AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no’ları 30504/10 ve 33134/10
Turan ŞAT / Türkiye
ve Mehmet HORUŞ / Türkiye
Başkan,
Egidijus Kūris,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 16 Haziran 2020 tarihinde Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Sırasıyla 28 Nisan 2010 ve 29 Nisan 2010 tarihlerinde yapılan yukarıda anılan başvuruları göz önüne alarak,
6 Nisan 2018 tarihli, başvuranların mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunu beyan etme kararını göz önüne alarak,
Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere karşılık olarak başvuranlar tarafından ibraz edilen görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Birinci davadaki başvuran Turan Şat, 1975 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara Barosuna bağlı Avukat G. Zorcu tarafından temsil edilmiştir.
2. İkinci davadaki başvuran Mehmet Horuş, 1977 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat A. Yağlı tarafından temsil edilmiştir.
3. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Arka Plan
5. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından bakılan bir hakaret davası bağlamında, başvuranlar, bir avukat olan sanığı temsil eden avukatlar arasındaydı. Hakaret davası, sanığın Barolar Birliği başkan adaylığı kampanyası sırasında, Yargıtay’ı ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nu eleştiren konuşmasıyla ilgiliydi.
6. Başvuranların olaylara ilişkin kendi anlatımlarına göre, 9 Kasım 2005 tarihli duruşmada, davaya başkanlık eden Hakim H.U., Cumhuriyet savcısıyla alçak sesle konuşmaya başlamış, başvuranlar dahil olmak üzere sanık avukatları, söz konusu hakimin daha yüksek sesle konuşmasını talep ettiklerinde hakim sadece Cumhuriyet savcısıyla konuştuğu şeklinde yanıt vermiştir. Buna karşılık olarak, başvuranlar, hâkimin yargılama sırasında Cumhuriyet savcısıyla özel olarak konuşma hakkının olmadığı yanıtını vermişlerdir. Daha sonra hâkim onlara durumu çarpıtmaya çalıştıklarını ve aslında sadece çok yüksek sesle konuşabileceğini söylemiştir. Avukatlardan biri hâkimin şimdi yüksek sesle konuşmakta olduğunu belirtmiştir. Hâkim avukatları edepsizlik etmeyin diyerek azarlamış ve onlara ikinci tekil şahısta (otur yerine) hitap ederek oturmalarını emretmiştir. Avukatlar bu atışmanın duruşma tutanaklarına yansıtılmasını istemiştir. Hâkim olayları şu şekilde kaydetmiştir:
“Cumhuriyet savcısının görüşünü sorarken, avukatların hepsi birden uygunsuz söylemlerde bulunmuşlar ve beni duyamadıklarını belirtmişlerdir, bu yüzden onlara oturmalarını emrettim, buna karşılık olarak, şimdi bağırmaya başladığıma göre sesimin duyulabileceği yanıtını vermişlerdir. Bu yüzden onlardan edepsizlik etmemelerini istedim.”
7. Başvuranlar da dâhil olmak üzere duruşmada bulunan avukatlar, olayların anlatımının tutanaklara tam olarak yansıtılmadığı kanaatiyle olaylara ilişkin kendi anlatımlarını ayrı bir kâğıda hazırlayarak bunu toplu olarak imzalamışlardır.
Hâkim H.U. aleyhinde tazminat yargılamaları
8. Başvuranlar da dâhil olmak üzere bu davadaki tüm avukatlar, 9 Kasım 2005 tarihli olaylara dayanarak, Hâkim H.U.’nun 9 Kasım 2005 tarihli duruşma tutanaklarında olayları doğru bir şekilde yansıtmadığını ileri sürmüş ve Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi nezdinde Hâkim H.U. aleyhine bir tazminat davası açmışlardır. Ayrıca, hâkimin kendilerine karşı tutumunun aşağılayıcı, çatışmaya yönelik olduğunu ve bu nedenle gerilimeneden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Her biri, hâkimden toplu olarak talep edilen toplam 4.000 TL’ye (yaklaşık 1.500 avro) tekabül eden, manevi tazminat bakımından sembolik bir miktar olduğunu düşündükleri 200 TL (ilgili zamanda yaklaşık 125 avro) talep etmiştir.
9. Buna cevaben, Hakim H.U., iddiaları reddetmiş ve 9 Kasım 2005 tarihli duruşmada davacılara yönelik eylemlerinin ve sözlerinin yalnızca mahkeme salonunun düzenini korumaya yönelik olduğunu ileri sürmüştür. Bu bakımdan, yirmi avukatın hepsinin aynı anda onunla konuşamayacağını açıklamıştır. Son olarak, Yargıtay’ın davaya bakma yetkisine sahip bulunduğunu ileri sürmüştür.
10. Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi, 5 Haziran 2007 tarihinde, davayı inceleme yetkisinin Yargıtay’a ait olduğuna hükmederek görevsizlik gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
11. Bu nedenle, başvuranlar ve diğer davacılar, 7 Kasım 2007 tarihinde, Yargıtay nezdinde dava açmışlardır.
12. Yargıtay üç duruşma yaptıktan sonra 27 Ocak 2009 tarihinde davayı esastan reddetmiştir. Yargıtay, gerekçesinde, başvuranların 9 Kasım 2005 tarihli duruşma tutanaklarının söz konusu olayı doğru bir şekilde yansıtmadığını ileri sürerek davalarını Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 § 4 maddesine dayandırdıklarını kaydetmiştir. Davalı hâkim, başvuranların hakaret edici nitelikte olduğu kanaatinde oldukları “edepsizlik etmeyin” ifadesi de dâhil olmak üzere olayı tutanaklara yansıtmıştır. Bununla birlikte, ne tek başına bu ifade ne de başvurulduğu bağlam ya da olayların hâkim tarafından hazırlanan tutanaklara yansıtılma şekli, Hâkim H.U.’nun başkanlık ettiği davanın sonucunu etkileyecek nitelikteydi. Yargıtay, ayrıca, davalı hâkimin niyetinin mahkeme salonunun düzenini korumak olduğunu ve başvuranları rencide etmek olmadığını kaydetmiştir. Yargıtay, davayı reddederken, her bir davacıya 500 TL para cezası vermiş ve her birinin hâkime 250 TL tutarında manevi tazminat ödemesine hükmetmiştir. Yargıtay, ayrıca, Hâkim H.U’nun yasal temsil masraflarının davacılar tarafından karşılanmasına hükmetmiştir.
13. Bu tür uyuşmazlıklarda temyiz organı rolüyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 14 Ekim 2009 tarihinde, başvuranların temyiz başvurusunu değer bakımından (ratione valoris) reddetmiştir.
İlgili iç hukuk ve uygulama
14. Hâkimlerin bağımsızlığı, Türkiye Anayasasında güvence altına alınmaktadır. Anayasa, herhangi bir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere veya hâkimlere emir ve talimat vermesini veya tavsiyede bulunmasını yasaklamaktadır (Anayasa’nın 138. maddesi).
15. Hâkimler, yargısal görevlerini ifa ettikleri sıradaki yanlış uygulamaları ile ilgili olarak hukuk davalarından tamamen muaf değildir. Olayların gerçekleştiği sırada, mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (1086 sayılı Kanun) 573. maddesi, o zamanlar yürürlükte olduğu şekliyle, aşağıdaki gibidir:
“Hâkimlerin Mesuliyeti
Yargılama faaliyetlerinde [hâkimlerin hatalarına yönelik olarak] [sadece] aşağıda belirtilen gerekçelere dayanılarak tazminat davası açılabilir:
1. İki taraftan birini tesahüp ve iltizam veya garez ve nefsaniyet dolayısıyla diğeri aleyhine kanuna ve adalete mugayir bir hüküm ve karar verilmiş olması,
2. Kabili tevil ve izah olmayacak surette vazıh ve sarahati katiyei kanuniyeye mugayir karar verilmiş olması,
3. Muhakeme zabıtnamesinde mevcut olmayan sebebe binaen hükmedilmiş olması,
4. Muhakeme zabıtnameleriyle kararların tağyir ve tahrif edilmiş ve söylenmeyen bir sözün hüküm ve karara müessir olacak surette söylenmiş gibi gösterilmiş olması,
5. İta veya temin veya vadolunan menfaat dolayısiyle mugayiri kanun hüküm verilmiş olması,
6. İhkakı haktan istinkaf olunması,
7. Yargısal görevlerin makbul bir sebep olmaksızın yapılmaması.
16. 9 Şubat 2011 tarihine kadar yukarıda belirtilen hüküm temelindeki tazminat davaları doğrudan hâkime karşı açılabilirdi. Bu tarihte, bu tür bir dava ancak Devlet aleyhine açılabilecek şekilde hüküm değiştirilmiştir.
17. Son olarak, 1086 sayılı Kanun’da, davanın esastan reddedilmesi durumunda, davacıların 500 ila 5000 TL arasında para cezasına mahkûm edilmesi ve mahkemenin, re’sen, davalı hâkim lehine ödenecek tazminat için uygun miktarı belirlemesi öngörülmüştür.
18. Mevcut Hukuk Muhakemeleri Kanunu da (6100 sayılı Kanun), hâkimlerin yargısal görevlerini yerine getirirken yaptıkları yanlış uygulamalar temelinde tazminat davasına yönelik bir hüküm içermektedir (46. madde). Böyle bir davanın açılma gerekçeleri, eski Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndaki hükümden önemli ölçüde farklı değildir. 6100 sayılı Kanun, ayrıca, Devletin, bu tür bir dava sonucunda hükmedilen tutar bakımından, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde ilgili hâkime rücu edebileceğini öngörmektedir. Ayrıca, tazminat davasının reddedilmesi durumunda, 6100 sayılı Kanun uyarınca, mahkemelerin, davalı artık ilgili hâkim olmadığı için hâkim lehine tazminat vermesi mümkün değildir. Son olarak, hâkimin aynı olayla ilgili cezai veya disiplin mahkûmiyeti, adli yargılamalar bağlamında o hâkim tarafından verilen hukuka aykırı bir yargı kararı nedeniyle tazminat davası açma koşulu teşkil etmemektedir.
19. Hükümet, hâkimlerle ilgili hukuki sorumluluk üzerine doktrinsel bir yorum sunmuştur. Bu yoruma göre, 1086 sayılı Kanun’un 573. maddesinde düzenlenen hüküm, bir hâkimin yükümlülüğünü devreye sokan bir dizi sınırlı gerekçe öngörmüştür ve bu nedenle, bir hâkimden yargısal göreviyle ilgili olmayan bir muamele gördüklerinden şikâyetçi olan davacılar, örneğin basit hakaret için Borçlar Kanunu’nun 41. maddesi uyarınca, haksız fiil hukukunun genel hükümleri kapsamında yalnızca haksız fiil davası açabilecektir.
İlgili Uluslararası Belgeler
Birleşmiş Milletler
20. Yargının Bağımsızlığına İlişkin Temel İlkeler, 1985 yılında Milano’da düzenlenen, Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı üzerine Yedinci BM Kongresi tarafından kabul edilmiştir. Bu temel ilkeler, 29 Kasım 1985 tarihli 40/32 sayılı BM Genel Kurul kararıyla ve 13 Aralık 1985 tarihli 40/146 sayılı kararla onaylanmıştır. İlgili kısım aşağıdaki gibidir:
“16. Disiplin prosedürleri, temyiz hakları ve devletten tazminat isteme hakları saklı kalmak kaydıyla, ulusal hukuka uygun olarak, hâkimler yargısal yetkilerini kullanmalarında uygunsuz davranış veya ihmal gerekçesiyle maddi tazminat istenen hukuk davalarına karşı kişisel dokunulmazlığa sahiptir.
Avrupa Konseyi
21. 8-10 Temmuz 1998[1] tarihli Hâkimlerin Statüsü Hakkında Avrupa Şartı’ndan yapılan ilgili alıntılar aşağıdaki gibidir:
“5.2. Hâkimin görevine ilişkin eylem veya kararlarından dolayı haksız bir şekilde zarar görülmesi halinde, bu zarardan dolayı tazminat hakkı devlet tarafından güvence altına alınır. Kanunda ağır ve mazur görülemez bir şekilde adli göreve ilişkin kuralların ihlal edilmesi halinde, belirli bir zaman içinde devletin bu tazminatı yasal yollarla ilgili hâkime rücu etmesi imkânı öngörülebilecektir. Bu husustaki talebin yetkili mahkemeye sunulmasından önce 1.3’te öngörülen makamın izninin alınması gerekmektedir.
5.3. Her bireyin belirli bir formaliteye bağlı olmaksızın bir davaya ilişkin olarak adli hatalardan dolayı bağımsız bir kurula şikayet hakkı olmalıdır. 5-1’de öngörüldüğü şekliyle, dikkatli ve detaylı bir inceleme sonucunda hâkimin görevini ihmal ettiği ortaya çıkarsa, ilgili kurul meseleyi disiplin kuruluna veya yasaya göre bu konuda yetkili makama bu durumu ileterek, buna öneride bulunur.
22. Hâkimlerin bağımsızlığına, tarafsızlığına ve yetkinliğine ilişkin konularda Avrupa Konseyinin tavsiye organı olan Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), 11. genel kurul toplantısında( 17-19 Kasım 2010, Strazburg) hâlihazırda kabul etmiş olduğu Görüşlerin ana sonuçlarını özetleyen ve düzenleyen Hâkimler Magna Carta’sını (Temel İlkeler) kabul etmiştir. Belgenin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Etik ve sorumluluk
...
21. Yargı hatalarına ilişkin kanun yolu, uygun bir temyiz sistemine dayanmalıdır.
Adaletin idaresindeki diğer kusurlara ilişkin her türlü kanun yolu yalnızca devlete karşı uygulanır.
22. Kasıtlı kusur halleri hariç olmak üzere bir hâkimin, yargı görevlerinin icrasına ilişkin iddialarla ilişkili olarak devletin tazmini şeklinde dahi olsa herhangi bir şahsi sorumluluğa tâbi tutulması uygun değildir. ”
23. Bakanlar Komitesi, 17 Kasım 2010 tarihinde, hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve sorumlulukları hakkında üye devletlere yönelik CM/Rec (2010)12 sayılı Tavsiye Kararını kabul etmiştir. Söz konusu Tavsiye Kararı, bir hâkimin yükümlülüğü veya disiplin işlemleri bakımından aşağıdakileri öngörmektedir:
“66. Hâkimler tarafından davaları karara bağlamak amacıyla gerçekleştirilen kanunu yorumlama, maddi olayları veya delilleri değerlendirme işlemleri; kötü niyet ve ağır ihmal halleri dışında, onlar açısından hukuki sorumluluk veya disiplin sorumluluğu doğurmamalıdır.
67. Hâkimlerin hukuki sorumluluğu, ancak devlet tarafından, tazminata hükmetmek zorunda kalınması halinde, dava açılması suretiyle tespit edilmeye çalışılabilir.
68. Hâkimler tarafından davaları karara bağlamak amacıyla gerçekleştirilen kanunu yorumlama, maddi olayları veya delilleri değerlendirme işlemleri; kötü niyet hali dışında, onlar açısından cezai sorumluluk doğurmamalıdır.
69. Hâkimlerin görevlerini etkin ve usulüne uygun olarak yerine getirmemeleri halinde disiplin süreci başlatılabilir. Bu süreç, bağımsız bir makam veya mahkeme tarafından yürütülmelidir. Bu bağlamda, adil yargılanma hakkına ilişkin tüm güvenceler sağlanmalı ve hâkime, karar ve cezaya itiraz etme hakkı tanınmalıdır. Disiplin cezaları orantılı olmalıdır.
70. Hâkimler, verdikleri kararların temyiz mercilerince bozulması yahut düzeltilmesinden dolayı kişisel olarak sorumlu tutulmamalıdır.
71. Hâkimler, adli görev ifa etmedikleri durumlarda, herhangi bir vatandaş gibi özel hukuk, ceza hukuku ve idare hukuku çerçevesinde sorumludur.Diğer Uluslararası Metinler
24. Evrensel Hâkimler Şartı (Universal Charter of the Judge), Uluslararası Hâkimler Birliği tarafından 17 Kasım 1999 tarihinde onaylanmış ve 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenmiştir. Söz konusu metnin 7 (2) maddesi aşağıdaki gibidir:
“İzin verilen ülkelerde hâkim aleyhine hukuk davası ve yakalama işlemi de dahil olmak üzere ceza davası açılmasına, sadece söz konusu hakimin bağımsızlığının etkilenmemesini güvence altına alan koşullar altında izin verilmelidir.
Hukuki hataların çözümü uygun temyiz sistemleriyle sağlanmalıdır. Adaletin yönetiminde yaşanacak diğer eksikliklerin çözümü sadece Devletten talep edilebilir.
Bir hâkimin, ağır kusurun söz konusu olduğu durumlar hariç olmak üzere, yargısal görevlerinin yerine getirilmesi nedeniyle, devlete geri ödeme yapılması aracılığıyla dahi, herhangi bir kişisel sorumluluğa maruz bırakılması uygun değildir.
ŞİKÂYETLER
25. Başvuranlar, para cezası verilmesinin ve söz konusu tazminat davası sonucunda mahkeme tarafından keyfi ve tek taraflı olarak hükmedilen manevi tazminatın, adalete erişim haklarına yönelik haksız bir kısıtlama teşkil ettiği hususunda şikâyette bulunmuşlardır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEBaşvuruların birleştirilmesi
26. Mahkeme, konu bakımından benzer olmaları sebebiyle, başvuruları tek bir karar kapsamında beraber incelemeyi uygun görmektedir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 42 § 1 maddesi).Sözleşme’nin 6 § 1 ve 13. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
27. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri kapsamında, reddedilen bir dava açmaları nedeniyle para cezası uygulanmasıyla ve keyfi ve tek taraflı olarak aleyhlerinde tazminata hükmedilmesiyle sonuçlanan yargılamaların mahkemeye erişim haklarıyla bağdaşmadığı hususunda şikâyette bulunmuşlardır.
Mahkeme, bu şikâyetin, sadece Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu hükmün ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ... konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından, adil bir şekilde ... görülmesini isteme hakkına sahiptir ...”Tarafların Beyanları
28. Hükümet, para cezası verilmesini ve hakim lehine tazminat ödenmesini öngören mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ile 576 arasında yer alan maddelerinin, davacıları, bu özel usulü hakimlere karşı kötüye ve zarar verme amacıyla kullanmaktan caydırma meşru amacını taşıdığını açıklamıştır. Hükümet ayrıca, hakim lehine tazminata hükmedilmesinin arkasındaki sebebin, hakimin üzerindeki stresi ve dayanaksız bir şekilde hukuk davasına maruz kalmasını azaltmak olduğunu belirtmiştir. Hükümet son olarak, somut dava koşullarına bakıldığında, ne başvuranlara verilen para cezasının ne debaşvuranların ödemesine hükmedilen manevi tazminatın, başvuranların mahkemeye erişim hakkına zarar verecek ölçüde orantısız olmadığını değerlendirmiştir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranların ödemelerine karar verilen toplam tutarın, özellikle başvuranların ekonomik durumları ve meslekleri dikkate alındığında, aşırı olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürmüştür.
29. Başvuranlar, amaçlarının yargının bağımsızlığının güçlendirilmesine yönelik hükümlerin gerekliliğine itiraz etmek olmadığını belirtmişlerdir. Bu kapsamda başvuranlar, bir hâkimin, mahkemede, kendileri de yargısal bir görev yürüten avukatlara karşı söyleyebileceği veya söylemeyeceği hususlar konusunda sınırların bulunduğunu belirtmişlerdir. Başvuranlar bu bağlamda, söz konusu davanın çifte standartları ve Türk adalet sisteminde avukatlara sağlanan korumanın uygulamada yetersizliğini ortaya koyduğunu ifade etmişlerdir. Başvuranlar, ceza adalet sisteminde, avukatların, adli görevlerin yerine getirilmesinde hukuk görevlileri olarak tanındıklarını ve hakimler ve savcılar ile aynı kategoride ve kademede kabul edildiklerini belirtmişlerdir. Ancak başvuranlar, uygulamada, hak ettikleri derecede gerekli saygı ve itibarın kendilerine gösterilmediğini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlara göre, para cezası verilmesi ve dava sonucunda davalı lehine tazminata hükmedilmesi, öngörülebilirlik açısından adalete erişim hakkı konusunda bir sorunu ortaya çıkarmıştır.Mahkemenin değerlendirmesi
30. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin “medeni hukuk” yönünden uygulanabilir olması için, Sözleşme kapsamında korunup korunmadığına bakılmaksızın, en azından savunulabilir gerekçelerle, iç hukuk uyarınca tanınabilen bir “hak” ile ilgili bir ihtilafın söz konusu olması gerektiğini yinelemektedir. Söz konusu ihtilaf, gerçek ve ciddi nitelikte olmalıdır; bu, sadece bir hakkın fiili varlığıyla ilgili değil, aynı zamanda kullanım kapsamı ve şekliyle ilgili olabilir; son olarak, yargılamaların sonucu, söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır ve zayıf bağlantılar veya dolaylı sonuçlar, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin devreye sokulması için yeterli değildir (bk. diğer kararlara ilaveten, Károly Nagy/Macaristan [BD], no. 56665/09, § 60, 14 Eylül 2017 ve ilgili kararda yer alan diğer atıflar).
31. Başvuranlar tarafından, yargısal görevlerinin ifasıyla bağlantılı olarak hâkim aleyhine açılan hukuki sorumluluk davasıyla bağlantı ihtilafa ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin uygulanabilirliği konusunda ortaya çıkabilecek hususla ilgili olarak; Mahkeme, Sözleşme’ye taraf birçok Devlette söz konusu olan durumun aksine (bk. Gryaznov/Rusya, no. 19673/03, § 76, 12 Haziran 2012), Türkiye’de hakimlerin yargısal faaliyetlerine ilişkin hukuk davalarına karşı herhangi bir dokunulmazlıkları bulunmadığının görüldüğünü kaydetmiştir. 2011 yılına kadar, hakimlerin bu tür davalarda doğrudan davalı konumunda olduğu, ancak 2011 yılından itibaren, bir hakimin bu tür bir davada artık davalı konumunda yer almadığı, ancak yine de bu tür davalarda hakimin müdahil olması ve savunma sunması gerektiği görülmektedir. Sonuç olarak, davalı Devletin şu anda bu tür uyuşmazlıklarda taleplere karşılık vermesine karşın, talebin olumlu bulunması halinde, Devletin ilgili hâkimden tazminatı rücu etme hakkı bulunmaktadır.
32. Bu kapsamda, söz konusu ihtilafın yaşandığı dönemde, mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda öngörüldüğü üzere, başvuranların iddia konusu yanlış uygulama nedeniyle tazminat isteme ve doğrudan bir hâkim aleyhine tazminat davası açma hakları bulunduğu açıktır. Davacılar tarafından talep edilen tazminatla veya hâkim lehine hükmedilen tazminatla ilgili olduğu kadarıyla söz konusu yargılamaların sonucu maddi bir boyut içermektedir ve bu nedenle tarafların medeni hakları bakımından belirleyici niteliktedir.
33. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin medeni hukuk yönünün söz konusu yargılamalara uygulanabilir nitelikte olduğunu değerlendirmiştir.
34. Söz konusu yargılamalarda para cezası verilmesinin ve davalı hakim lehine tazminata hükmedilmesinin Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinde yer alan güvencelere uygun olup olmadığı sorusuna ilişkin olarak, Mahkeme bu hususu başvuranların mahkemeye erişim hakları açısından inceleyecektir.
35. Mahkeme, bu bağlamda Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin kişilerin bir mahkeme veya yargı yeri önünde medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olarak herhangi bir talepte bulunma hakkını güvence altına aldığını yinelemektedir. Bu şekilde, söz konusu madde, “mahkeme hakkını” düzenlemektedir. Mahkemeye erişim hakkı, diğer deyişle medeni hukukla ilgili konularda mahkeme önünde dava açma hakkı ise mahkeme hakkının sadece bir yönünü oluşturmaktadır (bk. Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri/Romanya [BD], no. 76943/11, § 84, 29 Kasım 2016 ve Golder/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 36, Seri A no. 18).
35. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi tarafından güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı kesin olmayıp bazı kısıtlamalara tabi tutulabilir. Zira mahkemeye erişim hakkı esasen Devlet tarafından düzenleme gerektirdiği için bu tür sınırlamalara izin verilir. Sözleşmeci Devletler bu tarz düzenlemeleri belirlerken belirli bir takdir payına sahiptir. Sözleşme kapsamındaki gerekliliklerin değerlendirilmesi konusunda son kararı Mahkeme verir. Mahkeme bu hakka getirilen sınırlandırmaların hakkın özüne dokunacak bir şekilde kişinin mahkemeye erişiminin kısıtlanmadığı konusunda ikna edilmelidir. Ayrıca, söz konusu sınırlandırma meşru bir amaç taşımıyorsa ve kullanılan araçlar ile hedeflenilen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmuyorsa, bu sınırlandırma Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile uyumlu olmayacaktır (bk. diğerleri arasında, yukarıda anılan Lupeni Greek Catholic Parish ve Diğerleri, § 89 ve Waite ve Kennedy / Almanya [BD], no. 26083/94, § 59, AİHM 1999‑I).
36. Mahkeme ayrıca, kişinin “mahkeme” veya “yargı yerine” erişimi konusunda maddi olanlar da dâhil olmak üzere, çeşitli sınırlandırmalar uygulanabileceğini yineler. Özellikle, davacıların gerçek bir gereklilik olmadan veya kötü niyetli bir şekilde , mahkemeye başvurmalarının engellenmesi amacıyla para cezası uygulanması, adaletin uygun şekilde yönetilmesinin sağlanması konusunda meşru hedef izlemektedir. Söz konusu karar keyfilik içermedikçe veya uygulanan para cezası mahkemeye erişimi kısıtlayacak bir engel teşkil edecek derecede yüksek olmadıkça, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesine aykırılık teşkil etmeyecektir (bk. Maillard / Fransa, no. 35009/02, § 35, 6 Aralık 2005; Toyaksi ve Diğerleri / Türkiye (k.k.), no. 43569/08 ve diğerleri, 20 Ekim 2010; Krikorian / Fransa (k.k.), no. 6459/07, § 103, 26 Kasım 2013; Grüner / Almanya (k.k.) no. 38130/12, § 18, 17 Ekim 2017).
37. Mahkeme yukarıdaki davalarda para cezası uygulanmasının, başvuranların mahkemeye erişim hakkının kısıtlanmasına neden olmadığı sonucuna varırken; diğerleri arasında, şikayet konusu para cezasının yargılamaların ilk aşamasında uygulanmadığını, söz konusu yerel mahkemelerin yargılamaları yürüttüğünü ve para cezasının ödenmesini hesaba katmaksızın ihtilafı karara bağladığını dikkate almıştır (bk. özellikle yukarıda anılan, Toyaksi ve Diğerleri, ve yukarıda anılan Grüner, § 19).
38. Mahkeme somut davanın koşullarını dikkate alarak, Yargıtay’ın başvuranların esasa ilişkin taleplerini incelemesinin ve reddetmesinin ardından, başvuranların 500 TL tutarında para cezası ödemelerine ve başvuranların davalı hâkimden talep ettikleri aynı miktarın, diğer deyişle 250 TL’nin, hâkim lehine tazminat olarak ödemelerine karar verdiğini kaydeder.
Mahkeme bu nedenle, para cezası uygulanmasını ve hâkim lehine tazminata hükmedilmesini ayrı ayrı inceleyecektir. Ancak bu incelemeyi gerçekleştirirken, söz konusu yargılamaların mahiyetini dikkate alcaktır. Mahkeme bu bağlamda, hâkimin iddia konusu görevi suiistimalinden dolayı söz konusu yargılamaların özel mahiyetinin, hâkimin görevlerine ilişkin önemsiz, üzücü ve açıkça dayanaktan yoksun iddialardan korunması ve kişilere haklarını korumaları amacıyla uygun yöntemler sunulması arasında sağlanması gereken denge açısından değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Mahkeme, daha önce, hâkimlerin tazminat talepli hukuk davalarından muaf tutulmasının, mahkemeye erişim hakkına yönelik izin verilebilir bir kısıtlama olduğunu tespit etmiştir (bk. Ernst ve Diğerleri / Belçika no. 33400/96, § 50, 15 Temmuz 2003 ve yukarıda anılan Gryaznov, § 76). Mahkeme ayrıca, ilgili uluslararası metinlerde ve standartlarda vurgulandığı üzere, yargı bağımsızlığının güvence altına alınması ve hâkimlerin kişisel olarak ve doğrudan hukuk davalarına hedef olmaktan korunması hususlarına büyük önem vermektedir (bk. yukarıda §§ 20 - 24).
39. Bu nedenle, Mahkeme başvuranların taleplerinin Yargıtay tarafından esas bakımından incelenmesinin ardından başvuranlara para cezası uygulandığını kaydeder. Söz konusu para cezalarının yargılamaların ilk aşamasında uygulanması, başvuranların mahkemeye erişim haklarını etkilememiştir. Mahkeme bu bağlamda, davalı hâkime karşı boş yere dava açılması nedeniyle para cezası verilmesi yönündeki uygulamanın, iç hukuk kapsamında açıkça belirtildiğini ve bu nedenle başvuranlar bakımından öngörülebilir olduğunu kaydeder. Söz konusu yargılamaların özel nitelikleri dikkate alındığında, bu kısıtlama ve hâkimlerin kanuni dayanağı olmayan davalardan korunması hususundaki gereklilik, başvuranların mahkemeye erişim haklarının kısıtlanmasına neden olmamıştır.
40. Mahkeme, Yargıtay’ın inisiyatifiyle ve takdire bağlı bir şekilde, davalı hâkim lehine tazminata hükmedilmesinin, tek başına Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilmesine neden olup olmadığı hususunda; ilk olarak davanın yersiz bir şekilde açılmış olması halinde hakime uygun bir tazminat verileceği hususunun, uygulanan kanunda açıkça düzenlendiğini belirtir (bk. yukarıda § 17). Bu nedenle, hâkim lehine tazminata hükmedilmesi, öngörülemez veya keyfi bir uygulama değildir. Mahkeme ikinci olarak, Yargıtay’ın davalı hâkime başvuranların talep ettikleri manevi tazminatla aynı miktarda ödeme yapılmasına hükmettiğini belirtir. Bu sebeple, Yargıtay’ın takdir yetkisini makul olmayan veya keyfi bir biçimde kullandığı söylenemez.
41. Bu hususta Mahkeme, Yargıtay tarafından para cezası verilmesinin ve hâkim lehine tazminata hükmedilmesinin, adaletin doğru şekilde idaresi konusundaki meşru amaca hizmet ettiği kanısındadır. Başvuranlara uygulanan miktarların orantılı olması ve iddialarının esas bakımından değerlendirilmiş olması dikkate alındığında; Mahkeme, başvuranların aşırı bir yüke maruz kaldığına ikna olmamıştır.
42. Dolayısıyla, başvuru açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, 9 Temmuz 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıEgidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] 8-10 Temmuz 1998 tarihinde Strazburg’da toplanan (Avrupa Konseyi bünyesinde düzenlenen toplantı) Avrupa ülkelerinden ve iki uluslararası hakimler birliğinden katılımcılar tarafından kabul edilmiştir; 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinin Yüksek Mahkeme Başkanları toplantısında ve yine 8-10 Nisan 1999 tarihinde Lizbon’da toplanan 25 Avrupa ülkesinden Adalet Bakanlığı hakimleri ve temsilcileri tarafından onaylanmıştır.
Full & Egal Universal Law Academy