AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BÜYÜK DAİRE
YETKISIZLIK KARARI
Başvuru No. 54155/16
SLOVENYA / HIRVATİSTAN
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Linos-Alexandre Sicilianos,
Jon Fridrik Kjølbro,
Ksenija Turković,
Angelika Nußberger,
Paul Lemmens,
Síofra O’Leary,
Vincent A. De Gaetano,
Helen Keller,
Branko Lubarda,
Pere Pastor Vilanova,
Alena Poláčková,
Marko Bošnjak,
Latif Hüseynov,
Jovan Ilievski,
Lado Chanturia,
Arnfinn Bårdsen,
ve Yazı İşleri Müdürü Johan Callewaert’ın katılımıyla, 18 Kasım 2020 tarihinde toplanan Büyük Daire heyeti,
12 Haziran 2019 ve 18 Kasım 2020 tarihlerinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
Devletlerarası bir ihtilafa ilişkin bu başvuru (Başvuru No: 54155/16), 15 Eylül 2016 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 33. maddesi uyarınca, Slovenya Cumhuriyeti Hükümeti tarafından Hırvatistan Cumhuriyeti Hükümetine karşı sunulmuştur. Slovenya Hükümeti (“başvuran Hükümet”), kendi yetkilisi Pintar Gosenca tarafından temsil edilmiştir. Hırvatistan Hükümeti (“davalı Hükümet”), kendi yetkilisi Š. Stažnik tarafından temsil edilmiştir. Başvuru, Mahkemenin Üçüncü Bölümüne tahsis edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 51. maddesinin 1. fıkrası, “İç Tüzük”). Daire, 18 Aralık 2018 tarihinde, iki Hükümet tarafından sunulan görüşler ışığında, Büyük Daire incelemesi için davadan el çekmiştir, bu karara taraflardan hiçbiri itiraz etmemiştir (Sözleşme’nin 30. maddesi). Başvurunun kabul edilebilirliği hakkında, 12 Haziran 2019 tarihinde, Strazburg’da İnsan Hakları Sarayında kamuya açık bir duruşma gerçekleştirilmiştir (İç Tüzük’ün 51. maddesinin 5. fıkrası ile 71. maddesinin 1. fıkrası).Mahkeme huzuruna çıkanlar:
(a) Davalı Hükümet adına:
Yetkili Š. Stažnik,
Hukuk müşavirleri
J. McBride, N. Katić,
Avukatlar
L. Barberić, A. Krmek;
(b) Başvuran Hükümet adına:
Yetkili N. Pintar Gosenca,
Hukuk müşavirleri
A. Polak Petrič,
B. Juratowitch QC,
M. Menard,
D. Müller,
Avukatlar M. Dragonja,
M. Prevc,
E. Lap,
B. Pucelj,
K. Rejec Longar.
Mahkeme, McBride, Polak Petrič ve Juratowitch QC’nin beyanlarını dinlemiştir. Ardından Stažnik, McBride ve Juratowitch QC, hâkimler tarafından sorulan soruları yanıtlamışlardır.
OLAY VE OLGULAR
Davanın Genel Bağlamı Davanın genel olgusal ve hukuki bağlamı, Mahkemenin Kovačić ve diğerleri/Slovenya ([BD], no. 44574/98, 45133/98 ve 48316/99, §§ 27-31, 3 Ekim 2008), Ališić ve diğerleri/Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti ([BD], no. 60642/08, AİHM 2014) ve Ljubljanska banka d.d. ((k.k.), no. 29003/07, 12 Mayıs 2015) davalarında tespit ettiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir. 1989-1990 yıllarında, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nde (“YSFC”) gerçekleştirilen ekonomik reformlardan önce, bu ülkedeki ticari bankacılık sistemi “basit” ve “ortak” bankalardan oluşuyordu. Her basit banka, kendi tüzel kişiliğine sahip olmakla birlikte, YSFC’nin ortak dokuz bankasından birinin organizasyon yapısına entegre edilmişti. Kural olarak, basit bankalar, kuruldukları bölgenin tamamında, yani YSFC’yi oluşturan cumhuriyetlerden (Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Slovenya) veya özerk illerden birinde (Kosova ve Voyvodina) bulunan toplumsal sermayeli olan şirketler tarafından kurulmuştur ve bu bankaların malikleri de söz konusu şirketlerdir. Yugoslav öz-yönetim modelinin amiral gemileri olan toplumsal sermayeli şirketler, özel mülkiyet rejimi veya kamu mülkiyeti rejimine değil, iş organizasyonunun komünist bir anlayışına göre yönetimini sağlayan çalışanları tarafından ortak olarak tutulan bir mülkiyet rejimine tabi tutulmuştur. Ortak bir banka kurulması için en az iki basit bankanın bir araya gelmesi gerekmekteydi. Ljubljana Bank (Slovence ve Hırvatça’da Ljubljanska Banka) 1955 yılında o zamanki Slovenya Halk Cumhuriyeti Kanunları uyarınca kurulmuştur. Bu banka, 1969 yılında o zamanlar Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti olan Zagreb’de bir ofis açmıştır. 1978 yılından 1 Ocak 1990 tarihine kadar, Ljubljana’daki Ljubljana Bankası (bundan sonra “Ljubljana Bankası Genel Merkezi”), bir “ortak banka” olarak faaliyet göstermiş ve Saraybosna’daki Ljubljana Base Bank (“Slovence’deLjubljanska banka – združena banka”), Zagreb’deki Ljubljana Base Bank, Üsküp’teki Ljubljana Base Bank ve bir dizi başka basit bankanın birleşiminden oluşmuştur. Yine bu aynı dönem süresince, Zagreb’de bulunan Ljubljana Bankası Genel Merkezi, Zagreb’de bulunan Ljubljana Basit Bankası (Hırvatça’da Ljubljanska banka – Osnovna banka Zagreb) gibi “basit banka” olarak faaliyet göstermiş ve o zamanki Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti hukukuna göre ayrı bir tüzel kişi olarak yetkilendirilmiştir. Ancak Ljubljana Bankasının organizasyon yapısına entegre edilmiştir.1989-1990 reformları çerçevesinde YSFC, yukarıda açıklanan basit bankalar ve ilişkili bankalar sistemine son vermiştir. Bankacılık düzenlemelerindeki değişiklikler, bazı basit bankaların özerkliği seçmesine izin verirken, diğerleri daha önce bağlı oldukları eski ortak bankaların şubeleri (tüzel kişilik statüsü tanınmayan) haline gelmiştir. 19 Aralık 1989 tarihinde, Ljubljana Bankası Genel Merkezi bir anonim şirkete dönüştürülmüş (Slovence’de delniška družba, “d.d.”) ve yeniden o zamanki Slovenya Sosyalist Cumhuriyeti üzerine tescil olmuştur. Bu değişiklik aynı gün ticari şirketler siciline işlenmiş ve 1 Ocak 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ljubljana’nın Zagreb’deki basit bankası, 1 Ocak 1990 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, eski sosyalist Slovenya ve Hırvatistan Cumhuriyetleri’nin ticari şirketlerinin sicillerinde Zagreb Genel Merkezi (Slovence’de Ljubljanska banka d.d. Ljubljana –Glavna podružnica Zagreb; Hırvatça’da Ljubljanska banka d.d. Ljubljana –Glavna filijala Zagreb) adı altında tüzel kişiliğe sahip olmayan Ljubljana Bankasının bir şubesi (Slovence’de del podjetja; Hırvatça’da dio poduzeća) olarak 29 Aralık 1989 tarihinde yeniden kaydedilmiştir. Slovenya, 25 Haziran 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan ettikten kısa bir süre sonra Ljubljana Bankası’nı kamulaştırmış ve ardından 1994 yılında, Slovenya Cumhuriyeti’nin egemenlik ve bağımsızlığına ilişkin 1991 Temel Anayasa’da yapılan 1994 değişikliğini takiben Bankayı yeniden yapılandırmıştır. Bu bankanın varlıklarının ve borçlarının hepsi olmasa da çoğu, yeni bir bankaya, Yeni Ljubljana Bankasına (Nova Ljubljanska banka) devredilmiştir. Eski Ljubljana Bankası, başlangıçta Sloven Bankacılık Sektörünün Yeniden Yapılandırılması Dairesi tarafından yönetiliyordu, artık bir Sloven devlet kurumu olan Miras Fonu’nun kontrolü altındadır.Mevcut başvuruya konu olan uyuşmazlıklar Slovenya’nın Mahkemeye sunduğu başvuru, başlangıçta Ljubljana Bankasının ve/veya Ljubljana Bankasının Zagreb’deki Genel Merkezinin (bundan sonra toplu olarak, “Ljubljana Bankası” şeklinde anılacaktır) Hırvat mahkemeleri önüne getirdiği yirmi altı münferit hukuk uyuşmazlığıyla ilgiliydi. Başvuran Hükümet, 2 Şubat 2017 tarihinde, bunlara benzer on yedi uyuşmazlık daha eklemiştir. Başvuran Hükümet, davalı hükümetin görüşlerine cevaben sunduğu 12 Temmuz 2017 tarihli ek görüşlerinde, mevcut başvuruya konu olanlara beş uyuşmazlık daha eklemiştir; bunlarla birlikte toplam uyuşmazlık sayısı kırk sekiz olmuştur. Başvuran Hükümet, Ljubljana Bankasının 1991 yılından itibaren kendisine göre temerrüde düştüğünü iddia ettiği Hırvat borçlulara karşı Hırvat mahkemeleri önünde hukuk davaları başlattığını açıklamaktadır. 1994 yılında, Hırvat mahkemeleri önünde bu türden açılmış seksenden fazla dava derdest bulunmaktadır. Bu davalar, esasen Hırvatistan’da tarım ve gıda sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlere verilecek olan kredi ve güvencelerden kaynaklanan borçların geri ödenmemesi ve ödenmesindeki gecikmelerle ilgilidir. Bu yasal işlemler ortalama on sekiz yıl veya daha fazla sürmüştür. Bu seksen davanın yarısından fazlasında, borçlular, Ljubljana Bankasının alacaklarının geri alınmasını engelleyebilecek olan iflas veya tasfiye işlemlerine tabi tutulmuştur. Başvuran Hükümet, 2004 yılından beri Hırvatistan Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere Hırvat mahkemelerinin, Ljubljana Bankasına dava açma yetkisi tanımadığını eklemektedir. Başvuran Hükümet, Hırvat mahkemeleri tarafından benimsenen yoruma göre, Ljubljana Bankasının, eski Yugoslavya döneminde kendilerine verilen krediler nedeniyle çeşitli Hırvat şirketleri üzerinde tuttuğu alacakların, 27 Temmuz 1994 tarihinde yürürlüğe giren 1991 Slovenya Anayasası’na, özellikle de 22 b) maddesinin 1. paragrafına 1994 yılında getirilen değişikliklerin etkisiyle Yeni Ljubljana Bankasına devredildiğini belirtmektedir (yukarıdaki 18. paragraf). Hırvat mahkemeleri buradan, Ljubljana Bankasının, bu kredilerin geri ödenmesi için onlara el koyma yetkisine sahip olmadığı sonucuna varmıştır. Başvuran Hükümet, kendisine göre, söz konusu alacakların temlikinin sadece kısmi olması ve Hırvat borçluların alacaklısının halen Ljubljana Bankası olması sebebiyle, bu yorumun keyfi olduğu kanaatine varmaktadır. Davalı Hükümet ise, Hırvat mahkemeleri tarafından benimsenen bu yorumun evrensel olmadığı ve yalnızca kanunların haklı kıldığı belirli başlı davalar için geçerli olduğu kanaatindedir. Başvuran Hükümet, mevcut başvurunun kapsadığı münferit uyuşmazlıkları dört kategoriye ayırmaktadır. İlk olarak, Hırvat Anayasa Mahkemesinin, Ljubljana Bankasının borçların geri ödenmesini talep etme hakkı olmadığı sonucuna vararak alt derece mahkemelerinin kararlarını onayladığı iddia edilen birçok uyuşmazlık. İkinci olarak, davalı tarafların Anayasa Mahkemesinin bu içtihadından yola çıkarak argümanlarını ileri sürebilecekleri, ancak şu veya bu şekilde başarılı olma şansı olmayan uyuşmazlıklar bağlamında devam edecek olan uyuşmazlıklar. Üçüncü olarak, Ljubljana Bankasının iddialarının reddedilmesiyle sonuçlanacak benzer davalar. Dördüncü olarak, Ljubljana Bankası’nın Hırvat mahkemelerinden kendi lehinde kararlar almayı başardığı, ancak başka nedenlerle bu kararları uygulayamadığı birçok dava. Davalı Hükümet, Slovenya tarafından ileri sürülen kişisel anlaşmazlıklara ilişkin dava dosyalarının büyük bir kısmının, yıllar içerisinde hukuki arşivlerin tutulması hakkındaki Hırvatistan yasalarına uygun şekilde ortadan kaldırıldığını açıklamaktadır.HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMASI
İlgili Slovenya İç Hukuku Slovenya Cumhuriyeti’nin Egemenlik ve Bağımsızlığına İlişkin Kurucu Anayasal Kanun’a ilişkin 1991 Anayasası’nın 22 b) maddesi (Ustavni zakon za izvedbo Temeljne ustavne listine o samostojnosti in neodvisnosti Republike Slovenije, Slovenya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi No. 1/91 (Ustavni zakon o dopolnitvah Ustavnega zakona za izvedbo Temeljne ustavne listine o samostojnosti in neodvisnostiRepublike Slovenije, Slovenya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi, No. 45/94), 1994 Anayasası ile değiştirildiği şekliyle, 27 Temmuz tarihinde yürürlüğe girmiştir ve bu hüküm aşağıdaki gibidir:“Ljubljana d.d., Ljubljana Bankası ve Maribor d.d., Maribor Kredi Bankası, ilgili faaliyetlerini ve varlıklarını bu anayasal Kanun hükümleri uyarınca kurulan yeni bankalara devrederler.
Önceki paragrafın hükümlerine halel getirmeksizin, Ljubljana d.d., Ljubljana Bankası ve Maribor d.d., Maribor Kredi Bankası:
i) alacaklıların eski SSCB’nin diğer cumhuriyetlerinin topraklarında ikamet etmeleri durumunda, ‘yeni mali anlaşma’ tarafından oluşturulan müşterek ve çeşitli sorumluluklardan ve Yugoslavya Ulusal Bankası ve eski SSCB ile ilişkilerden kaynaklanması muhtemel diğer tüm yükümlülüklerden kaynaklanabilecek tüm yükümlülüklere bağlı kalırlar;
ii) bunlardan doğabilecek alacakların ilgili kısmını alıkoyarlar;
iii) Slovenya Cumhuriyeti’nin bu Kanun’un 19. maddesi uyarınca güvence vermediği döviz cari hesapları ve döviz tasarruf hesapları kapsamında sözleşmeye bağlanan yükümlülüklere bağlı kalırlar;
iv) SSCB’nin garanti ettiği ve aktif varlıkları, eski SSCB’nin diğer cumhuriyetlerinde ikamet eden nihai yararlanıcılar tarafından kullanılan yükümlülüklerle hem Yugoslavya Ulusal Bankasına hem de yabancı alacaklılara bağlı kalırlar;
v) bu yükümlülüklere karşılık gelen alacakları saklı tutarlar.
Ljubljana Bankası d.d., Ljubljana, eski SSCB’nin topraklarında kurulmuş olan diğer cumhuriyetlerde kurulmuş şubeleri ve acenteleri ile bağlantılarını sürdürmekte ve döviz tasarruf hesapları ile ilgili olarak Yugoslavya Ulusal Bankasında tutulan alacaklarına karşılık gelen kısmını elinde tutmaktadır.”
2015 Banka Kanunu’nun 25. maddesi (Zakon o bančništvu, ZBan-2, Uradni list RS, št. 25/15) aşağıdaki gibidir:“1) Her banka, bir anonim şirket veya bir Avrupa anonim şirketi yasal şeklini alır.
2) Bu kanunda aksi öngörülmedikçe, anonim şirketlere ve Avrupa anonim şirketlerine ilişkin şirketler Kanunu’ndan kaynaklanan kurallar bankalara da uygulanır.”
2006 Şirketler Kanunu’nun ilgili kısımları (Zakon o gospodarskih družbah, ZGD-1, Uradni list RS, no. 65/09, ek diğer değişikliklerle birlikte) aşağıdaki gibidir:Madde 3
“1) Bu Kanun’un amaçları bakımından şirket, bağımsız ve münhasıran kazanç getiren bir faaliyet yürüten tüzel kişidir.
2) Bu Kanun’un amaçları doğrultusunda, kazançlı bir faaliyet, kâr amaçlı herhangi bir ticari faaliyet olarak tanımlanır.
3) Bu maddenin 1. fıkrasında atıfta bulunulan şirketler aşağıdaki yasal biçimlerden birini alır:
– ortaklık: kollektif şirket veya sınırlı ortaklık şirketi ya da
– anonim şirket: limited şirket, anonim şirket, hisselerle sınırlı ortaklık veya Avrupa anonim şirketi.
4) Önceki paragrafta atıfta bulunulan şirketler, faaliyetlerinin bir kısmı kar amacı gütmeyen bir amaç gütse bile şirket olarak kabul edilir.
5) Kanunda aksi öngörülmedikçe, bir gerçek veya tüzel kişi bir şirket veya ekonomik çıkar grubu oluşturabilir (...)”
Madde 7
“1) (...) bir şirket, [kendi] varlıklarının toplamına kadar olan borçlarından sorumludur.
2) Kanun, bir şirketin ortaklarının, şirketin borçlarından ne zaman ve hangi şartlar altında müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu belirler.”
Madde 8
“1) Aşağıdaki hallerde, yukarıdaki maddeye bakılmaksızın, ortaklar da ortaklığın borçlarından sorumludur:
– Şirketin tüzel kişiliğini gerçek kişiler olarak sürdürmekten men edilecek amaçlarla kötüye kullanmışlarsa,
– Alacaklılarına veya şirketin alacaklılarına zarar vermek amacıyla şirketin tüzel kişiliğini kötüye kullanmışlarsa,
– Şirketin tüzel kişi sıfatıyla elinde bulundurduğu varlıkları kendi mallarıymış gibi hukuka aykırı olarak kullanmışlarsa veya
– Üçüncü şahıslara olan borçlarını ödeyemeyeceğini bildikleri veya bilmeleri gerektiği halde, kendi çıkarları veya başkalarının çıkarları için şirketin varlıklarını azalttıkları takdirde. (...)”
Madde 9 (1)
“İşbu Kanunun bu bölümünün hükümleri, aksi açıkça belirtilmedikçe, tüm şirketler için geçerlidir. (...)”
Madde 168
“1) Anonim şirket, sermayesi paylara bölünmüş bir şirkettir.
2) Mal varlığının tamamına kadar olan borçlarından sorumludur.
3) Anonim şirketin ortakları, anonim şirketin borçlarından sorumlu tutulamaz.”
Madde 169
“Anonim şirket, sözleşmeyi benimseyen bir veya birden fazla gerçek veya tüzel kişi tarafından kurulabilir.”
Madde 265 (1)
“Şirket yönetimi, Şirketin ticari faaliyetlerini bağımsız olarak ve kendi sorumluluğu altında yürütür.”
Madde 266 (1)
“Yönetim şirket adına hareket eder ve şirketi temsil eder. (...)”
Madde 292 (1)
“Bir şirketin hissedarları, bu Kanunda aksi öngörülmedikçe, genel kurulda onunla ilgili konularda haklarını kullanırlar.”
Madde 293 (6)
“(...) Yönetim talep etmedikçe, genel kurul, ticari faaliyetlerin yürütülmesine ilişkin konular hakkında karar veremez.”
1993 Kamu Ekonomik Menfaati Hizmetleri Kanunu’nun ilgili hükümleri (Zakon o gospodarskih javnih službah, ZGJS, Uradni list RS, št. 32/93) aşağıdaki gibidir:
Madde 1
“Bu Kanun, kamu ekonomik çıkarına hizmet eden birimlerin çalışma yöntemlerini ve biçimlerini tanımlar.
Kamu ekonomik menfaatine yönelik hizmetler, halkın piyasa tarafından karşılanamayan ihtiyaçlarının karşılanması için kamu yararına sürekli ve kesintisiz arzı Slovenya Cumhuriyeti veya belediyeler veya diğer yerel makamlar tarafından sağlanması gereken ürün ve hizmet olarak kabul edilen maddi kamusal varlıkları tedarik eder.”
Madde 2
“Kamu ekonomik menfaatine yönelik hizmetler kanunla tanımlanır (...)”
Madde 6
“Slovenya (Devleti) veya yerel makam, aşağıdaki yasal biçimlerden biri altında kamu ekonomik menfaatine yönelik hizmetleri sağlar:
– hizmetin daha az önemli olması veya özellikleri nedeniyle halka açık bir şirket kurmanın veya bir imtiyaz vermenin karlı veya rasyonel olmayacağı durumlarda bir kamu hizmeti birimi,
– Hizmetlerin doğası gereği kârlı bir şekilde işletilemeyen veya böyle olması amaçlanmayan en az bir kamu ekonomik menfaat hizmeti içerdiği durumlarda bir kamu hizmeti kurumu,
– Kârlı bir şekilde işletilebiliyorsa, kamu ekonomik menfaatine en az bir büyük hizmet daha ettiğinde veya faaliyetin tekelci niteliği gerektirdiğinde, bir kamu şirketi veya
– taviz verilmesi.
Kamu hizmeti kurumları ve kamu kuruluşları, kurucularının onaylaması gereken bir yönetim programı oluşturmalıdır.
Devletin, kamu ekonomik çıkarına hizmet sağlamak amacıyla sermayenin bir kısmını elinde bulundurduğu özel hukuka tabi imtiyaz sahipleri ve tüzel kişiler, kamu hizmetlerinin sağlanması için sağlanan prosedürlerle aynı prosedürlere göre çalışırlar.”
İlgili Uluslararası HukukUluslararası anlaşmaların yorumlanması 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’sinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:Madde 31
Genel yorum kuralı
“1. Bir andlaşma, hükümlerine andlaşmanın bütünü içinde ve konu ve amacının ışığında verilecek alelade manaya uygun şekilde iyi niyetle yorumlanır.
2. Bir andlaşmanın yorumu bakımından, (andlaşmanın) bütünü, girişini ve eklerini içine alan metne ilaveten, aşağıdakileri kapsar:
a) andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı olarak bütün taraflar arasında yapılmış olan andlaşmayla ilgili herhangi bir anlaşma;
b) andlaşmanın akdedilmesi ile bağlantılı oiarak bir veya daha fazla tarafça yapılan ve diğer taraflarca andlaşmayla ilgili bir belge olarak kabul edilen herhangi bir belge.
3. Andlaşmanın bütünü ile birlikte aşağıdakiler (de) dikkate alınır:
a) Taraflar arasında andlaşmanın yorumu veya hükümlerinin uygulanması ile ilgili olarak yapılan daha sonraki (tarihli) herhangi bir anlaşma,
b) Tarafların andlaşmanın yorumu konusundaki mutabakatını tespit eden andlaşmanın uygulanması ile ilgili daha sonraki herhangi bir uygulaması,
c) Taraflar arasındaki ilişkilerde milletlerarası hukukun tatbiki kabil herhangi bir kural.
4. Tarafların bir terime özel bir mana vermek istedikleri tespit edilirse, o terime o mana verilir.”
Madde 32
Tamamlayıcı yorum araçları
“Maddenin uygulanmasından hâsıl olan manayı teyid etmek veya 31. maddeye göre yapılan yorum,
a) manayı muğlâk veya anlaşılmaz bırakıyorsa veya
b) çok açık bir şekilde saçma olan veya makûl olmayan bir sonuca götürüyorsa, manayı tespit etmek için andlaşmanın hazırlık çalışmalarına ve yapılma şartları dâhil, tamamlayıcı yorum araçlarına başvurulabilir.”
İnsan Hakları Sözleşmelerinin Özgünlüğüa) Uluslararası Adalet Divanı
Uluslararası Adalet Divanı, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’ye getirilen çekincelere ilişkin 28 Mayıs 1951 tarihli İstişari Görüşünde (UAD Raporları 1951, s. 23), kendisini şu şekilde ifade etmiştir:“(...) Bu türden bir sözleşmede, Sözleşmeci Devletlerin kendi çıkarları yoktur; sadece her birinin ortak bir çıkarı vardır, yani sözleşmenin varlık nedeni olan yüksek amaçları korumaktır. Dolayısıyla, bu tür bir sözleşme için, Devletlerin bireysel avantajlarından veya dezavantajlarından ya da haklar ve sorumluluklar arasında korunması gereken tam bir sözleşme dengesinden artık söz edilemez (...)”
b) Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesi
Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi Çekincelerin Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesinin Yürürlüğe Girmesi Üzerindeki Etkileri hakkında 24 Eylül 1982 tarihli OC-2/82 sayılı İstişari Görüşünde (Madde 74 ve 75) (A Serisi, no. 2, § 29) şu hususları beyan etmiştir:“Mahkeme, (...) modern insan hakları andlaşmalarının (...), Sözleşmeci Devletlerin karşılıklı menfaati için karşılıklı bir hak değişimi amacıyla akdedilmiş klasik çok taraflı anlaşmalar olmadığını vurgulamalıdır. Bu andlaşmalar, uyruğu ne olursa olsun, hem vatandaşı oldukları Devlet hem de diğer tüm Sözleşmeci Devletler açısından insanların temel haklarını koruma amacını taşımaktadır.İnsan haklarının korunması için bir andlaşma akdeden bir Devletin, kamu yararı için diğer Devletlere değil, kendi yargı yetkisi altındaki tüm kişilere karşı çeşitli yükümlülükler üstlendiği bir yasal düzene tabi olduğu kabul edilir. (...)”
c) BM İnsan Hakları Komitesi
Komite, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin veya bu Sözleşme’ye Ek Protokollerin onaylanması veya bunlara katılması sırasında veya 41. madde kapsamında yapılan beyanlarla bağlantılı olarak (CCPR/C/21/Rev.1/Add.6, § 17) sunulan çekincelere ilişkin konularla ilgili olarak 4 Kasım 1994 tarihli 1382. toplantısında (elli ikinci oturumda) kabul ettiği 24 No.lu genel yorumda, şu kanaate varmıştır:“(...) Çekinceleri tanımlayan ve diğer özel hükümlerin yokluğunda konu ve amaca uygunluk kriterinin uygulanmasını sağlayan Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’dir. Ancak Komite, Devletin çekincelere itirazlarının rolüne ilişkin Sözleşme hükümlerin, insan hakları belgelerine getirilen çekinceler sorununu çözmeye imkân vermediği kanaatindedir. Bu belgeler, (...) Devletlerarası tahvillerin değişimi için bir ağ oluşturmaz.Bireylerin haklarını tanımayı amaçlarlar. Devletlerarası karşılıklılık ilkesi (...) geçerli değildir. (...).”
Avrupa Birliği Hukukunun İlgili Hukuki Materyalleri Bank Mellat/Konsey davasında (Dava T-496/10, 29 Ocak 2013 tarihli karar, EU: T: 2013: 39) İran Devletine ait bir İran ticaret bankası, nükleer silahların yayılmasını önlemek amacıyla İran’a karşı alınan kısıtlayıcı tedbirlerin genel çerçevesinde, kendisini yaptırımlara tabi tutan bazı Konsey yönetmelikleri ile kararlarının tamamen veya kısmen iptali istemiyle Avrupa Birliği Genel Mahkemesine başvurmuştur. Başvuran banka, bu tedbirlerin Avrupa Birliğinin hukuk düzeninde güvence altına alınan temel hakların ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur. Avrupa Komisyonu ve Avrupa Birliği Konseyi, nazarlarında, İran Devletinin bir uzantısı olan başvuran banka gibi üçüncü Devletlerin uzantılarını oluşturan tüzel kişilerin, Avrupa Birliği hukukunun sağladığı koruma ve güvencelerden yararlanamayacaklarını ileri sürmüştür. Genel Mahkeme bu iddiayı aşağıdaki gerekçelerle reddetmiştir:“36. Bu bağlamda, ilk olarak, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı (JO 2010, C 83, p. 389) ve Avrupa Birliğinin birincil hukukunda, Devletlerin uzantısı olan tüzel kişilerin temel haklarının korunmasını hariç tutan hükümler öngörülmediği gözlemlenmesi gerekmektedir. Aksine, söz konusu Şartın, başvuran tarafından ileri sürülen iddialarla ilgili hükümleri ve özellikle 17, 41 ve 47. maddeleri, başvuran gibi tüzel kişileri dâhil eden bir ifade ile “herkesin” haklarını güvence altına almaktadır.
37. Bununla birlikte, Konsey ve Komisyon, bu bağlamda,4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanan vehükümet kuruluşları tarafından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sunulan başvuruların kabul edilebilirliğini kabul etmeyen, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 34. maddesini (Bundan sonra “AİHS” olarak anılacaktır.) ileri sürmektedir.
38. Buna karşılık, bir yandan AİHS’nin 34. maddesi, Avrupa Birliği Adalet Divanı önündeki yargılamalarauygulanamayan bir usul hükmüdür. Diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadına göre, bu hükmün amacı, AİHS’ye taraf bir Devletin söz konusu Mahkeme önünde hem başvuran hem de davacı olmasını önlemektir (bk. bu anlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 13 Aralık 2008 tarihliİran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi/Türkiye kararı, Karar ve Hükümlerin Derlemesi, 2007-V, § 81). Bu muhakeme somut olaya uygulanamaz.
39. Konsey ve Komisyon ayrıca, ileri sürdükleri kuralın, bir Devletin kendi topraklarında temel haklara saygının garantörü olması, ancak bu haklardan yararlanamamasıyla haklı gösterildiğini iddia etmektedir.
40. Bununla birlikte, bu gerekçenin bir iç duruma uygulanabilir olduğu kabul edilse bile, bir Devletin kendi toprağında temel haklara saygı gösterilmesinin garantörü olması koşulu, aynı Devletin uzantıları olan tüzel kişilerinin, üçüncü Devletlerin topraklarında yararlanabilecekleri hakların kapsamı bakımından ilgili değildir.
41. Yukarıda belirtilenler ışığında, Avrupa Birliği hukukunun, üçüncü Devletlerin uzantısı olan tüzel kişilerinin, temel haklarla bağlantılı koruma ve güvenceleri kendi menfaatleri için ileri sürmelerini engelleyen herhangi bir kural içermediğinin dikkate alınması gerekmektedir. Dolayısıyla, aynı haklar, tüzel kişi sıfatıylarıyla uyumlu oldukları sürece, söz konusu kişiler tarafından Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde ileri sürülebilmektedir.
42. Bununla birlikte ve her halükârda, Konsey ve Komisyon, başvuranın aslında İran Devletinin bir uzantısı olduğunu, yani kamu gücünün kullanılmasına katılan veya otoritelerin denetimi altında bir kamu hizmetini yöneten bir kuruluş olduğunu kanıtlamaya imkân veren herhangi bir unsur sunmamıştır (bk. bu anlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi/Türkiye kararı, yukarıdaki 38. paragraf, § 79).
43. Bu bağlamda, Konsey, öncelikle, başvuranın, İran ekonomisinin işleyişi için gerekli olan finansal hizmetleri sağladığı ölçüde, İran makamlarının denetimi altında bir kamu hizmeti yürüttüğünü ileri sürmektedir. Buna karşılık, Konsey, başvuranın söz konusu hizmetlerin rekabetçi bir sektörde yürütülen ve kamu hukukuna tabi olan ticari faaliyetleri temsil ettiği yönündeki iddialarına itiraz etmemektedir. Bu koşullarda, söz konusu faaliyetlerin bir Devletin ekonomisinin işleyişi için gerekli olması, bu faaliyetlere tek başına, kamu hizmeti niteliği kazandırmamaktadır.
44. Ardından, Komisyon, başvuranın nükleer silahların yayılmasına dâhil olmasının, kamu gücünün kullanılmasına katıldığını gösterdiğini ileri sürmektedir. Buna karşılık, Komisyon bu yaklaşımı benimseyerek, başvuran tarafından doğruluğuna itiraz edilen ve Genel Mahkeme önündeki müzakerelerin tam merkezinde yer alan bir koşulu, öncül doğruluk olarak kabul etmektedir. Ayrıca, başvuranın, itiraz edilen eylemlerde belirtildiği gibi, nükleer silahların yayılmasına dâhil olduğu iddiası, Devlet yetkilerinin kullanılmasıyla değil, nükleer silahların yayılmasına dâhil olan kuruluşlarla yapılan ticari işlemlerle ilgilidir. Dolayısıyla, bu iddia, başvuranın İran Devletinin bir uzantısı olarak nitelendirilmesini haklı çıkarmamaktadır.
45. Son olarak Komisyon, İran Devletinin, sermayesine katılımı sebebiyle, başvuranın İran Devletinin bir uzantısı olduğu kanaatine varmaktadır. Buna karşılık, başvuran tarafından verilen ve Konsey ve Komisyon tarafından itiraz edilmeyen bilgilere göre, söz konusu katılımın yalnızca azınlık hisserdarlığı olması, tek başına, başvuranın kamu gücünün kullanılmasına katıldığı veya bir kamu hizmeti yönettiği anlamına gelmemektedir.
46. Yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, başvuranın temel haklarla bağlantılı koruma ve güvenceleri kendi menfaatineileri sürecebileceği sonucuna varılması gerekmektedir.”
Konsey, Avrupa Birliği Adalet Divanına temyiz başvurusunda bulunmuştur. Konsey, özellikle bankanın İran Devletinin bir uzantısı olduğu tespit edilmiş olsa bile, Genel Mahkemenin, Avrupa Birliği mahkemeleri önünde temel haklarla ilgili koruma ve güvenceleri kendi menfaatine ileri sürebileceği sonucuna vararak hukuki hata yaptığı kanaatine varmıştır. Konsey, bu hükmün varlık sebebinin bir devletin temel haklardan yararlanamayacağı olduğunu vurgulayarak özellikle Sözleşme’nin 34. maddesine dayanmıştır. Konsey ayrıca Genel Mahkemenin, Bank Mellat’ın aslında bir hükümet kuruluşu olduğunu söylemeye imkân veren herhangi bir unsur bulunmadığı yönündeki sonucuna da itiraz etmiştir. Adalet Divanı bu iddiaları reddetmiştir (Konsey/Bank Mellat/, Dava C-176/13 P, 18 Şubat 2018 tarihli karar, EU: C:2016: 96):“48. Bank Mellat tarafından yapılan başvurunun, [Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın] 275. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında olduğunun belirtilmesi gerekmektedir (...).
49. Bank Mellat, savunma haklarının ve etkili adli koruma hakkının ihlal edilmesine ilişkin iddialar ileri sürmektedir. Bu tür haklar, Avrupa Birliği mahkemelerinebaşvuruda bulunan herhangi bir gerçek kişi veya kuruluş tarafından ileri sürülebilmektedir.
50. Aynı durum, bir fiilin gerekçelerini belirtme yükümlülüğünün ihlal edilmesi gibi temel formların ihlal edildiğine ilişkin iddialar için de geçerlidir.
51. Açık bir değerlendirme hatası veya genel orantılılık ilkesinin ihlal edilmesiyle ilgili iddialara ilişkin olarak, bir Devlet kuruluşunun bunları ileri sürme olasılığının, anlaşmazlığın esasıyla ilgili bir sorun olduğu belirtilmelidir.(...)
52. Bu unsurlar bakımından, Konseyin iddiasının reddedilmesi gerekmektedir; Genel Mahkemenin, Bank Mellatın bir Devlet kuruluşu olduğunun tespit edilmediğine karar vermekte hata yaptığı yönündeki iddiasını incelemeye gerek yoktur; zira bu iddia etkisizdir. ”
Başka bir benzer davada Konsey ve Komisyon, başvuran şirketin ihtilaf konusu tedbirlerin iptalini talep etme hakkına itiraz etmemiş, yalnızca iptal talebinde bulunduğu temel hakların bazılarını tanımayı reddetmiştir. Genel Mahkeme nazarında, esasa ilişkin olduğunda, söz konusu iddiayı kabul edilemez bularak reddedilmesini amaçlayan bu iddiayı reddetmiştir. Konsey, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında bir devlet kuruluşunu oluşturan bir kuruluşun, mülkiyetin veya diğer temel hakların korunmasına ilişkin temel haktan yararlanamaması durumunda, Genel Mahkeme önünde bu hakların ihlal edildiği iddiasında bulunmak için dava açma ehliyeti (“locus standi”) bulunmadığını ileri sürerek Adalet Divanına temyiz başvurusunda bulunmuştur. Adalet Divanı aşağıdaki açıklamalarda bulunmuştur (Konsey/Manufacturing Support & Procurement Kala Naft Co., Tehran, dava C‑348/12 P, 28 Kasım 2013 tarihli karar, EU:C:2013:772):“50. (...) Kala Naft’ın davası [Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın] 275. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında gerçekleşmiştir. Bu şirket, Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde, ihtilaf konusu eylemlerde yer alan listeye kayıtlı olmasına,bu kaydın [Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın] 263. maddesinin dördüncü fıkrası anlamında doğrudan ve bireysel olarak ilgilendirilmesine itiraz etme hakkına sahipti. Bu nedenle, dava açma konusundaki menfaati itiraz edilemezdi.
51.Dolayısıyla Genel Mahkeme, itiraz edilen kararın 45. paragrafında, Kala Naft’ın temel haklarla ilgili koruma ve güvenceleri ileri sürme olasılığına ilişkin iddianın, başvurunun ve hatta bir iddianın kabul edilebilirliği ile ilgili olmadığını, ancak anlaşmazlığın esası ile ilgili olduğunu kabul etmekte haklıydı.”
Son olarak Genel Mahkeme, Petro Suisse Intertrade Co. SA/Konsey (Birleştirilmiş davalar T‑156/13 ve T‑373/14, 18 Eylül 2015 tarihli karar, EU: T:2015:646) davasında, yukarıda belirtilen karara yapılacak yorumu onaylamıştır:“39. Ayrıca 28 Kasım 2013 tarihli Konsey/Manufacturing Support & Procurement Kala Naft (...) kararında, Mahkeme, Konsey ve Komisyon tarafından ileri sürülen ve söz konusu davada başvuranın İran Devletinin bir uzantısı olarak Manufacturing Support & Procurement Kala Naft Co.’nun temel hakların korunmasından yararlanmadığı yönündeki kabul edilemezlik iddiasını reddetmiştir. Böylelikle Mahkeme, özünde, üçüncü bir Devletin uzantısı olan bir kuruluşun, gerektiğinde, temel haklarla ilgili güvenceleri ileri sürerek, kendisine karşı kabul edilen kısıtlayıcı tedbirlerin iptali için dava açmanın kabul edilebilir olduğunu doğrulamıştır.”
Bu içtihat, hem Genel Mahkeme hem de Avrupa Birliği Adalet Divanı tarafından, İran Devletinin uzantılarını asimile edebilecek ve onlara uygulanan kısıtlayıcı tedbirlere itiraz eden şirketlerle ilgili birçok benzer davada ele alınmıştır (bk. diğer kararlar arasında, Sina Bank/Konsey, dava T-67/12, 4 Haziran 2014 tarihli Genel Mahkeme kararı, paragraf 56-62, Bank of Industry and Mine/Konsey, dava T-10/13, 29 Nisan 2015 tarihli Genel Mahkeme kararı, 57-58. paragraf, Konsey/Bank Saderat Iran, dava C‑200/13 P, 21 Nisan 2016 tarihli Adalet Divanı kararı, 50. paragraf). Genel Mahkeme, Bank of Industry and Mine kararında, aşağıdaki kararı vermiştir:“57. Bununla birlikte, bu gerekçe bir iç duruma uygulanabilir olsa bile, bir Devletin kendi topraklarında temel haklara saygı gösterilmesinin garantörü olması, aynı Devletin, üçüncü Devletlerin toprağına uzantısı olan tüzel kişilerin yararlanabilecekleri hakların kapsamı bakımından ilgili değildir (Bank Melli Iran/Konsey kararı, yukarıda belirtilen 53. paragraf, EU:T:2013:397, 69. paragraf).
58. Yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, Avrupa Birliği hukukunun, üçüncü Devletlerin uzantıları olan tüzel kişilerin, temel haklarla bağlantılı koruma ve güvenceleri kendi menfaatleriiçin ileri sürmelerini engelleyen herhangi bir kural içermediğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, başvuran, bir kamu kuruluşu olarak, İran Devletinin bir uzantısı olsa bile, tüzel kişi statüsüyle uyumlu olmaları koşuluyla, Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde aynı hakları ileri sürebilmektedir (bk. bu anlamda, Bank Melli Iran/Konsey kararı, yukarıda belirtilen 53. paragraf EU:T:2013:397, 70. paragraf).”
ŞİKÂYETLER
Başvuran Hükümet, kendisine göre idari bir uygulama teşkil eden sistematik keyfi ve hukuka aykırı bir davranışla, Hırvat makamlarının Ljubljana Bankasının Hırvatistan’daki Hırvat borçlularına karşı alacaklarını ileri sürmesini ve tahsil etmesini engellediğinden ve engellemeye devam ettiğinden şikâyet etmektedir. Başvuran Hükümet, bu uygulamanın ilk olarak Hırvat mahkemelerinin Ljubljana Bankasına, bu iddiaları mahkemelere sunma hakkı tanımayı reddetmeleri sebebiyle Slovenya hukukunun sistematik keyfi bir yorumundan ibaret olduğunu; ikinci olarak, Hırvat Devletinin yürütme erkinin üyelerinin adli işlemlere müdahalesinden oluştuğunu; üçüncü olarak, davalarda geciktirme taktiklerinin sistematik olarak benimsenmesinden ve diğer çeşitli usule ilişkin eksikliklerin kullanılmasından ve dördüncü olarak, Hırvat mahkemelerinin Ljubljana Bankası lehine verilen nihai mahkeme kararlarını uygulama reddetmesinden ibaret olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 13 ve 14. maddelerinin yanı sıra Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birçok kez ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuran Hükümet, Sözleşme’nin 41. maddesi kapsamında, adil bir tazmin bağlamında, Ljubljana Bankasının iddia edilen ihlaller sebebiyle uğradığı iddia edilen kayıplarına karşılık gelen bir meblağ talep etmektedir.HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Davalı Hükümet, yukarıda belirtilen şikâyetlerle ilgili olarak, mevcut başvurunun kabul edilemezliğine ilişkin üç ön itirazda bulunmaktadır. Davalı Hükümet, ilk olarak, başvurunun kendi içinde Sözleşme’nin 33. maddesi ile bağdaşmadığını ileri sürmekte, zira nazarında, başvuran Hükümet, devletlerarası yargılama yoluyla Mahkemeye başvuramamaktadır. İkinci olarak, Davalı Hükümet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında “uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca” anlaşıldığı şekliyle iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına riayet edilmediğinden başvurunun reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. Üçüncü olarak, Davalı Hükümet, başvurunun bu hükümle belirlenen altı aylık sürenin sona ermesinden sonra yapıldığını ileri sürmektedir.Başvurunun Sözleşme’nin 33. Maddesi ile Bağdaşmadığı İtirazı Hakkında Davalı Hükümet, Mahkemenin, Ljubljanska banka d.d./Hırvatistan ((k.k.), no. 29003/07, 12 Mayıs 2015) davasında, Ljubljana Bankasının Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında bir “hükümet dışı kuruluş” olmadığı ve bu nedenle Mahkemeye bireysel başvuruda bulunamayacağı sonucuna vardığı karara dayanarak, Sözleşme’nin dolayısıyla başvuran Hükümetin, bu tüzel kişinin haklarını 33. maddede öngörülen devletlerarası yargılama çerçevesinde savunmasını da engellediğini ileri sürmektedir. Başvuran Hükümet, ilk görüşlerinde Mahkemenin, yargılamanın kabul edilebilirlik aşamasında inceleyemeyeceğini ileri sürdüğünü ekleyerek bu itirazı reddetmektedir. Sözleşme’nin somut olaya ilişkin hükümleri aşağıdaki gibidir:Madde 1
“Yüksek Sözleşmeci Taraflar kendi yetki alanları içinde bulunan herkesin, bu Sözleşme’nin birinci (...) açıklanan hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlarlar.”
Madde 19
“Bu Sözleşme ve protokolleri gereği Yüksek Sözleşmeci Taraflar’a yüklenilen taahhütlere uyulmasını sağlamak için, bundan böyle “Mahkeme” olarak anılacak bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur. (...)”
Madde 32
“1. Mahkeme’nin yargı yetkisi, 33, 34, 46 ve 47. maddelerde belirlenen koşullar uyarınca kendisine sunulan, bu Sözleşme’nin ve Protokollerinin yorumu ve uygulanmasına ilişkin tüm sorunları kapsar.
2. Mahkeme’nin yetkili olup olmadığı hakkında ihtilaf durumunda, kararı Mahkeme verir.”
Madde 33
“Her Yüksek Sözleşmeci Taraf, diğer bir Yüksek Sözleşmeci Taraf’a karşı Sözleşme ve Protokollerinin hükümlerinin ihlali iddiası ile Mahkeme’ye başvurabilir.”
Madde 34
“Bu Sözleşme veya protokollerinde tanınan haklarının Yüksek Sözleşmeci Taraflar’dan biri tarafından ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu öne süren her gerçek kişi, hükümet dışı kuruluş veya kişi grupları Mahkeme’ye başvurabilir. Yüksek Sözleşmeci Taraflar bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasını hiçbir surette engel olmamayı taahhüt ederler.”
Madde 35
“1. Mahkeme’ye ancak, iç hukukta nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde ve uluslararası hukukun genel olarak kabul edilen ilkeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra başvurulabilir.”
2. Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan bireysel başvuruları aşağıda sayılı hallerde ele almaz:
(...)
b) Başvuru, Mahkemece daha önce incelenmiş ya da uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm mercisine daha önceden sunulmuş bir başka başvuruyla esasen aynı olup yeni olgular içermiyorsa.
3. Aşağıdaki hallerde Mahkeme, 34. madde uyarınca sunulan bireysel başvuruları kabul edilemez bulur:
a) Başvurunun konu bakımından Sözleşme veya Protokollerinin hükümleriyle bağdaşmaması, dayanaktan açıkça yoksun veya bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olması veya (...)”
Mahkeme, mevcut başvurunun Sözleşme’nin 33. maddesine uygunluğu hakkında karar vermeden önce, Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin söz konusu itirazı kabul edilebilirlik aşamasında incelemesine imkân sağlayıp sağlamadığını araştıracaktır.Mahkeme, mevcut itirazı kabul edilebilirlik aşamasında inceleyebilir mi?Tarafların İddialarıa) Hırvatistan Hükümeti
Davalı Hükümet, Mahkemenin devletlerarası bir davanın kabul edilebilirliğine ilişkin aşamada inceleme hakkı olduğu ön soruların kapsamının Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülenlerle sınırlanmadığı kanaatine varmaktadır. Davalı Hükümet, Mahkemenin, teoride, devletlerarası bir davada, yalnızca Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası tarafından belirlenen iki biçimsel usuli kabul edilebilirlik koşuluna, yani iç hukuk yollarının tüketilmesi ve altı aylık süre kuralına uyulması kurallarının yerine getirilip getirilmediğini teyit edebileceği doğru olsa da, söz konusu ön aşamada, başvurunun tamamen dayanaksız olup olmadığını veya Sözleşme’nin 33. maddesinin amaçları doğrultusunda gerçek bir “iddiayı” oluşturan unsurların eksik olup olmadığını değerlendirme yetkisine sahip olduğunu iddia etmektedir. Davalı Hükümet, farklı devletlerarası davalarda Mahkeme ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (“Komisyon”) tarafından verilen karar ve hükümleri ileri sürmektedir. Bu davalarda söz konusu iki organ, kabul edilebilirlik aşamasında, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen iki kriterin incelenmesinin ötesine gidebileceklerini kabul etmişlerdir. Davalı Hükümet, Mahkemenin, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının yerine getirildiğine ilişkin delil başlangıcı bulunup bulunmadığını veya ilk etapta, davanın adli olarak incelenmesine yönelik yeterince delil unsuru olup olmadığını araştırabileceği ve araştırması gerektiği çıkarımında bulunmaktadır. Davalı Hükümet, her hâlükârda Mahkemenin Sözleşme’nin 33. maddesi kapsamındaki yargı yetkisinin yorumlanmasına ilişkin sorunun karara bağlanmasının esasa ilişkin aşamaya bırakılmasına gerek olmadığı kanaatine varmaktadır. Öte yandan davalı Hükümet, somut olayda ortaya çıkan temel sorunun, Sözleşme’nin 32. maddesi anlamında “yargı yetkisi” sorunu olduğunu değerlendirmektedir. Davalı Hükümet, söz konusu hükmün 1. fıkrası uyarınca, Mahkemenin yargı yetkisinin 33. maddede belirlenen koşullar uyarınca kendisine sunulan Sözleşme’nin ve Protokollerinin yorumu ve uygulanmasına ilişkin tüm sorunları kapsadığını ve bu son hüküm uyarınca Mahkemeye verilen yetkilerin kapsamının da mutlaka bu tür bir sorun olduğunu belirtmektedir. Ayrıca davalı Hükümet, başvuran Hükümetin Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca bir başvuruda bulunup bulunamayacağı sorunu hakkında taraflar arasında bulunan bir uyuşmazlığın, Sözleşme’nin 32. maddesinin 2. fıkrası anlamında “Mahkeme’nin yetkili olup olmadığı hakkında ihtilaf durumu” olduğu ve Sözleşme’nin Mahkemenin bu sorunu kabul edilebilirlik aşamasında karara bağlamasını engellemediği kanaatindedir.b) Slovenya Hükümeti
Başvuran Hükümet, yazılı görüşlerinde, devletlerarası bir davada, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülenler dışında diğer tüm soruların kabul edilebilirlik aşamasından sonraki aşamaya bırakılması ve davanın esası ile aynı zamanda incelenmesi gerektiğini belirtmektedir. Başka bir ifadeyle, başvuran Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesinin ve altı aylık süre kuralına uyulmamasının, devletlerarası bir başvurunun ön aşamada kabul edilemez olduğuna karar verilebilmesinin tek gerekçeleri olduğu kanaatine varmaktadır. Başvuran Hükümet, aksine, Mahkemenin davanın “esasına ilişkin bir ön inceleme” yapamayacağını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen, örneğin, Sözleşme veya Protokollerinin hükümleriyle bağdaşmazlık, açıkça dayanaktan yoksunluk veya bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması olmak üzere esasa ilişkin üç gerekçeden herhangi biri nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar veremeyeceğini ileri sürmektedir. Başvuran Hükümet, Mahkemenin, başvurunun Sözleşme’nin 33. maddesine uygunluğu sorununu yargılamanın kabul edilebilirliğe ayrılmış aşamasında inceleme yetkisi olmadığı ve bu sorunun incelemesinin daha sonraki bir aşamaya bırakılması gerektiği sonucuna varmaktadır. Bununla birlikte, 12 Haziran 2019 tarihli duruşmada, başvuran Hükümet, 33. madde dâhil olmak üzere Sözleşme’nin herhangi bir hükmünün yorumuna ilişkin sorunun ve dolayısıyla mevcut başvurunun bu hüküm ile uygunluğuna ilişkin sorunun, Sözleşme’nin 32. maddesinin 1. fıkrası anlamında bir “yargı yetkisi” sorunu olduğunu ve aynı maddenin ikinci fıkrasının, Mahkemenin bu sorunu kabul edilebilirlik aşamasında incelemesine imkân verdiğini kabul etmiştir.Mahkemenin Değerlendirmesi Bir yandan, Mahkemeye Mahkemece daha önce incelenmiş ya da uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine daha önceden sunulmuş bir başka başvuruyla esasen aynı olan veya Sözleşme hükümleriyle bağdaşmayan, açıkça dayanaktan yoksun olan veya bireysel başvuru hakkını kötüye kullanan tüm başvuruların kabul edilemez olduğuna karar verme yetkisi veren Sözleşme’nin 35. maddesinin 2 ve 3. fıkralarında yer alan hükümlerin açık ifadelerinden, bu hükümlerin yalnızca 34. maddede öngörülen bireysel başvurular için geçerli olduğu ve dolayısıyla Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca yapılan devletlerarası başvurular için geçerli olmadığı anlaşılmaktadır (Kıbrıs/Türkiye, no. 6780/74 ve 6950/75, 26 Mayıs 1975 tarihli Komisyon kararı, Kararlar ve raporlar (DR) 2, s. 125-138, Fransa, Norveç, Danimarka, İsveç ve Hollanda/Türkiye, no. 9940-9944/82, 6 Aralık 1983 tarihli Komisyon kararı, DR 35, s. 143-162 ve Gürcistan/Rusya (II) (k.k.), no. 38263/08, §§ 64 ve 79, 13 Aralık 2011). Sonuç olarak, başvuran Hükümetin haklı olarak belirttiği üzere, devletlerarası bir başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesi uyarınca kabul edilebilirlik aşamasında reddedilebileceği tek gerekçeler, söz konusu maddenin 1. fıkrasında öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmemesi ve altı aylık süre kuralına uyulmamasıdır. Diğer bir yandan, Sözleşme’nin organları hiçbir zaman Sözleşme’nin usuli hükümlerine, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasının çerçevesi dışında bir davanın kapsamına ilişkin bir ön inceleme yapma imkânını hariç tutacak şekilde kısıtlayıcı bir yorumlama getirmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme, insan haklarının korunmasına yönelik bir araç olarak özel niteliğine rağmen, Sözleşme’nin uluslararası kamu hukuku normlarına ve ilkelerine uygun olarak yorumlanması gereken uluslararası bir antlaşma olduğunu birçok defa belirtmiştir (Örneğin bk. Al-Dulimi ve Montana Management Inc./İsviçre [BD], no. 5809/08, § 134, 21 Haziran 2016 veNaït-Liman/İsviçre [BD], no. 51357/07, § 174, 15 Mart 2018). Dahası Sözleşme’nin 34 ve 35. maddelerinde yer alan ifade, Mahkemenin, uluslararası mahkemeler tarafından yargı yetkisinin kullanılmasını düzenleyen genel ilkeler uyarınca, kendisine sunulan davayı incelemek için yargı yetkisinin olup olmadığını ön aşamada tespit etmesini engelleyecek şekilde yorumlanamaz (Gürcistan/Rusya, yukarıda anılan karar, § 64). Sözleşme’nin 35. maddesinin 2 ve 3. fıkralarında yer alan ifade Sözleşme’nin 34. maddesine atıfta bulunsa da tamamen dayanaktan yoksun olduğunun veya Sözleşme’nin 33. maddesi anlamında gerçek bir iddiayı oluşturan unsurların bulunmadığının baştan açıkça belli olması durumunda devletlerarası bir başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesine imkân sağlayan genel bir kuralın uygulanmasını engellememektedir (Fransa, Norveç, Danimarka, İsveç ve Hollanda/Türkiye, yukarıda anılan karar, ss. 188-189). Mahkeme ayrıca, bu tür bir yaklaşımın usul ekonomisi ilkesine de uyduğu kanaatindedir. Yukarıda belirtilen gerekçe izlenerek Sözleşme organları, henüz kabul edilebilirlik aşamasında, ilgili Devletin meşru temsilcisi olarak başvuran Hükümetin davacı olma sıfatı (Kıbrıs/Türkiye, No. 6780/74 ve 6950/75, yukarıda anılan karar, ss. 148-149 ve Kıbrıs/Türkiye, No. 8007/77, 10 Temmuz 1978 tarihli Komisyon kararı, DR 13, s. 85, ss. 221-223), Sözleşme organlarının yer bakımından (ratione loci) yargı yetkisi (Kıbrıs/Türkiye, No. 6780/74 ve 6950/75, yukarıda anılan karar, ss. 148-149 ve Kıbrıs/Türkiye, no. 8007/77, yukarıda anılan karar, ss. 221-223), davalı Devletin yargı yetkisini kullandığının ilk bakışta söylenip söylenemeyeceği (Kıbrıs/Türkiye, no. 25781/94, 28 Haziran 1996 tarihli Komisyon kararı, DR 86-B, s. 104, ss. 130-131), taraflarca sunulan delil unsurları dikkate alındığında Sözleşme’nin ihlaline yönelik delil başlangıcının varlığı (Fransa, Norveç, Danimarka, İsveç ve Hollanda/Türkiye, yukarıda anılan karar, ss. 187-189) ve taraflar arasında, Sözleşme’nin mevcut 55. maddesi anlamında, davanın Sözleşme organları tarafından incelenmesini engelleyebilecek “özel uzlaşma halinin” varlığı (Kıbrıs/Türkiye, no. 25781/94, yukarıda anılan karar, ss. 137-138) gibi ön sorular hakkında karar vermiştir. Dahası, Sözleşme’nin kendisi, devletlerarası bir başvurunun “bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması” nedeniyle kabul edilebilirlik aşamasında reddedilmesine imkân vermese bile yine de Komisyon, uluslararası bir organ önünde dava açma hakkının açıkça kötüye kullanıma yer vermemesi gerektiğine dair genel bir ilkenin var olduğunu varsayarak çeşitli başvuruların kapsamını böyle bir genel ilke ışığında incelemiştir (Kıbrıs/Türkiye, no. 6780/74 ve 6950/75, yukarıda anılan karar, s. 151, Kıbrıs/Türkiye, no. 8007/77, yukarıda anılan karar, ss. 229-230 ve Kıbrıs/Türkiye, no. 25781/94, yukarıda anılan karar, s. 135). Mahkeme, davanın kendine özgü koşullarına ilişkin olarak, somut olayda ortaya çıkan temel ön sorunun, yani ilk bakışta (a priori) “hükümet dışı” olmayan tüzel bir kişinin haklarını savunan devletlerarası bir başvuruyu inceleyip inceleyemeyeceği sorusunun Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen kabul edilemezlik kriterlerinden herhangi birinin kapsamına girmediğini, zira Sözleşme organlarının bu kriterleri sürekli yerleşik içtihatlarında yorumladığını değerlendirmektedir. Öncelikle Mahkeme, söz konusu soru ile başvurunun Sözleşme ile kişi yönünden (ratione personae) bağdaşması arasında bir ayrım yapmaya yer olduğu kanaatindedir. Başvuran bankanın, kendi niteliği gereği, Devlete karşı yeterince kurumsal ve işlemsel bağımsızlığı olmadığı gerekçesiyle Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca başvuruda bulunamayacağına karar verilen yukarıda anılan bireysel Ljubljanska banka d.d davasının aksine Slovenya Hükümeti, şüphesiz Sözleşme’nin 33. maddesine dayanarak devletlerarası başvuruda bulunabilir; dahası iddia edilen ihlallerden dolaylı da olsa herhangi bir şekilde zarar görmesi gerekmemektedir (bk. bu bağlamda, Kıbrıs/Türkiye (adil tazmin) [BD], no. 25781/94, § 46, AİHM 2014). Ayrıca söz konusu ihlal iddialarının davalı Yüksek Sözleşmeci taraf makamlarına atfedilemez olduğu hiçbir zaman ileri sürülmemiştir (aksi yönde (a contrario) bir karar için bk. Naku/Litvanya ve İsveç, no. 26126/07, §§ 78-79, 8 Kasım 2016, Rustamov/Rusya, no. 11209/10, §§ 183-184, 3 Temmuz 2012, Djokaba Lambi Longa/Hollanda (k.k.), no. 33917/12, §§ 68-84, 9 Ekim 2012 veya Sotirov ve diğerleri/Bulgaristan (k.k.), no. 13999/05, 5 Temmuz 2011). Ayrıca somut olayda ortaya çıkan temel ön soru, başvurunun konusuna doğrudan bağlı olsa bile, konu yönünden (ratione materiae) Sözleşme hükümlerine uygunluk konusu ile eşitlenemez çünkü bu kabul edilebilirlik kriteri her zaman Sözleşme ve Protokolleri tarafından güvence altına alınan hakların maddi içeriğine atıfta bulunacak şekilde yorumlanmıştır (örneğin bk. Károly Nagy/Macaristan [BD], no. 56665/09, §§ 77-78, 14 Eylül 2017 veya belirli bir davalı Devlete ilişkin olarak geçerli bir saklı tutma durumunda, Kozlova ve Smirnova/Letonya (k.k.), no. 57381/00, AİHM 2001-XI). Mahkeme, taraflar gibi somut olayda ortaya çıkan temel sorunun, dar anlamında kabul edilebilirliğe ilişkin olmadığı, Sözleşme’nin 32. maddesi anlamında kendi yargı yetkisine ilişkin olduğu kanaatine varmaktadır. Ayrıca insan haklarının korunmasına yönelik bir antlaşma olarak Sözleşme’nin, Devlete ait ya da Devlet tarafından yönetilen tüzel kişiler için temel haklar oluşturup oluşturamayacağı sorusu Sözleşme mekanizmasının sınırlarını aşmaktadır ve özellikle bu tür antlaşmaların herkesçe tanınan özel niteliği ışığında, uluslararası hukukun genel bir sorunu kapsamına girmektedir (bk. yukarıdaki 23-25. paragraflar).Sonuç Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 32. maddesinin 2. fıkrası anlamında gerçek bir “[kendisinin] etkili olup olmadığı hakkında ihtilaf durumu” bulunduğu, bu ihtilaf durumunun yargılamanın herhangi bir aşamasında incelenebileceği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda ortaya çıkan temel soruyu incelemeden önce başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermeye ihtiyaç duymamaktadır.Kapsamı dikkate alındığında Sözleşme’nin 33. maddesi, bir başvuran Hükümete, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı” olmayan bir kuruluşun haklarını savunma imkânı vermekte midir?Tarafların İddialarıa) Hırvatistan Hükümeti
Davalı Hükümet, Mahkemenin Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca yapılan iki devletlerarası başvuru kategorisi arasında bir ayrım yaptığını belirtmektedir: Avrupa kamu düzenini savunmayı amaçlayan genel sorular hakkında olan başvurular ve başvuran Devletin diğer bir sözleşmeci tarafa açıkça tespit edilen veya edilebilir bir veya birçok kişinin temel insan haklarının ihlalini şikayet ettiği başvurular (yukarıda anılan Kıbrıs/Türkiye (adil tazmin), §§ 44-45 ve Gürcistan/Rusya (adil tazmin) [BD], no. 13255/07, § 21, 31 Ocak 2019). Davalı Hükümet, somut olayda Slovenya tarafından sunulan şikâyetlerin birinci kategori kapsamına giremeyeceği, zira kendisine göre hukuki yargılamalar ve infaz çerçevesinde bir bankanın davacı olma sıfatına ilişkin olarak yerel mahkemelerin verdiği kararların devletlerarası bir yargılamayı haklı çıkaracak ölçüde Avrupa kamu düzenini tehlikeye attığını kanıtlayan herhangi bir unsur olmadığı kanaatine varmaktadır. Davalı Hükümet, Hırvatistan’ın Avrupa Birliğine üyeliğinin, hukuk sistemini Avrupa Birliği standartlarına uygun hale getirdiğini gösterdiğini eklemektedir. Davalı Hükümet, mevcut başvurunun yalnızca “Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca bireysel bir başvuruda ileri sürülenlere değil aynı zamanda diplomatik koruma çerçevesinde sunulan şikâyetlere özünde benzer” şikâyetlerin sunulduğu ikinci devletlerarası başvurular kategorisine ait olabileceği sonucuna varmaktadır (yukarıda anılan Kıbrıs/Türkiye, § 45). Davalı Hükümet, Mahkeme içtihatlarına ve aynı zamanda Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Adalet Divanı ve BM İnsan Hakları Komitesinin içtihatlarına dayanarak mevcut uluslararası ve uluslarüstü düzeyde bulunan herhangi bir insan haklarını koruma mekanizması çerçevesinde tüm devletlerarası uyuşmazlıkların, ilk bakışta bir bireyin temel haklarının ihlali ile ilgili olması gerektiği kanaatine varmaktadır. Davalı Hükümet, bu tür mekanizmalara üye olarak sözleşmeci Devletlerin birbirlerine karşı değil, yargı yetkilerine giren tüm kişilere karşı yükümlülükler üstlendiğini ve bu yükümlülüklerin tüm karşılıklılık fikrine yabancı olduğunu değerlendirmektedir. Yüksek sözleşmeci tarafların kendileri için herhangi bir öznel hak oluşturmayacak ve bu tarafların kendi menfaatlerini korumayı amaçlamayacak insan hakları alanındaki antlaşmalar tarafından korunacaklar devletler değil, bireylerdir. Davalı Hükümet, yukarıda bahsedilen genel ilke ışığında, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca Mahkemeye bireysel başvuruda bulunamayan bir hükümet kuruluşunun, Sözleşme kapsamında herhangi bir hakkın ihlal edilmesi nedeniyle “mağdur” sıfatını alamayacağını ileri sürmektedir. Davalı Hükümet, Sözleşme’nin ilgili hükümlerinin, maddi hakların varlığını bir hukuk yolunun bulunmasından ayıracak ve dolayısıyla iki mağdur kategorisi oluşturacak şekilde yorumlanabileceği fikrini reddetmektedir. Bu iki kategoriden ilki, Sözleşme’nin 34. maddesinde öngörülen bireysel başvuru mekanizması yoluyla hakları korunabilecek olan ve diğeri, aynı haklara sahip olacak ancak bu hakları yalnızca Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca devletlerarası bir yargılama yoluyla korunabilecek olan mağdurlardır. Davalı Hükümete göre, Sözleşme’nin maddi hükümleri “herkes” için hak oluştururken, 34. maddesinin bireysel başvuru hakkını “her gerçek kişi, hükümet dışı kuruluş veya kişi grupları” ile sınırlandırması bu tür bir ayrımı desteklemeye imkân vermemektedir. Davalı Hükümete göre, Sözleşme’nin 34. maddesinin kısıtlayıcı ifadesinin gerçek amacı, Mahkemede davacı olması sıfatına sahip olan kişileri sınırlı bir şekilde tanımlamaktı ve bu tanımlama yalnızca başvuran olabilecek kişi tiplerini sıralamamış, aynı zamanda 33. maddenin aksine bu kişilerin “mağdur” sıfatına sahip olmasını gerekli kılmış ve dolayısıyla bu da halk davasını (actio popularis) engellemiştir. Davalı Hükümet, Sözleşme’nin 34. maddesinde sıralanan, Sözleşme’nin ihlal edilmesi nedeniyle olası mağdurları arasında hükümet kuruluşlarının bulunmamasının, Sözleşme’yi hazırlayanların bu kuruluşların haklarını korumayı öngörmediklerini gösterdiğini değerlendirmektedir. Davalı Hükümet, “Sözleşme’yi hazırlayanların gerçekten bu kuruluşların haklarını güvence altına alma amaçları olsaydı, bu kuruluşların neden Sözleşme’nin 34. maddesinin uygulama alanının dışında tutuldukları” hususunun anlaşılmadığını belirtmektedir. Davalı Hükümet, bir yandan Sözleşme’nin güvencelerinin dışında kalacak olan dar anlamda (stricto sensu) Devlet organları ile diğer yandan Sözleşme’nin 33. maddesi aracılığıyla korumadan yararlanacak olan Devlete ait ya da Devlet tarafından yönetilen diğer kuruluşlar arasında bir ayrım yapılması imkânını reddetmiştir. Davalı Hükümet, kuruluşun Slovenya Devleti karşısında yeterince kurumsal ve operasyonel bağımsızlığa sahip olmadığı ve resmi olarak Devlet tarafından yönetilen bir Miras Fonuna ait olduğu somut olaya benzer davalarda, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca Mahkeme tarafından verilen herhangi bir adil tazminin bireysel bir mağdura ödenmeyeceği ancak Devletin eline kalacağı ve bunun devletlerarası yargılamanın temel amacına aykırı olacağı kanaatine varmaktadır. Davalı Hükümet, bu nitelikteki bir devletlerarası başvurunun yalnızca Devletin ekonomik ve mali menfaatlerini korumayı amaçladığını ve aynı zamanda, örneğin somut olayda Slovenya Hükümetinin nihayetinde Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti ([BD], no. 60642/08, AİHM 2014) davasında ileri sürülen tasarruf fonlarının geri ödenmesini kolaylaştırmayı amaçladığını iddia etmektedir. Davalı Hükümet, bu amaçla davalı Devletin bir hükümet kuruluşunu, diğer bir sözleşmeci tarafın veya üçüncü ülkenin bir hükümet kuruluşu (bölgesel topluluklar ve diğer benzer kuruluşlar dâhil) ile aynı şekilde ele almanın mantıklı olmayacağını eklemektedir. Son olarak davalı Hükümet, yabancı sermayeli şirketlerin doğrudan Avrupa Birliği mahkemelerine başvurmasına imkân veren Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihadının varlığını kabul etmektedir (yukarıdaki 26-30. paragraflar). Ancak davalı Hükümet, özellikle genel mahkemenin Sözleşme’nin usul kurallarıyla bağlı olmadığını açıkça kabul etmiş olması nedeniyle söz konusu içtihadın somut olayla ilgili olmadığı kanaatine varmaktadır. Kısaca, davalı Hükümet, başvuran Hükümetin Mahkemeyi devletlerarası çözülmemiş bir uyuşmazlığın çözümüne yönelik bir mahkeme haline getirmeye çalıştığını ve bunun, insan haklarının korunmasına yönelik bir antlaşma olarak Sözleşme’nin anlam ve amacına aykırı olacağını ileri sürmektedir. Davalı Hükümet, Ljubljana Bankası gibi tüzel kişilerin hak ve menfaatlerinin Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca devletlerarası bir başvuru yoluyla korunamayacağı gerekçesiyle söz konusu hüküm doğrultusunda herhangi bir “gerçek iddia” bulunmadığını ve bu tür bir başvurunun incelenmesinin Sözleşme’nin Mahkemeye verdiği yargı yetkisini aştığını değerlendirmektedir.b) Slovenya Hükümeti
Başvuran Hükümet, Mahkemenin yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d kararında belirttiği gibi, Ljubljana Bankasının “Sözleşme’nin 34. maddesi doğrultusunda bir hükümet kuruluşu olarak değerlendirilmesi gerektiğini” ve dolayısıyla “Mahkemeye bireysel başvuruda bulunamayacağını” kabul etmektedir. Bununla birlikte başvuran Hükümete göre, buradan söz konusu bankanın Sözleşme kapsamındaki temel haklardan yararlanamayacağı sonucu çıkarılamaz. Aslında bir tüzel kişinin Sözleşme tarafından güvence altına alınan maddi haklardan yararlanıp yararlanamayacağı sorusu ve usul açısından Mahkemeye doğrudan başvuruda bulunma hakkına sahip olup olmadığı sorusu birbirine karıştırılmaması gereken iki farklı meseledir. Başvuran Hükümet, iddiasına dayanak olarak üç dizi argüman ileri sürmektedir. İlk olarak; başvuran Hükümet, Sözleşme mekanizmasının tarihini hatırlatarak Sözleşme’ye Ek 11 No.lu Protokol’ün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998 tarihinden önce Komisyonun yalnızca söz konusu Sözleşmeci Devletin bu yetkiyi tanıyan resmi bir beyanda bulunması halinde bireysel başvuruları ele alma yetkisi bulunduğunu, bunu da belirli bir süre için yapabileceğini açıklamaktadır. Başvuran Hükümet, benzer bir beyanda bulunmayan bir Sözleşmeci Devletin yine de Sözleşme’nin 1. maddesiyle bağlı kalmaya devam ettiğini eklemektedir. Başvuran Hükümet, böyle bir Sözleşmeci Devletin yargı yetkisine giren gerçek ve tüzel kişilerin Sözleşme’den doğan maddi haklara sahip olduklarını ve dolayısıyla bu hakların söz konusu Devlet tarafından ihlal edilebileceğini belirtmektedir. Başvuran Hükümet, Sözleşme bağlamında maddi bir hakkın ve bir hukuk yolunun bulunmasının birbirinden tamamen bağımsız iki konu olduğu sonucuna varmaktadır. İkinci olarak; başvuran Hükümet, Mahkemenin dikkatini Sözleşme’nin 34. maddesi ile belirli temel hakları güvence altına alan maddeler arasındaki terminoloji farklılığına çekmektedir. Başvuran Hükümete göre, Sözleşme’nin 34. maddesi, bireysel başvuru imkânını “her gerçek kişi, hükümet dışı kuruluş veya kişi grupları” ile sınırlandırırken diğer maddeler bu tür kısıtlayıcı ifadeler içermemektedir. Dolayısıyla Sözleşme’nin 1. maddesi, 6. maddesinin 1. fıkrası ve 13. maddesi “herkes” (Fransızca’da “toute personne”) için haklar tesis ederken Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, “her gerçek ve tüzel kişinin” mülkiyet hakkını korumaktadır. Başvuran Hükümetin kanaatine göre, Sözleşme’yi hazırlayanların bu hakların kullanımı yalnızca hükümet dışı kuruluşlarla sınırlama amaçları olsaydı, Sözleşme’nin 34. maddesindekine benzer bir ifade kullanırlardı. Başvuran Hükümet, Devlete ait veya Devlet tarafından yönetilen kuruluşların Sözleşme’nin maddi korumasından mahrum bırakılması için herhangi bir neden görmemektedir. Aralarında Ljubljana Bankasının yer aldığı benzer kuruluşların söz konusu hakların ihlali nedeniyle “mağdur” olabilecekleri sonucuna varmaktadır. Başvuran Hükümet, bu tür kuruluşların hepsinin Sözleşme güvencelerinden ve 33. maddede öngörülen devletlerarası başvuru mekanizmasına başvurmaktan yararlanamayacağını kabul etmektedir. Başvuran Hükümet, dolayısıyla dar anlamda bir Devlet kurumunun (örneğin savcılık), açıkça bu mekanizmanın dışında tutulacağını, zira bu kurumun Devletin bir parçası olduğunu ve Devlet adına kamu gücünün ayrıcalıklarına sahip olduğunu belirtmektedir. Sözleşme’nin 33. maddesinin uygulanabilirliği hakkında karar verirken bunun belirleyici tek kriter olması gerektiğini eklemektedir. Sonuç olarak, söz konusu Devletin hem bir organı hem de kurucu unsuru olmayan ve kamu gücünün ayrıcalıklarına sahip olmayan bir tüzel kişi, “yeterli kurumsal ve işlemsel bağımsızlığa” sahip olmaması nedeniyle Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı” kuruluş olarak nitelendirilmese bile bu mekanizmaya başvuru yoluyla korunabilmelidir. Üçüncü olarak, başvuran Hükümet, Mahkemenin yaptığı incelemeye göre, özellikle sözleşmeci tarafların mahkeme önünde hem başvuran hem de davalı olmalarını önlemek amacıyla organları veya kamu şirketleri tarafından yapılan bireysel başvuruların kabul edilemez olduğuna yönelik Mahkeme içtihadını hatırlatmaktadır (İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi/Türkiye, no. 40998/98, § 81, AİHM 2007 V). Bununla birlikte başvuran Hükümet, Ljubljana Bankasının davalı Devlet dışında bir Sözleşmeci Devlete ait olması nedeniyle bu değerlendirmenin somut olayla ilgisiz olduğu kanaatine varmaktadır. Ayrıca başvuran Hükümet, Genel Mahkeme ve Avrupa Birliği Adalet Divanı tarafından verilen birçok karara atıfta bulunmaktadır (yukarıdaki 26-30. paragraflar). Başvuran Hükümete göre, bu kararlar uyarınca, tamamı yabancı bir Devlet kuruluşuna ait olan bir tüzel kişi temel haklardan yararlanmakta ve bu haklardan doğan etkin yasal korumayı talep edebilmektedir. Başvuran Hükümet, mevcut başvuruyu kendi mali menfaatlerini korumak amacıyla yaptığına yönelik iddiaya itiraz etmektedir. Başvuran Hükümet, bu bağlamda, Mahkemenin bir şirketin hakları ile hissedarlarının hakları arasında net bir ayrım yapan “tüzel kişilik perdesine” saygı gösterilmesine ilişkin yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır. Başvuran Hükümet, bir kamu şirketinin haklarının korunmasının şirketin sahibi Devlet yararına olması durumunda bile söz konusu olası ekonomik menfaatlerin herhangi bir ilgisi olmadığı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla somut olayda, Slovenya, Ljubljana Bankasının hissedarı olarak değil, insan hakları ihlalleri ve dolayısıyla Avrupa kamu düzenini bozması nedeniyle Hırvatistan’ın uluslararası sorumluluğunu çağırmak üzere Sözleşme’nin 33. maddesinin kendisine verdiği usuli hakkı kullanan Yüksek Sözleşmeci Taraf olarak hareket etmiştir. Başvuran Hükümet, yukarıda belirtenlerden, Sözleşme’nin 33. maddesinin Mahkemeye, 34. madde anlamında “hükümet dışı” olarak nitelendirilmeseler bile, söz konusu Devletlerin organları veya kurucu unsurları olmamaları koşuluyla Devlete ait ya da Devlet tarafından yönetilen kuruluşların haklarının korunmasını amaçlayan devletlerarası başvurular hakkında karar verme imkânı verdiği sonucuna varmaktadır.Mahkemenin Değerlendirmesi Mahkeme, somut olayda öncelikle bir yüksek sözleşmeci tarafın Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı kuruluş” olarak nitelendirilemeyecek ve dolayısıyla bireysel başvuruda bulunamayacak bir tüzel kişinin hak ve menfaatlerini koruma amacıyla kendisine sunduğu devletlerarası bir başvuruyu inceleyip inceleyemeyeceğine karar vermelidir. Sözleşmenin uluslararası bir antlaşma olarak yorumlanmasını düzenleyen ilgili içtihat ilkeleri aşağıdaki gibi özetlenebilir (Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan [BD], no. 18030/11, §§ 118-122 ve 125, 8 Kasım 2016, diğer atıflarla birlikte):a) Uluslararası bir antlaşma olarak, Sözleşme, Antlaşmalar Hukuku Hakkında 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Sözleşmesi’nin 31 ila 33. maddelerinde öngörülen yorumlama kuralları ışığında yorumlanmalıdır (yukarıdaki 22. paragraf). Bu kurallara uygun olarak, Mahkeme, söz konusu ifadelere verilmesi gereken olağan anlamı, kendi bağlamları içinde ve alındıkları hükmün konusu ve amacı ışığında araştırmalıdır.
b) Ayrıca hükmün bağlamının bireysel insan haklarının etkin bir şekilde korunmasını amaçlayan bir antlaşmanın bağlamı olması ve Sözleşme’nin bir bütün olarak değerlendirilmesi ve farklı hükümlerinin uyumu ve iç tutarlılığı sağlanarak yorumlanması gerektiği hususu dikkate alınmalıdır.
c) İnsan haklarının korunmasına yönelik bir belge olarak, Sözleşme’nin konusu ve amacı, hükümlerini, bunların gerekliliklerini teorik ve yanıltıcı değil, somut ve etkili kılacak bir şekilde anlamaya ve uygulamaya davet etmektedir. Dahası, bu niteliği nedeniyle, Sözleşme, Sözleşmeci Devletlerarasındaki basit karşılıklılık çerçevesinin ötesine geçmektedir.
d) Sözleşme’yi yorumlamak için ayrıca, ya diğer yöntemlere uygun olarak belirlenen bir anlamı doğrulamak ya da aksi takdirde belirsiz, anlaşılmaz veya açıkça saçma ya da mantıksız olması halinde anlamı tespit etmek için ek yorumlama araçlarına, özellikle Sözleşme’nin hazırlık çalışmalarına başvurulabilmektedir.
Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, “Sözleşme veya Protokolleri’nde tanınan hakların yüksek sözleşmeci taraflardan biri tarafından ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu ileri süren” bir tüzel kişinin bu hüküm anlamında bir “hükümet dışı kuruluşun” söz konusu olması şartıyla Mahkemeye bireysel başvuruda bulunabileceğini hatırlatmaktadır. Bu ilkeye temel teşkil eden fikir, bir sözleşmeci tarafın Mahkeme önünde hem başvuran hem de davalı olmasını engellemektir. Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı kuruluş” kavramının aksine “hükümet kuruluşu” kavramı, kamu gücünün kullanımına katılan veya makamların denetimi altında kamu hizmetini yöneten tüzel kişileri kapsamaktadır. Söz konusu kavram, yalnızca Devletin merkezi organları hakkında değil, aynı zamanda bu organlar karşısında özerklik dereceleri ne olursa olsun “kamu hizmeti görevlerini” yerine getiren, Devletin merkezi olmayan kuruluşları hakkında da uygulanmaktadır; bu kavram aynı şekilde Belediyeler de dâhil olmak üzere, bölgesel ve yerel makamlar hakkında uygulanmaktadır. Belirli bir tüzel kişinin yukarıda belirtilen iki kategoriden birinin kapsamına girip girmediğini belirlemek için, bu kişinin hukuki statüsünü ve gerektiği takdirde, bu statünün kendisine verdiği ayrıcalıkları, yerine getirdiği faaliyetin niteliğini, bu faaliyetin gerçekleştirildiği bağlamı ve siyasi makamlara nazaran bağımsızlık derecesini göz önünde bulundurmak gerekmektedir (Ärztekammer für Wien ve Dorner/Avusturya, no. 8895/10, § 35, 16 Şubat 2016 ve Österreichischer Rundfunk/Avusturya, no. 35841/02, §§ 48-54, 7 Aralık 2006, Fransa Radyosu ve diğerleri/Fransa(k.k.), no. 53984/00, § 26, AİHM 2003-X, ve yukarıda anılan İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi kararı, §§ 78-81). Şirketlerle ilgili olarak Mahkeme, bunların esasen şirketler hukuku tarafından düzenlenmeleri, faaliyetlerini yerine getirirken olağan özel hukuk tarafından verilenlerden başka yetkilere ya da herhangi bir kamu gücü ayrıcalığına sahip olmamaları ve adli ve idari olmayan mahkemelerin yetkisi kapsamına girmeleri nedeniyle Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca “hükümet dışı” oldukları kanısına varmıştır. Mahkeme aynı zamanda, bir başvuran şirketin ticari faaliyetlerde bulunduğunu ve bir kamu hizmeti görevini yerine getirmediği veya rekabetçi bir sektörde tekel sahibi olmadığını da göz önünde bulundurmuştur (yukarıda anılan Ärztekammer für Wien ve Dorner kararı, § 36, diğer atıflarla birlikte). Bununla birlikte yukarıda belirtilen unsurlardan herhangi biri, tek başına belirleyici olarak kabul edilemez: Mahkeme yine ilgili fiili ve hukuki koşulların tamamını bir bütün olarak dikkate almıştır. Böylelikle Mahkeme, bazı sözleşmeci devletlerin tarihi ve hukuki bağlamını dikkate alarak örnek olarak kamu şirketi borçları nedeniyle Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında Devletin sorumluluğu hususuna ilişkin olarak kabul ettiği kriterle aynı olan genel kriteri esasen uygulamıştır ve bu kriter, söz konusu şirketin “Devlet karşısında yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa” sahip olup olmadığını araştırmaktan ibarettir (R. Kačapor ve diğerleri/Sırbistan, no. 2269/06 ve diğer 5 başvuru, §§ 97-99, 15 Ocak 2008, yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d. kararı, § 53, JKP Vodovod Kraljevo/Sırbistan (k.k.), no. 57691/09 ve 19719/10, § 24, 16 Ekim 2018; yukarıda anılan Ališić ve diğerleri kararıyla karşılaştırınız, §§ 114-115). Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesinde kullanılan hukuki kavramların iç hukuktaki ilgili kavramlardan ayrı olarak özerk bir şekilde yorumlanması gerektiği kanısına varmaktadır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Vallianatos ve diğerleri/Yunanistan [BD], no. 29381/09 ve 32684/09, § 47, 7 Kasım 2013, ve Gorraiz Lizarraga ve diğerleri/İspanya, no. 62543/00, § 35, AİHM 2004‑III). Dolayısıyla iç hukukta bir başvuran şirketin Devletten ayrı bir tüzel kişi olarak tescil edilmesi, bu şirketin Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı” bir kuruluş olup olmadığı hususu dikkate alındığında belirleyici değildir (yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d. kararı, § 54, ve yukarıda anılan JKP Vodovod Kraljevo kararı, § 25). Her ne kadar başvuran Hükümet, tüzel kişilerin tamamının Sözleşme’nin maddi güvencelerinden ve Sözleşme’nin 33. maddesinde öngörülen devletlerarası başvuru mekanizmasına başvurma imkânından yararlanmasının gerekmediğini kabul etse de, farklı kriterlerin başvurunun bireysel ya da devletlerarası olmasına göre uygulanması gerektiğini belirtmektedir. Başvuran Hükümet, bir kuruluşun Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca bireysel başvuruda bulunup bulunamayacağını belirlemek için kabul edilen başlıca kriterin, böylelikle hâlihazırda kabul edilen kriterle - yani esasen “Devlet karşısında yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlık” kriteriyle- aynı kalması halinde, yalnızca Sözleşme’nin 33. maddesinde öngörülen devletlerarası bir mekanizmadan yararlanma kapsamından çıkarılabilecek tüzel kişilerin, dar anlamda kamu hukukuna tabi tüzel kişiler, yani kamu gücü ayrıcalıklarını Devlet adına kullanan, söz konusu Devletin organları olabileceklerini ifade etmektedir. Başvuran Hükümet, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı” olarak nitelendirilemeyecek olan diğer tüzel kişilerin yine, devletlerarası bir başvuru aracılığıyla bir Sözleşmeci Devlet tarafından haklarının savunulmasını sağlama imkânına sahip olabileceklerini eklemektedir (yukarıdaki 55. paragraf). Mahkeme, üç nedenden dolayı bu yaklaşım konusunda ikna olmamıştır. Öncelikle, Sözleşme’nin yorumlanmasına ilişkin yerleşik bir genel ilkeye göre Sözleşme, bir bütün olarak değerlendirilmeli ve farklı hükümleri arasında iç tutarlılığı ve uyumu destekleyecek bir şekilde yorumlanmalıdır (diğer birçok karar arasında bk., Johnston ve diğerleri/İrlanda, 18 Aralık 1986, § 57, A serisi no. 112, Stec ve diğerleri/Birleşik Krallık (k.k.) [BD], no. 65731/01 ve 65900/01, §§ 47-48, AİHM 2005-X, ve Mihalache/Romanya [BD], no. 54012/10, § 92, 8 Temmuz 2019). Mahkeme, Sözleşme’nin iç tutarlılığının, yalnızca Sözleşme’nin I. başlığında yer verilen maddi haklar açısından değil, aynı zamanda yargılama ve usul konusundaki hükümler -mevcut davada 1, 33 ve 34. maddeler- açısından da geçerli olan önemli bir ilke olduğu kanaatindedir. İkinci olarak, Mahkeme, Sözleşme’nin insan haklarının etkin bir şekilde korunmasına yönelik bir belge olma özelliğini -uluslararası hukukta evrensel olarak kabul edilen- göz önünde bulundurmalıdır. Uluslararası Adalet Divanı, 28 Mayıs 1951 tarihli İstişari Görüşü’nde dile getirdiği üzere, insan haklarının korunmasına yönelik antlaşmaların özel mantığı, Sözleşmeci Devletlerin kendi menfaatlerinin bulunmaması ve bireysel menfaatlerini korumaya çalışmamalarıdır: Sözleşmeci Devletlerin herkesin haklarını koruma yönünde objektif bir ortak menfaate sahip olma eğiliminde oldukları varsayılmaktadır (yukarıdaki 23. paragraf). Mahkeme aynı zamanda, Amerikalılararası İnsan Hakları Mahkemesinin ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin içtihadına ilişkin aşağıdaki ilgili alıntılara atıfta bulunmaktadır: “İnsan haklarının korunmasına yönelik bir antlaşma imzalayan bir Devletin, kamu yararı için, diğer Devletlere değil, ancak kendi yargılama yetkisi altında bulunan bütün kişilere karşı çeşitli yükümlülükler üstlendiği bir hukuk düzenine tabi olduğu kabul edilmektedir”; bu antlaşmalar “kişilerin haklarını tanımayı amaçlamaktadır” ve “devletlerarası karşılıklılık ilkesi uygulanmamaktadır” (yukarıdaki 24-25. paragraflar). Dahası Mahkeme, Sözleşme’nin niteliği dikkate alındığında, devletlerarası bir davada bile, Sözleşme’de belirtilen haklardan biri ya da birkaçının ihlalinden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenenin ve özellikle “zarar görenin” Devlet değil, her zaman kişi olduğunu bizzat ifade etmiştir (yukarıda anılan Kıbrıs/Türkiye kararı, § 46). Bir başka deyişle, yalnızca gerçek kişiler, kişi grupları ve Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı kuruluşlar” olarak nitelendirilebilen tüzel kişiler, Sözleşme’den doğan haklara sahip olabilmektedirler, ancak bir Sözleşmeci Devlet ya da hükümet kuruluşu olarak görülmesi gereken bir tüzel kişi söz konusu haklara sahip olamazlar (yukarıdaki 61-62. paragraflar). Başka her türlü sonuç, Sözleşme’ye temel teşkil eden ve Sözleşme’nin hem 1. maddesinde hem de giriş kısmında ortaya konulan temel amaca aykırı olabilecektir. Üçüncü olarak, Sözleşme’nin 33. maddesinin izlediği özel amaçla ilgili olarak Mahkeme, Devlet şikâyetlerine ilişkin iki temel kategorinin bulunduğunu hatırlatmaktadır: Genel sorunlarla ilgili olan, Avrupa kamu düzenini korumaya yönelik şikâyetler ve başvuran Devletin açıkça belirlenen veya belirlenebilir bir ya da birkaç kişinin temel haklarının bir başka sözleşmeci tarafça ihlal edildiğini ileri sürdüğü şikâyetler. İkinci kategorideki şikâyetler esasen, yalnızca Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca yapılan bir bireysel başvuruda ileri sürülenlerle değil, aynı zamanda diplomatik koruma kapsamında sunulabilecek olanlarla da karşılaştırılabilir niteliktedir (yukarıda anılan Kıbrıs/Türkiye kararı, §§ 43-45). Mahkeme, davalı Hükümet ile kesin olarak belirtilen kırk sekiz yasal işlem dizisi kapsamında söz konusu olan belirli bir tüzel kişinin menfaatlerinin korunmasını ve Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca bu tüzel kişi adına adil tazmin elde edilmesini amaçlayan mevcut başvurunun devletlerarası dava kategorilerinden birincisinin değil, ikincisinin kapsamına girdiği kanısına varmaktadır. Bununla birlikte Mahkeme, bu ayrımın mevcut başvuru kapsamında belirleyici olmadığı kanaatine varmaktadır: Mahkemenin daha önce belirttiği üzere, her halükârda, Sözleşme’den doğan hakların ihlalinden doğrudan veya dolaylı olarak etkilenen ve özellikle “zarar gören” Devlet değil, kişidir (yukarıdaki 66. paragraf). Dolayısıyla, devletlerarası bir davada adil tazminin ödenmesine karar verilmesi halinde, bu tazminin her zaman Devletin değil, bireysel mağdurların yararına ödenmesi gerekmektedir (yukarıda anılan Kıbrıs/Türkiye kararı, § 46). Bununla birlikte Mahkemenin, bir Devletin kendisine karşı yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa sahip olmayan bir tüzel kişi adına Sözleşme’nin 33. maddesi uyarınca açabileceği ve Mahkemenin adil tazmin bağlamında bir meblağ ödenmesine karar verebileceği bir davada, Sözleşme’de belirtilen bir ya da birkaç hakkın ihlal edildiği sonucuna varması durumunda, Mahkemenin kararından nihai yararlanan kişi, kesin olarak bu Devletin kendisi olacak ve başka hiç kimse olmayacaktır. Başvuran Hükümet, kendi görüşlerinde Mahkemenin bununla birlikte kamu hukukuna tabi olan, İranlı kamu şirketinin davacı olma sıfatını kabul ettiği, yukarıda anılan İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi kararına atıfta bulunmaktadır. Bu hususta Mahkeme daha önce Sözleşme’nin 34. maddesinde kullanılan “hükümet dışı kuruluş” ifadesinin yalnızca davalı Devletin bir parçası olarak veya davalı Devletin sıkı denetimi altında bulunduğu kabul edilebilen “hükümet” kuruluşlarını hariç tutacak bir şekilde yorumlanamayacağını belirtmiştir. Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, “hükümet kuruluşu” kavramı kamu gücünün kullanımına katılan veya makamların denetimi altında bir kamu hizmetini yöneten her türlü tüzel kişiyi kapsamaktadır. Belirli bir tüzel kişinin bu kategorinin kapsamına girip girmediğini belirlemek için bu kişinin hukuki statüsünü ve gerektiği takdirde, bu statünün kendisine verdiği ayrıcalıkları, yerine getirdiği faaliyetin niteliğini ve bu faaliyetin gerçekleştirildiği bağlamı ve siyasi makamlara nazaran bağımsızlık derecesini göz önünde bulundurmak gerekmektedir (ibidem, § 79). Öte yandan, bu kural, başvurunun Sözleşme’ye taraf olmayan bir Devletin bir “hükümet” kuruluşu tarafından sunulması halinde bile uygulanmaktadır (ibidem, § 81, ve yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d. kararı, § 55). Mahkeme, İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi davasında, başvuran şirketin “uyruğundan” ayrı olarak kendi içtihadından doğan kriterler açısından, Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca “hükümet dışı” olarak nitelendirilmesi için yeterince bağımsız olduğu tespit edildiğinde, bu şirketin davacı olma sıfatını kabul etmiştir (ibidem, §§ 78-82). Dolayısıyla bu karar, Sözleşme’nin iç tutarlılığına saygı gösteren Sözleşme hükümlerinin aynı şekilde yorumlanmasına ilişkin genel mantığı izlemektedir. Başvuran Hükümetin Genel Mahkeme ve Avrupa Birliği Adalet Divanı tarafından verilen kararlarda yaptığı atıflara ilişkin olarak (yukarıdaki 26-30 ve 57. paragraflar) Mahkeme, herhangi bir şikâyete ilişkin Mahkeme önündeki kabul edilebilirlik koşullarının Avrupa Birliği mahkemeleri önünde uygulanabilir koşullardan farklı olabileceğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, atıfta bulunulan bu kararların Sözleşme’nin 34. maddesinin yorumlanması üzerinde kendiliğinden belirleyici bir etkiye sahip olabileceği kanısına varmamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, Bank Mellat/Konsey davasında (yukarıdaki 26. paragraf) 29 Ocak 2013 tarihinde verdiği kararda, Avrupa Birliği Genel Mahkemesinin “Sözleşme’nin 34. maddesinin Avrupa Birliği Adalet Divanı önünde görülen yargılamalar açısından uygulanabilir olmayan bir usul hükmü olduğunu” kabul ettiğini hatırlatmaktadır. Sonuç Yukarıda belirtilen hususlar ışığında Mahkeme, Sözleşme’nin 33. maddesinin bir başvuran Hükümete “hükümet dışı kuruluş” olarak nitelendirilemeyecek olan bir tüzel kişinin haklarını savunma ve dolayısıyla Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca bireysel başvuruda bulunma imkânı vermediği sonucuna varmaktadır. Mahkeme, Mevcut Başvuruyu Sözleşme’nin 33. Maddesine Dayanarak İnceleyebilir Mi? Tarafların İddialarıa) Hırvat Hükümeti
Davalı Hükümet, yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d. davasının bireysel bir davayla ilgili olduğunu ve bu davada, mevcut başvuruda belirtilen ihlallerden bazılarının iddia edildiğini belirtmekte ve karşı tarafın aynı şikâyetleri yeniden ele alarak ve bu yargılamanın derin amacına ve bir bütün olarak Sözleşme’ye aykırı olarak, devletlerarası yargılama aracılığıyla bu şikâyetleri yeniden dile getirmeye çalışarak yalnızca Mahkeme tarafından verilen kabul edilemezlik kararından kaçınmaya çalıştığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, davalı Hükümet Ljubljanska banka d.d. kararında, Mahkemenin Ljubljana Bankasının Sloven Devleti karşısında yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa sahip olmadığını ve dolayısıyla Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı kuruluş” olmadığını daha önce kesin olarak ve açık bir şekilde tespit ettiğini ifade etmektedir. Davalı Hükümet, niteliği gereği bu kuruluşun “hükümet dışı” olmadığını belirterek bu sonuca katılmaktadır: Söz konusu kuruluş, ticari bir kuruluş değildir ancak tek görevi alacakları tahsil etmek olan bir talep makamıdır; Devletten başka herhangi bir müşterisi ya da aktif hissedarı bulunmamaktadır ve bir Sloven hükümet kuruluşu olan Miras Fonunun denetimi altında tutulmaktadır. Davalı Hükümet, Slovenya’nın Sözleşme tarafından güvence altına alınan bireysel insan haklarını değil, kendi ekonomik ve mali menfaatlerini korumaya çalıştığı ve bu nedenle, mevcut başvurunun Sözleşme’nin 33. maddesiyle bağdaşmaz olduğu sonucuna varmaktadır.b) Sloven Hükümeti
Başvuran Hükümet, Ljubljanska banka d.d. davasında verilen kabul edilemezlik kararından Ljubljana Bankasının “mağdur” sıfatına sahip olmadığı sonucuna varılmaması gerektiği kanaatine varmaktadır. Şüphesiz, bu kararda Mahkeme, bu tüzel kişinin “Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca, bir hükümet kuruluşu olarak kabul edilmesi” gerektiğini belirtmiştir (§ 54). Hâlbuki Mahkeme, Ljubljana Bankasının sıfatını Sözleşme’nin başka herhangi bir hükmünün, mevcut durumda Sözleşme’nin 33. maddesinin gereklilikleri doğrultusunda incelememiştir. Dolayısıyla bu karar, sınırlı bir şekilde yorumlanmalıdır ve hiçbir durumda, devletlerarası mevcut başvurunun kabul edilebilirliği hakkında ön yargıda bulunmamalıdır. Mevcut dava, yukarıda anılan Ališić ve diğerleri davasıyla karşılaştırılabilir nitelikte değildir ve Ališić ve diğerleri davasında ortaya çıkan başlıca sorun Ljubljana Bankasının özerkliğinin derecesi ve niteliği değildir ancak Slovenya’nın (ve diğer birçok Devletin) uluslararası hukuktaki sorumluluğudur. Başvuran Hükümet, her halükârda, yalnızca bir Devletin bir şirkete sahip olması nedeniyle bu şirketin Devlete benzetilmemesi gerektiğini ileri sürmektedir. Mahkeme bizzat “[Ljubljana Bankasının] Devlet karşısında yeterli kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa sahip olmamasına rağmen, bunun ayrı bir tüzel kişi olduğunu” kabul edebilirdi (yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d. kararı, § 54). Tek faaliyeti kendi varlık ve borçlarını yönetmek olan Ljubljana Bankası, Sloven Devletinin kurucu bir parçası olarak çalışmamıştır ve Devletin bu Bankanın ana hissedarı olmasının ardından bile hiçbir zaman en küçük bir kamu hizmeti görevini yerine getirmemiş ve herhangi bir kamu gücü ayrıcalığını kullanmamıştır. Söz konusu Banka, üçüncü kişiler için bağlayıcı tedbirler alamaz. Banka, Sloven Şirketler Kanunu uyarınca yönetilen ayrı bir tüzel kişi olarak kalacak ve Devlet, yalnızca bir anonim şirketin hissedarının olağan hak ve yükümlülüklerini yerine getirecektir. Miras Fonu, şirketler hukukunun olağan kurallarına uygun olarak genel kurulda haklarını ileri sürecek ancak Fonun bankanın yönetimi üzerinde en küçük bir etkiye sahip olması yasaklanacaktır. Son olarak, Ljubljana Bankasının işlemleri idare mahkemelerinin yetkisi kapsamına girmeyecektir. Bu koşullarda söz konusu Banka, Sloven Devleti karşısında, Sözleşme’nin 33. maddesinde öngörülen mekanizma aracılığıyla Devlet tarafından haklarının savunulmasını sağlayabilecek yeterli bir bağımsızlığa sahip olacaktır. Başvuran Hükümet, mevcut başvuruya neden olan kırk sekiz davanın tamamının, bankanın Devlete ait olmadığı dönemde Hırvat şirketlerin bankayla yapılan işlemlerden doğabilecek borçlarıyla ilgili olduğunu eklemektedir. Başvuran Hükümet, Mahkemenin katılık göstermesi ve Ljubljana Bankasının Sözleşme kapsamında her türlü davacı olma sıfatını reddetmesi halinde, mali krizin ardından kamulaştırılan, daha sonra yeniden özelleştirilen birçok bankanın bazen kaybedebileceği, bazen de herhangi bir zamanda bunları elinde bulundurabilecek kuruluşlara göre Sözleşme’den doğan maddi haklardan yararlanabileceği kanısına varmaktadır. Mahkemenin Değerlendirmesi Mahkeme, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı” olmayan bir kuruluşun Sözleşme’nin 33. maddesinde öngörülen mekanizma aracılığıyla bir Devlet tarafından haklarının savunulmasını sağlayamaması nedeniyle Sözleşme’nin 33 ve 34. maddeleri arasında doğrudan bir sistemsel bağlantının bulunduğunu belirtmişti (yukarıdaki 70. paragraf). Mevcut davaya ilişkin koşullarla ilgili olarak Mahkeme, yukarıda anılan Ališić ve diğerleri kararında vardığı şu sonuçları hatırlatmaktadır:“114. Büyük Dairenin Ljubljanska Banka Ljubljana ve Investbanka’nın karşılıklı Boşnak şubelerine yatırılan ”eski” döviz tasarruf fonlarından sorumlu oldukları ve olmaya devam ettikleri sonucuna varması nedeniyle, ilgili Dairenin yaptığı gibi, Büyük Daire başvuranlar hakkındaki borçlarının bu bankalar tarafından ödenmemesinin Slovenya ve Sırbistan’a atfedilebilir olup olmadığını araştırmalıdır. Bu bağlamda, Mahkeme, bir Devletin Sözleşme bakımından sorumluluğundan muaf tutulabilmesi için Devlet karşısında yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa sahip olmaması nedeniyle, özerk bir tüzel kişiliğe sahip olsa bile, kamu şirketi tarafından akdedilen borçlardan sorumlu tutulabileceğini hatırlatmaktadır (...). Yukarıda belirtilen davalarda, Devletin gerçekte bu türden borçlardan sorumlu olup olmadığını değerlendirmek için Mahkeme şu ana kriterlere dayanmıştır: İlgili şirketin hukuki statüsü (kamu hukuku veya özel hukuka tabi olan), şirketin faaliyetlerinin niteliği (kamu hizmeti görevleri veya olağan ticari faaliyetler), faaliyetlerinin yürütüldüğü çerçeve (tekel veya yüksek düzeyde düzenlenen sektör) ve kurumsal (Devletin sermayeye katılım düzeyi açısından ölçülen) ve işlevsel (Devlet tarafından şirket üzerinde uygulanan denetim ve kontrolün kapsamı bakımından değerlendirilen) bağımsızlığı.
115. Bazı davalarda, Mahkeme aynı zamanda, Devletin doğrudan ilgili şirketin mali zorluklarından sorumlu olup olmadığını, şirketin veya ortaklarının zararına olacak şekilde, şirkete ait olan fonları zimmetine geçirip geçirmediğini ve şirketin bağımsızlığına zarar verip vermediğini ya da şirketin tüzel kişiliğini başka bir şekilde kötüye kullanıp kullanmadığını araştırmıştır (...). Son olarak, Mahkeme, YSFC’de çok yaygın ve Sırbistan’da halen geçerli olan kolektif mülkiyetli şirketlerin, Devletin Sözleşme bakımından sorumluluğundan muaf tutulabilmesi için Devlet karşısında “yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa” genel olarak sahip olmadıkları kanısına varmıştır (diğer birçok karar arasında bk., R. Kačapor ve diğerleri/Sırbistan, no. 2269/06, 3041/06, 3042/06, 3043/06, 3045/06 ve 3046/06, §§ 96-99, 15 Ocak 2008, ve Zastava It Turs/Sırbistan (k.k.), no. 24922/12, §§ 19-23, 9 Nisan 2013).
116. (...) [Mahkeme], Ljubljanska Banka Ljubljana’nın Sloven Devletine ait olduğunu ve bir Sloven hükümet kuruluşu olan Miras Fonu tarafından denetlendiğini kaydetmektedir (...). Slovenya’nın 1991 tarihli Anayasa Kanunu’na getirdiği değişiklik ile, Ljubljanska Banka Ljubljana’nın varlıklarının çoğunun birinci bankanın ve ortaklarının zararına olacak şekilde yeni bir bankaya devredilmesi (...) öte yandan çok büyük önem taşımaktadır. Bu işlem, gerçekte, Sloven Devletinin Ljubljanska Banka Ljubljana’nın varlıklarından kendi isteğiyle yararlandığını göstermektedir (...). Sonuç olarak, Büyük Daire, Ališić ve Sadžak hakkında Ljubljanska Banka Ljubljana’nın borçlarının sorumluluğunu Slovenya’ya atfetmek için yeterli gerekçelerin bulunduğu yönünde ilgili Dairenin vardığı sonucu onaylamakta ve kabul etmektedir (...).”
Mahkeme, yukarıda anılan Ljubljanska banka d.d. kararında, şu sonuçları desteklemek için yukarıda belirtilen tespitlere atıfta bulunmuştur:“53. Bu tespitlerin Devlet şirketinin borçları açısından Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca Devletin sorumluluğu konusunda dile getirilmesine rağmen, Mahkeme daha önce, bir (Devlet) şirketinin Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı bir kuruluş” olarak kabul edilip edilemeyeceğinin araştırılması söz konusu olduğunda, bu bağlamda varılan sonuçların aynı kuvvetle uygulandığını ifade etmiştir (Zastava It Turs/Sırbistan kararıyla karşılaştırınız (k.k.), [no. 24922/12], §§ 21-23, [9 Nisan 2013], ve R. Kačapor ve diğerleri/Sırbistan kararıyla birlikte, no. 2269/06 [ve diğer 5 başvuru], §§ 97-99, 15 Ocak 2008).
54. Bu nedenle Mahkeme, başvuran bankanın ayrı bir tüzel kişi olmasına rağmen, Devlete nazaran yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa sahip olmadığı ve Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca bir hükümet kuruluşu olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır (...). Dolayısıyla başvuran banka, Mahkemeye bireysel başvuruda bulunma hakkına sahip değildir.”
Mahkeme, tarafların görüşleri ve elinde bulunan unsurların tamamı ışığında, bu sonuçlardan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir. Mahkeme, belirli bir tüzel kişinin “hükümet” kuruluşu veya “hükümet dışı” kuruluş olup olmadığını belirlemek için, bu kişinin hukuki statüsü ve gerektiği takdirde, bu statünün kendisine verdiği ayrıcalıklar, yürüttüğü faaliyetin niteliği, bu faaliyetin gerçekleştirildiği bağlam ve siyasi makamlara nazaran bağımsızlık derecesinin göz önünde bulundurulması gerektiğini hatırlatmaktadır (yukarıda anılan İran İslam Cumhuriyeti Gemicilik Şirketi, § 79). Mahkeme, bu kriterleri dikkate alarak Ljubljana Bankasının kamu gücü ayrıcalıklarının kullanılmasına katılmayan ayrı bir tüzel kişi olmasına rağmen bu Bankanın varlıklarından kendi isteğiyle yararlanan Sloven Devletinin mülkü olduğunu ve bir Sloven hükümet kuruluşu olan Miras Fonunun denetimi altında bulunduğunu yeniden belirtmektedir. Başvuran Hükümetin ifade ettiği gibi Ljubljana Bankası şirketler hukuku tarafından düzenlenen bir anonim şirketi şeklinde kurulsa ve idare mahkemelerinin yetkisi kapsamına girmese bile (yukarıdaki 74. paragraf) başvuran Hükümet, bu bankanın Devletten başka herhangi bir müşteri veya aktif hissedara sahip olmadığı yönünde davalı Hükümetin iddiasına itiraz etmemektedir (yukarıdaki 72. paragraf). Dahası yukarıda belirtilen Ališić ve diğerleri kararında Mahkeme, Sloven Devletinin başvuranlardan ikisi hakkında Ljubljana Bankasının söz konusu şubesinin borçlarından sorumlu olduğunu ifade etmiştir (§ 116). Bu tespitlerin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca Devletin sorumluluğu kapsamında dile getirilmesine rağmen Mahkeme, bir tüzel kişinin “hükümet dışı” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin belirlenmesine ilişkin olarak önemli bir unsurun bulunduğu kanısındadır. Mahkeme, Ljubljana Bankasının Devlet karşısında yeterli bir kurumsal ve işlevsel bağımsızlığa sahip olmadığı ve Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı bir kuruluş” olarak görülemeyeceği sonucuna varmaktadır.Sonuç Mahkeme, Ljubljana Bankasının Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “hükümet dışı bir kuruluş” olmaması nedeniyle bireysel başvuruda bulunma hakkına sahip olmadığını hatırlatmaktadır. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşme’nin 33. maddesine dayanarak bu tüzel kişi hakkında Sözleşme’den doğan bir hakkın ihlal edildiği iddiasının ileri sürüldüğü devletlerarası bir başvuruyu inceleyemez. Bu nedenle Mahkeme, mevcut davayı incelemeye yetkili olmadığı kanaatine varmaktadır.DİĞER İLK İTİRAZLAR HAKKINDA Davalı Hükümet, öncelikle iç hukuk yollarının tüketilmediğini ve altı aylık süreye uyulmadığını ileri sürerek Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası kapsamında diğer iki kabul edilemezlik itirazını dile getirmektedir. Mahkeme, yukarıdaki 79. paragrafta vardığı sonucu dikkate alarak bu itirazlara ilişkin ayrı bir incelemenin gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OY ÇOKLUĞUYLA,
Başvuruyu inceleme yetkisine sahip olmadığına karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca ve İngilizce dillerinde tanzim edilmiş olup 16 Aralık 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Johan Callewaert Robert Spano
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan