(5237 S. K. m. 53, 58, 63, 157, 158) (5271 S. K. m. 223, 280) (765 S. K. m. 503)
Yerel Mahkemece verilen hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulmakla, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
İstinaf başvurusunun reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
Sinop C. Başsavcılığının 27/04/2016 tarihli, 2016/1182 soruşturma no, 2016/37 nolu iddianamesi ile sanıkların üzerlerine atılı serbest meslek sahibi kişilerin dolandırıcılığı suçunu katılanlara yönelik ayrı ayrı işlediklerinden bahisle; sanık H.'in 5237 Sayılı TCK'nun 158/1-i, 58, 53, 63 maddeleri gereğince, diğer sanık A.'nun 158/1-i, 53, 63 maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmıştır.
Sinop Ağır Ceza Mahkemesinin 21/12/2016 tarihli, 2016/67 esas, 2016/166 sayılı kararı ile; dosya kapsamındaki delillerden yüklenen fiilin sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle üzerlerine atılı suçlardan 5271 Sayılı CMK'nun 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı beraatlarine karar verildiği anlaşılmıştır.
Katılan A. vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; sanıkların müvekkili katılanı dolandırdıklarının dosyadaki deliller ile sabit olmasına rağmen beraat kararı verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek hükmü istinaf etmiş, katılan T. vekili ise istinaf başvuru dilekçesinde; sanıkların, müvekkili katılanı hileli hareketlerle dolandırarak menfaat sağladıklarını, buna rağmen mahkemece beraat kararı verildiğini, kararın kaldırılarak sanıkların mahkumiyetlerini karar verilmesini talep ederek hükmü istinaf etmiştir.
Sanıklara isnat olunan dolandırıcılık suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun "Dolandırıcılık" başlıklı 157. maddesinde; "hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası verilir" şeklinde dolandırıcılık suçunun temel şekli düzenlenmiş, aynı kanunun 158. maddesinde suçun nitelikli halleri sayılmıştır;
TCK.nın 158. Madde; "Dolandırıcılık suçunun;
i) Serbest meslek sahibi kişiler tarafından, mesleklerinden dolayı kendilerine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle .... işlenmesi halinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. (Değişik cümle: 03/04/2013-6456 S.K./40.mad) ...."
Dolandırıcılık suçunun maddi unsurlarından olan hareket, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 503. maddesinde; "bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hile ve desiseler yapma" biçiminde tanımlanmasına karşın, 5237 sayılı TCK'nun 157. maddesinde; "hileli davranışlarla bir kimseyi aldatma" şeklinde ifade edilerek, 765 sayılı Kanunda yer alan "desise" kavramına 5237 sayılı Kanunda yer verilmemiş ve hileye desiseyi de kapsayacak şekilde geniş bir anlam yüklenmiştir.
Malvarlığının yanında kişilerin irade özgürlüğünün korunduğu dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için;
1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,
2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,
3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi ya da başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,
Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.
Fail kendisi ya da başkasına yarar sağlayabilmek amacıyla bilerek ve isteyerek hileli davranışlar gerçekleştirmeli, bu davranışlarla bir başkasına zarar vermeli, verilen zarar ile fiil arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı ve gerçekleşen zarar da nesnel ölçüler göz önünde bulundurularak belirlenebilecek ekonomik bir zarar olmalıdır.
Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu malvarlığına karşı işlenen diğer suçlardan farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden fazla hukuki konusu olan bu suç gerçekleştirilirken, sadece malvarlığı zarar görmemekte, mağdur veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyi niyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği, irade özgürlüğünün ihlal edildiği vurgulanmıştır.
TCK'nun 157. maddesinde yalnızca hileli davranıştan söz edilmiş bulunulmasına göre, hangi türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağının da belirlenmesi gerekmektedir.
Kanun koyucu, anılan maddede hilenin tanımını yapmayarak suçun maddi konusunun hareket kısmını oluşturan hileli davranışların nelerden ibaret olduğunu belirtmemiş, bilinçli olarak bu hususu öğreti ve uygulamaya bırakmıştır.
Hile, Türk Dili Kurumu Sözlüğünde; "birini aldatmak, yanıltmak için yapılan düzen, dolap, oyun, desise, entrika" şeklinde, uygulamada yargısal kararlarla yerleşmiş kabule göre; "Hile nitelikli yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun denetleme imkanını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve yanıltılma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır. Hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez" biçiminde tanımlanmıştır.
Öğretide de hile ile ilgili olarak; "Olaylara ilişkin yalan açıklamaların ve sarf edilen sözlerin doğruluğunu kuvvetlendirecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkileyebilecek yoğunluk ve güçte olması, bu bakımdan gerektiğinde bir takım dış hareketler ekleyerek veya böylece var olan halden ve koşullardan yararlanarak, almayacağı bir kararı bir kimseye verdirtmek suretiyle onu aldatması, bu suretle başkasının zihin, fikir ve eyleminde hata meydana getirmesidir" (Sulhi Dönmezer, Kişilere Ve Mala Karşı Cürümler, Beta Yayınevi, İstanbul 2004, s. 453), "Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki meydana getiren her türlü davranıştır" (Durmuş Tezcan -Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Teorik Ve Pratik Ceza Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, s. 558), "Hile; oyun, aldatma, düzen demektir. Objektif olarak hataya düşürücü ve başkasının tasavvuru üzerinde etki doğurucu her davranış hiledir." (Nur Centel-Hamide Zafer- Özlem Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar, Beta Yayınevi, İstanbul 2007, c. 1, s. 452) biçiminde tanımlara yer verilmiştir.
Yerleşik yargısal uygulamalar ve öğretideki genel kabul gören görüşlere göre ortaya konulan ilkeler göz önünde bulundurulduğunda hile; karşısındakini aldatan, yanılgıya düşüren, düzen, dolap, oyun, entrika ve bunun gibi her türlü fiil olarak kabul edilebilir. Bu eylemler bir gösteriş biçiminde olabileceği gibi, gizli davranışlar olarak da ortaya çıkabilir. Gösterişte, fail sahip bulunmadığı imkanlara ve sıfata sahip olduğunu bildirmekte, gizli davranışta ise kendi durumu ya da sıfatını gizlemektedir. Ancak sadece yalan söylemek, dolandırıcılık suçunun hile unsurunun gerçekleşmesi bakımından yeterli değildir. Kanun koyucu yalanı belirli bir takım şekiller altında yapılıp, kamu düzenini bozacak nitelikte olduğu ahvalde cezalandırmaktadır. Böyle olunca hukuki işlemlerde veya sözleşmelerde bir kişi mücerret yalan söyleyerek diğerini aldatmış oluyorsa, bu basit şekildeki aldatma dolandırıcılık suçunun oluşumuna yetmeyecektir. Yapılan yalan açıklamaların dolandırıcılık suçunun hileli davranış unsurunu oluşturabilmesi için açıklamanın doğruluğunu kabul ettirebilecek, böylece muhatabın inceleme eğilimini etkisiz bırakabilecek yoğunluk ve güçte bulunması ve gerektiğinde yalana bir takım dış hareketlerin de eklenmiş bulunması gerekir.
Failin davranışlarının hileli olup olmadığının belirlenmesi bakımından öğretide ayrıca; "Hangi hareketin aldatmaya elverişli olduğu somut olaya ve mağdurun içerisinde bulunduğu duruma göre belirlenmelidir. Bu konuda önceden bir kriter oluşturmak olanaklı değildir." (Veli Özer Özbek-Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2010, s. 687) "Hileli davranışın anlamı, birtakım sahte ve suni hareketlerle gerçeğin çarpıtılması, gizlenmesi ve saklanmasıdır. Gerçeği saklamak da hile ve desisenin içerisine girer. Hileli davranışlar, mağduru ikna etmeye yönelen zekice söylenmiş sözlerdir. Başka bir ifadeyle gerçeği çarpıtmak için söylenen yalandır. Hileli davranışlarla fail, sahte bir görünüm yaratmalı ve bunun aldatılan üzerinde psikolojik bir etkisi bulunmalıdır. Bir davranışın hileli olup olmadığı, davranışın yapıldığı çevreye de bağlıdır." (Doğan Soyaslan, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 9. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2012, s. 421) "Hilenin, mağduru hataya sürükleyecek nitelikte olması yeterlidir; ayrıca ortalama bir kişiyi hataya sürükleyecek nitelikte olması aranmaz. Davranışın hile teşkil edip etmediği muhatap ve olaya göre belirlenmelidir." (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Beta Yayınevi, İstanbul 2007, c. 1. s. 457) şeklindeki görüşlere de yer verilmiştir.
Esasen hangi davranışın hileli olduğu veya olmadığı ve bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiği konusunda genel bir kural koymak zor olmakla birlikte, olaysal olarak değerlendirme yapılmalı, olayın özelliği, mağdurun durumu, eylemle olan ilişkisi, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı nazara alınmak suretiyle sonuca ulaşılmalıdır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde;
Her ne kadar sanıklar haklarında katılan A.'ye karşı dolandırıcılık eyleminde bulunduğundan bahisle cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış ise de, sanıkların tüm aşamalarda üzerine atılı suçlamayı inkar edip katılanla aralarındaki ilişkinin arsa alım satımına ilişkin olduğunu dile getirmiş olmaları, sanık A.'nin 24/03/2016 tarihinde yapmış olduğu şikayetinde sanıkların parasını çektirdiklerini, geri vermediklerini, bu para çekiminin arsa için olmadığını, arsa ile ilgili sözleşme yaptığını hatırlamadığını, sanık A.'nun babasının arsasını iyilik yapmak için üzerine almayı kabul ettiğini söylemesine karşılık daha sonradan vermiş olduğu ifadesinde, çekmiş olduğu bu paralara karşılık bu arsaları sana satalım mı diye teklifte bulunduklarını, kaporaya ilişkin sözleşmedeki yazı ve imzaların kendisine ait olduğunu söylemek suretiyle çelişkili beyanlarının mevcut olması, sanığın banka görevlileri ve polislere parayı arsa almak için çektiğini dile getirmiş olması suretiyle katılan beyanının aksine sanıklar beyanlarıyla uygun olacak şekilde paranın arsa alımı için çekildiğinin anlaşılıyor olması, sanık ve katılan beyanlarından arsa alımına delalet edecek şekilde katılanın arsa işlemleri için yaşı dolayısıyla doktora ve arsayı devir için tapu müdürlüğüne götürüldüğünün ve bir takım aksaklıklar nedeniyle bu satışın gerçekleşmediğinin anlaşılıyor olması, sanık A. ile katılanın kızları arasında geçen konuşmalardan katılana sanık tarafından arsa satımının yapılacağının anlaşılıyor olması, beyanlardan kızının olayı öğrenmesi üzerine katılanın olayı farklı göstererek şikayetçi olduğunun hissedilmesi, dosya arasında bulunan katılan tarafından kabul edilen imza ve yazılardan hareketle sanıklarla katılan arasında arsa satımına ilişkin sözleşme yapıldığının anlaşılıyor olması, yine kaporaya dair sözleşmede yüksek bedel belirtilmesine karşılık sözleşmeden vazgeçilmesi halinde kaporanın geri istenemeyeceğinin belirtilmiş olması, satış sözleşmesinin ve kapora sözleşmesinin 21-22/03/2016 tarihlerinde gerçekleşmesi, ertesi gün arsa devri için doktor ve tapuya gidilmesi ancak tarafların elinde olmayan mani hal dahilinde devrin gerçekleşmemesi, katılanın 24/03/2016 tarihinde şikayetçi olmak suretiyle sözleşmeden vazgeçmesi, söz konusu arsanın 25/03/2016 tarihinde satılması birlikte değerlendirildiğinde A.'nin şikayetçi olması suretiyle sözleşmeden caydığı, bu halde sözleşme dahilinde sanık H.'in arsayı başkasına satma hakkını ve kaporayı geri vermeme hakkının olduğunun anlaşıldığı (her ne kadar sözleşmede belirtilen kapora bedeli fazla ise de, bunun özel hukuk yoluyla çözümünün gerektiği, ceza hukuku açısından sanıkların yüksek kapora bedeli almalarının suç kastını mevcut deliller itibarıyla göstermeyeceği, sanıklarca karlı görünen arsa satımından dönülmemesi için caydırıcı amaçlı bedelin yüksek alınıp, vazgeçme halinde bunun geri ödenmeyeceğinin kararlaştırılmış olunabileceği), kaldı ki arsanın üçüncü bir şahsa satılmadığı, yine ikna edilmek suretiyle T.'e bedelsiz olarak devredildiği nazara alındığında; taraflar arasındaki ilişkinin arsa alım satımına dair özel hukuk ilişkisi olduğu, sanıkların dolandırma kastının da somut olayda mevcut deliller itibarıyla tespit edilemediği gerekçesiyle;
Her ne kadar sanıklar hakkında katılan T.'e karşı dolandırıcılık eyleminde bulunduklarından bahisle cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmış ise de; sanıkların tüm aşamalarda üzerlerine atılı suçlamaları inkar etmiş olmaları, katılan T.'in sıcağı sıcağına 30/03/2016 tarihinde vermiş olduğu hazırlık ifadesinde ev ve tarla için genel vekaletname verdiğini, evin satıldığını öğrenince vekaletten vazgeçmeyi düşündüğünü beyan etmesine karşılık eve ilişkin satış sözleşmelerinin incelenmesinde, ev için vekalet verilmediğinin doğrudan evin katılan tarafından A.'ya 12/10/2015 tarihinde satıldığının ve 19200 TL bedelin satım dolayısıyla alındığının görülüyor olması, katılanın ilk ifadesinin aksine ayrı olarak arsa için vekaletin 12/02/2016 tarihinde verildiğinin anlaşılması, 26/04/2016 tarihinde katılanın vermiş olduğu ifadesinde ilk ifadesinden farklı olarak evi kurtarabilmek için kendisine ait tarlayı A.'nun istemesi üzerine vekalet verdiğini söylemek suretiyle ilk ifadesinden farklı kurgu dahilinde beyanda bulunduğunun görülüyor olması, bu haliyle 26/04/2016 tarihli ifadesinde de belirttiği üzere iradesi dışında evi satılan bir şahsın tekrardan genel vekaletname vermesinin mantıklı görülmemesi ve genel vekaletnamenin de süre geçtikten sonra 07/03/2016 tarihinde noter marifetiyle iptal edildiğinin görülmesi nedeniyle katılanın çelişkili, olağan akışa uygun olmayan eylem ve söylemlerine çokça rastlanılmış olması, beyanlardan iş ilişkisinden ziyade arkadaşlık ilişkisi içerisinde hareket edildiğinin anlaşılması, katılanın sanığa vekalet verme veya satış yapma yerine kendisinin bu yerleri borcu için kredi çekmede kullanabilme durumu olduğunun görülmesi karşısında katılan T.'in bu olayların ailesi tarafından öğrenilmesi üzerine yerleri geri almak veya olayı başka göstermek amacıyla sanıklardan şikayetçi olduğu düşüncesiyle sanık A. ile katılanın arasındaki ilişkinin özel hukuk ilişkisi olduğu, cezai boyutunun belirtilen deliller itibarıyla olmadığı, hile unsurunun somut olayda gerçekleşmediği gerekçesiyle sanıkların atılı suçlardan ayrı ayrı beraatlerine dair karar verilmiştir.
Her ne kadar katılanlar, sanıkların üzerlerine atılı suçu işlediklerini belirterek kararı istinaf etmişlerse de;
Katılanların aşamalarda sanık savunmalarını kısmen doğrulayan beyanları, katılan T. Ö. tarafından sanık A. K.'a verilen 12/02/2016 tarihli düzenleme şeklindeki vekaletname ve bu vekaletnamenin kapsamı, katılan A. Ö. ile sanık H. Y. arasında düzenlenen 21/03/2016 tarihli Arsa Satış Sözleşmesi içeriği, katılan Ali'nin sözleşmedeki imzasını kabul etmesi, tanıklar A. G. F., P. Ü., B. Ç. ve M. D. M.'nin beyanları gözetildiğinde; sanıklar ile katılanlar arasındaki ilişki hukuki bir ilişki olup Dolandırıcılık suçunun unsuru olan hilenin varlığına ilişkin delil bulunmadığı, bu nedenle sanıkların beraatlarine dair İlk Derece Mahkemesinin kararında bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmıştır.
Dolayısıyla 5271 sayılı CMK'nun 280/1-a maddesi dikkate alındığında sanıklar hakkında verilen İlk Derece Mahkemesinin kararında, yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve taktirine, incelenen dosya kapsamına göre usul ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde olduğu anlaşılmakla Katılan Ali vekili katılan T. vekilinin yerinde görülmeyen İSTİNAF BAŞVURULARININ AYRI AYRI ESASTAN REDDİNE,
Dosyanın hükmü veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine,
Kararın İlk Derece Mahkemesince ilgililere tebliğine, kesin olmak üzere 07/03/2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)