AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 48409/06
Suphiye SAVUN ve diğerleri / Türkiye
Başkan
Ksenija Turković,
Yargıçlar
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Abel Campos’un katılımıyla 15 Mart 2016 tarihinde, Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 10 Kasım 2006 tarihinde sunulan başvuruyu dikkate alarak, yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuranlar, 1965 doğumlu Suphiye Savun, 1981 doğumlu Şirin Savun ve 1988 doğumlu İbrahim Savun Türk vatandaşları olup, Şırnak’ta ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosuna bağlı eski Avukat Tahir Elçi tarafından temsil edilmiştir.
2. Başvuranların sırasıyla eşi ve babası olan Ömer Savun, 6 Mayıs 1989 tarihinde, Ormaniçi Köyü Muhtarı H.E. vasıtasıyla Fındık Köyü’ne bağlı Jandarma Karakolu’na çağrılmıştır. H.E., başvuranı Tabur Komutanı A.O.ya teslim etmiştir. Başvuranlara göre, Ömer Savun söz konusu tarihten itibaren kayıptır.
3. Muhtar H.E. ve Ömer Savun’un erkek kardeşi olan Ahmet Savun, 24 Mayıs 1989 tarihinde, ilgilinin akıbeti hakkında bilgi edinmek için Şırnak Eruh Belediye Başkanlığı’na başvurmuşlardır. Ahmet Savun, 7 Haziran 1989 tarihinde, Eruh Savcılığı önünde resmi şikâyette bulunmuştur. Muhtar H.E. ise, 5 Haziran 1989 tarihinde, resmi şikâyette bulunmuştur.
4. Eruh Savcılığı, 8 ve 9 Haziran 1989 tarihlerinde, Eruh İlçe Jandarma Komutanlığı’na yukarıda belirtilen talepleri ve şikâyetleri iletmiştir.
5. Yine 8 Haziran 1989 tarihinde, söz konusu ilçe Komutanlığı bünyesindeki Başçavuş T.A., Güçlükonak Jandarma Komutanlığı’ndan Ömer Savun’un kaybolması konusunda soruşturma yapmasını talep etmiştir.
6. Başçavuş T.A., 15 Haziran 1989 tarihli bir yazı ile, Güçlükonak Komutanlığı tarafından yapılan araştırmalar sonucunda, kaybolan kişinin belirtilen tarihlerde jandarmada olduğunu doğrulayan herhangi bir unsurun bulunmadığını ancak araştırmaların halen devam ettiğini belirtmiştir. Söz konusu Komutanlığa göre, ilgili, büyük olasılıkla PKK’nın üyesiydi.
7. 28 Haziran 1989 günü, Başçavuş T.A., Ömer Savun’un kaybolması sonrasında, Ormaniçi’ndeki birçok köy sakininin Mardin’deki Yalaz ve Sulak Köyleri’ne yerleşmek amacıyla evlerini terk ettiğini belirtilerek, Güçlükonak Komutanlığı’ndan yeniden bilgi talep etmiştir. Başçavuş T.A. aynı zamanda, köy sakinlerinin ifadelerine göre, Ormaniçi’ nde ikamet eden H.D. isimli şahsın, B.A. isimli köy korucusu tarafından canlı canlı yakıldığını belirtmiştir.
8. Başçavuş T.A. tarafından, 10 Temmuz 1989 tarihinde, Eruh Savcılığı’na, Ömer Savun ve H.D.nin kaybolduğu yönündeki iddiaları destekleyebilecek bilgiler bulunmadığı hususunda bilgi verilmiştir.
9. Bunun üzerine, 2 Kasım 1989 tarihinde, Eruh Savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
10. Cizre Sulh Hukuk Mahkemesi, 26 Kasım 2004 tarihinde, Ömer Savun’un 17 Kasım 1991 tarihinde hayatını kaybettiğini varsaydığını beyan etmiştir. Bu durum, mirasın açılmasına imkân vermiştir.
11. 2014 yılında, belirtilmeyen bir tarihte, başvuranlar, yakınlarının ölümü nedeniyle, Şırnak İli Terör ve Terörle Mücadelen Doğan Zararların Karşılanması Komisyonu’na (Bundan sonra metinde “Tazminat Komisyonu” olarak anılacaktır.) başvurmuşlardır.
12. Tazminat Komisyonu, 10 Temmuz 2016 tarihinde, başvuranların tazminat talebini reddetmiştir.
ŞİKÂYETLER
13. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesini ileri sürerek, Ömer Savun’un aydınlatılmamış koşullarda kaybolduğunu ileri sürmektedirler. Öte yandan başvuranlar, bu bağlamda ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın etkin olmamasından şikâyet etmektedirler.
14. Başvuranlar bunun yanı sıra, yakınlarının akıbetiyle ilgili olarak bilgi verilmemesini ve yetkililerin, duydukları sıkıntı karşısında atalet içinde olmalarını, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muamele olarak değerlendirmektedirler.
15. Öte yandan, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanarak, yakınlarının özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
16. Son olarak, başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürerek, şikâyetlerini dile getirebilecekleri etkin bir hukuk yolu bulunmamasından yakınmaktadırlar.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
17. Mahkeme, davaya ilişkin olay ve olguların hukukî değerlendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olup (Tarakhel/İsviçre [BD], No. 29217/12, § 55, AİHM 2014 (özetler)), bu şikâyetleri yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelemek gerektiği kanısındadır.
18. Bu bağlamda Mahkeme, başvurunun esasına ilişkin incelemenin bilhassa, yalnızca iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından ve iç hukuktaki kesinleşmiş karar tarihinden itibaren altı aylık bir süre içinde Mahkeme’ye başvurulabileceğini belirten, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirlenen koşulların bir araya gelmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Öte yandan, bu kural, makamlar ile diğer ilgili kişileri, zaman uzadıkça oluşabilecek belirsizlikten korumayı da hedeflemektedir (Bulut ve Yavuz/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 73065/01, 28 Mayıs 2002; Bayram ve Yıldırım/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 38587/97, AİHM 2002‑III).
19. Bir başvuru yolunun bulunmaması ya da mevcut olan başvuru yollarının etkin olmaması halinde, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen altı aylık süre, kural olarak, ihtilaf konusu eylemlerin meydana geldiği tarihten itibaren başlamaktadır (Hazar ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 62566/00-62577/00 ve No. 62579-62581/00, 10 Ocak 2002). Bununla birlikte, bir başvuran görünüşe göre var olan bir iç hukuk yolunu kullandığında veya ileri sürdüğünde, ancak daha sonra bu yolları etkisiz kılan koşulların var olduğunu farkına vardığında bir takım özel değerlendirmeler dikkate alınabilir. Böyle bir durumda, altı aylık sürenin başlangıç tarihi olarak, başvuranın bu durumu ilk defa öğrendiği veya öğrenmesi gereken tarihi kabul etmek uygun olacaktır (Paul ve Audrey Edwards/Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 46477/99, 7 Haziran 2001, Kıniş/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 13635/04, 28 Haziran 2005 ve Öztürk ve diğerleri/ Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 13745/02, 29 Nisan 2008).
20. Mahkeme, özellikle kaybolma olaylarına ilişkin davalarda altı aylık süre kuralının uygulanması ile ilgili olarak, Varnava ve diğerleri/Türkiye (No. 16064/90, No. 16065/90, No. 16066/ 90, No. 16068/90, No. 16069/90, No. 16070/90, No. 16071/90, No. 16072/90 ve No. 16073/90, §§ 162 ila 166) davasında Büyük Daire tarafından 18 Eylül 2009 tarihinde verilen karara atıfta bulunmaktadır. Bu davada, Mahkeme, yukarıda anılan Bulut ve Yavuz ile Bayram ve Yıldırım kararlarında belirtilen aynı nitelikteki ilkelerin kaybolma olayları ile ilgili davalara gerekli değişikliklerin yapılması koşulu altında (mutatis mutandis) uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır.
21. Kaybolma olaylarına ilişkin davalarda, yetkili ulusal makamların soruşturma açmalarının ve kişinin yaşamının tehlikeye girebileceği koşullarda kaybolmasından itibaren tedbirler almasının zorunlu olmasıyla beraber, soruşturmanın etkin olmaması veya soruşturmanın yapılmaması konusunda Strazburg’a şikâyette bulunmayı düşünen kaybolan kişinin yakınlarının şikâyetlerini Mahkeme’ye dile getirmeleri konusunda gereksiz olarak geç kalmamaları gerekmektedir. Zamanla, tanıkların hafızaları zayıflamakta ve bu tanıkların ya vefat etme ya da bulunamama riski bulunmakta, bazı delil unsurları bozulabilmekte ya da kaybolmakta, ayrıca etkin soruşturma yürütme olasılığı giderek azalmaktadır. Böylelikle, Mahkeme tarafından kararın incelenmesi ve kararın açıklanması, anlam ve etkinlikten yoksun kalma riski taşımaktadır. Dolayısıyla, kaybolma olayları konusunda, başvuranlar Mahkeme’ye başvurmak için süresiz bekleyemezler. Başvuranlar, özen göstermeli ve girişimde bulunmalı ve geç kalmadan şikâyetlerini sunmalıdırlar (yukarıda anılan Varnava ve diğerleri kararı, § 161).
22. Böylelikle, Mahkeme, Varnava ve diğerleri (yukarıda anılan, § 166) davasında, ihtilaf konusu olayların ardından on yıla aşkın bir süre sonra, başvuranların, Mahkeme’ye geç başvurmalarını haklı göstermek için genellikle ulusal düzeyde soruşturmada somut ilerlemeler kaydedildiğini ikna edici bir şekilde kanıtlamaları gerektiğine karar vermiştir.
23. Nitekim Mahkeme, kaybolma olaylarına ilişkin davalarda, başvuranların, soruşturma açılmamasını ya da yürütülen soruşturmanın akamete uğramasını veyahut etkinliğini kaybetmesini, bunun yanı sıra, durum ne olursa olsun, gecikmeye mahal vermeden, gelecekte etkin bir soruşturma yürütüleceğine dair gerçekçi bir ihtimal bulunmadığını farkına varmalarından sonra veya bunları fark etmiş olmaları gerektiği andan itibaren, Mahkeme’ye başvurmak için bariz bir neden olmadan uzun zaman beklediklerinde, başvuruların, vaktinden sonra yapılmış olması nedeniyle reddedilebileceği kanısındadır. Kaybolma olayına ilişkin olarak girişimlerde bulunulduğunda, kayıp kişinin yakınları, önemli fiili veya hukuki sorunları çözecek nitelikte yeni unsurlar elde etmeyi makul olarak bekleyebilirler. Buna karşın, kayda değer bir zaman geçmesinin ardından, soruşturma faaliyetinin önemli derecede ağır işlemesi ve kesintiye uğraması durumunda, öyle bir zaman gelir ki, kayıp kişinin yakınları etkin bir soruşturmanın yürütülmediğinin ve yürütülemeyeceğinin farkına varırlar. Bu koşullarda, şikâyetler ve bilgi talepleri konusunda aileler ve yetkililer arasında gerçek bir iletişim veya soruşturma tedbirlerinin ilerlediğine dair bir emare ya da gerçekçi bir ihtimal bulunduğu sürece, genellikle, olası bir süre aşımına ilişkin sorun ortaya çıkmamaktadır. Bu aşamaya ne zaman gelindiği ise zorunlu olarak davanın kendine özgü koşulları ile ilgilidir (Emrah Aydınlar/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 3575/05, 9 Mart 2010).
24. Somut olayda, Mahkeme, kaybolan şahsın erkek kardeşi ve Köyleri’nin muhtarı, ilgili halen hayattayken kendisini gören son kişinin, Belediye Başkanlığı’na ve Eruh İlçe Savcılığı’na farklı bilgi ve şikâyet talebinde bulunduklarını tespit etmektedir. Mahkeme, bu konuda 2 Kasım 1989 tarihinde verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı başvuranların itiraz etmediklerini kaydetmektedir. Savcının talebi üzerine, 1989 yılında davaya dâhil olan farklı jandarma birimleri tarafından yapılan soruşturmalar, kaybolma olayına ilişkin koşulları açığa vurmamıştır. Yıllar sonra, 26 Kasım 2004 tarihinde, Cizre Sulh Hukuk Mahkemesi, Ömer Savun’un hayatını kaybettiğini varsaydığını beyan etmiştir. Bu beyanında, ilgili mahkeme, kesin olarak, 17 Kasım 1991 tarihinin başvuranların yakınının ölüm tarihi olduğunu kaydetmiştir.
25. Mahkeme, ulusal düzeyde başvuranların bulunduğu son girişim, 2004 yılında Tazminat Komisyonu’na başvurmak olduğunu gözlemlemektedir.
26. Bu bağlamda, burada, Sözleşme’nin 8. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında dile getirilen şikâyetlere ilişkin etkin bir hukuk yolu söz konusu olmakta olup (İçyer/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 18888/02, §§ 73-87, 12 Ocak 2006), Sözleşme’nin 2. maddesine ilişkin şikâyet ile ilgili olarak durum aynı değildir (Yetişen ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 21099/06, 10 Temmuz 2012).
27. Sonuç olarak, söz konusu girişimin Ömer Savun’un kaybolmasına ilişkin koşullar hakkında ulusal makamlarca yürütülen ceza soruşturması bakımından herhangi bir uygunluğu bulunmadığını değerlendirmektedir.
28. Mahkeme, başvuranların yakınının iddia edilen ölümünün tespitine yönelik dava ile ilgili olarak, davanın tek amacının şikâyetçilere mirasçı olarak haklarını kullanma imkânı vermek olmadığını tespit etmektedir. Bu durum, mevcut dava açısından önemli sonuçlara yol açamayacaktır (benzer bir çözüm hususunda, bk. Tüzer/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 22519/06, § 63, 17 Aralık 2013).
29. Somut olayda Mahkeme, başvuranların ifadelerine göre, yakınlarının 6 Mayıs 1989 tarihinde kaybolduğunu ve başvurunun 10 Kasım 2006 tarihinde yani on yedi yıl ve altı ay sonra yapıldığını kaydetmektedir. Dosyadan, başvuranların, 1989 yılına uzanan son soruşturma işlemlerinden itibaren tamamen atalet içinde oldukları anlaşılmaktadır zira bu soruşturmaya katılan Savun ailesinin tek üyesi, kaybolan kişinin erkek kardeşi Ahmet Savun’dur.
30. Bu koşullarda, Mahkeme, başvuranların başvuruda bulunmadan önce, ihtilaf konusu olayların meydana gelmesinin ardından geçen on yedi yılı aşkın uzun sürenin ve savcı tarafından buna bağlı olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararın, böyle bir süreyi haklı gösterme durumunda olmayan başvuranların ihmalkârlığını gösterdiği kanısındadır.
31. Başka bir deyişle, başvuranlar, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen süreye riayet etmelerini engelleyen özel koşulların bulunduğunu kanıtlayabilecek unsurlar sunmamışlardır (bk. yukarıda anılan Yetişen ve diğerleri kararı). Bununla birlikte Mahkeme, Ömer Savun’un kaybolmasını aydınlatacak nitelikte böyle bir koşul oluşturabilecek herhangi bir ilerleme veya kayda değer bir gelişme tespit etmemiştir (Antonio Gutierrez Dorado ve Carmen Dorado Ortiz/İspanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 30141/09, 27 Mart 2012 ve bu kararda yer alan atıflar).
32. Mahkeme, bu değerlendirmeleri ve elinde bulunan unsurları dikkate alarak, başvurunun vaktinden sonra sunulduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 7 Nisan 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Abel CamposKsenija Turković
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
EK
Başvuranların İsim Listesi:
1. Suphiye Savun
2. İbrahim Savun
3. Şirin Savun
Full & Egal Universal Law Academy