AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No.25832/14
Esat Rennan PEKÜNLÜ / TÜRKİYE
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
LediBianku,
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
Paul Lemmens,
ValeriuGriţco,
JonFridrikKjølbro,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 16 Mayıs 2017 tarihinde, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, yukarıda belirtilen 18 Mart 2014 tarihli başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuran Esat Rennan Pekünlü, 1950 doğumlu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve İzmir’de ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İzmir Barosuna bağlı Avukat M. Ülkü tarafından temsil edilmektedir.
Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’), Mahkeme önünde kendi yetkilisi tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın Koşulları
2. Davaya konu olaylar, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Başvuran, Ege Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü Astrofizik Anabilim Dalında profesör olarak görev yapmış, 1 Temmuz 2012 tarihinde emekli olarak görevinden ayrılmıştır.
1. Ege Üniversitesinde Başörtüsü Kullanımına İlişkin Bağlam
4. Başvuranın talebi üzerine, Ege Üniversitesi Rektörlüğü (‘‘Rektörlük’), 24 Ocak 2002 tarihli ve ‘‘gizli’ ibareli bir yazıyla, öğrencilerin üniversite sınırları içerisinde başörtüsü kullanımına ilişkin yasağın, halen yürürlükte olduğuna dair başvuranı bilgilendirmiştir. Rektörlük bu bilgilendirmeyi yaparken, özellikle 22 Kasım 1999 tarihli Danıştay kararına atıfta bulunmuştur.
5. Ege Üniversitesi Senatosu, 7 Şubat 2008 tarihli toplantısında, üniversite sınırları içerisinde başörtüsü kullanımına izin veren kanun tasarısına ilişkin bir karar vermiştir. Bu kararda senato, Anayasa’nın laiklik ilkesine atıfta bulunarak, üniversite sınırları içerisinde dini semboller taşınmasına izin verilmesinin, sosyal barışı bozabileceği kanaatine varmıştır.
6. Anayasa’nın 42. maddesi, 23 Şubat 2008 tarihinde, kanunla öngörülmemiş olan bir gerekçeyle hiç kimsenin yüksek öğrenime erişim hakkından yoksun bırakılamayacağını öngören 9 Şubat 2008 tarihli ve 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle değiştirilmiştir.
7. Anayasa Mahkemesi, 5 Haziran 2008 tarihli kararıyla, bu türden bir hükmün özellikle, üniversite sınırları içerisinde başörtüsünün kullanımına izin verdiği şeklinde yorumlanabileceği ve bunun, laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı kanaatine vararak bu anayasal değişikliği iptal etmiştir.
8. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından sunulan bir talep üzerine, Rektörlük, 23 Mart 2011 tarihinde, fakülteye, üniversite sınırları içerisinde başörtüsü kullanımına ilişkin uygulamanın değişmediğini belirten bir yazı göndermiştir.
9. Rektörlük, birkaç gün sonra, 5 Nisan 2011 tarihinde, üniversitede başörtüsü kullanımına ilişkin uygulama hakkında şüpheleri gidermeye yönelik ‘‘gizli’’ ibareli bir genelge yayımlamıştır. Rektörlük, bu genelgeyle, öğrenim hakkının kullanımına öncelik verilmesinin uygun olduğuna ilişkin olarak kendisine bağlı tüm fakülteleri bilgilendirmiştir.
10. Rektörlük, 18 Kasım 2011 tarihinde, başvuran tarafından, üniversitenin başörtüsü kullanımına ilişkin uygulaması hakkında bilgi almak amacıyla 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca sunulan yeni talebe cevaben bir yazı göndermiştir. Bu yazıda, başvuranın, talebiyle ilgili olarak, daha önce fakülte dekanları aracılığıyla bilgilendirildiği belirtilmiştir.
2. Başvuran Hakkında Açılan Ceza Davası
11. Ege Üniversitesi Matematik Bölümünde kayıtlı bir öğrenci tarafından yapılan suç duyurusu üzerine, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvuran hakkında soruşturma başlatılmıştır. Başvuran, savcılık tarafından özellikle, başörtülü bir öğrencinin üniversite binasına girmesini engellemekle suçlanmıştır.
12. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, belirtilmeyen bir tarihte, 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kanunu’nun 53. maddesi uyarınca, davaya ilişkin soruşturmanın Rektörlüğün yetki alanına girdiği gerekçesiyle, görevsizlik kararı vermiştir.
13. Yetkisizlik kararını müteakip, Rektörlük tarafından, müfettişler tarafından düzenlenen görüşü dikkate alınarak, başvuran hakkında lüzum-u muhakeme kararı verilmiştir.
14. Danıştay, 21 Mart 2012 tarihinde, lûzum-u muhakeme kararını onamış ve Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 112. maddesine dayanarak başvuran hakkında soruşturma başlatılmasına karar vermiştir.
15. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, belirtilmeyen bir tarihte, başvuran hakkında, TCK’nın 112. Maddesi uyarınca eğitime erişimi engelleme suçundan iddianame düzenlenmiştir.
16. İzmir Asliye Ceza Mahkemesi, dava süresince, aralarında üniversitenin öğretim görevlilerinin, öğrencilerinin ve güvenlik görevlilerinin de bulunduğu birçok tanığın ifadesini almıştır; tanıklar, başvuranın müşteki üzerinde fiziki baskı uygulamadığını ancak, müşteki hakkında tutanaklar düzenlediğini beyan etmişlerdir. Tanıklara göre, sanık, üniversite binasına girmeden önce başörtüsünü çıkarması için müştekiye yazılı uyarıda bulunmuştur. Ayrıca Fen Fakültesi Dekanının ifadelerine göre, üniversitenin eğitimcilerine verilen sözlü talimatta, başörtülü öğrencilerin, derslere katılabileceği ve bu talimatın, söz konusu eğitimcilere, derste başı örtülü öğrencilerin bulunması durumunda tutanak tutma hakkı verdiği belirtilmiştir.
17. Başvuran, 13 Eylül 2012 tarihinde, İzmir Asliye Ceza Mahkemesi tarafından, ‘‘2011 yılında hukuka aykırı şekilde eğitim ve öğretim hakkını engellediği gerekçesiyle’’, TCK’nın 112. maddesiyle birlikte bazı medeni ve ailevi haklardan yoksun bırakılmaya ilişkin olarak TCK’nın 53. maddesinin 1. fıkrasının a), b), c), d) ve e) bentleri uyarınca, iki yıl, bir ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Mahkeme, bu kararı verirken aşağıdaki tutanaklara atıfta bulunmuştur:
- başvuran tarafından düzenlenen, F.G.N.’nin başörtüsüyle fakülteye girdiğine ve ilgilinin uyarısına rağmen başörtüsünü çıkarmadığına dair 7 Mart 2011 tarihli tutanak,
- başvuran tarafından düzenlenen, F.N.G.’nin fakültede bir derse başörtüsüyle katıldığına dair 22 Mart 2011 tarihli tutanak,
- başvuran tarafından düzenlenen, F.N.G.’nin fakülteye başörtüsüyle girdiğinin görüldüğüne ve ilgilinin uyarısına rağmen başörtüsünü çıkarmadığına dair 29 Mart 2011 tarihli tutanak,
- F.N.G.’nin avukatları tarafından sunulan, başvuranın, müştekinin Fen Bilimleri Fakültesi Matematik Bölümü binasını terk etmesi için müşteki üzerinde baskı kurduğuna ve rızası olmadan müştekinin fotoğrafını çektiğine, güvenlik görevlilerinin müştekiyi fakülteden çıkması için zorladığına dair 3 Mart 2011 tarihli tutanak,
- F.N.G.’nin avukatları tarafından düzenlenen, müştekinin fakültede derste olduğu sırada başvuranın müşteki hakkında aşağılayıcı ifadeler kullandığına ve öğrencinin derse giydiği kılık kıyafet hakkında tutanak düzenleyeceğini belirterek salonu terk ettiğine dair 9 Mart 2011 tarihli tutanak,
- F.N.G.’nin avukatları tarafından düzenlenen, başvuranın Matematik Bölümü binasının kapı kolunu tutarak, başörtüsü kullanması sebebiyle, müvekkillerinin fakülteye girişini ve ayrıca öğrencinin derse katılmasını engellediğine dair 10 Mart 2011 tarihli tutanak,
- F.N.G.’nin avukatları tarafından düzenlenen, başvuranın Matematik Bölümü binasının kapı kolunu tutarak, müvekkillerinin peruk takmış olduğu sırada fakülteye girişini ve aynı zamanda öğrencinin derse katılmasını engellediğine dair 15 Mart 2011 tarihli tutanak,
- Başörtülü F.N.G., B.U., Ş.K., T.T. ve D.K.’nın avukatları tarafından düzenlenen, başvuranın periyodik olarak müvekkillerinin peruk taktığı sırada da fakülteye girişini engellediğine, ilgililerin fakülte içerisinde fotoğraflarını çektiğine ve derslere katılmalarını engellediğine dair 17 Mart 2011 tarihli tutanak,
- F.N.G.’nin avukatları tarafından düzenlenen, F.N.G.’nin derste bulunduğu sırada başvuranın müvekkilleri hakkında tutanak düzenlemeye çalıştığına ve o sırada ders veren eğitimcinin böyle bir tutanağın düzenlenmesine itiraz etmesi üzerine ilgilinin dersliği terk ettiğine dair 30 Mart 2011 tarihli tutanak.
Asliye Ceza Mahkemesi öncelikle, makamları harekete geçirmek amacıyla tutanak tutulmasının yasa dışı bir eylem olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmıştır. Mahkeme bununla birlikte, farklı tanıklar tarafından da tespit edilen söz konusu olay ve hareketlerin TCK’nın 112. maddesinin 1. fıkrasının b) bendinde açıklanan suçu teşkil ettiği kanaatindedir: sadece tek bir tutanak düzenlemekle yetinmeyen başvuran, müştekinin üniversite sınırlarına girmesini engelleyebilecek bir şekilde, yetkilerini aşarak (ultra vires) müşteki hakkında sayısız tutanak düzenlemiştir, Matematik Bölümü binasının giriş kapısının kolunu tutarak, üniversite binasının giriş kapısını engellemiş, müştekinin rızası olmaksızın fotoğraflarını çekmiş, başörtüsü kullanması sebebiyle söz konusu öğrenci hakkında aşağılayıcı ifadeler kullanmış, ilgilinin peruk takarak üniversiteye girmeye çalıştığı sırada da müştekinin üniversite binasına girişini engellemiştir.
18. Yargıtay, 3 Haziran 2013 tarihinde, bazı şekli değişikliklerle birlikte Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır. Yargıtay kararı, 24 Temmuz 2013 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
19. Anayasa Mahkemesi, 23 Ocak 2014 tarihinde, başvuran tarafından yapılan bireysel başvurunun, başvuranın adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ve kendisine verilen cezanın yasal olmadığına ilişkin şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
20. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 22 Mayıs 2014 tarihinde, sağlık durumu sebebiyle başvuranın cezasının infazının belirli bir süre için ertelenmesine karar vermiştir.
21. Diğer taraftan, başvuranın, başörtülü öğrencilerin üniversite binasına girmelerini engellemesi sebebiyle, farklı tarihlerde, Ege Üniversitesi bünyesinde başvuran hakkında birçok disiplin soruşturması işleminin yapıldığı dava dosyasından anlaşılmaktadır. Bu disiplin soruşturması işlemleri sonucunda, ilgili, kınama ve maaş kesintisi gibi farklı disiplin cezalarına çarptırılmıştır. Dava dosyasında başvuran hakkında açılan disiplin soruşturmaları hakkında detaylı bilgiler bulunmamaktadır.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
1. İç Hukuk
22. Anayasa’nın 42. maddesi aşağıdaki ifadelere yer vermektedir:
" Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.
Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.
Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.
Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.
(...)
Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez. (...) "
23. 23 Şubat 2008 tarihinde, 9 Şubat 2008 tarihli ve 5735 sayılı Kanun’un 2. maddesiyle Anayasa’nın 42. maddesine altıncı paragraf eklenmiştir, bu hüküm olayın meydana geldiği dönemde aşağıdaki gibidir:
" Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir. "
Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, 22 Ekim 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 5 Haziran 2008 tarihli kararıyla (2008/16 E., 2008/116 K.), Anayasa’nın 42. maddesine eklenen altıncı paragrafı iptal etmiştir.
24. Olayların meydana geldiği tarihte, TCK’nın 112. maddesi aşağıdaki gibidir:
" Eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi
(1) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla;
a) Devletçe kurulan veya kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak yürütülen her türlü eğitim ve öğretim faaliyetlerine,
b) Öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına,
engel olunması hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. "
25. 2 Mart 2014 tarihinde yürürlüğe giren 6529 sayılı Kanunla, TCK’nın 112. maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
" Eğitim ve öğretim hakkının engellenmesi
(1) Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla;
a) Devletçe kurulan veya kamu makamlarının verdiği izne dayalı olarak yürütülen her türlü eğitim ve öğretim faaliyetlerine,
b) Kişinin eğitim ve öğretim hakkını kullanmasına,
c) Öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına,
engel olunması hâlinde, fail hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.’’
26. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek 17. maddesi aşağıdaki gibidir:
" Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydıyla, yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir. "
2. Laiklik İlkesine ve Dini Kıyafetlerin Taşınmasına İlişkin Bağlam ve Anayasa Mahkemesi’nin Bu Konu Hakkındaki İçtihatları
27. Mahkeme, laiklik ilkesine ve dini kıyafetlerin taşınmasına ilişkin bağlam ve geçmişle ilgili olarak, Leyla Şahin/Türkiye ([BD], no. 44774/98, §§ 30‑41 ve 54, AİHM 2005‑XI) kararına atıfta bulunmaktadır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş olan üç karar da dikkate alınmalıdır.
Anayasa Mahkemesi, 7 Mart 1989 tarihli kararında, dini inanç sebebiyle yükseköğrenim kurumlarında başörtüsü kullanılmasına izin verilmesine ilişkin olarak, 2547 sayılı Kanun’un Geçici 16. maddesinin, Türk Anayasası’nda yer verilen laiklik, kanun önünde eşitlik ve din özgürlüğü ilkelerine aykırı olduğuna hükmetmiştir.
Anayasa Mahkemesi, 9 Nisan 1991 tarihli kararında, 2547 sayılı Kanun’un Geçici 15. maddesinin yorumlanmasına ilişkin olarak, bu hükmün, 7 Mart 1989 tarihli kararından ortaya çıkan ilkeler ışığında, dini gerekçelerle yüksek öğrenim kurumlarında başörtüsü kullanımına izin vermediği kanaatine vararak, Anayasa’ya uygun olduğuna karar vermiştir.
Anayasa Mahkemesi, 25 Haziran 2014 tarihli kararında, başörtüsü kullanılmasına ilişkin önceki içtihadını yinelemiştir. Anayasa Mahkemesi, başörtülü bir avukatın kamuya açık olarak gerçekleştirilen duruşmaya katılmasının yasaklanmasının söz konusu olduğu davada (no. 2014/256), özellikle başörtülü bir avukatın kamuya açık olarak gerçekleştirilen duruşmaya girmesini yasaklayan herhangi bir hüküm bulunmadığı kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak ihtilaf konusu müdahalenin kanun tarafından öngörülmediği gerekçesiyle, ilgilinin din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetmiştir.
ŞİKÂYETLER
28. Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesini ileri sürerek, gerçekleştirildiği sırada suç teşkil etmeyen eylemleri sebebiyle, hakkında soruşturma açıldığından şikâyet etmektedir. Başvuran özellikle, eylemlerini görevi icabı gerçekleştirdiğini ve eylemlerinin, yasa dışı olmamaları sebebiyle Anayasa’nın 112. maddesi alanına giren bir suçu teşkil etmediğini iddia etmektedir. Bu bağlamda başvuran, yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarına atıfta bulunarak (yukarıdaki 27. paragraf), olayların meydana geldiği tarihte başörtülü öğrencilerin yükseköğrenim kurumlarında derslere katılamadığını ileri sürmektedir.
29. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesi alanında, hapis cezasına mahkûm edilmesini eleştirmektedir; bu cezanın, kendisine göre, özel hayata saygı hakkının bir kısmını teşkil eden üniversite araştırmalarını yürütme özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran özellikle, hakkında verilen cezanın orantılılık ilkesinden yoksun olduğundan şikâyet etmektedir. Ayrıca başvuran, ihtilaf konusu ceza davasının ardından akademik araştırmalarını bırakmak zorunda kalmasından ve bu sürecin, emekli olarak görevinden ayrılmasıyla sonuçlanmasından şikâyetçidir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 7. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikâyet hakkında
30. Başvuran, gerçekleştirildiği sırada suç teşkil etmeyen eylemler sebebiyle, hakkında soruşturma açıldığını iddia etmektedir. Başvuran, bu bağlamda Sözleşme’nin 7. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir, söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:
‘‘ Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. ‘‘
31. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle, İzmir Asliye Ceza Mahkemesi’nin, 13 Eylül 2012 tarihli kararında, başvurana atılı suçları, TCK’nın 112. maddesinin 1. fıkrasının b) bendinde belirtilen suçu teşkil eden unsurlar bakımından, ‘‘kimse[nin], eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılama[yacağına]’’ ilişkin Anayasa’nın 42. maddesiyle birlikte değerlendirdiğini ileri sürmektedir. Hükümet, ulusal mahkemenin, farklı tanıklar tarafından da tespit edilen başvurana atılı suçların, TCK’nın 112. maddesinin 1. fıkrasının b) bendinde belirtilen suçu teşkil ettiği sonucuna vardığını eklemektedir. Bu bağlamda Hükümet, özellikle başvuranın sadece Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünde öğretim görevlisi olduğunu ve eylemleriyle yetkilerini aşmış olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Hükümete göre, söz konusu eylemlerin yasa dışılığı, ihtilaf konusu tedbirleri almak için söz konusu eylemlere ilişkin olarak herhangi bir yetkiye sahip olmayan ilgilinin yetkisizliğinden kaynaklanmaktadır.
32. Öte yandan başvuran, özellikle eylemlerinin, yetkisi dâhilinde olduğunu ve hiçbir yasa dışılık teşkil etmemeleri sebebiyle, TCK’nın 112. maddesi alanına giren bir suçu oluşturmadığını iddia etmektedir. Bu bağlamda başvuran, yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarına atıfta bulunarak (yukarıdaki 27. paragraf), olayların meydana geldiği tarihte üniversite sınırları içerisinde başörtüsü kullanımının yasak olduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla başvuran nazarında, başörtüsü kullanan öğrencilerin üniversite binalarına girmesinin Anayasa Mahkemesi tarafından yorumlandığı şekilde anayasal hükümlere aykırı olması sebebiyle, bir öğretim görevlisinin, yasa dışı bir eylemin işlenmesini engellemeyi hedefleyen eylem ve hareketleri suç olarak değerlendirilemez. Diğer taraftan başvuran, esasen söz konusu olan başörtülü öğrenci F.N.G.’nin yüksek öğrenim derslerini sürdürmesinin engellendiğinin iddia edilmediğini ileri sürmektedir.
33. Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 7. maddesinde yer alan ve hukukun üstünlüğünün öncelikli unsurlarından olan güvencenin, Sözleşme’nin koruma sisteminde çok önemli bir yer işgal ettiğini, Sözleşme’nin 15. maddesinde belirtildiği gibi savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde bile bu hükme aykırı tedbirlere izin verilmeyeceğini hatırlatmaktadır. Bu madde, taşıdığı amaç ve hedeften de anlaşılacağı üzere, keyfi kovuşturma, mahkûmiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlayacak şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalıdır (Del Rio Prada/İspanya [BD], no. 42750/09, § 77, AİHM 2013 ve Vasiliauskas/Litvanya [BD], no. 35343/05, § 153, AİHM 2015).
34. Sözleşme’nin 7. maddesi, ceza kanunlarının geriye yürümesini yasaklamakla kalmamaktadır; aynı zamanda, genel olarak, suç ve cezaların kanuniliği ilkesini (nullum crimen, nulla poena sine lege) ve ceza kanunlarının sanığın aleyhine geniş bir şekilde, özellikle kıyas yoluyla, uygulanmasını yasaklayan ilkeyi düzenlemektedir. Dolayısıyla bir suçun, kanun tarafından açık bir şekilde tanımlanması gerekmektedir. Bir şahıs, ilgili madde metninden ve gerektiğinde, mahkemelerin bunu yorumlamasından hangi fiillerin veya ihmallerin kendisinin cezai sorumluluğunu doğuracağını biliyorsa, bu durumda bu şart yerine getirilmiş kabul edilir. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 7. maddesinde kullanılan ‘‘hukuk’’ (‘‘law’’) kavramının, Sözleşme’nin diğer hükümlerinde bulunan ‘‘kanun’’ kavramına denk geldiğini belirtmiştir. Bu kavram, yazılı hukukla birlikte yazılı olmayan hukuku da kapsamaktadır ve erişilebilirlik ve öngörülebilirlik kriterlerinin birlikte var olmasını şart koşmaktadır (Korbely/Macaristan [BD], no. 9174/02, § 70, AİHM 2008).
35. Ardından Mahkeme, ceza hukuku dâhil herhangi bir hukuk sisteminde yasal bir hükmün, açık şekilde oluşturulmuş olsa bile, bu hüküm hakkında hukuki yorum yapılmasının kaçınılmaz bir unsur olduğunu hatırlatmaktadır. Bu hükmün kesin olmayan noktalarının aydınlatılması ve değişen koşullara uyarlanmasına her zaman ihtiyaç olacaktır. Kanun oluşturulması yolu ile ceza kanununun sürekli şekilde geliştirilmesi, Üye Devletlerde yasal uygulamanın oldukça yerleşik ve gerekli bir parçasını teşkil etmektedir. Sözleşme’nin 7. maddesi dava temelinde yapılan hukuki yorumlar aracılığıyla, cezai yükümlülüğe ilişkin kuralların aşamalı olarak açıklanmasının yasaklanması şeklinde yorumlanamaz. Ancak ortaya çıkan sonuç, suçun esas niteliği ile tutarlı olmalı ve makul surette öngörülebilir olmalıdır (bk. son olarak yukarıda anılan Vasiliauskas, § 155).
Öngörülebilirlik kavramının kapsamı, büyük bir oranda söz konusu metnin içeriğine, kapsadığı alana ve hitap ettiği kişilerin niteliğine ve sayısına bağlıdır. Yasanın öngörülebilirliği, belirli bir eylemden kaynaklanabilecek sonuçların, davanın koşullarında makul bir dereceye kadar değerlendirilmesi için söz konusu kişinin uzman tavsiyesine başvurmasını engellemez (Pessino/France, no. 40403/02, § 33, 10 Ekim 2006)
36. Mahkeme somut olayda, öncelikle ulusal mahkemelerin, başvurana atılı suçların (yukarıdaki 17. paragraf), İzmir Asliye Ceza Mahkemesi’nin 13 Eylül 2012 kararında tespit edildiği şekilde gerçekleştiğinin kanıtlandığı kanaatine vararak, başvuranın mahkûmiyetine karar verdiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda söz konusu ulusal mahkeme, bu eylemlerin, yani başvuranın yetkisini aşarak (ultra vires) birçok tutanak düzenlemesinin, başörtülü öğrencilerin üniversite binasına girişini fiziki olarak engellemesinin, bu öğrenciler hakkında aşağılayıcı ifadeler kullanmasının ve rızaları olmaksızın başörtülü öğrencilerin fotoğraflarını çekmesinin, TCK’nın 112. maddesinin 1. fıkrasının b) bendinde belirtilen suçu teşkil ettiği kanaatine varmıştır. Ulusal mahkeme, bu sonuca varırken, sadece başvuranın eylemlerinin tekrar edici niteliğini değil, aynı zamanda ilgilinin statüsünü, yani müştekinin kayıtlı olduğu fakülteden başka, konu hakkında herhangi bir idari yetkisinin bulunmadığı bir fakültede profesör olarak görevli olduğu hususunu dikkate almıştır.
37. Mahkeme, ulusal mahkemelerin, kendilerine sunulan unsurların tümünü dikkatli bir incelemeye tabi tuttuktan sonra, bu konu hakkında kesin bir sonuca vardığını tespit etmektedir. Mahkeme, kendi yerleşik içtihadına uygun olarak, ulusal mahkemelerin gerçeklerine dayanarak değerlendirmede bulunmasının yetkisi dâhilinde olmadığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bir başvuranın cezai sorumluluğunu değerlendirme görevinin öncelikle ulusal mahkemelerin yetkisinde olduğunu yinelemektedir (daha önce anılan Vasiliauskas, § 164 ve bu kararda yer alan atıflar).
38. Mahkeme diğer taraftan, başvuranın esasen kendisine isnat edilen suçlara itiraz etmediğini gözlemlemektedir. İlgili, eylemlerini görevi icabı gerçekleştirdiğini ve eylemlerinin, yasa dışı olmamaları sebebiyle Anayasa’nın 112. maddesi alanına giren bir suçu teşkil etmediğini iddia etmektedir. Başvuranın temel gerekçesi şu şekilde özetlenebilir; başvuran, ihtilaf konusu yasağın, Anayasa Mahkemesi içtihadında da yorumlandığı şekilde, kanunla öngörülmüş olduğu gerekçesiyle, başörtülü öğrencinin üniversiteye girişinin engellenmesinin, yasa dışı bir eylem olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürmektedir.
39. Mahkeme, bu gerekçeye katılmamaktadır. Mahkeme, bu iddianın, olayların meydana geldiği dönemde var olan üniversitelerde başörtüsü kullanımına ilişkin hukuki düzenleme hakkındaki hukuki tartışmaya dayandığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, bu hukuki tartışmanın, ancak Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 25 Haziran 2014 tarihli kararla sonlandığını kaydetmektedir (yukarıdaki 27. paragraf). Mahkeme ayrıca, Ege Üniversitesi’nin üniversite sınırları içerisinde başörtüsü kullanılmasına izin verilmesine ilişkin uygulamasının, 2011 yılında mutlak bir açıklığa sahip olmadığının dosya unsurlarından anlaşıldığını tespit etmektedir (yukarıdaki 8-10. Paragraflar). Bununla birlikte Hükümet gibi Mahkeme de, üniversitede başörtüsü kullanılmasına izin verilmemiş olsa bile, başvuranın eylemlerinin –en azından- yetkilerini aşan (ultra vires) bir nitelik teşkil ettiğini tespit etmektedir. Nitekim ulusal mahkeme, başvuranın yetkisini aşarak (ultra vires) birçok tutanak düzenlemesi veya öğrencilerin üniversite binalarına girmesini fiziki olarak engellemesi gibi birçok eylemin yasa dışılığının, esasen bir statü, yani müştekinin eğitim gördüğü fakülteden farklı bir fakültenin öğretim görevlisinin sahip olduğu statü tarafından verilen yetkinin aşımı anlamına geldiğini tespit etmiştir. Diğer taraftan Mahkeme, başvurana isnat edilen suçların genelini dikkate alarak, ulusal mahkemelerin varmış olduğu, farklı tanıklar tarafından tespit edilmiş olan söz konusu olay ve eylemlerin, TCK’nın 112. maddesinin 1. fıkrasının b) bendinde belirtilen bir suç teşkil ettiğine dair sonucun keyfi olmadığına hükmetmiştir.
40. Mahkeme sonuç olarak, başvuranın, 2 Mart 2014 tarihinde yapılan mevzuat değişikliğinden önce yürürlükte olduğu şekliyle, TCK’nın 112. maddesinin 1. fıkrasının b) bendi tarafından açıklanan eğitim ve öğretim hakkını engellemekle suçlandığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 24. paragraf). Bu hükme göre, bir kişinin "cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla", "öğrencilerin toplu olarak oturdukları binalara veya bunların eklentilerine girilmesine veya orada kalınmasına" engel olması durumunda, hapis cezasına çarptırılacağı belirtilmiştir. Mahkeme nazarında, ‘‘eğitim ve öğretimin engellenmesi’’ başlıklı bu hüküm, konu hakkındaki içtihadı anlamında, başvuranın mahkûmiyeti için erişilebilir ve öngörülebilir hukuki bir temel teşkil etmektedir. Nitekim, ‘‘engel olma’’ ve ‘‘binalara ve bunların eklentilerine giriş’’ ifadeleri, 13 Eylül 2012 tarihli kararda tespit edilen söz konusu eylemlerin sonuçlarının öngörülebilmesi için yeterince açıktır.
41. Bu koşullarda Mahkeme, başvuranın, işlediği sırada ulusal hukuka göre suç teşkil eden eylemleri ve suçları sebebiyle mahkûm edildiği ve somut olayda Sözleşme’nin 7. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin olarak herhangi bir ihlal görünümü ortaya çıkmadığı kanaatindedir.
42. Sonuç olarak, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
B. Sözleşme’nin 8. maddesine ilişkin şikâyet hakkında
43. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri sürerek, hapis cezasına mahkûm edilmesinin, kendisine göre, özel hayata saygı hakkının bir kısmını teşkil eden üniversite araştırmalarını yürütme özgürlüğünü ihlal ettiğini iddia etmektedir. Başvuran, özellikle kendisine verilen cezanın orantılılık ilkesinden yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, ihtilaf konusu ceza davasının ardından akademik araştırmalarını bırakmak zorunda kalmasından ve bu sürecin, emekli olarak görevinden ayrılmasıyla sonuçlanmasından şikâyet etmektedir.
44. Mahkeme, başvuranın esasen, mahkûmiyetinin akademik hayatı üzerinde doğurduğu olumsuz sonuçlardan şikâyetçi olduğunu tespit etmektedir. Hâlbuki Mahkeme, bir kişinin, suç işlemiş olması gibi öngörülebilir şekilde kendi eylemlerinin sonucu olarak Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından güvence altına alınan haklarının ihlalini iddia edemeyeceğini hatırlatmaktadır (bk. (gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla) mutatis mutandis, Gillberg/İsveç [BD], no. 41723/06, § 67, 3 Nisan 2012). Diğer taraftan, bu türden sonuçlar, bir suçun işlenmesinin öngörülebilir sonuçları olarak değerlendirilebilir ve dolayısıyla, cezaya mahkûm edilmenin, Sözleşme’nin 8. maddesi anlamında kendi içinde ‘‘özel hayata’’ saygı hakkının ihlal edilmesi olarak değerlendirildiğini iddia etmek için söz konusu sonuçlar ileri sürülemez (bk. aynı atıf (idem), § 68, ayrıca karşılaştırınız Laskey, Jaggard ve Brown/Birleşik Krallık, 19 Şubat 1997, § 36, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑I).
45. Sonuç olarak Mahkeme, davanın koşulları ışığında, Sözleşme’nin 8. maddesinden doğan hakların başvuran tarafından kullanımına müdahalede bulunulmadığı kanaatindedir. Dolaysıyla başvuranın şikâyeti, bu maddenin uygulama alanına girmemektedir ve sonuç olarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendine ve 4. fıkrasına uygun olarak, Sözleşme hükümlerine konu yönünden (ratione materiae) uygun olmadığı gerekçesiyle reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu belge, Fransızca dilinde tanzim edildikten sonra 8 Haziran 2017 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy