(2709 S. K. m. 2, 38) (5237 S. K. m. 52, 53, 203) (5271 S. K. m. 231, 280) (765 S. K. m. 274) (ANY. MAH. 22.05.2013 T. 2012/77 E. 2013/66 K.)
Yerel Mahkemece verilen hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulmakla, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
İstinaf başvurusunun reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;
Tokat Cumhuriyet Başsavcılığının 28/04/2010 tarih, 2010/2436 soruşturma no, 2010/372 nolu iddianamesi ile; sanığın üzerine atılı mühür bozma suçunu işlediğinden bahisle 5237 Sayılı TCK'nun 203, 53 maddeleri gereğince cezalandırılması için kamu davası açılmıştır.
Tokat 1.Asliye Ceza Mahkemesinin 14/09/2010 tarihli, 2010/260 esas, 2010/464 sayılı kararı ile sanığın üzerine atılı mühür bozma suçunu işlediğinden bahisle 5237 Sayılı TCK'nun 203/1, 52/4 maddeleri gereğince neticeten 3.600 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve verilen hükmün 5271 Sayılı CMK'nun 231 maddesi uyarınca 5 yıl süre ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, iş bu kararın 04/11/2010 tarihinde kesinleştirildiği, sonraki süreçte sanığın Antalya 23.Asliye Ceza Mahkemesinin 2015/856 esas, 2016/356 sayılı kararı ile 14/05/2015 tarihinde işlemiş olduğu basit tehdit (kasıtlı ve yeni bir suç) suçundan neticeten 1.500 TL adli para cezası (kesin) ile cezalandırılmasına karar verildiği ve anılan mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karara ihbarda bulunulduğu, ihbar üzerinde yeniden yargılama yapan Tokat 1.Asliye Ceza Mahkemesi 08/11/2016 tarihli, 2016/503 esas, 2016/413 sayılı kararı ile 5 yıl süre ile açıklanması geri bırakılan hükmün aynen açıklanmasına karar verilerek neticeten 3.600 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmıştır.
Katılan vekili 13/12/2016 tarihli dilekçesi ile; mahkemece verilen mahkumiyet kararına herhangi bir itirazlarının olmadığını ancak sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmiş olmasına rağmen müvekkil şirket lehine vekalet ücretine hükmedilmediğini belirterek hükmü istinaf etmiş, sanık vekili 09/12/2016 tarihli dilekçesi ile; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin ilamdan sonra müvekkili sanığın işlediği iddia olunan suça ilişkin ilamın kesin nitelikte olduğunu ve hiçbir yargısal denetimden geçmediği, bu nedenle ihbara konu edilemeyeceğini, ilgili Yargıtay ilamlarından da anlaşılacağı üzere özelleşen ÇEDAŞ şirketinin vurduğu mühürün bozulması ile mühür bozma suçunun oluşmayacağını belirterek hükmü istinaf etmiştir.
Mühür bozma suçu 765 Sayılı TCK'nun "Devlet İdaresi Aleyhine İşlenen Cürümler" başlıklı üçüncü babının "Mühür Fekki ve Hükümlerinin Muhafazası Altında Bulunan Eşyayı Çalmak" başlıklı onuncu faslındaki 274. Maddesinde düzenlenmişken, 5237 Sayılı TCK'nun "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı üçüncü kısmının, "Kamu Güvenine Karşı Suçlar" başlıklı dördüncü bölümünde "Mühür Bozma" başlıklı 203. Maddesinde; "Kanun veya yetkili makamların emri uyarınca bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için konulan mührü kaldıran veya konuluş amacına aykırı hareket eden kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiştir.
Millete ve Devlete Karşı Suçlar 5237 Sayılı Kanunun dördüncü kısmında, 247 ila 343. Maddeleri arasında 8 bölüm halinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere kanun koyucu 5237 Sayılı TCK'nu sistematiğinde "Mühür Bozma" suçunu Devlet otoritesine karşı işlenen suçlar bölümünde değil kamu güvenine karşı işlenen suçlar bölümünde düzenlemiştir. Nitekim mevzuat gereği konulan mührün kaldırılmasının kamu güvenini sarsacağı hususunda da şüphe bulunmamaktadır.
Mühür bozma suçu, mührün kaldırılması veya konuluş amacına aykırı hareket edilmesi ile oluşmaktadır. Seçimlik hareketlerden birinin yapılması ile suç oluştuğundan, ayrıca bir zarar veya somut bir tehlikenin doğması gerekli görülmemiştir.
Suçun seçimlik hareketlerinden ilki, kanun veya yetkili makamın emri ile konulan mührün kaldırılmasıdır. Mührün kaldırılması fiili, mührün konulduğu eşya üzerinden sökülmesi ya da bozulması şeklinde işlenebilir.
Suçun oluşumu açısından diğer seçimlik hareket ise; mührün konuluş amacına aykırı davranılması olarak düzenlenmiştir. Bu seçimlik hareketin gerçekleştirilmesinde, konulan mührün fiziken kaldırılması suçun oluşması açısından şart değildir. Örneğin, mührün bir faaliyetin engellenmesi için konulması halinde, mühür sökülmese bile faaliyet devam edilmesi durumunda suç oluşabilecektir.
Mühür, kamu idaresi tarafından belirli bir mal veya eşyanın aynen muhafaza edilmesi, varlığının aynen korunmasının sağlanması ya da bir faaliyetin engellenmesi gibi amaçlarla konulmaktadır. Mühürleme, kanun ya da yetkili makamların emri uyarınca yapılmaktadır. Kanunlarda, bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için mühür konulması şeklinde bir düzenlemeye yer verilmesi durumunda, kanunun emriyle konulan mühür söz konusu olmaktadır. Ayrıca idari organlar kanunlarla, bir iş veya işlemin yerine getirilmesi konusunda yetkili kılınabilirler. Nitekim önceden Devlet eliyle yapılmakta olan birçok kamu hizmeti günümüzde kamu otoritesinin denetim ve gözetiminde özel sektör tarafından yerine getirilmektedir. Kanunla verilen bu yetkiyi kullanan organlar, bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için mühür konulması emrini verebilirler. Burada mühürleme emrini verme yetkisi, dayanağını yine kanundan almaktadır.
TCK'nun 203. Maddesindeki "kanun veya yetkili makamların" şeklinde düzenlemeyle "veya" bağlacı kullanılarak mühürlemeyi ya yetkili makamların yapması ya da dayanağını kanundan alması amaçlanmıştır.
Öte yandan, kanunda yer alan "yetkili makam" ibaresinin belirsiz olduğu gerekçesiyle, idari makamlara çerçevesi belli olmayan, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanda düzenleme yapma imkanı sağlandığı belirtilerek kuralın, Anayasanın 2 ve 38. Maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de, Anayasa Mahkemesince 22/05/2013 gün ve 77-66 sayı ile; "...İtiraz konusu kuralda yer alan yetkili makamlar, kendilerine kanunlarla verilmiş yetkiye dayanarak mühür koymaktadırlar. Bir başka ifadeyle, bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için kanunla yetkili kılınan makam, bu yetkisini 'mühürleme' yapmak suretiyle kullanmaktadır. Dolayısıyla, mühürleme yetkisinin hangi makamlar tarafından kullanılacağı, kapsamı ve sınırları kanunlarla önceden belirlenmiş olmaktadır. Bu durumda, yetkili makamların emri ile mühür konulması, çerçevesi sınırsız, belirsiz, geniş bir alanın idarenin düzenlemesine bırakıldığı anlamına gelmeyeceği, bu nedenle 26.9.2004 günlü, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 203. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan 'veya yetkili makamların emri uyarınca' ibaresinin Anayasa'nın 2 ve 38. Maddesinde aykırı olmadığına" karar verilmek suretiyle, kapsamı ve sınırları kanunla belirlenmek suretiyle mühürleme işleminin yetkili makamlarca yapılmasının hukuka uygun bir işlem olduğu belirtilmiştir.
Somut olay incelendiğinde;
Sanığın, katılan kuruma olan elektrik borcu nedeniyle ikametinin elektriği kesilerek evinde kurulu bulunan 45868 abone nolu elektrik sayacının 23/02/2010 tarihinde mühürlenmesinden sonra sanığın, sayaca takılan mührü kırıp, elektrik sayaçtan geçecek şekilde mührün konuluş amacına aykırı olarak elektrik kullanımına devam ettiği ve bu durumun 27.02.2010 tarihinde Çedaş görevlilerince tespit edilerek kaçak/usulsüz elektrik tespit tutanağının düzenlendiği, bu şekilde sanığın üzerine atılı suçu işlediği; sanık savunması ve ikrarı, mümzii tanıkların beyanları, dosya içerisinde mevcut Kaçak/Usulsüz Elektrik Tespit Tutanağı ve Sayaç Kesme ve Mühürleme Tutanağı, ihbarda bulunan ilam ve tüm dosya kapsamından anlaşılmakla; İlk Derece Mahkemesince verilen hükmün açıklanmasına ilişkin kararda bir isabetsizlik görülmemiştir.
Her ne kadar sanık vekili; ÇEDAŞ şirketinin vurduğu mühürün bozulması ile mühür bozma suçunun oluşmayacağını, zira bu şirketin özelleştirildiğini belirtmiş ise de; Yargıtay 11.Ceza Dairesinin 12/10/2016 tarihli, 2015/3303 esas, 2016/6906 sayılı ve Yargıtay 21.Ceza Dairesinin 15/12/2015 tarihli, 2015/13099 esas, 2015/6218 sayılı kararlarından da anlaşılacağı üzere; katılan kurum Çamlıbel Elektrik Dağıtım A.Ş'nin mühürleme tarihi olan 23/02/2010 tarihinden sonra 31/08/2010 tarihinde özelleştirildiği anlaşılmakla; sanık vekilinin bu yöndeki istinaf sebepleri de yerinde görülmemiştir.
Sanık vekili yine istinaf dilekçesinde; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin ilamdan sonra müvekkili sanığın işlediği iddia olunan suça ilişkin ilamın kesin nitelikte olduğunu ve hiçbir yargısal denetimden geçmediğini, bu nedenle ihbara konu edilemeyeceğini belirtmiş ise de; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09/02/2016 tarihli, 2014/8-71 esas, 2016/42 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin ilamdan sonra işlenen suçla ilgili kesin nitelikte mahkumiyet hükmü verilmesi halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin ilama yönelik ihbarda bulunulmasına engel teşkil etmeyeceğinin belirtilmesi karşısında sanık vekilinin bu istinaf sebebi de yerinde görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre diğer istinaf itirazlarının ayrı ayrı reddine,
Ancak;
Yargıtay 11.Ceza Dairesinin 22/12/2014 tarihli, 2014/6072 esas, 2014/22125 sayılı kararında ; "Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilirken, yasa gereği vekalet ücretine hükmedilmiş ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi değiştikten sonra hükmün açıklanması gerekmişse, bu tarihte yürürlükte bulunan tarifedeki miktardan, ilk kararla verilen miktar mahsup edildikten sonra aradaki farka hükmedilecektir. Aksi halde sanığa, bir davada iki kez vekalet ücreti yüklenmiş olunacaktır" şeklinde belirtilmesi karşısında ilk kararda katılan lehine 1.000 TL vekalet ücretine hükmedildiği, ikinci verilen karar tarihinde yürürlükte olan A.A.Ü.T'ne göre maktu vekalet ücretinin 1.800 TL olduğu, ilk verilen karardaki vekalet ücreti mahsup edildikten sonra kalan miktar olan 800 TL vekalet ücretine hükmedilmemesi,
Kanuna aykırı olup, katılan vekilinin istinaf başvurusunun yerinde olduğu ancak bu hususun yeniden yargılama yapmayı gerektirmeyip CMK’nın 280/1-a. maddesine göre düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hüküm fıkrasının 5. Bendinden sonra gelmek üzere “Kendini vekille temsil ettiren katılan tarafa; ilk kararda katılan lehine 1.000 TL vekalet ücretine hükmedildiği, ikinci verilen karar tarihinde yürürlükte olan A.A.Ü.T'ne göre maktu vekalet ücretinin 1.800 TL olduğu, bu miktardan ilk verilen karardaki vekalet ücreti mahsup edildikten sonra kalan miktar olan 800 TL vekalet ücretinin sanıktan alınarak katılana verilmesine" ibaresinin eklenmesi suretiyle diğer yönleri usul ve kanuna uygun olan hükmün DÜZELTİLEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE,
Dosyanın hükmü veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine,
Kararın İlk Derece Mahkemesince ilgililere tebliğine, kesin olmak üzere 13.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)