AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 37829/17
Yunus IŞIK / Türkiye
Başkan,
Julia Laffranque,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 28 Mayıs 2019 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 2 Mayıs 2017 tarihinde sunulan yukarıda belirtilen başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Yunus Işık, Türk vatandaşı olup, 1994 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat Y. Göktaş tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
2. Davaya ilişkin olay ve olgular, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Başvuran, 5 Mayıs 2014 tarihinde, zorunlu askerlik hizmetine sağlık yönünden elverişliliğine ilişkin daha önce kendisini muayeneye tabi tutan doktorların olumlu görüşünü almasının ardından, söz konusu hizmeti yerine getirmek için askeri birliğe katılmıştır.
4. Başvuran, 11 Mart 2015 tarihinde, Hakkari Askeri Hastanesine kabul edilmiştir. Bu hastanenin doktorları, 12 Mart 2015 tarihinde, tıbbi bir muayene yapılmasının ve uygun bir tedavinin uygulanmasının ardından, aynı gün düzenlenen bir raporda, başvuranın sol bacağında bir malformasyondan (doğuştan çarpık ayak - “konjenital pes equinovarus deformitesi”) muzdarip olduğu gerekçesiyle askerlik hizmetine elverişli olmadığı sonucuna varmışlardır. Sonuç olarak, ilgili aynı tarihte terhis edilmiştir.
5. Bu rapor, Savunma Bakanlığı Sağlık Müdürlüğü tarafından 8 Mayıs 2015 tarihinde onaylanmış ve 7 Eylül 2015 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
6. Başvuran, 17 Eylül 2015 tarihinde, avukatı aracılığıyla, tazminat için Savunma Bakanlığına idari başvuruda bulunmuştur. Bu başvuru çerçevesinde, başvuran, 12 Mart 2015 tarihli tıbbi raporun düzenlenmesinin ardından terhis edildiğini belirtmiş ve askeri makamları, kendisini tam bir tıbbi muayeneye tabi tutmaksızın askerlik hizmetine elverişli olduğunu açıklamakla ve böylelikle sağlık durumunun buna elverişli olmamasına rağmen kendisini on ay boyunca askerlik hizmeti yapmaya zorlamakla suçlamıştır.
7. İdarenin sessiz kalması karşısında, başvuran, 14 Aralık 2015 tarihinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesine (“Yüksek Mahkeme”) başvurarak, tam yargı davası açmıştır. Başvuran, aynı tarihte düzenlenen, ancak kendisine 7 Eylül 2015 tarihinde tebliğ edilen tıbbi rapora dayanarak, 12 Mart 2015 tarihinde terhis edildiğini belirtmiştir.
8. Yüksek Mahkeme, 23 Aralık 2015 tarihinde, yasal dava açma süresine riayet edilmemesi nedeniyle başvuranın davasını reddetmiştir. Yüksek Mahkeme, başvuranın tazmin edilmesini talep ettiği zararın, idari bir işlemden, yani askerlik hizmetine katılma kararından kaynaklandığını tespit etmiştir. Yüksek Mahkeme, ilgilinin doktorlar tarafından muayene edilmesinin, daha sonra aynı gün hazırlanan tıbbi rapora dayanılarak 12 Mart 2015 tarihinde terhis edilmesinin ardından, ilgilinin sağlık nedenleriyle askerlik hizmetinden muaf tutulması gerektiğini öğrendiğini belirtmiştir. Yüksek Mahkeme dolayısıyla, ilke olarak, bu tarihte, idari işlemlere ilişkin olarak, 1602 sayılı Kanun’un 40. maddesinde öngörülen altmış günlük dava açma süresinin işlemeye başlaması gerektiği kanısına varmıştır. Bununla birlikte, Yüksek Mahkeme, davacıların lehine olan yerleşik bir içtihat ışığında, ilgilinin, 12 Mart 2015 tarihli tıbbi raporun makamlar tarafından onaylandığı ve kesinleştiği tarihte, kendisinin iddia ettiği zararın varlığından haberdar olduğunun varsayıldığı kanaatine varmıştır. Yine, Yüksek Mahkemeye göre, başvuranın zorunlu askerlik hizmetine alınmaması gerektiğini en geç 8 Mayıs 2015 tarihinde öğrenmiş olduğu varsayılmıştır. Yüksek Mahkeme, altmış günlük sürenin sona erdiği tarihin (“dies ad quem”) 7 Temmuz 2015 olduğu sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Yüksek Mahkeme, başvuranın, 17 Eylül 2015 tarihinde idari başvurusunu sunarak, tazminat talebinin sunulması için tanınan süreye riayet etmediği ve dolayısıyla, tam yargı davasının açılması için öngörülen yasal süreye de uymadığı kanısına varmıştır.
9. Başvuran, 2 Şubat 2016 tarihinde, avukatı aracılığıyla karar düzeltme başvurusunu sunmuştur. Başvuran, bu başvurusunda, kendi ifadesine göre, askeri birliğe katılmasından kaynaklanan zararın varlığından 12 Mart 2015 tarihinde değil, 7 Eylül 2015 tarihinde haberdar olduğunu ifade etmiştir.
10. Yüksek Mahkeme, 15 Haziran 2016 tarihinde, temyiz edilen kararın kanun ve usule uygun olduğu gerekçesiyle, bu başvuruyu reddetmiştir.
11. Başvuran tarafından kendisine bireysel başvuru sunulan Anayasa Mahkemesi, 20 Ocak 2017 tarihinde, temyiz edilen Yüksek Mahkeme kararının Anayasa’nın hükümlerini ihlal etmediği ve ilgilinin başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, bu bireysel başvuruyu reddetmiştir. Bu karar, 13 Şubat 2017 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
B. İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması
12. 4 Temmuz 1972 tarihli 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun “Dava Açma Süresi” başlıklı 40. maddesi aşağıdaki gibidir:
“ Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açma süresi her çeşit işlemlerde yazılı bildirim tarihinden itibaren (...) altmış gündür (...) ”
13. Bu Kanun’un “İptal ve Tam Yargı Davaları” başlıklı 42. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ İlgililer, haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davaları ile birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı, icra tarihinden itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler (...) ”
14. Aynı Kanun’un “Doğrudan Doğruya Tam Yargı Davası Açılması” başlıklı 43. maddesi şu şekildedir:
“ İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmadan önce, bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri lazımdır.
Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde bu konudaki işlemin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler. ”
15. Yüksek Mahkemenin içtihadına göre, idari bir işlemin ya da eylemin bildirilme tarihi ilke olarak dava açma süresinin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Bununla birlikte, davacının zarar verici işlemi veya eylemi göz ardı edemeyeceği tespit edildiğinde, süre tebligat tarihinde değil, işlemden ya da eylemden haberdar olunduğu tarihte işlemeye başlamaktadır (bk., örnek olarak, HCAM, 1. Bölüm, 18 Aralık 1990 tarihli karar, 89/1579E – 90/1039K, Derleme No. 7).
16. Bununla birlikte, itiraz edilen idari işlem veya eylem fiziksel bütünlükle ilgili olduğunda, Yüksek Mahkemenin içtihadı, süreyi işlemden ya da eylemden haberdar olunduğu tarihte değil, davacının lehine olan, tıbbi raporun onaylandığı tarihte başlatmaktadır (bk., diğer kararlar arasından, HCAM, 2. Bölüm, 13 Şubat 2002 tarihli karar, 2001/406E – 2002/148K, Derleme No. 17, HCAM, 2. Bölüm, 3 Aralık 2003 tarihli karar, 2003/471E – 2003/867K, Derleme No. 19, ve HCAM, 2. Bölüm, 23 Kasım 2005 tarihli karar, 2005/784E – 2005/830K, Derleme No. 21).
ŞİKÂYETLER
17. Başvuran, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddelerine dayanarak, yasal dava açma süresine uyulmaması nedeniyle tam yargı davasının reddedilmesinin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğini belirtmektedir. Başvuran aynı zamanda, davanın koşullarının Sözleşme’nin 4. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
18. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 ve 13. maddeleri bağlamındaki şikâyetlere ilişkin olarak, bunların Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamına girdiğini ve yalnızca bu madde açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
19. Mahkeme bu bağlamda, erişim hakkının bir yönünü oluşturduğu “mahkeme hakkının” (Golder/Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 36, A serisi No. 18) mutlak olmadığını ve özellikle bir başvurunun kabul edilebilirlik koşullarına ilişkin olarak zımnen kabul edilen sınırlamalara elverişli olduğunu, zira bu hakkın doğası gereği, bu bağlamda belirli bir takdir yetkisine sahip olan Devlet tarafından bir düzenleme yapılmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Vo/Fransa [BD], No. 53924/00, § 92, AİHM 2004‑VIII). Bununla birlikte, uygulanan sınırlamalar, hakkı özünden ihlal edecek şekilde ya da derecede kişiye açık olan erişimi sınırlandırmamalıdır. Ayrıca, sınırlamalar yalnızca, meşru bir amaç izlemesi ve kullanılan araçlar ile hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisinin bulunmaması halinde Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla bağdaşmaktadır (bk., diğer kararlar arasından, Al-Dulimi ve Montana Management Inc./İsviçre [BD], No. 5809/08, § 129, 21 Haziran 2016, ve Paroisse Gréco-Catholique Lupeni ve diğerleri/Romanya ([BD], No. 76943/11, § 89, 29 Kasım 2016).
20. Mahkeme aynı zamanda, kendisini yerel mahkemelerin yerine koymakla yükümlü olmadığını hatırlatmaktadır. Yerel mevzuatı yorumlama görevi öncelikle, ulusal makamlara ve özellikle mahkemelere ve yüksek yargı organlarına aittir. Keyfi ya da açıkça mantığa aykırı bir yorumlamanın söz konusu olması koşuluyla (bk., Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, § 86, AİHM 2007 I), Mahkemenin görevi, bu türden bir yorumlamanın etkilerinin Sözleşme’yle uyumlu olup olmadığını denetlemekle sınırlıdır (Waite ve Kennedy/Almanya [BD], No. 26083/94, § 54, AİHM 1999 I, ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], No. 59552/08, § 51, AİHM 2015). Bu durum özellikle, belgelerin sunulmasını veya davaların açılmasını düzenleyen sürelere ilişkin kurallar gibi usul kurallarının mahkemeler tarafından yorumlanması hususunda geçerlidir (Miragall Escolano ve diğerleri/İspanya, No. 38366/97 ve diğer 9 başvuru, § 33, AİHM 2000-I).
21. Mahkeme öte yandan, dava açmak için uyulması gereken formalite ve sürelere ilişkin düzenlemenin adaletin iyi yönetiminin sağlanmasını ve özellikle hukuki güvenlik ilkesine riayet edilmesini amaçladığını hatırlatmaktadır. İlgililer, bu kuralların uygulanmasını bekleyebilmelidirler. Bununla birlikte, söz konusu kurallar veya bunlara ilişkin yapılan uygulama yargılanabilir kişinin mevcut olan bir hukuk yolunu kullanmasını engellememelidir (Pérez de Rada Cavanilles/İspanya, 28 Ekim 1998, § 45, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998‑VIII). Erişim hakkının etkinliği, kişinin haklarına yönelik bir müdahaleyi oluşturan bir işleme itiraz etme yönünde açık ve somut bir imkândan yararlanmasını gerektirmektedir (Bellet /Fransa, 4 Aralık 1995, A serisi No. 333‑B, § 31, ve Cañete de Goñi/İspanya, No. 55782/00, § 34, AİHM 2002‑VIII).
22. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın, askeri birliğe katılmasından önce, tıbbi bir muayeneye tabi tutulduğunu ve askerlik hizmetine elverişli olduğuna karar verildiğini ve bu muayenenin sonuçlarına itiraz etmediğini gözlemlemektedir. Askeri birliğe katılmasının ardından, ilgilinin doğuştan çarpık ayaktan (“konjenital pes equinovarus deformitesi”) muzdarip olduğunu tespit eden tıbbi rapora dayanılarak, 12 Mart 2015 tarihinde askerlik görevine elverişsiz olduğuna karar verilmiş ve ilgili aynı gün terhis edilmiştir.
23. Mahkeme ardından, başvuranın Yüksek Mahkemeye başvurarak, askerlik hizmetine fiziksel yönden elverişsizliğine rağmen askerlik hizmetinde geçirdiği on ay boyunca maruz kaldığını düşündüğü zarar için tazminat elde edilmesine yönelik tam yargı davası açtığını kaydetmektedir. Bu dava, 1602 sayılı Kanun’un 40. maddesi uyarınca yasal dava açma süresine uyulmaması nedeniyle Yüksek Mahkeme tarafından reddedilmiştir. Yüksek Mahkeme, söz konusu davanın başvuranın askerlik hizmetine elverişsizliğine rağmen yapılan, askeri birliğe katılma işlemine karşı açıldığı kanaatine varmış ve bu davanın, 12 Mart 2015 tarihinde düzenlenen, ilgilinin askerlik hizmetine elverişsiz olduğunu gösteren tıbbi raporun onaylandığı tarihten itibaren altmış günlük bir süre içinde açılması gerektiği değerlendirmesinde bulunmuştur (yukarıda 8. ‑paragraf).
24. Mahkeme, mevcut davada ortaya çıkan esas sorunun, Yüksek Mahkemeye başvurulmasına ilişkin iç hukuk kurallarının uygulanma şeklinin aşırı bir sınırlama veya başvuranın mahkemeye erişim hakkının özüne ihlal teşkil edip etmediği hususu olduğu kanısına varmaktadır.
25. Mahkeme, 1602 sayılı Kanun’un, davanın idari bir işlem ya da idari bir eylemle ilgili olmasına göre farklı dava açma sürelerini öngördüğünü kaydetmektedir. Mahkeme, somut olayda, yerel mahkemelerin başvuranın açtığı tam yargı davasının, askerliğe elverişsiz olmasına rağmen yapılan, askeri birliğe katılma yönündeki idari işlemle ilgili olduğu ve bu işlemden doğan zararın 12 Mart 2015 tarihli tıbbi raporla tespit edildiğini saptamaktadır. Yüksek Mahkemeye göre, 1602 sayılı Kanun’un 40. maddesi uyarınca, ihtilaf konusu işleme ilişkin olarak altmış gün olan dava açma süresinin, bu raporun düzenlendiği tarihte işlemeye başlaması gerekmekteydi ve ilgili, bu rapor aracılığıyla askeri birliğe katılma kararının zarar verici niteliğinden haberdar olmuştur. Bu nedenle, Yüksek Mahkeme, bu konuya ilişkin içtihadına uyarak (yukarıda 16. paragraf), başvuranın lehine olan, yani tıbbi raporun onaylandığı 8 Mayıs 2015 tarihinde dava açma süresini başlatmıştır. Yine, Yüksek Mahkeme, altmış günlük sürenin sona erdiği tarihin (“dies ad quem”) 7 Temmuz 2015 olduğu kanısına varmasının ardından, Yüksek Mahkeme, başvuranın, 17 Eylül 2015 tarihinde idari başvurusunu sunarak, tazminat talebinin sunulması için tanınan süreye riayet etmediği ve dolayısıyla, tam yargı davasının açılması için öngörülen yasal süreye de uymadığı gerekçesiyle başvuranın davasını reddetmiştir.
26. Mahkeme, davanın kendine özgü koşullarında, yerel mahkemenin ilgili iç hukuk kuralları ışığında davaya ilişkin olayları incelemesinin ardından başvuranın altmış gün olan yasal dava açma süresinin ötesinde davasını açtığı sonucuna vardığını gözlemlemektedir. Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından işlendiği iddia edilen fiili veya hukuki hataları inceleme konusunda sınırlı yetkiye sahip olduğunu hatırlatarak, mevcut davada, Yüksek Mahkemenin başvuranın davası hakkında karar verme şeklinin keyfi bir unsur taşıdığının veya açıkça mantığa aykırı olduğunun görülmediği kanısına varmaktadır.
27. Gerçekte Mahkeme, başvuranın Hakkari Askeri Hastanesine bir önceki gün kabul edilmesinin ardından bu hastanede yapılan tıbbi muayeneden sonra 12 Mart 2005 tarihinde terhis edilmesi nedeniyle, hem başvuranın terhis edilmesinin gerekçesini hem de verilen terhis kararının dayanağını oluşturan tıbbi raporun varlığını göz ardı etmesinin pek anlaşılabilir olmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda 4. paragraf). Bu hususta, Mahkeme, davacının şikâyete konu edilen işlemi göz ardı edemeyeceği gösterildiğinde, sürenin bu işlemin tebliğ edildiği tarihte değil, bu işlemden haberdar olunduğu tarihte işlemeye başladığı yönünde Yüksek Mahkemenin içtihadını dikkate almaktadır (yukarıda 15. paragraf).
28. Bu koşullarda, Mahkemenin kanaatine göre, başvuran, Yüksek Mahkeme tarafından yapılan usul kurallarına ilişkin yorumlamanın, dava açma süresinin yalnızca davayı açacak kişinin geçerli olarak dava açacak bir durumda bulunduğu tarihten, yani ilgilinin dava açmak istediği, haklarını ihlal eden eylem, işlem ya da karardan haberdar olduğu ya da olabildiği tarihten itibaren işleyebileceği yönündeki ilkeye aykırı olarak mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğini makul bir şekilde ileri süremeyecektir (Gezer/Türkiye (k.k.), No. 29040/09, 28 Mart 2017, § 33).
29. Dolayısıyla Mahkeme, dava açma süresine uyulmaması nedeniyle tam yargı davasının reddedilmesinin gerçekte, Yüksek Mahkemenin söz konusu süreyi tıbbi raporun onaylandığı tarihte başlattığı yönünde başvuran tarafından ileri sürülen durumla ilgili olmadığı, ancak ilgilinin uygulanabilir yasal süre konusunda yanılması durumuyla ilgili olduğu kanaatine varmaktadır.
30. Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, iç hukukun somut olaya ilişkin hükümleri uyarınca altmış günlük yasal dava açma süresinin uygulanmasının ve bu sürenin başlangıç noktasının 12 Mart 2015 tarihli tıbbi raporun onaylandığı 8 Mayıs 2015 tarihi olarak belirlenmesinin, bu durumda, aşırı bir sınırlama ya da Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında mahkemeye erişim hakkının özüne ihlal teşkil etmediği sonucuna varmaktadır. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve bu kısım, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
31. Sözleşme’nin 4. maddesinin ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak, başvuran, askerlik hizmetini yapma konusunda kendisine getirilen yükümlülük nedeniyle zorunlu bir görevi yapmaya zorlanmasından şikâyet etmektedir. Mahkeme, vardığı sonucu göz önünde bulundurarak (yukarıda 30. paragraf), başvuranın kendi ihmali nedeniyle bu şikâyeti Yüksek Mahkemeye geçerli olarak sunmadığını tespit etmektedir. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 20 Haziran 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy