlanmadan önce uygulandığını belirtmiştir.
27. Aynı zamanda, Holdingin bilgisayarlarından birinde bulunan, gerçek kişiler tarafından yapılmış olan bağışlara ilişkin listenin, çalışanlarından birinin kişisel dosyası olduğunu ve şirketlerinin faaliyetleriyle ilgisi bulunmadığını ifade etmiştir.
28. 26 Ekim 2015 tarihli karara karşı yapılan itiraz 12 Kasım 2015 tarihinde 6. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından reddedilmiştir.
29. Hâkimlik 16 Ekim 2015 tarihli bilirkişi raporundan, diğer hususların yanı sıra, bilhassa muhasebeciler ve muvazaalar olmak üzere hileyle şirketlerden büyük meblağlar çekildiğinin, şirketler arasında çok anormal oranlarda hisse satışı yoluyla yasadışı kâr transferlerinin yapıldığının, hayali görünen danışmanlık hizmetleri için çalışanlara büyük ödemeler yapıldığının, Holdingin malvarlıklarının hile ile bazı ortaklara devredildiğinin, şirketlerin ticari amaçlarına aykırı olarak, bu şirketlerin kârlarının iki katını oluşturan bağışlarda bulunduklarının, bağışların, yöneticilerinin, holdingin ortağı veya çalışanları olduğu yapılara ödendiğinin, şirket varlıklarının tasarruf hakkına ilişkin kurallardan bu şekilde kaçınıldığının, bu yapıların kapatıldığının, altın çıkarma şirketi çalışanlarının e-posta akışından, gerçekte üretilen altın miktarının, açıklananın çok altında olduğunun görüldüğünün, aradaki farkın kaynağı bilinmeyen katkı payları ile kapatıldığının ve bu şekilde eklenen meblağların fazla faturalandırma yoluyla yurt dışında kurulmuş geçici şirketlere aktarıldığının anlaşıldığını tespit etmiştir.
30. Bu unsurlardan, ilgili şirketlerin faaliyetleri kapsamında, şüphelilerin soruşturulduğu suçların işlendiği yönünde kuvvetli şüpheler var olduğu ortaya çıkmıştır.
31. Bilirkişilerden birinin iyi ahlakına yönelik eleştirilerle ilgili olarak, hâkimlik, ilgili kişi ilk derece mahkemesinde gerçekten mahkûm edilmiş olsa da, bu mahkûmiyetin Yargıtay tarafından kesin olarak bozulduğunu ve yargının teknik yetkinliğinden yararlanabilmesi için genel olarak Muhakeme Usulü Kanunu ve Yönetmelik açısından herhangi bir engel bulunmadığını kaydetmiştir. Kendisine isnat edilen açıklamalarla ilgili olarak ise, hâkimlik, bunların ifade özgürlüğü kapsamına girdiği değerlendirmesinde bulunmuştur.
32. Hâkimlik, Holding bünyesinde şüphesiz kayyum atanan medya kuruluşlarının bulunduğunu kaydetmiştir. Ancak tedbirin, spesifik olarak faaliyetlerine devam eden bu kuruluşlara değil, holdingin bütününe yönelik olduğunun altını çizmiştir.
33. Ayrıca, kayyum atanmasının kanuna uygun olduğunu, bu kayyumların uzmanlıklarına göre seçildiklerini, kayyumun görevinin bir kamu görevlisinin görevine benzediğini ve kayyumun sorumlu olduğu kuruluşun menfaatlerine göre hareket etmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Mahkeme tarafından atanan kayyumların maaşlarının, şirketlerin eski yöneticilerinin maaşlarından düşük olduğunu da kaydetmiştir.
34. Hâkimlik ayrıca, kayyum atamasının mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale olması halinde, burada güvencelerle çevrili ve Anayasa’ya uygun bir mülkiyet düzenlemesi şekli söz konusu olduğunu belirtmiştir. Kayyum atamasının, gerçeğin ortaya çıkarılmasını kolaylaştırmaya yönelik araç teşkil eden bir ihtiyati tedbir olduğunun ve kovuşturma yapılmasına yer olmadığı veya beraat kararı verilmesi durumunda, bunun neden olabileceği olası zararın, tıpkı kayyumlara ödenen ücretin geri ödenmesi gerektiği gibi, Devlet tarafından tazmin edilmesi gerektiğinin altını çizmiştir.
35. Hâkimlik ayrıca, bilirkişi raporunun ya da kayyum atama kararının şirket yöneticilerine veya sahiplerine tebliğ edilmesinin, kararın geçerliliği için bir koşul veya uygulanması bakımından bir engel olmadığını gözlemlemiştir.
36. Netice itibarıyla, ilgililer yalnızca kayyum atama kararına itiraz etme değil ve fakat aynı zamanda dosyadaki belgelere başvurma hakkına da sahiplerdi.
37. Başvuran 19 Kasım 2015 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur (bk. 43. paragraf ve devamı).
38. 6 Eylül 2016 tarihinde, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin kabul edilmesi sonrasında, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kayyum olarak atanmıştır.
39. Başvuran ve diğer birçok kişi (şirketlerin hissedarları ve yöneticileri) hakkında 13 Haziran 2017 tarihinde, terörizmin finansmanı, terör örgütü üyeliği, güveni kötüye kullanma, Vergi Usul Kanunu’na muhalefet, Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet suçlarından iddianame düzenlenmiştir.
40. Ayrıca, Savcılık, MASAK, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Vergi Denetleme Kurulu (VDK) raporlarına dayanarak Holding bünyesindeki şirketlerin müsadere edilmesi talebinde bulunmuştur. Söz konusu rapor ışığında, bilhassa, Holdingin, yegâne karlı şirketi olan altın çıkarma şirketinin 2015 yılında aktif toplamı 2,1 milyar Türk lirası (öz kaynak toplamı 1,9 milyar) olduğu halde, FETÖ/PDY örgütüne üye ya da bu örgütle bağlantılı olduğu değerlendirilen medya ya da eğitim kurumlarına yasal görünümlü bağışlar ya da yasal olmayan kâr aktarım mekanizmaları yoluyla toplam 1,5 milyar Türk lirasından (TRY) fazla aktardığını iddia etmiştir. Buna göre, Savcılığa göre, Holding, terör örgütünün medya ve eğitim kurumlarını finanse etmek üzere kurulmuştu.
41. Savcılık ayrıca, SPK’nın raporuna dayanarak, başvuran ve diğer holding yöneticilerini, sahip oldukları yönetim yetkilerini kötüye kullanarak küçük hissedarların zararına olmak üzere kişisel olarak zenginleşmekle suçlamıştır. İddianamede, sanıkların her biri tarafından zimmete geçirildiği iddia edilen toplam milyarlarca Türk liralık meblağlar rakam olarak belirtilmektedir.
42. Ağır Ceza Mahkemesi 19 Şubat 2018 tarihli duruşma sırasında, olay ve olguları açığa kavuşturmak amacıyla belge ve raporların tamamının yanı sıra sanık avukatlarının yazılı ve sözlü beyanlarını incelemek üzere yeni bir bilirkişi heyeti talep etmiştir.
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuru43. Başvuran, 19 Kasım 2015 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne yapmış olduğu bireysel başvurusunda, farklı hükümlere dayanarak şu iddialarda bulunmuştur:
Suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe olmadığından kayyum atama şartları oluşmamıştır; olağan mahkemelerin kararları bu hususla ilgili olarak yeterli gerekçe içermemekteydi ve kendisine atfedilen fiiller suç teşkil etmemekteydi; mahkemeler, bilirkişi raporlarında ileri sürülen bilgileri ve suçlamaları şirketlerin her biri için ayrıntılı şekilde inceleyemezdi.
Karara dayanak oluşturan rapor kendisine tebliğ edilmemiş ve kayyum atama usulüne dâhil edilmemiştir; atama, uygulaması öncesinde yayımlanamaz ve sicile kaydedilemez.
16 Ekim 2015 tarihli raporu hazırlayan bilirkişi heyeti başkanı, mevcut durumda Profesör Ş.Ç. dolandırıcılıktan mahkûm edilmiştir; dolayısıyla, kendisine verilen görevi yerine getirmek için gereken iyi ahlaka sahip değildi.
Sulh Ceza Hâkimlikleri gereken bağımsızlık ve tarafsızlığa sahip değillerdi.
Kayyum atanması, mülkiyetine saygı hakkı ile özel hayatına saygı hakkına yönelik orantısız müdahale oluşturan bir tedbir teşkil etmekteydi; mahkemeler, şirketleri yönetmekle görevli kayyumlar yerine yönetim organının işlemlerini kontrol etmekle görevli kayyumlar atayabilirlerdi.
Medya kuruluşlarına kayyum atanması ifade özgürlüğünü ihlal edebilecektir.
Başsavcılık tarafından yapılan basın açıklamasında yanlış bilgiler yer almaktaydı ve masumiyet karinesini ihlal edebilecektir.
44. Adalet Bakanlığı görüşlerinde, söz konusu tedbirin ihtiyati nitelikte olduğunu ileri sürmüş ve mülkün kullanımını düzenlemeye yönelik bir tedbire benzediğini değerlendirmiştir. Adalet Bakanlığı’na göre, başvuranın suç işlediğine dair kuvvetli şüphelerin bulunmadığı iddiasına ilişkin beyanları dayanaktan yoksundur. İhtilaf konusu tedbir gerekli olup meşru amaç izlemekteydi (bilhassa yeni suçlar işlenmesinin önlenmesi). Bakanlık, başvuranın yargı yoluyla, kayyum atanmasına itiraz etme imkânına sahip olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, mahkeme tarafından atanan kayyumların, şirketleri, şirket menfaatlerini gözeterek yönettiğini ve söz konusu şirketlerin kârlılık durumlarının devam etmekte olduğunu ifade etmiştir. Son olarak, kayyum yönetimine bağlı olarak bir zarar meydana gelmesi halinde, Devlete karşı tazminat davası açmanın mümkün olduğunu belirtmiştir.
45. Başvuran, MASAK’ın 2016 yılına ait yeni raporunda, nazarında, suçlamaların dayanaktan yoksun olduğunu gösteren görüşler yer aldığını ileri sürmüştür.
46. Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin el koyma ve müsadere konularındaki içtihatları ışığında incelemeye karar vermiştir (bilhassa, Raimondo/İtalya, 22 Şubat 1994, A serisi no 281‑A, Andrews/Birleşik Krallık (k.k.), no. 49584/99, 26 Eylül 2002, Adamczyk/Polonya (k.k.) no. 28551/04, 7 Kasım 2006, JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas/Litvanya, no. 3330/12, 5 Kasım 2013, Ali Esen/Türkiye, no. 74522/01, 24 Temmuz 2007, Rafig Aliyev/Azerbaycan, no. 45875/06, 6 Aralık 2011, Viktor Konovalov/Rusya, no. 43626/02, 24 Mayıs 2007, Džinić/Hırvatistan, no. 38359/13, 17 Mayıs 2016, Borjonov/Rusya, no. 18274/04, 22 Ocak 2009, East West Alliance Limited/Ukrayna, no. 19336/04, 23 Ocak 2014, AGOSI/Birleşik Krallık, 24 Ekim 1986, A serisi no 108, Sulejmani/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti, no. 74681/11, 28 Nisan 2016, Jucys/Litvanya, no. 5457/03, 8 Ocak 2008, İran İslam Cumhuriyeti Denizcilik Şirketi/Türkiye, no. 40998/98, AİHM 2007‑V).
47. Anayasa Mahkemesi, ihtilaf konusu tedbirin başvuranı mülkiyet hakkından yoksun bırakmadığını; ancak terörizmin finansmanını önlemek ve muhtemel bir müsadere kararının uygulanmasını temin etmek amacıyla kullanımını sınırladığı tespitinde bulunmuştur. Dolayısıyla, tedbir, mülkiyetin kullanımının düzenlenmesine ilişkin bir tedbir olup üçüncü kural bakımından incelenmesi gerekmektedir.
48. Anayasa Mahkemesi, müdahalenin açık, ulaşılabilir ve öngörülebilir yasal bir dayanağı (CMK’nın 133. maddesi) olduğunu ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun kayyum olarak atanmasını öngören 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin, suç işlenmesinin önlenmesini ve yargılama sonunda muhtemel bir müsadere tedbiri kararının uygulanmasını güvence altına almayı amaçladığı için meşru bir amaç izlediğini gözlemlemiştir. Bu noktada, Suç Gelirlerinin Aklanması, Aranması, Zapt Edilmesi ve Müsadere Edilmesi Hakkında Avrupa Konseyi Sözleşmesi (198 sayılı Sözleşme), 141 sayılı Avrupa Konseyi Sözleşmesi ile Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme’ye atıf yapmıştır.
49. Anayasa Mahkemesine göre, başvuranın ortağı ve yöneticisi olduğu şirketlere kayyum atanmasına ilişkin tedbir ile terörizmin finansmanının önlenmesi ve muhtemel bir müsadere kararının güvence altına alınması amacı arasında uygunluk ilişkisi bulunduğu tartışma konusu değildir.
50. Organize suç başta olmak üzere suç işlenmesinin önlenmesi gibi karmaşık bir alanda, tedbirin uygun olup olmadığını değerlendirmek öncelikle yetkili kamu makamlarına düşmektedir. Söz konusu makamlar, Anayasa Mahkemesi’nden daha iyi bir konumda olduğundan, belli ölçüde takdir yetkisine sahiptir. Bir tedbirin bariz biçimde uygunsuz olması Anayasa’nın ihlal edildiği yönünde bir tespite yol açabilmesi durumunda, Anayasa Mahkemesi’nin görevi, tedbirin izlenen amaca uygunluk derecesini değerlendirmek olmayıp, kişilerin hak ve özgürlükleri üzerindeki etkilerinin ağırlığını incelemektir.
51. Başvuran, kayyumlara yönetim rolü değil de denetim rolü verilmek suretiyle de izlenen amaca ulaşılabileceğini iddia etmiştir. Bu husus, 5. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından kayyum atamaya ilişkin kararında incelenmiştir. 5. Sulh Ceza Hâkimliği, holdingin büyüklüğü, bu holding vasıtasıyla işlendiği iddia edilen suçların kapsamı, niteliği, yoğunluğu ve karmaşıklığı dikkate alındığında, yalnızca yönetim organının eylemlerini denetlemenin, yeni suç işlenmesini önlemek, delil unsurlarını toplamak ve gerçeği ortaya çıkarmak bakımından yetersiz kalacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesinin nazarında, hiçbir unsur bu değerlendirmeyi sorgulamasına ve tedbirin uygunsuz olduğunu ifade etmesine imkân vermemektedir.
52. Anayasa Mahkemesi ayrıca, ilgilinin, bilirkişi raporlarının içeriğine ilişkin görüşlerini sunarak tedbire itiraz edebildiğini ve 6. Sulh Ceza Hâkimliğinin kararında buna ayrıntılı şekilde yanıt verdiğini tespit etmiştir. Bu nedenle, bilirkişi raporlarının kayyum atama tedbirinden önce kendisine tebliğ edilmediği iddiası, başvuru yolunun etkinliği üzerinde herhangi bir etki yaratmayacaktır. Öte yandan, Sulh Ceza Hâkimliği, tedbirin yasallığını yalnızca ceza hukuku açısından incelemekle yetinmemiş aynı zamanda mülkiyet hakkının anayasal güvenceleri bakımından da değerlendirmeler yapmıştır. Ayrıca, başvuranın itirazları üzerine, tedbir, Holding bünyesindeki bazı şirketlerle ilgili olarak kaldırılmıştır. Dolayısıyla başvuran, ihtilaf konusu tedbire karşı etkili bir başvuru yoluna sahipti.
53. Sulh Ceza Hâkimliklerinin bağımsız ve tarafsız olmadıkları iddiasıyla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi, bu iddianın dayanaktan yoksun olduğu değerlendirmesinde bulunmuş ve Hikmet Kapar (bu davanın özeti için, bk. Baş/Türkiye, no. 66448/17, § 80, 3 Mart 2020) içtihadına atıf yapmıştır.
54. Öte yandan, Anayasa Mahkemesi kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile mülkiyet hakkı arasında bir farklılık bulunduğunu tespit etmiştir; zira ilkine yönelik müdahalelerle ilgili olarak, Anayasa, kuvvetli şüphe gerektiren ek bir güvence getirmektedir; somut olayda söz konusu hakla ilgili olarak kuvvetli şüphe gerekliliği mevcut değildir. Bunun yanı sıra, bu hakka yönelik müdahalenin keyfi ya da öngörülemez olmaması gerektiği gerçektir; bu da yargı makamlarının, başvuranın eylemleri ile kayyum atama tedbirini haklı gösteren suç arasında bağlantı olduğunu gösterir makul bir değerlendirme yapması gerektiğine işaret etmektedir.
55. Somut olayda, tedbir, esas olarak MASAK ve teknik bilirkişi raporlarındaki somut unsurlara bağlı olan, mal varlığı değerlerinin aklanması ve yasa dışı silahlı bir örgüte yardım etme suçlamalarıyla gerekçelendirilmiştir. Başvuranın suçlu olup olmadığı ve müsadere hususlarının, ancak tarafların iddiaları ve dosya unsurlarının tamamının çekişmeli şekilde değerlendirileceği adli süreç sonunda belirleneceği açıktır. Ancak bu aşamada, bilirkişi raporlarındaki teknik bulgu ve tespitler yönünden değerlendirme yapmak Anayasa Mahkemesi’nin görevi değildir.
56. Dolayısıyla, tedbirin, keyfi ya da öngörülemez olduğu söylenemez.
57. Başvuranın, kayyum atama usulüne yeterince dâhil edilmediği iddiasıyla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi, en nihayetinde kayyum olarak atananın kamu tüzel kişisi olduğunu gözlemlemiş ve bu durumun başvuran yönünden bir olumsuzluğa yol açmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur.
58. Anayasa Mahkemesi aynı zamanda, bazı muhasebe sahtecilikleri ve Holdingin mali yapısının karmaşıklığı dikkate alındığında, soruşturmanın ilk aşamalarında, Holding bünyesindeki şirketlerin gelir durumları ile mal varlıklarının kesin kapsamını belirlemenin güç olduğunu kaydetmiştir. Öte yandan, iddianamede, suçtan elde edilmiş olarak kabul edilen gelir tutarları belirtilse de, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bilirkişi raporu talep edilmiştir. Muhtemel bir müsaderenin, suçlu olduğu kabul edilen kişiler tarafından yasa dışı olarak elde edilen meblağları aşmaması gerektiğini hatırlatmıştır. Bunun yanı sıra, ihtilaf konusu tedbire yalnızca muhtemel bir müsadere kararının uygulanmasını temin etmek değil ve fakat aynı zamanda yeni suçların işlenmesini önlemek amacıyla gerek duyulduğu unutulmamalıdır. Her halükarda, iddianamede belirtilen meblağlar göz önüne alındığında, tedbir hiçbir surette orantısız değildi.
59. Son olarak, Anayasa Mahkemesi, 6. Sulh Ceza Hâkimliği gibi, kayyumun kararlarına ve kayyum atanmasının yol açacağı muhtemel zararlara karşı hukukta birçok başvuru yolunun açık olduğunu kaydetmiştir. Bu nedenle, aşağıdaki yolları belirtmiştir:
CMK’nın 133. maddesinin 2. fıkrası, kovuşturmaya yer olmadığı veya beraat kararının verilmesi halinde, kayyuma ücret olarak ödenen paranın tamamının, kanuni faiziyle birlikte geri ödenmesini öngörmektedir.
CMK’nın 133. maddesinin 3. fıkrası, kayyumun kararlarına karşı Ticaret Mahkemesine itirazda bulunma imkânı tanımaktadır.
CMK’nın 133. maddesinin 5. fıkrası, kayyumun eylemleri nedeniyle maruz kalınan muhtemel zararlar nedeniyle Devlet aleyhine tazminat davası açma yolu sunmaktadır.
60. Örgütlü suçlarla mücadelede yetkililerin sahip oldukları takdir yetkisi, ihtilaf konusu tedbirin niteliği ve başvurana sunulan güvenceler dikkate alındığında, kayyum atanması aşırı bir yük teşkil etmemektedir. Sonuç olarak, adil denge bozulmamıştır.
61. Masumiyet karinesine ilişkin şikâyetle ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi, Savcılık tarafından yapılan basın açıklamasının soruşturmaya dair bilgilerden kamuoyunu haberdar etmekle sınırlı olduğunu tespit etmiştir.
62. İfade özgürlüğüne ilişkin şikâyetle ilgili olarak ise, kayyum atama tedbirinin spesifik olarak medya kuruluşları değil, fakat madencilik, gıda, bilişim ve turizm sektörlerine uzanan geniş bir alanda faaliyet gösteren holding bünyesindeki tüm şirketler yönünden uygulandığını gözlemlemiştir. Ancak başvuranın bu tedbir ile ilgili şikâyetleri, mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiştir.
63. Anayasa Mahkemesi öte yandan, başvuru yapıldıktan sonra, olağanüstü hal çerçevesinde bazı medya kuruluşlarının kapatıldığını gözlemlemektedir. Bu tür durumlarda özel bir başvuru yolu bulunduğunu, mevcut durumda bu yolun 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulan Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu olduğunu hatırlatmıştır (Bu Komisyonun görevlerine ilişkin açıklama için, bk. Köksal/Türkiye, no. 70478/16, 6 Haziran 2017).
64. Ancak başvuran, bu başvuru yolunu kullanmamıştır.
İlgili İç Hukuk KurallarıCeza Muhakemesi Kanunu65. CMK’nın 128. maddesinin 1. fıkrası, suç işlendiğine veya mal varlığının suçtan elde edildiğine dair kuvvetli şüphe bulunması halinde ve soruşturma veya kovuşturmaların bilhassa güveni kötüye kullanma, suç işlemek amacıyla örgüt kurma, devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı işlenen suçlar ile ilgili olması durumunda mal varlıklarına el konulmasını mümkün kılmaktadır.
66. CMK’nın 133. maddesi, suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için gerekli olması halinde, yargı merciinin, şirket işlerinin yürütülmesiyle veya yönetim organının işlemlerini kontrol etmekle ilgili olarak kayyum atamasına imkân vermektedir.
685 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (“685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname”)67. 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname 2 Ocak 2017 tarihine Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca kabul edilerek 23 Ocak 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Komisyonun oluşumu
Madde 1
1) Anayasanın 120 nci maddesi kapsamında ilan edilen ve (...) 1116 sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kararıyla onaylanan olağanüstü hal kapsamında, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti, aidiyeti, iltisakı veya bunlarla irtibatı olduğu gerekçesiyle başka bir idari işlem tesis edilmeksizin doğrudan kanun hükmünde kararname hükümleri ile tesis edilen işlemlere ilişkin başvuruları değerlendirmek ve karara bağlamak üzere Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulmuştur.
(...)
Komisyonun görevleri
Madde 2
1) Komisyon, olağanüstü hal kapsamında doğrudan kanun hükmünde kararnameler ile tesis edilen aşağıdaki işlemler hakkındaki başvuruları değerlendirip karar verir:
(...)
c) Dernekler, vakıflar, sendika, federasyon ve konfederasyonlar, özel sağlık kuruluşları, özel öğretim kurumları, vakıf yükseköğretim kurumları, özel radyo ve televizyon kuruluşları, gazete ve dergiler, haber ajansları, yayınevleri ve dağıtım kanallarının kapatılması.
(...)
Madde 13
Başvurulara ve Komisyonun çalışmasına ilişkin usul ve esaslar, Komisyonun teklifi üzerine Başbakanlık tarafından belirlenir ve ilan edilir. “
68. Komisyonun işleyişine Köksal/Türkiye (no. 70478/16, § 16, 6 Haziran 2017) kararında yer verilmiştir.
Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonunun Çalışmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Başbakanlık Tebliği69. 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 13. maddesine dayanılarak kabul edilen ve 12 Temmuz 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan söz konusu tebliğin 4. maddesinin 2. fıkrasında, kapatılan kurum veya kuruluşlar adına başvuru yapma yetkisinin, kapatılma tarihi itibarıyla kurum veya kuruluşu temsile kanunen yetkili olanlara ait olduğu öngörülmektedir. “Yetkili olmayanların, üyelik veya başka sebeplere dayanarak başvuru yapamayacağı” belirtilmektedir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin farklı hükümlerine dayanarak, mülkiyete saygı hakkı, adil yargılanma hakkı, suçta ve cezada kanunilik ilkesi, ifade özgürlüğü ile özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Masumiyet Karinesi İle İlgili Şikâyet Hakkında70. Başvuran, Ankara Başsavcılığı’nın, 27 Ekim 2015 tarihli basın açıklamasında kendisini FETÖ/PDY’nin finansmanı ve kara para aklama suçlusu gibi göstermesi sebebiyle masumiyet karinesi ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
71. Mahkeme, masumiyet karinesini ihlal ettiği gerekçesiyle başvuran tarafından sunulan basın açıklamasındaki bölümün, Savcılığın iddiası olmayıp, bilirkişi raporunda varılan sonuçlardan bir alıntı olduğunu gözlemlemektedir. Üstelik bu bölümden önce, bunların bilirkişi raporlarının sonuçları olduğunu muğlak olmayan şekilde belirten bir ifade yer almaktadır.
72. Bu basın açıklamasının, -zaten ne doğrudan ne de dolaylı olarak atıf yapılmayan- başvuranı suçlu olarak göstermeye değil, kamuoyunu bilgilendirmeye çalıştığı açıkça görülmektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının, yetkililerin, devam etmekte olan ceza soruşturmaları hakkında kamuoyunu bilgilendirmelerine engel olmayacağını ancak bunu, masumiyet karinesine saygının gerektirdiği ihtiyatlılık ve dikkatle yapmaları gerektiğini tekrar etmektedir (Kartal/Türkiye (k.k.), no. 23574/04, 20 Mayıs 2008); somut olayda durum bu şekildedir.
73. Dolayısıyla şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur.
Mülkiyete Saygı Hakkı Bağlamındaki Şikâyet Hakkında74. Başvuran, Sulh Ceza Hâkimliğinin kararı üzerine Holdingine kayyum atanmasından şikâyet etmektedir. Sulh Ceza Hâkimliklerinin, Sözleşme'nin 6. maddesinin gereklerine uygun yargı makamlarını teşkil etmediklerini; bağımsız ve tarafsız olmadıklarını iddia etmektedir. Tedbirin yasal dayanağının, yeterince öngörülebilir olmadığı için Sözleşme'nin gereklerini karşılamadığını ileri sürmektedir. Başvurana göre, yeterli kuvvetli şüphe olmadığı için böyle bir tedbirin koşulları oluşmamıştır. Öte yandan, tedbirin delil toplamaya imkân vermeyi de amaçlaması, tedbirin dayandırıldığı delillerin yetersiz olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bilirkişi heyeti başkanının bu görevi yerine getirmek için gereken iyi ahlak vasıflarına sahip olmadığı ve sosyal ağlarda Gülen hareketini hedef alan açıklamalarının tarafsızlığını tehlikeye attığı kanaatine varmaktadır. Öte yandan, 2016 yılında MASAK’ın bir raporunun (bk. yukarıda 45. paragraf) suçlamaların dayanaktan yoksun olduğuna işaret ettiğini ifade etmektedir. Her halükarda, örneğin, her bir şirket için, yönetim organı yerine şirketi yönetmekle görevli kayyum atamaktan ziyade, yönetim organının kararlarını onaylamakla görevli bir denetim kayyumu atayarak haklarını daha az zedeleyecek bir tedbir seçmenin mümkün olduğu kanısındadır.
75. Ayrıca, ihtilaf konusu tedbirin kabul edilmesinden önce raporların kendisine tebliğ edilmediğinden, kayyumların, tedbirin Ticaret Sicili Gazetesi’nden yayımlanmasından birkaç gün önce göreve başlamalarından ve kayyum atama usulüne dâhil edilmediğinden yakınmaktadır.
76. Başvuran aynı zamanda, Sulh Ceza Hâkimliklerinin kararlarının yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir.
77. Başvuran, şikâyetlerine dayanak olarak, Sözleşme’nin 6 ve 7. maddeleri ile 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedir.
78. Mahkeme, bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki madde ya da hükümler kapsamında inceleyerek, bir şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, §§ 114--126, 20 Mart 2018).
79. Mahkeme somut olayda, başvuranın şikâyetlerinin, yalnızca Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında bir inceleme gerektirdiğini değerlendirmektedir. Söz konusu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. (...)
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez. ”
80. Mahkeme, konuya ilişkin içtihadıyla ilgili olarak, yukarıda 46. paragrafta belirtilen davalara atıf yapmaktadır.
81. Kayyum atama tedbirinin bir müsadere yani mülkiyetten yoksun bırakma değil, mülklerin mal sahibi tarafından kullanımını geçici olarak kısıtlayan önleyici bir tedbir olduğunu kaydetmektedir. Niteliği dikkate alındığında, müdahale 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası anlamında, devletlerin, mülklerin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek konusunda sahip oldukları hak açısında incelenmelidir (bk. diğer birçok karar arasından, Smirnov/Rusya, no. 71362/01, § 54, AİHM 2007‑VII, Borjonov /Rusya, no.18274/04, § 57, 22 Ocak 2009).
82. Mahkeme bu tedbirin CMK'nın 133. maddesiyle öngörüldüğünü ve yeni suçların işlenmesinin önlenmesi (Michaud/Fransa, no. 12323/11, § 123, AİHM 2012, Filkin/Portekiz, no. 69729/12, § 82, 3 Mart 2020) delil yönetimini kolaylaştırma (Lachikhina/Rusya, no. 38783/07, § 59, 10 Ekim 2017) ve yargılama sonunda mahkemelerce verilebilecek muhtemel bir müsadere kararının yerine getirilmesini sağlamak (Karahasanoğlu/Türkiye, no. 21392/08 ve diğer 2 başvuru, § 148, 16 Mart 2021) olmak üzere meşru amaç izlediğini gözlemlemektedir.
83. Diğer hususların yanı sıra, bilhassa usuli nitelikteki güvencelerin varlığını gerektiren müdahalenin orantılılığı ile ilgili olarak, Mahkeme ilk olarak başvuranın ihtilaf konusu tedbire itiraz edebildiğini ve ileri sürdüğü argümanların, gerekçeli yanıtlar veren Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere ulusal mahkemeler tarafından dikkatli bir şekilde incelendiğini kaydetmektedir (bk. aksi yönde bir karar için (a contrario), Džinić/Hırvatistan, no. 38359/13, §§ 78 ve 79, 17 Mayıs 2016).
84. Söz konusu tedbirin uygulanmasına, bağımsız bir yargı makamı tarafından teknik raporlara dayanılarak karar verilmiştir. Bu hususla ilgili olarak, Mahkeme, sulh ceza hâkimliklerinin bağımsızlığı konusunda başvuranın şikâyetlerine benzer şikâyetler hakkında daha önce karar verdiğini ve bunları kabul edilemez bulduğunu hatırlatmaktadır (bk. yukarıda anılan Baş kararı, §§ 269 ila 281). Mahkeme, somut olayda bu sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir sebep görmemektedir.
85. Bilirkişi Ş. Ç. İle ilgili olarak, Sulh Ceza Hâkimliği, ilgili kişi hakkındaki şikâyetleri incelemiş ve nihai olarak atılı suçlamalardan mahkûm edilmediğini belirtmiştir. Başvuran ne derse desin, Yargıtay’ın esas hakkında bir karar vermeden zamanaşımı süresinin kazanıldığı tespitinde bulunması, isnat edilen fillerin gerçekliğinin kabul edildiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca, mahkûmiyet kararı olmadan bir bilirkişinin iyi ahlakının sorgulanması masumiyet karinesine ilişkin soruları gündeme getirebilir. Bir sosyal ağ üzerinden gönderildiği anlaşılan mesajlar ise, bunların FETÖ/PDY’ye yönelik belli bir düşmanlığı açıkça yansıtması halinde, başvuranı veya şirketlerini değil ve fakat başvuranın hiçbir zaman üyesi olduğunu beyan etmediği yasadışı bir örgütü hedef almaktadır.
86. Her halükarda, Mahkeme, raporun diğer iki bilirkişi ile birlikte hazırlandığını ve hâkimlerin yalnızca bu bilirkişi raporuna dayanmadıklarını gözlemlemektedir.
87. Başvuranın şirketleri hakkında yöneltilen şüphelerin yeterliliği ile ilgili olarak ise, tedbirin önleyici niteliği dikkate alındığında, böyle bir tedbire karar verilmesi için yeterli delil düzeyinin, mahkûmiyet ya da müsadereyi dayandırmak için gerekli olan ile elbette aynı olmadığını belirtmek gerekmektedir. Dosyada yer alan teknik raporlar dikkate alındığında, Mahkeme, hiçbir unsurun, ulusal mahkemelerin, kayyum atanması tedbirine karar vermek için yeterli şüphelerin varlığına ilişkin değerlendirmesini sorgulamaya imkân vermediği kanaatindedir. Mahkeme aynı zamanda, bilhassa mali konular kadar karmaşık bir alanda, ulusal bir mahkeme tarafından işlendiği iddia edilen fiili ya da hukuki hataları değerlendirmek için sınırlı bir yetkiye sahip olduğunu ve somut olayda keyfi veya açıkça makul olmayan herhangi bir değerlendirme görmediğini hatırlatmaktadır.
88. Başvuranın, ihtilaf konusu tedbire dayanak oluşturan şüpheleri sorgulamak için 2016 yılı MASAK raporundan ulaştığı argümanlarla ilgili olarak, bunların Sulh Ceza Hâkimliği’ne sunulmadığı, bunlardan yalnızca Anayasa Mahkemesi önündeki yargılamanın ileri bir aşamasında bahsedildiği (bk. yukarıda 45. paragraf) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde, ilgilinin tek başına argümanın esasını değerlendirmeyi ve muhtemelen ulusal makamların değerlendirmesini sorgulamayı mümkün kılacak tam sonuçları sunmadan, sadece çok kısa alıntılar, kimi zaman tek bir cümle aktardığı belirtilmelidir.
89. Bunun yanı sıra, Mahkeme, olay ve olguları değerlendirmekle görevli Ağır Ceza Mahkemesinin yeni bir bilirkişi raporu talep ettiğini ve başvuranın görüşlerini sunmak için bolca imkânı olacağını gözlemlemektedir.
90. Hâkimlik tarafından kayyum atama tedbiri verilmesinden önce teknik raporların tebliğ edilmemesi ve tedbirin, yayımlanmadan önce uygulanması ile ilgili olarak, Mahkeme, 6. Sulh Ceza Hâkimliğinin bu hususlara yanıt verdiğini gözlemlemektedir. Başvuran yargılama dosyasına erişebilmekteydi ve tedbire itiraz etmek için raporlardan bilgi edinebilmişti (bk. aksi yönde bir karar için (a contrario), yukarıda anılan Filkin kararı, §§ 88-89, başvuranın kararların içeriğine ve gerekçelerine erişimi olmadığı ve bu nedenle itirazda bulunamadığı karar). Hâkimlik ayrıca, kararın yayımlanmasının geçerliliğini şart koşmadığını ve Mahkemenin, yayımlanmadan önce kayyumların göreve başlamalarının başvuranın haklarını nasıl ihlal ettiğini anlamadığını belirtmiştir.
91. Başvuran, kayyum atama usulüne dâhil edilmediğinden şikâyet etse de, Mahkeme, Sözleşme’nin böyle bir hakkı güvence altına almadığını değerlendirmektedir. Mahkeme, ilk kayyumların uzmanlıkları esas alınarak mahkemeler tarafından seçildiğini ve daha sonrasında bu görevin, şirketlerin yönetimi konusunda yetki ve deneyim sahibi bir kamu kurumu olan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na verildiğini ve kamusal niteliği nedeniyle, yükümlülüğünün doğması halinde herhangi bir acizlik riski taşımadığını, bu durumun başvuran için bir güvence sunduğunu gözlemlemektedir.
92. Mahkeme ayrıca, yargı makamlarının, yönetim kayyumları yerine denetim kayyumları atanmasının kabul edilebilir olup olmadığı soruna yanıt verdiklerini ve böyle bir tedbirin, kayyum atanmasıyla hedeflenen amaçlara ulaşmayı mümkün kılmayacağı kanaatinde olduklarını gözlemlemektedir.
93. Öte yandan, Mahkeme, ihtilaf konusu tedbirin bir dizi başka güvencelerle çevrili olduğunu gözlemlemektedir.
94. Başvuran böylelikle, kayyumun eylemlerine yargı yoluyla itiraz etme, kayyumların faaliyetlerine bağlı bir zarar meydana gelmesi durumunda Devletten tazminat alma ve beraat durumunda kayyumlara ödenen ücretlerin iade edilmesi imkânına sahiptir.
95. Tedbirin süresiyle ilgili olarak, Mahkeme, söz konusu sürenin başvurunun yapıldığı sırada üç yıldan biraz fazla olduğunu ve bunu aşırı olarak değerlendirmediğini kaydetmektedir. Tedbirin halen yürürlükte olduğu varsayılsa bile, Mahkeme, davanın karmaşıklığı, tedbirle izlenen amaçlar, başvuranın zimmetine geçirmekle suçlandığı meblağlar ve sahip olduğu güvenceler göz önünde bulundurulduğunda, tedbirin süresinin adil dengeyi bozacak nitelikte olmadığı kanısındadır (bk. yukarıda anılan Karahasanoğlu kararı, §§ 151 ve 153 ila 154, Mahkeme, ilgili kişiye tanınan usuli güvenceleri dikkate alarak, başvuranın taşınmaz malları üzerinde yedi yıl, taşınır malları üzerinde altı yıl süren tedbirlerin adil dengeyi bozmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur).
96. Son olarak, Mahkeme, başvuranın herhangi bir zamanda yasal merciden tedbirin kaldırılması talebinde bulunabileceğini ve gerektiği takdirde, bilhassa tedbirin süresinin aşırı hale gelmesi veya başkaca unsurların tedbirin kaldırılması lehinde ağır basması halinde yeniden Anayasa Mahkemesine başvurabileceğini gözlemlemektedir.
97. Yukarıda belirtilen hususların tümü dikkate alındığında, Mahkeme, 1 No.lu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmaktadır.
İfade Özgürlüğü Bağlamındaki Şikâyet Hakkında98. Başvuranın şikâyeti birkaç kısımdan oluşmaktadır. İlki, medya kuruluşlarına kayyum atanması tedbiri ile ilgilidir. Başvuran kayyum atanması sonrasında editoryal çizginin değiştiğini ifade etmektedir. İkinci kısım, yayın organlarının artık dijital platformlarda ve uydu aracılığıyla yayın yapamayacak olmasıyla ilgilidir. Üçüncü kısım ise, medya kuruluşlarının kanun hükmünde kararname ile kapatılması ile ilgilidir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi, Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’na başvurulmasına atıfta bulunarak, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle şikâyetini kabul edilemez bulsa da, Başbakanlık tebliğinin kendisini Komisyon’a erişimden mahrum bırakacağını ifade etmektedir (bk. yukarıda 69. paragraf).
99. Birinci kısım ile ilgili olarak, Mahkeme, Anayasa Mahkemesi gibi, kayyum atama tedbirinin spesifik olarak medya kuruluşları değil, fakat başvuranın Holdinginin tamamı yönünden uygulandığını kaydetmektedir. Bu nedenle, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında incelenmiş olanlardan farklı bir sorun gündeme getirmemektedir.
100. İkinci kısım ile ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın bu konuda herhangi bir girişimde bulunmadığını, bu şikâyeti Anayasa Mahkemesi’ne taşımadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla şikâyetin bu kısmı, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına aykırıdır.
101. Üçüncü kısım ile ilgili olarak ise, Mahkeme, bunun, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedildiğini kaydetmektedir. 685 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 4/C maddesi gereğince, Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonunun bu yöntemi incelemekle görevli olduğunu tespit etmektedir. Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonunun Çalışmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Başbakanlık Tebliğinin, yasal temsilcilere başvuru hakkını saklı tuttuğu ve kapatılan kuruluşların üyeleri gibi menfaati olabilecek diğer kişileri hariç tuttuğu doğrudur. Mahkeme, söz konusu tebliğin, başvuran gibi, kapatılan kuruluşların yasal sahibi olan kişilerin Komisyona başvurmasını yasakladığı şeklinde yorumlanıp yorumlanamayacağına önem vermemektedir. Anayasa Mahkemesi bu şekilde yorumlamış görünmemektedir. Bu metnin doğru yorumu ancak bizzat Komisyon tarafından ve Komisyonun kararlarına karşı yapılan başvurular hakkında karar vermekle görevli idari mahkemelerce yapılabilirdi. Ancak, Komisyona başvurulmamıştır.
102. Ayrıca, yalnızca kayyumlar el koyma hakkına sahip olsalar bile, başvuran onlardan bunu yapmalarını talep edebilirdi -ilgililer, kayyum oldukları kuruluşların menfaatleri doğrultusunda hareket etmek zorundadırlar- ve reddedilmesi halinde, CMK’nın 133. maddesinin 3. fıkrası gereğince yetkili mahkemelere başvurabilirdi (yukarıda 59. paragraf).
103. Başka bir ifadeyle, şikâyetin bu kısmı da, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına aykırıdır.
104. Şikâyetin hiçbir kısmının kabul edilemeyeceği ve reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 21 Ekim 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
{signature_p_2}
Hasan Bakırcı Aleš Pejchal
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan