Olaylar – 2000 yılında başvurana uyuşturucu madde kaçakçılığı nedeniyle on altı ay hapis cezası verilmiştir. Başvuran cezaevinde açlık grevine başlamıştır. Otuz gün süreyle serbest bırakılmış ve ardından ceza evine geri dönerek, önemli herhangi bir hadise olmadan cezasını tamamlamıştır. 2008 yılında kanton mahkemesi başvurana çeşitli suçlardan beş yıl sekiz ay hapis cezası vermiştir. Mart 2010’da hapis cezasını çekmeye başladığı gün, esrar kullanımının yasalaştırılmasını talep ve aşırı derecede ağır bulduğu cezasını protesto ederek, açlık grevine başlamıştır. Başvuran, sağlığının iyi olmadığını ileri sürerek, salıverilme talebinde bulunmuştur. 26 Ağustos 2010 tarihinde, federal mahkeme, serbest bırakma karşısında zorla beslemenin geçerli bir seçenek olduğuna kanaat getirerek, başvurusunu reddetmiştir. Aralık 2010’da başvuran, zorla besleme olmadan açlık grevini sona erdirmiştir.
Hukuk – 2. Madde: Bir mahkûmun açlık grevine gitmesi durumunda, bu durumun sağlığı açısından teşkil ettiği potansiyel sonuçlar, ulusal makamların durumu gereğince incelemiş ve idare etmiş olması kaydıyla, Sözleşme’nin ihlâline neden olmaz. Bilhassa söz konusu kişinin, sağlık durumundaki kötüleşmeye rağmen yiyecek ve içeceği reddetmeye devam ettiği zamanki durum, budur. İşbu davada, ilgili idarî ve adlî makamlar, açlık grevinin, başvuranın sağlığı ve hatta hayatı aleyhinde teşkil ettiği riski derhâl fark etmiş ve bu riski ortadan kaldırmak için gerekli olduğunu düşündükleri tedbirleri almışlardır. Bu nedenle, başvuran ilk olarak on beş gün süreyle serbest bırakılmıştır. Ardından yeniden tutuklanmış ve açlık grevine yeniden başladıktan sonra, cezasını tıbbî gözetim altında çekmesi için hastaneye nakledilmiş, daha sonra ev hapsine alınmıştır. 26 Ağustos 2010 tarihli federal mahkeme kararının ardından tekrar cezaevine alındığında, yiyecek ve içeceği tekrar reddetmiş ve bir kez daha hastaneye nakledilmiştir. Ekim 2010’da başvuranın durumu alarm vermeye başlamıştır. O tarihten sonra, daha fazla cezaevinde kalmamış, hastanenin mahkûm koğuşuna kabul edilmiştir. Orada, durumda herhangi bir değişiklik olduğunda yetkilileri bilgilendiren ve yaşamına son verme kararında ısrar etmesi durumunda “[başvuranı] olabildiğince rahat ettirmeye” hazır olduklarını beyan eden bir sağlık ekibinin devamlı gözetiminde kalmıştır. Ayrıca, bu konuda kanton mahkemesi tarafından izlenen idarî makam, başvuranın sağlığının daha fazla kötüleşmesinin önüne geçmek amacıyla, başvuranın zorla beslenmesi talimatını vermiştir. Başvuranı tedavi eden doktor, hastanın iradesine karşı böyle bir adım atmayı reddettiğinde; kanton mahkemesi, başvurana bizzat, uyması gerektiği veya aksi takdirde cezaî kovuşturmayla karşı karşıya kalacağı resmî bir emir verecek kadar da ileri gitmiştir. Bu nedenle, ulusal makamların, ne durumu Sözleşme’nin 2. maddesinin gerektirdiği şekilde gereğince incelemediği ve idare etmediği, ne de başvuranın yaşamını koruma niyetlerinin şüpheye açık olduğu söylenebilir. Üstelik başvuranın hastanedeyken, açlık grevine cezaevi dışında başlamış olması durumunda göreceği bakımın aynısını görmediği hiçbir şekilde tespit edilmemiştir.
Sonuç: kabul edilemez (açıkça temelden yoksun).
3. Madde: Başvuranın zorla beslenmesi kararı ile ilgili olarak, bu kararın gerçekte uygulanmış olduğu tespit edilmemiştir. Tıbbî gereklilik konusuna gelinirse, başvuranı zorla besleme emri, kendisinin sağlık durumu alarm vermeye başladığında verilmişti ve bu tür durumlarla başa çıkabilecek şekilde donanımlı olması muhtemel bir hastane ortamında, nitelikli bir sağlık ekibi tarafından gerçekleştirilmesi gerekmekteydi; doktorların tek itirazı, tıbbîdense etik nitelikteydi. Konu, usulî güvencelerin varlığı olduğunda; açlık grevindeki mahkûmların durumunu düzenleyen yönetmeliğin ilgili maddesi, zorla besleme hakkında özel hükümler içermemekteydi. Bununla birlikte, başvuranı tedavi eden doktora hastayı zorla beslemeye başlaması emri veren kararlar, federal mahkemenin, konuyu derinlemesine inceleyen ve o andan itibaren İsviçre hukukunun konuyla ilgili durumunu belirleyen çeşitli ilkeleri tespit eden, 26 Ağustos 2010 tarihli kararına dayandırılmıştı. Federal mahkeme, ayrıca, Federal Anayasa’da ortaya konulan genel amir hükmünün, ciddî, yakın ve doğrudan bir tehdit durumunda, temel haklara mevzuattan başka araçlarla kısıtlama getirilmesine izin veren yeterli bir hukukî temel sağladığına kanaat getirmiştir. Mahkeme daha önce, benzer bir hükmün, ilgili öngörülebilirlik, açıklık ve orantılılık gerekliliklerini sağladığına karar vermiştir. Buna göre, - açlık grevini sonlandırmasaydı - başvuranı zorla besleme kararı uygulanmış bile olsaydı, bu durumun, Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği asgarî şiddet eşiğini aşan bir muamele ile sonuçlanacağını, olay gerçekleşmeden ileri sürmek için herhangi bir gerekçe bulunmamaktaydı. Bu noktada böylesi herhangi bir iddia, yalnızca spekülasyon olacaktır.
Sonuç: kabul edilemez (açıkça temelden yoksun).
(Ayrıca bakınız Horoz / Türkiye, no. 1639/03, 31 Mart 2009, Bilgi Notu no. 117; ve Nevmerzhitsky / Ukrayna, no. 54825/00, 5 Nisan 2005, Bilgi Notu no. 74)
Full & Egal Universal Law Academy