AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KAYITTAN DÜŞÜRÜLME KARARI
Başvuru No. 30330/19
Kamile Nur ŞEKER / Türkiye
Başkan
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler
Aleš Pejchal,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
Saadet Yüksel
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 7 Eylül 2021 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 30 Mayıs 2019 tarihli başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir.
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Kamile Nur Şeker, Türk vatandaşı olup, 1991 doğumludur ve Bursa’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, Kocaeli Barosuna bağlı Avukat M. Özveri tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde Türkiye temsilcisi olan Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
2. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Davanın Oluşumu3. Başvuran, 25 Mart 2013 tarihinden itibaren, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumunda (“TÜBİTAK”) araştırmacı olarak çalışmıştır. Başvuranın iş sözleşmesi, İş Kanunu’nda düzenlenmiştir (4857 sayılı Kanun). 278 sayılı 17 Temmuz 1963 tarihli Kanun’la kurulan TÜBİTAK, ulusal önceliklere uygun bilimsel ve teknolojik politikalar hazırlamak ve askeri alanlar da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda araştırmalar yapmakla görevli kamu hukukuna tabi bir tüzel kişidir.
4. TÜBİTAK, 31 Ağustos 2016 tarihinde, İş Kanunu’nun 25. maddesi uyarınca iş sözleşmesinin sona erdirildiğini ve kıdem tazminatı alamayacağını başvurana bildirmiştir. TÜBİTAK, bu kararın, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından ortaya çıkan istisnai koşullar göz önünde bulundurularak, başvuran hakkında duyulan bir şüpheye dayandığını belirtmiştir.
5. Başvuran, 27 Eylül 2016 tarihinde, iş sözleşmesinin haksız feshi nedeniyle Gebze İş Mahkemesi’nde (“İş Mahkemesi”) dava açmıştır. Başvuran, feshin geçersizliğinin tespitini ve tazminat ödenmesini talep etmiştir. Başvuran özellikle, feshin geçerli bir nedene dayanmadığını ve bu nedenle geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, öte yandan, işvereninin İş Kanunu’nun 19. maddesinde öngörülen fesih prosedürüne uymadığını iddia etmiştir.
6. İş Mahkemesi, 2 Aralık 2016 tarihinde bir duruşma yapmış ve tarafları dinlemiştir. Duruşmada, başvuranın avukatı, Yargıtay’ın ilgili içtihadı uyarınca, iş sözleşmesinin şüphe nedeniyle feshedilmesinin (“şüphe feshi”) somut bir olaya dayanması gerektiğini ileri sürmüştür. TÜBİTAK’ın avukatı, iş sözleşmesinin İş Kanunu’nun 25 II (e) maddesine uygun olarak feshedildiğini belirtmiştir. Söz konusu avukat, TÜBİTAK’ın 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimine ilişkin koşulları dikkate alarak, çalışanlarıyla olan ilişkilerinde gereken güven bağını bozabilecek en küçük bir şüpheye müsamaha gösteremeyeceğini belirtmiştir. Bu bağlamda, avukat özellikle, TÜBİTAK’ın Savunma Bakanlığı ve birçok kamu kurumu için “gizli” olarak sınıflandırılan projeleri yürüten bir kurum olduğunu vurgulamıştır. TÜBİTAK’ın avukatı buna ek olarak, iş sözleşmesinin usulsüzlükler içerdiğini, zira sözleşmenin kurumun işe alım politikasına ve buna ilişkin genelgelere uygun olarak düzenlenmediğini ifade etmiştir. Avukat, aynı zamanda, başvuran hakkında bilgiler verebilecek tanıkların ifadelerinin dinlenmesini talep etmiştir. Başvuranın avukatı, TÜBİTAK’ın iş sözleşmesinin feshedilmesini haklı gösterebilecek herhangi bir olguya atıfta bulunmadığını iddia ederek, bu talebe karşı çıkmıştır.
7. İş Mahkemesi, aynı gün, yani 2 Aralık 2016 tarihinde kararını vermiştir. İş Mahkemesi öncelikle dosyanın durumunu dikkate alarak TÜBİTAK tarafından sunulan tanıkların dinlenmesi yönündeki talebin reddedilmesine karar vermiştir. Bunun devamında İş Mahkemesi, başvuranın tarafından açılan davanın reddine karar vermiştir.
İş Mahkemesinin gerekçesi şu şekildedir. Söz konusu feshin geçerli bir nedene dayandığını kanıtlama görevi, işverene aittir. TÜBİTAK, fesih gerekçesinin, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından çalışanı hakkında duyduğu şüphe olduğunu ileri sürmüştür. Şüphe nedeniyle fesih, işveren ve çalışan arasındaki iş ilişkisinin devamı için gerekli olan güvenin kaybolması veya ciddi şekilde zedelenmesi nedeniyle işveren tarafından iş sözleşmesinin feshedilmesi olarak tanımlanmıştır. Somut olayda, TÜBİTAK’ın birçok hassas projeyi yürütmesi ve ulusal güvenlik alanında çalışması nedeniyle, söz konusu feshin geçerli bir nedene dayandığının kabul edilmesi gerekmektedir.
İş Mahkemesi, başvurana herhangi bir somut eylem atfedilmese bile, FETÖ/PDY örgütü mensubu olduğu iddia edilen birçok üyesinin TÜBİTAK bünyesine sızdığını, bu kurumun imkânlarını kullandığını ve TÜBİTAK bünyesindeki pek çok yönetici ve çalışan hakkında FETÖ/PDY örgütüne üye olma nedeniyle ceza soruşturmaları yürütüldüğünü kaydetmiştir. Dolayısıyla İş Mahkemesi, söz konusu işten çıkarmanın, işverenin çalışanı hakkında duyduğu bir şüpheye dayandığı ve bu şüphenin kurumun faaliyetlerinin stratejik önemi dikkate alındığında geçerli bir neden olarak kabul edilebileceği sonucuna varmıştır.
8. Başvuran, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yargıtay, 15 Mart 2018 tarihinde, temyiz başvurusunu reddetmiş ve İş Mahkemesi’nin tarafından 2 Aralık 2016 tarihli kararında kabul edilen gerekçeleri onamıştır.
9. Başvuran aynı zamanda, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, başvurana 20 Şubat 2019 tarihinde bildirilen, 5 Şubat 2019 tarihli kararla bu başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın şikâyetlerinin esasen mahkemeler tarafından delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olduğu ve mahkemelerin kararlarının keyfi veya açıkça hukuka aykırı olduğunun düşünülmesini sağlayacak herhangi bir unsurun mevcut olmadığı kanısına varmıştır.
Arabulucunun Önünde Yürütülen Prosedür10. Mevcut davanın bildirilmesinin ardından Hükümet tarafından sunulan görüşlerden, başvuranın 16 Mayıs 2018 tarihinde (başvurunun sunulmasından önce), Arabuluculuk Kanunu’nda (6325 sayılı Kanun) öngörülen prosedürden yararlanmak amacıyla Gebze Arabuluculuk Bürosu’na başvurduğu anlaşılmaktadır. Başvuran özellikle, iş sözleşmesinin feshedilmesi nedeniyle kıdem tazminatı talep etmiştir.
11. Hükümet, arabuluculuk prosedürünün sonunda, başvuranın ve işvereninin bir anlaşmaya vardıklarını ve bu anlaşma gereğince, TÜBİTAK’ın ilgiliye 29 Haziran 2018 tarihinde 28.131,35 Türk lirası (söz konusu dönemdeki kur oranına göre yaklaşık 5.210 avro) tutarında bir tazminat ödediğini belirtmiştir.
12. Öte yandan, yine Hükümet tarafından bildirilen ve başvuran tarafından itiraz edilmeyen bilgilere göre, başvuran bir başka işverenin yanında 30 Kasım 2017 tarihinden beri çalışmaktadır.
İlgili İç Hukuk ve Uygulaması13. İç hukuktaki yasal çerçeve ve uygulaması, Pişkin/Türkiye (No. 33399/18, §§ 34-45, 15 Aralık 2020) kararında belirtilmektedir.
14. Arabuluculuk Kanunu’nun (6325 sayılı Kanun) 18. maddesinin 5. fıkrası aşağıdaki gibidir:
“Arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz.”
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, adil bir yargılamadan yararlanamamasından ve dolayısıyla, etkin bir adli korumadan yoksun bırakılmasından şikâyetçidir. Başvuran, aynı zamanda Anayasa’nın 49. maddesi tarafından güvence altına alınan çalışma hakkının ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu belirtmektedir. Başvuran, ulusal mahkemeleri, kendi ifadesine göre, keyfi işten çıkarmalara karşı çalışanları korumayı amaçlayan özel bir prosedürü öngören İş Kanunu’nun 18 ila 21. maddelerini ihlal etmekle suçlamaktadır. Öte yandan, başvuran, Anayasa Mahkemesi’nin kararının usulüne uygun olarak gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir. Son olarak, başvuran, işten çıkarılması akabinde etkin bir adli korumadan yararlanmasının mümkün olmaması nedeniyle, Anayasa’nın 17. maddesi tarafından korunan maddi ve manevi varlığın korunması hakkını ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
15. Öncelikle Hükümet, Mahkemeden, başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermesini talep etmiştir. Hükümet, başvuranın başvurusunu sunmadan önce başlattığı arabuluculuk prosedürü hakkında Mahkemeyi bilgilendirmediğini iddia etmiştir. Hâlbuki Hükümete göre, bir anlaşmaya varılmasıyla sonuçlanan bu prosedürün sonucu mevcut davayı doğrudan etkilemiştir. Böylelikle başvuran, davanın çözümü için bu temel bilgiyi Mahkemeye bildirmeyerek, bireysel başvuru hakkını kötüye kullanmıştır.
16. İkinci olarak, Hükümet, Mahkemeyi, başvuranın mağdur sıfatına sahip olmaması nedeniyle başvuruyu reddetmeye davet etmiştir. Hükümet, arabuluculuk prosedürünün sonunda, başvuranın ve işvereninin dostane bir anlaşmaya vardıklarını ve bu anlaşma gereğince, TÜBİTAK’ın ilgiliye 29 Haziran 2018 tarihinde 28.131,35 Türk lirası tutarında bir tazminat ödediğini belirtmiştir. Hükümet, Arabuluculuk Kanunu’nun 18. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, arabuluculuk prosedürünün sonunda bir anlaşmaya varılması halinde, tarafların anlaşmaya konu edilen hususlara ilişkin olarak bundan böyle herhangi bir dava açamayacaklarını vurgulamıştır. Dolayısıyla Hükümet, başvuranın bundan böyle Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur olduğunu ileri süremeyeceğini ve başvurunun Sözleşme’nin hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmaz olduğunu ifade etmiştir.
17. Başvuran, arabuluculuk prosedürünün sonunda işvereniyle varılan anlaşmanın içeriği hakkında herhangi bir ayrıntı vermeksizin iddialarını sürdürmüştür. Başvuran, Hükümet tarafından belirtilen meblağı kıdem tazminatı olarak aldığını kabul etmiştir. Başvuran, bununla birlikte, söz konusu meblağın, geçerli bir neden olmaksızın işten çıkarılması neticesinde mahrum kaldığı 4 ila 8 aylık maaşa karşılık gelen, işsizlik ödeneği ve yeniden işe alınma ödeneğinden yoksun bırakılması hususları bakımından açıkça yetersiz olduğunu belirtmektedir.
18. Mahkeme, bir başvuranın davanın incelenmesi için önem arz eden bir olaya ilişkin olarak başından beri kendisini bilgilendirmemesinin, ilke olarak, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesini sağlayabileceğini hatırlatmaktadır (bk., örnek olarak, Gross/İsviçre [BD], No. 67810/10, §§ 35-36, AİHM 2014). Eksik ve dolayısıyla yanıltıcı bir bilgi, özellikle bu bilginin davanın özüyle ilgili olması ve başvuranın hangi nedenle ilgili bilgileri ortaya koymadığına dair yeterli bir açıklama sunmaması durumunda, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilmektedir (Hüttner/Almanya (k.k.), No. 23130/04, 9 Haziran 2006; Predescu/Romanya, No. 21447/03, §§ 25-26, 2 Aralık 2008 ve Kowal/Polonya (k.k.), No. 2912/11, 18 Eylül 2012). Bununla birlikte, bu türden davalarda bile, ilgilinin Mahkemeyi yanıltma niyeti, yeterli bir kesinlikle tespit edilmelidir (Belošević/Hırvatistan, (k.k.), No. 57242/13, 3 Aralık 2019, § 47, bu kararda yapılan atıflarla birlikte).
19. Mahkeme ayrıca, İç Tüzüğü’nün 44 C § 1 maddesi uyarınca, bir tarafın ilgili bilgileri kendi isteğiyle açıklamaması halinde, bu davranıştan uygun gördüğü sonuçları çıkarabileceğini ve özellikle Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasında yer alan üç bentten herhangi biri uyarınca davayı kayıttan düşürebileceğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Belošević kararı, § 48, bu kararda yapılan atıflarla birlikte).
20. Bu nedenle Mahkeme öncelikle, başvuranın dile getirmediği ve Hükümetin Mahkeme’nin dikkatine sunduğu, bir anlaşmaya varılmasıyla sonuçlanan arabuluculuk prosedürünün (yukarıda 10-11. paragraflar), başvurunun incelenmesinin devamını haklı kılan bir neden olarak görülüp görülmediğinin ve dolayısıyla başvurunun, Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi uyarınca kayıttan düşürülebileceği sonucuna varılmasını sağlayıp sağlayamayacağının tespit edilmesinin uygun olduğu kanısına varmaktadır. Bu hükmün ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Yargılamanın her aşamasında, Mahkeme aşağıdaki koşulların oluştuğu kanısına varırsa bir başvurunun kayıttan düşürülmesine karar verebilir.
(...)
c) Mahkemenin saptadığı herhangi bir başka gerekçeden ötürü, başvurunun incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan bir neden görülmezse.
Ancak, bu Sözleşme ve Protokolleri ile güvence altına alınan insan haklarına saygının gerekli kıldığı hallerde, Mahkeme başvuruyu incelemeye devam eder.”
21. Mahkemenin kanaatine göre, bizzat başvuran tarafından 16 Mayıs 2018 tarihinde başlatılan arabuluculuk prosedürü kapsamında bir anlaşmaya varılması (bk., yukarıda 10. paragraf), başvurunun kabul edilebilirliği ve esasının değerlendirilmesi için, belirleyici olmasa da, şüphesiz uygun bir bilgidir. Mahkeme önünde, başvuranın ulusal mahkemeleri, keyfi işten çıkarmalara karşı çalışanların korunmasına yönelik özel bir prosedürü öngörebilecek, İş Kanunu’nun 18 ila 21. maddelerini ihlal etmekle suçladığını gözlemlemek gerekmektedir. Başvuran, feshin geçersizliği ve bir tazminatın ödenmesi talebiyle başvurduğu ulusal mahkemeler önünde yürütülen yargılamadan şikâyetçi olmaktadır. Hâlbuki Hükümetin görüşlerinden, arabuluculuk prosedürünün en azından bu hükümlerin öngördüğü güvencelerin bir yönüyle, yani kıdem tazminatının ödenmesiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bu prosedürün sonunda, taraflar bir anlaşmaya varmış ve başvuran, kıdem tazminatı bağlamında bir meblağ almıştır. Başvurunun yapılmasından önce, arabuluculukla ilgili anlaşmaya varılmıştır ve başvuran, Mahkemeyi bu arabuluculuk prosedürü hakkında bilgilendirmemesine ilişkin herhangi bir açıklama sunmamıştır. Ayrıca başvuran, Hükümetin görüşlerine cevaben sunduğu görüşlerinde, anlaşmanın şartlarına ilişkin herhangi bir ayrıntı vermemiş ve bu anlaşmanın mevcut davanın konusunu kapsamadığını iddia etmemiştir (yukarıda 17. paragraf).
22. Mahkeme ayrıca, bir avukat tarafından temsil edilen başvuranın, başvurusunu sunduğunda, dile getirmediği ve derhal açıklaması gereken bilgilerin adaletin iyi yönetimi için bu denli önemli olduğunu bilmesi gerektiği, zira arabuluculukla ilgili anlaşmanın iş sözleşmesinin feshedilmesine ilişkin haklardan vazgeçilmesi olarak yorumlanacak nitelikte olduğu kanısına varmaktadır. Nitekim bu anlaşma pratikte, başvuranın işini kaybetmesinden dolayı dile getirdiği şikâyetlerin belirli bir dereceye kadar giderilmesini sağlamıştır. Ayrıca, başvuranın 6325 sayılı Kanun’un 18. maddesinin 5. fıkrası uyarınca arabuluculukla çözüme kavuşturulan sorunlara ilişkin dava açma hakkından vazgeçmesi durumunda, baskı altında hareket ettiğini ileri sürmek zor olacaktır (yukarıda 14. paragraf; ayrıca bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Calì ve diğerleri/İtalya (kayıttan düşürme), No. 52332/99, § 25, 19 Mayıs 2005 ve yukarıda anılan Belošević kararı, § 52, bu kararda yapılan atıflarla birlikte).
23. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, İç Tüzüğün 44 C § 1. maddesinin son cümlesi (in fine) anlamında, başvuranın arabuluculuk kapsamında işvereniyle uzlaşmaya vardığını dile getirmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendi anlamında, başvurunun incelenmesinin devamını haklı kılan bir nedenin bulunmadığı sonucuna varılmasının uygun olduğu kanaatindedir (yukarıda anılan Belošević kararı, § 53). Mahkeme, öte yandan, Sözleşme ve Protokolleri tarafından güvence altına alınan insan haklarına saygı ilkesinin başvurunun incelenmesini gerektirmediği kanaatine varmaktadır (Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesi (in fine)). Mahkeme, yukarıda vardığı sonucu dikkate alarak, Hükümet tarafından ileri sürülen kabul edilemezlik itirazlarının incelenmesinin gereksiz olduğunu değerlendirmektedir.
Dolayısıyla, başvurunun kayıttan düşürülmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 30 Eylül 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir._2}
Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan