AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no: 30247/10
Mehmet Ali POLATER / Türkiye
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 22 Eylül 2020 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
13 Nisan 2010 tarihinde yapılan yukarıda anılan başvuruyu göz önüne alarak,
Davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Mehmet Ali Polater, 1942 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Van’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Van Barosuna kayıtlı Avukat I. Güler tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın Koşulları
3. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Başvuranın oğlu Veysel Polater, zorunlu askerlik hizmetini yerine getirirken, 17 Ağustos 1993 yılında, nöbet değişimi esnasında başka bir asker tarafından kazara vurulmuştur.
5. Gaziantep Askeri Ceza Mahkemesi, söz konusu askeri, taksirle ölüme sebebiyet vermekten 4 Nisan 1995 tarihinde suçlu bulmuştur. Gaziantep Askeri Ceza Mahkemesi, söz konusu hususa ilişkin olarak başvuranın oğluna atfedilecek bir kusur bulunmadığını kaydetmiştir.
6. Bu süre içerisinde, başvuran, oğlunun ölümü nedeniyle özel sosyal yardım ve tazminat almak amacıyla 18 Ocak 1996 tarihinde Emekli Sandığına başvurmuştur. Emekli Sandığı, başvuranın oğlunun unvanının, 5434 sayılı Kanun’a bağlı olarak vazife malulü olarak değerlendirildiği ve dolayısıyla, başvuranın ve eşinin, 65 yaşına ulaşmış olmalarına dayanarak yalnızca emeklilik maaşı alabilecekleri yanıtını vermiştir. Başvuranın, 1 Şubat 2007 tarihinde aylık emeklilik maaşı almaya başladığı görülmektedir.
7. Başvuran, oğluna, şehit unvanı -diğer bir deyişle, ülkesini korurken hayatını kaybeden kişi- verilmesi ve 2330 sayılı Kanun uyarınca oğlunun hayatta olan vârisi sıfatıyla kendisine ilgili maddi yardımların sağlanması talebiyle 11 Temmuz 2008 tarihinde, Milli Savunma Bakanlığına başvuruda bulunmuştur. Başvuran, başvurusunu desteklemek adına, oğlu ile birebir aynı koşullar altında hayatını kaybeden Ş. Sönmez adlı başka bir askere, şehit unvanı verildiğini ileri sürmüştür.
8. Milli Savunma Bakanlığı, 20 Ağustos 2008 tarihli yanıtında, başvuranın başvurusunu, oğlunun ölümüne ilişkin koşulların, şehit olarak kabul edilmek için gereken şartları karşılamadığını belirterek reddetmiştir. Milli Savunma Bakanlığı özellikle, bu bağlamda, şehitlik unvanına ilişkin olarak iç yönetmeliklerin ilgili kısımlarına atıfta bulunarak, başvuranın oğlunun görevini ifa ettiği Tugay Komutanlığının, iç güvenlik veya kamu düzenini sağlamakla görevlendirilmediği kanaatine varmıştır.
9. Başvuran, Milli Savunma Bakanlığının, oğluna şehit unvanı verilmemesine ilişkin kararının iptali istemiyle ve 2330 sayılı Kanun kapsamında maddi haklarının tazmini hususunda, 15 Ekim 2008 tarihinde, Milli Savunma Bakanlığı aleyhinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesine başvuruda bulunmuştur.
10. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 4 Eylül 2009 tarihinde, Milli Savunma Bakanlığının 20 Ağustos 2008 tarihli yanıtında belirtilen gerekçelere katılarak başvuranın davasını reddetmiştir.
11. Başvuranın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi nezdindeki karar düzeltme talebi, 24 Eylül 2009 tarihinde reddedilmiş ve söz konusu ret, 21 Ekim 2009 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.İlgili iç hukuk ve uygulamaVazife Maluliyeti ve Şehitlik
12. Kamu veya askerlik hizmeti sırasında ölüm veya maluliyet olması hâlinde, ilgili kişilere maddi hakların sağlanmasını düzenleyen birçok farklı mevzuat bulunmaktadır. Hayatta olan vârislerin, vazife maluliyet aylığı almaya hak kazanmaları hususunda genel koşulları belirleyen mevzuat, 5434 sayılı Kanundur ve müteveffanın ebeveynlerine, 65 yaşına ulaşmaları hâlinde; veya engelli veya dul olmaları hâlinde daha erken yaşta, aylık emeklilik maaşı verilmesini öngörmektedir. İlave emeklilik maaşları veya ek sosyal yardımlar, görevlerine veya görev yerlerine veya yaralandıkları veya hayatlarını kaybettikleri koşullara bağlı olarak verilebilmektedir. Örneğin, 2330 sayılı Kanun, diğerlerinin yanı sıra, barışta kamu güvenliği veya düzenini korumakla, kaçakçılıkla mücadeleyle, trafik güvenliğini veya tutuklu veya hükümlülerin nakillerini sağlamakla görevli olanlardan veya patlayıcı maddelerin incelenmesi, muhafazası, nakli, imha edilmesi işlemlerinde görevlendirilenlerden bu görevleri esnasında hayatlarını kaybeden veya engelli hâle gelen kişilere uygulanabilir. 3713 sayılı Kanun, yurt içinde ve yurt dışında görevlerini ifa ederlerken terör eylemleri sonucunda yaralanan, engelli hâle gelen, ölen veya öldürülen kamu görevlilerine uygulanır. 3479 sayılı Kanun, görevleri, kara sınırlarını korumayı kapsayan kişilere uygulanmaktadır.
13. Hükümet, Türkiye’de şehit unvanına ilişkin olarak bağlayıcı hiçbir yönetmeliğin bulunmadığını ileri sürmüştür. Milli Savunma Bakanlığının 1987 tarihli iç yönetmeliği, müteveffaların, şehit olarak, şehitler için tahsis edilen özel bir şehitliğe defnedilmesine olanak sağlayan belirli ölüm türlerini belirtmektedir.
14. Başvuran, müteveffanın (Ş.Sönmez) şehit olarak kabul edilmesi üzerine Ş. Sönmez’in vârislerine verilen ve vârislerinin hak kazandığı sosyal yardımları listeleyen resmi belgeyi Mahkemeye sunmuştur. Bunlar arasında, muaccel olan 270.000.000 TL tek seferlik ödeme, 2.523.000.000 TL yıllık ödeme, eğitim yardımı, şehidin yetim çocukları için burs ve hayatta kalan vârisleri için aylık emeklilik maaşı bulunmaktadır. İlâveten, şehit, şehitler için tahsis edilen şehitliğe Türk bayrağıyla birlikte defnedilecek, zorunlu askerlik hizmetini yerine getirme zamanı gelen kardeşi, bu hizmetten muaf tutulma talebinde bulunma hakkına sahip olacak ve hayatta olan vârisleri elektrik faturalarında indirimden yararlanacaklardı.Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
15. Söz konusu zamanda yürürlükte olan iç hukuka ilişkin açıklama, Tanışma/Türkiye (no. 32219/05, §§ 29-47, 17 Kasım 2015), ve Yavuz/Türkiye ((k.k.), no. 29870/96, 25 Mayıs 2000) davalarında bulunabilir.
16. 16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleştirilen referandumun ardından 6771 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Bu yeni Kanun’a göre, Anayasa’nın 145 ve 157. maddeleri yürürlükten kaldırılmış ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ilga edilmiştir. Ek olarak, Anayasa’nın 142. maddesine aşağıdaki paragraf eklenmiştir.
“... Disiplin mahkemeleri dışında askerî mahkemeler kurulamaz. Ancak savaş hâlinde, asker kişilerin görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askerî mahkemeler kurulabilir.”
17. 7103 sayılı Kanun, 21 Mart 2018 tarihinde çıkarılmış ve 27 Mart 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 7103 sayılı Kanun’un 23. maddesi, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (2577 sayılı Kanun) değişiklik yapmıştır. Bu değişikliğe göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin iddialara yönelik başvuruları hâlihazırda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde derdest olan bütün başvuranlar, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle Mahkemenin kabul edilemezlik kararının bildirilmesinin ardından üç ay içerisinde Ankara İdare Mahkemesi önünde tekrar yargılanmayı talep edebilirler.
ŞİKÂYETLER
18. Başvuran, söz konusu şehitlik unvanı, Türk hukuku bağlamında yeterli düzeyde tanımlanmadığından dolayı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde yürütülen yargılamaların adil olmadığı hususunda, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 14. maddesi kapsamında, şikâyette bulunmuştur. Başvuran ayrıca, oğluyla birebir aynı koşullar altında hayatını kaybeden ve şehit unvanı verilen diğer askere (Ş. Sönmez) ilişkin temel savına Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından yanıt verilmemesinden şikâyetçi olmuştur. Bu bağlamda, başvuran, hayatını kaybeden bir askerin şehit olarak kabul edilmesine ilişkin olarak kriterlerin uygulanmasında ortaya çıkan uyuşmazlık sonucunda, kendi durumunda olan diğer kişilerden farklı muameleye maruz kaldığı hususunda şikâyette bulunmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
19. Başvuran, yargılamaların adilliğine, yerel mahkemeler tarafından, kendi argümanlarına cevaben sunulan iddia konusu yetersiz gerekçelere ve şehit unvanının belirlenmesine ilişkin kriterlerin uygulanmasında ortaya çıkan uyuşmazlığa ilişkin şikâyette bulunmuştur.
20. Nezdindeki dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması hususunda uzman olan Mahkeme (bk, diğer kararlar arasında, Radomilja ve Diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, §§ 114 ve 126, 20 Mart 2018), başvuranın şikâyetlerinin, yalnızca Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu maddenin ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, adil bir şekilde ... görülmesini isteme hakkına sahiptir ...”
21. Hükümet, öncelikle, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesi kapsamında, konu bakımından bağdaşmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olarak beyan edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet, ilk olarak, hayatını kaybeden bir askere şehit unvanının verilmesi hâlinde, askerin özel bir şehitliğe defnedileceğini açıklamıştır. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen maddi yardımların, oğluna şehit unvanı verilmesine bağlı olmadığını ileri sürmüştür. Dolayısıyla Hükümet, başvuran tarafından Askeri Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde başlatılan yasal işlemin, başvuranın maddi talepleri için doğrudan belirleyici olmadığı kanaatine varmıştır. İlâveten Hükümet, başvuranın oğlunun, kendisine şehit unvanı atfedilmesine ilişkin bir hakka sahip olmadığı ve her halükârda, bu hususun, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında “medeni” olarak tanımlanamayacağı kanısındadır.
22. Ayrıca Hükümet, başvuran, 2007 yılından beri aylık emeklilik maaşı aldığından dolayı başvuranın, şikâyete konu ihlalin mağduru olduğunu iddia edemeyeceği ve diğer oğullarının, tercihe bağlı olarak, kamu görevine atanma hakkından yararlandıkları kanaatine varmıştır.
23. Hükümet, alternatif olarak, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, başvuran, 2330 veya 3713 sayılı Kanunlar kapsamında özellikle, maddi tazminat talebinde bulunmadığından dolayı başvuranın, davasını, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önüne açık ve doğru bir şekilde getirmediğini ileri sürmüştür. Başvuran, oğlunun askerlik hizmeti esnasında hayatını kaybetmesinden dolayı tam yargı davası açma girişiminde de bulunmamıştır.
24. Son olarak Hükümet, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (2577 sayılı Kanun) değişiklik yapan 7103 sayılı Kanun’un 23. maddesine (bk. yukarıda 17. paragraf) ve Mahkemenin, Baysal/Türkiye ((k.k.), no. 29698/11, 22 Mayıs 2018) davasındaki kararına atıfta bulunarak, somut davanın, yeni bir iç hukuk yolunun getirilmesinden dolayı iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
25. Başvuran iddialarını sürdürmüştür.
26. Mahkeme, söz konusu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına uymaması nedeniyle, ikincillik ilkesi doğrultusunda her halükârda reddedilmesi gerektiği kanısındadır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurunun bu kısmının kabul edilebilirliğine ilişkin olarak Hükümet tarafından ileri sürülen itirazların her birini ayrıntılı bir şekilde ele almanın gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır. (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Pawlak/Polonya (k.k.), no. 29179/06, § 60, 19 Mart 2013).
27. Mahkeme, bu bağlamda, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi kapsamındaki iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının, Sözleşme’ye Taraf Devletlere, gerçekleştirdikleri iddia edilen ihlalleri, bu hususta Mahkemeye başvuruda bulunulmadan önce önleme veya düzeltme fırsatı vermek olduğunu yinelemektedir. Dolayısıyla, bu kural, başvuranların öncelikle iç hukuk yollarından faydalanmalarını gerektirmekte, böylece Devletlerin, meselelere kendi hukuk sistemleri içerisinde bir çözüm getirme fırsatına sahip olmadan önce, gerçekleştirmiş oldukları eylemlerle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde hesap vermelerinin önüne geçmektedir (Maktouf ve Damjanović/Bosna-Hersek [BD], no. 2312/08 ve 34179/08, § 58, AİHM 2013 (alıntılar)). Ancak, söz konusu kural, ileri sürülen ihlal ile ilgili olarak başvurulabilecek etkili bir iç hukuk yolunun mevcut olduğu varsayımına dayanmaktadır (bk. yukarıda anılan Radomilja ve Diğerleri, § 117; Latak / Polonya (k.k.), no. 52070/08, § 75, 12 Ekim 2010; ve İçyer / Türkiye (k.k.), no. 18888/02, 12 Ocak 2006).
28. İç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine ilişkin değerlendirme, normal şartlarda, Mahkemeye başvurunun yapıldığı tarih esas alınarak gerçekleştirilmektedir. Ancak, Mahkemenin birçok kararında belirttiği üzere bu kural, her davanın kendine özgü koşullarıyla haklı kılınabilecek istisnalara tabidir (bk. Baumann / Fransa, no. 33592/96, § 47, 22 Mayıs 2001 ve yukarıda anılan, İçyer).
29. Mahkeme, yukarıda anılan Tanışma davasındaki kararında, söz konusu yasal problemi incelediğini ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak değerlendirilemeyeceğine karar verdiğini yinelemektedir. Sonuç olarak, yerel düzeyde benzer şikâyetlere ilişkin tazmin sağlamak ve Mahkeme nezdinde derdest olan başvuru sayısını azaltmak amacıyla, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 16 Nisan 2017 tarihinde ilga edilmiştir. Bunun ardından, 21 Mart 2018 tarih ve 7103 sayılı Kanun ile hâlihazırda Mahkeme önünde derdest olan bütün başvurular için sivil bir idare mahkemesi önünde tekrar yargılanma hakkı sunulmuştur.
30. Mahkeme, yukarıda anılan Baysal davasındaki kararında, başvuran, iç hukuk yollarını, diğer bir deyişle yeni hukuk yolunu tüketmediğinden dolayı yeni bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu kararı verirken Mahkeme özellikle, bu yeni hukuk yolunun muhtemel surette (a priori) erişilebilir olduğunu ve yargılamanın adilliğine ilişkin şikâyetler için makul bir tazmin imkânı sunabildiğini değerlendirmiştir.
31. Somut davada, Mahkeme Baysal (yukarıda anılan) davasında verdiği kararı yinelemektedir ve başvuranın, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle Mahkemenin kabul edilemezlik kararının bildirilmesinin ardından üç ay içerisinde Ankara İdare Mahkemesi önünde tekrar yargılanmayı talep edebilme imkânı olduğunu gözlemlemektedir. Sonuç olarak, Ankara İdare Mahkemesine davaların yeniden incelenmesi istemiyle başvuru yapılabilecek ve Ankara İdare Mahkemesinin kararına karşı Danıştaya temyiz başvurusunda bulunulabilecektir. Başvuran, Danıştayın kararına karşı Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilecektir. Başvuranın, hâlâ kendisini iddia konusu ihlalin mağduru olarak görmesi hâlinde, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, Mahkemeye yeni bir başvuruda bulunma yolu kendisi için açık olacaktır.
32. Ayrıca Mahkeme, bu yeni incelemenin, başvuranın geri kalan şikâyetlerine ilişkin de bir telafi sağlayacağını belirtmektedir (bk. yukarıda anılan, Baysal, § 17 ve Sarı/Türkiye (k.k.), no. 40312/11, 5 Şubat 2019).
33. Dolayısıyla, somut başvurunun, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi kapsamında, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğu beyan edilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; 15 Ekim 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıEgidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy