AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 20079/15
Agnessa SIGALOVA / Türkiye
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Anja Seibert-Fohr,
Stéphane Pisani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla, Komite halinde 25 Şubat 2025 tarihinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve 1964 doğumlu bir Rus vatandaşı olan, Moskova’da ikamet eden ve İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Bağatur tarafından temsil edilen Agnessa Sigalova’nın (“başvuran”), 21 Nisan 2015 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu 20079/15 no.lu başvuruyu,
Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyetin, söz konusu dönemde Türkiye temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesi yönündeki kararı,
Tarafların görüşlerini,
Rus Hükümetinin, davaya müdahil olarak katılma hakkını kullanmak istemediği yönündeki beyanını (Sözleşme’nin 36. maddesinin 1. fıkrası) dikkate alarak,
Gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Dava, özel kişiler arasında bir devre mülk kiralama sözleşmesine ilişkin bir uyuşmazlıkla ilgilidir.
2. Başvuranın 39 yıllık bir süre için bir villaya ilişkin ortak kira sözleşmesi imzaladığı şirketin iflas etmesinin ardından, söz konusu şirketin mal varlıkları açık artırma ile satılmıştır.
3. Villayı satın alan üçüncü taraf şirket, başvuranın villayı tahliye etmesi için bir yargılama başlatmış ve son olarak davayı kazanmıştır.
4. Böylelikle, özellikle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da dâhil olmak üzere, hukuk mahkemeleri, başvuranın dayandığı sözleşmenin tapu sicilinde belirtilmeyen sıradan bir belge olduğu ve bir noterin huzurunda düzenlenen resmi bir belge olmadığı ve bu nedenle, sözleşmenin başvuran şirket tarafından İcra Dairesi aracılığıyla yürütülen tahliye prosedürünü engelleyemeyeceği kanaatine varmışlardır. Bununla birlikte hukuk mahkemeleri, ilgilinin özellikle sözleşmesinin iflastan önce yapıldığını kanıtlayarak, haklarını ileri sürmek için menfi (olumsuz) tespit davası açma imkânına sahip olduğunu belirtmişlerdir.
5. Başvuranın sunduğu bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi tarafından 28 Kasım 2014 tarihinde reddedilmiştir.
6. Hükümet, başvuranın yukarıda belirtilen prosedür devam ederken menfi tespit davası açtığını ve son olarak, bu davayı kazandığını Mahkemeye bildirmiştir. Nitekim, kendisine başvurulan mahkeme, 29 Mayıs 2018 tarihli kararında, başvuranın 39 yıllık bir sözleşmeye sahip olduğunu, kararlaştırılan süreler boyunca yalnızca villadan değil, aynı zamanda villanın bulunduğu konutun tüm altyapı ve hizmetlerinden yararlanabileceğini ve ilgiliden bu bağlamda herhangi bir kiranın talep edilemeyeceğini tespit etmiştir. Bu karar, Yargıtay tarafından 17 Ocak 2019 tarihinde onanmıştır.
7. Başvuran, devre mülk kiralama sözleşmesinden yararlanma hakkından yoksun bırakılması nedeniyle, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol'ün 1. maddesi anlamında mülkiyete saygı hakkının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
8. İlke olarak, Sözleşme ile düzenlenen başvuru hakkının amacına açıkça aykırı olan ve Mahkemenin iyi işlemesini ya da Mahkeme önündeki yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini engelleyen, bir başvuranın her türlü davranışı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında kötüye kullanma olarak nitelendirilebilmektedir (S.A.S./Fransa [BD], no. 43835/11, § 66, AİHM 2014 (özetler), ve Bivolaru/Romanya, no. 28796/04, § 82, 28 Şubat 2017).
9. Bu hüküm uyarınca, bir başvurunun özellikle bilerek uydurma olay ve olgulara dayandırılması halinde kötüye kullanıldığına karar verilebilmektedir (diğer birçok karar arasında bk. Akdıvar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, §§ 53-54, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1996-IV, ve Gogitidze ve diğerleri/Gürcistan, no. 36862/05, § 76, 12 Mayıs 2015). Ayrıca, eksik ve dolayısıyla yanıltıcı bir bilgi, özellikle bu bilginin davanın özüyle ilgili olması ve başvuranın hangi nedenle ilgili bilgileri sunmadığına dair yeterli bir açıklamada bulunmaması durumunda, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilmektedir (örnek olarak bk. Gross/İsviçre [BD], no. 67810/10, § 28, AİHM 2014 ve burada atıfta bulunulan davalar ve Vilches Coronado ve diğerleri/İspanya, no. 55517/14, § 26, 13 Mart 2018). Strazburg’ta görülen yargılama sırasında yeni ve önemli gelişmelerin meydana gelmesi ve başvuranın Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin 7. fıkrası uyarınca kendisine getirilen açık yükümlülüğe rağmen, bu gelişmeleri Mahkemeye bildirmemesi ve böylelikle Mahkemenin dava hakkında tam bir bilgi sahibi olarak karar vermesini engellemesi halinde, aynı durum geçerli olmaktadır (yukarıda anılan Gross kararı, § 28). Bununla birlikte, bu türden durumlarda bile, ilgilinin Mahkemeyi yanıltma niyetinin yine yeterli bir kesinlikle belirlenmesi gerekmektedir (yukarıda anılan Bivolaru kararı, § 82, Safaryan/Ermenistan (k.k.), no. 16346/10, § 24, 14 Ocak 2020, ve Gevorgyan ve diğerleri/Ermenistan (k.k.), no. 66535/10, § 33, 14 Ocak 2020).
10. Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin 7. fıkrası, başvuranlara başvurularına ilişkin olarak mümkün olan bütün bilgileri sunma yükümlülüğü getirdiği şeklinde yorumlanamayacak olsa da bununla birlikte, başvuranlar, ellerinde bulunan ve Mahkeme için davayı tam bir bilgi sahibi olarak inceleyebilmesi amacıyla açıkça belirleyici bir önem taşıyan temel unsurları sunmakla yükümlüdürler (Komatinović/Sırbistan (k.k.), no. 75681/10, 29 Ocak 2013, ve yukarıda anılan Safaryan kararı, § 27).
11. Mevcut davada başvuran, menfi tespit davası ve bu davanın sonucu ile ilgili olarak herhangi bir bilgi vermemiştir. Dolayısıyla, öncelikle bu bilgilerin davanın özüyle ilgili olup olmadığını ve şayet ilgiliyse, başvuranın davranışına ilişkin yeterli bir açıklama sunup sunmadığını inceleme görevi Mahkemeye aittir; aksi takdirde Mahkeme, başvuranın niyetinin Mahkemeyi yanıltmak olduğu sonucuna varabilecektir.
12. Birinci hususla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın menfi tespit davası aracılığıyla davayı kazandığından haberdar olmaksızın, başvuruyu 2018 yılının Kasım ayında Hükümete ilettiğini kaydetmektedir.
13. Mahkeme, bu bilgilerin, Devletin mülkiyete saygı hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülüklerine uyup uymadığının ve başvuranın mağdur sıfatının değerlendirilmesine imkân verebilmesi nedeniyle, başvurunun incelenmesi açısından yine de açıkça belirleyici bir öneme sahip olduğu kanısına varmaktadır.
14. Mahkeme, incelemesi bağlamında ikinci hususa (başvuranın davranışının nedenleri) ilişkin olarak, ilgilinin ihmaline ilişkin herhangi bir açıklamada bulunmadığını ve hatta ilgilinin 2019 yılının Temmuz ayında sunduğu görüşlerinde, Hükümet tarafından menfi tespit davasının sonucundan hareketle mağdur sıfatına ilişkin dile getirilen iddialara yönelik herhangi bir cevap vermediğini gözlemlemektedir.
15. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın, adli bir prosedür aracılığıyla bir tatmin elde ettiğini Mahkemeye bildirmeyerek, başvurusunun esasına ilişkin bir sorunla ilgili olarak Mahkemeyi yanıltmak ve Mahkemenin davanın koşulları hakkında tam bir bilgi sahibi olmasını bilerek engellemek istediğinin yeterince tespit edildiği kanaatine varmaktadır (bk. Şevcenco ve Timoşin/Moldova Cumhuriyeti (k.k.) no. 35215/06 ve 43414/08, § 28, 21 Nisan 2020 ve bu kararda yer alan atıflar).
16. Bu davranış, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilmektedir.
17. Sonuç olarak, başvurunun kabul edilemez olduğu belirtilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 20 Mart 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan