AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No: 37379/05
İsa SİRKECİ / TÜRKİYE
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 12 Mayıs 2020 tarihinde, Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 27 Eylül 2005 tarihli başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından bu görüşlere cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
Başvuran İsa Sirkeci, Türk vatandaşı olup, 1933 doğumludur ve İzmir’de ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde İzmir Barosuna bağlı Avukat E. Çolak Yavuz tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
Başvuran, İzmir’in Bulgurca Köyünde yer alan iki arazinin ortak maliklerindendir.
Yetkili makamlar, 1988 yılında, baraj yapımı için bu arazileri kamulaştırmaya karar vermiştir.
Kamulaştırılan mülklerin maliklerine, 2510 sayılı İskan Kanunu’na uygun olarak, ilgililere ya kamulaştırma bedeli ödenmesi ya da idari makamlar tarafından tazminat bağlamında, üzerinde ev bulunan başka bir tarım arazisine yerleşme hakkı verilmesi seçenekleri sunulmuştur.
Başvuranın ikinci seçeneği tercih etmesi sebebiyle, kendisine ödenmesi gereken tazminat bedeli, kamulaştırma işlemini yapan idare tarafından 1996 yılında Özel İskan Fonu’na aktarılmıştır.
Başvurana, 23 Mart 1998 tarihinde, 175 ada, 2 parsel no.lu arazide yer alan evin kendi hissesine düştüğüne dair bilgi verilmiştir.
İdare, 1 Temmuz 1998 tarihinde, başvurana, mevzuat tarafından öngörülen koşulları taşımadığı gerekçesiyle, yerleşme hakkının iptal edildiği belirtmiştir. Nitekim özellikle başvuranın çalışan olarak sosyal sigorta (SSK) kaydının bulunduğu, hâlbuki söz konusu hükümden sadece esnaf ve tüccarların sigortasına (Bağ-Kur) bağlı kişilerin faydalanabildiği ve mevzuat tarafından belirlenen koşulların oluşmadığı ortaya çıkmıştır.
Başvuran tarafından açılan iptal davası, idarenin açıkça bir hata yapmak suretiyle başvurana verdiği hakkı geri alma konusunda takdir hakkının bulunduğu gerekçesiyle, idare mahkemeleri tarafından nihai olarak 14 Mart 2005 tarihinde reddedilmiştir.
Başvuran, 2005 yılında, kamulaştırma bedelinin kendisine faizleriyle birlikte geri verilmesi ve alacağına uygulanabilir faiz oranı ile söz konusu dönemin enflasyon oranı arasındaki farktan doğan zararın telafisi için kendisine tazminat ödenmesi amacıyla yeni bir başvuruda bulunmuştur.
Başvuranın talebi, idarenin sorumlu tutulmasını gerektiren herhangi bir hatasının bulunmadığı gibi herhangi bir ihmalinin de olmadığı kanaatine varan İzmir İdare Mahkemesi tarafından 24 Kasım 2006 tarihinde reddedilmiştir.
Danıştay müşterek heyeti, 13 Nisan 2009 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiştir.
Başvuranın karar düzeltme talebinin incelenmesi sonucunda, 12 Haziran 2012 tarihinde, yine yüksek Mahkeme’nin müşterek heyeti, ilk derece mahkemesinin kamulaştırma bedelinin faizleriyle birlikte iade edilmesine ilişkin talebi reddetmiş olması sebebiyle, bu kararı bozmuş ve başvuranın geri kalan talepleriyle ilgili olarak temyiz başvurusunu reddetmiştir.
İdare mahkemesi, 21 Şubat 2013 tarihinde Danıştay kararına uyarak, kamulaştırma bedelinin faizleriyle birlikte ödenmesine karar vererek başvuranın talebini kısmen haklı bulmuştur.
Danıştay, başvuranın temyiz talebini 19 Haziran 2014 tarihinde, ardından da karar düzeltme talebini 22 Kasım 2017 tarihinde reddetmiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürerek, mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
Başvuran, kamulaştırılan mülklerinin değerine göre makul miktarda bir bedel elde edememiş olması sebebiyle, mülkiyet hakkına yapılan müdahaleden mağdur olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, daha da özel olarak kamulaştırma bedeline uygulanan faiz oranının enflasyon oranından çok düşük olduğundan ve söz konusu tazminatların maruz kaldığı değer kaybını telafi etmek için bu miktarların yeterli olmadığından yakınmaktadır.
Hükümet, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulmamış olması da dâhil olmak üzere birçok yönden kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, bu başvuru yolunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girdiğini ve iç hukukta davayla ilgili olarak Danıştay tarafından verilen nihai kararın, 28 Şubat 2018 tarihinde kesinleştiğini hatırlatmaktadır.
Hükümet, Anayasa Mahkemesinin birçok kararına atıfta bulunarak, başvuranın durumuna benzer başvurular kapsamında, Anayasa Mahkemesinin, ilgililerin şikâyetini giderebilecek içtihatlar oluşturduğunu belirtmektedir. Başvuranın iç hukuk tarafından sunulan bu başvuru yolunu kullanmamış olması sebebiyle, Hükümet, Mahkemeyi, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir.
Başvuran, bu itiraza yanıt vermemekte ve şikâyetini yinelemekle yetinmektedir.
Mahkeme, Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun, ilke olarak kendisinden önce başvurulması gereken bir hukuk yolu olduğunu hatırlatmaktadır (Uzun/Türkiye, no. 10755/13, §§ 34-70, 30 Nisan 2013).
Mahkeme, somut olayda enflasyona bağlı zarara ilişkin talebin, nihai olarak 12 Haziran 2012 tarihinde, yani Hükümet tarafından belirtilen başvuru yolunun yürürlüğe girmesinden önce reddedildiğini tespit etmektedir.
Mahkeme bununla birlikte, kamulaştırma bedelinin faizleriyle birlikte iade edilmesine ilişkin davanın, 28 Şubat 2018 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla ancak bu tarihten sonra, başvuranın enflasyon oranı ile faiz oranı arasındaki farka bağlı zararının ileri sürülmüş ve tam olarak rakamlarla ölçülebilir hale gelmiştir.
Mahkeme, başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmasının mümkün olduğu kanaatine varılmasının makul olduğu kanaatine varmaktadır. Nitekim başvuranın Anayasa Mahkemesine 28 Şubat 2018 tarihinden itibaren 30 gün içerisinde başvurmuş olması durumunda, şikâyetinin esasının reddedileceğini belirtmeye imkân veren hiçbir unsur bulunmamaktadır. Mahkeme, bu noktada, bir başvuru yolunun makul başarı olanakları sunmadığına ilişkin basit bir şüphenin, başvuranın yetkili mahkeme önünde şikâyetlerini sunma yükümlülüğünden muaf tutmayacağına dair yerleşik içtihadını hatırlatmanın gerekli olduğu kanaatindedir (Elsanova/Rusya (k.k.), No. 57952/00, 15 Kasım 2005). Ayrıca, bir başvuru yolunun etkililiği, başvuranın lehinde bir sonucun kesinliğine dayanmamaktadır (Rodić ve diğerleri/Bosna-Hersek, No. 22893/05, § 54, 27 Mayıs 2008).
Sonuç olarak, başvuru, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 11 Haziran 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıEgidijus Kūris
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy