T.C.
İSTANBUL
10. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO: 2025/312 Esas
KARAR NO: 2025/625
DAVA: Tazminat (Ticari Satımdan Kaynaklanan)
DAVA TARİHİ: 27/04/2018
KARAR TARİHİ: 09/07/2025
Mahkememizin 2018/373 Esas, 2020/835 Karar, 23/12/2020 tarihli kararı, Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin... Esas, ... Karar, 27/02/2025 tarihli ilamı ile Bozularak Mahkememiz yukarıdaki esasına kaydı yapılan Tazminat (Ticari Satımdan Kaynaklanan) davasının yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
DAVA: Davacı vekili mahkememize vermiş olduğu dava dilekçesi ile, davacı ile davalı arasında uzaktan sunucu yedekleme servis sözleşmesi akdedildiğini, bu sözleşmeye göre davalı şirketin, davacının kullandığı Datacode isimli muhasebe ve şirket bilgilerinin bulunduğu program üzerindeki bütün verileri internet altyapısı üzerinden ... veri merkezinde uzaktan yedekleme hizmeti sağlayacağını, bu sözleşmeye dayanarak davalı şirketin Eylül 2012 fatura döneminden itibaren davacı şirkete sunucu yedekleme ücreti adı altında fatura keserek göndermeye başladığını, 2012 tarihi davacı şirketin elinde bulunan en eski fatura tarihi olduğunu, sözleşmede tarih yazmadığını, 05/11/2016 tarihinde davacı şirket çalışanları ve müdürünün sabah işyerine gittiğinde şirket bilgisayarlarındaki programın şifrelendiğinin görüldüğünü, bunun üzerine davalı şirkete durumun aktarıldığını ve yedeklenen kayıtların gönderilmesinin talep edildiğini, ancak davalıdan konuyla ilgili bir dönüş alınamadığını, bilgisayarlardaki programın şifrelenmesi nedeni ile davacı şirket müdürünün savcılığa gerekli soruşturmanın yapılması amacıyla şikayet dilekçesi ilettiğini, süreç içerisinde davacının davalıya bir çok kere durum hakkında bilgi almak istediğini, ancak temsilciler tarafından şirketi müdürüne bilgi verilmediğini, gerçekleşen olaydan davalı şirketin kusurlu davranışı neticesinde davacı şirketin maddi ve manevi zararının oluştuğunu, davacının ... programındaki bilgilerin önemi nedeni ile davalı şirket ile uzaktan sunucu yedekleme sözleşmesi akdettiğini ve bilgilerin bu sözleşme sayesinde Superonline veri merkezinde yedeklendiği düşüncesi ile başka herhangi bir yedekleme işlemine gerek duymadığını, davacının daha ucuz maliyetlere bu verileri başka firmalar aracılığı ile yedekleyebilecekken davalı şirketin sektördeki güvenilirliği, baskın konumu ve ticari itibarını da göz önüne alınarak davalı şirkete güvendiğini ve belirtilen sözleşmeyi akdettiğini, ancak davalı şirketin hataen yedekleme işleminin yapılamadığı gerekçesi ile bilgileri davacıya gönderemediğini, davacının hangi firmanın kendisine ne kadar borcu olduğunu, hangi tarihte ne kadar ödeme yapılacağını vb.bütün kayıtlarını kaybettiğini beyanla, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla davanın kabulü ile davacı lehine maddi zararın tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda arttırılmak üzere asgari 1.000,00TL maddi tazminat ile 500.000,00TL manevi tazminata ve fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla şimdilik 500TL cezai şarta hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
ISLAH: Davacı vekili vermiş olduğu 17/07/2020 tarihli dilekçesi ile, cezai şarta ilişkin taleplerini arttırarak 1.121,60TL cezai şart bedelinin tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
CEVAP: Davalı vekili mahkememize vermiş olduğu cevap dilekçesi ile, davalı şirkete atfedilebilir kanuni veya sözleşmesel bir sorumluluk olmadığı gibi davacının somut olaydaki illiyet bağını ve iddia ettiği zararları da ispat edemediğini, bilgisayarlarındaki şifrelemenin sebebinin davacının bilgisayarlarına yapılan sanal saldırı olduğunu, davacının bu gerçeği gizlemesinin davalı şirketin sorumlu olmadığı bir olay karşısında davacı şirketin kendi zararını davalının üzerine bırakmaya çalıştığını gösterdiğini, davalı şirketin kusur ve sorumluluğu bulunmadığı saldırı karşısında, davalı şirketten fahiş maddi ve manevi tazminat talebinin yasal bir dayanağı olmadığını, taralar arasındaki sözleşme ile davalı şirketin davacı şirkete karşı hizmet yükümünün talep olunan maddi tazminat tutarı ile de herhangi bir bağlantısı olmadığını, davacı şirketin yaşadığı hacklenme olayından davalı şirketin sorumlu tutulamayacağını, böyle bir saldırı sonucunda davacı şirketin bir veri kaybettiyse de, veri kaybı ve iddia olunan zarar arasındaki bağlantı ve bu zararın mevcudiyetinin de hiçbir şekilde ispat edilemediğini, davacının ispat yükünü yerine getiremediğini, hem davasının maddi sebeplerini hem de iddia ettiği tazminat tutarını ispat edemediğini beyanla, davanın reddini talep etmiştir.
DELİLLER VE GEREKÇE:
Dava 6098 sayılı TBK'nın 502 ve devamı maddelerine göre vekalet sözleşmesi mahiyetindeki uzaktan sunucu yedekleme servis sözleşmesine aykırılık iddiasıyla maddi ve manevi tazminat ile cezai şart talebidir.
Mahkememizin ... Esas,...Karar, 23/12/2020 tarihli kararı ile;
Tarafların iddia ve savunmaları, dosyada toplanan deliller nazara alınarak, talimat yolu ile inceleme yapılarak rapor tanzimi için dosya bilirkişiye gönderilmiş olup, bilirkişiler Bilgisayar Mühendisi.... ve Bilgisayar Mühendisi ... tarafından tanzim olunan 20/12/2019 tarihli raporunda; davacı şirketin davaya konu olayın gerçekleştiği zaman bilgisayar sistemlerinde kullandığı belirtilerek taraflarına sunulan harddisk üzerinde yapılan incelemede, sistemde 27/04/2011 12:49:49 tarihinden 13/11/2016 13:34:18 'e kadar sistem günlük kayıtlarının bulunduğunu, bu tarih aralığında sistemin ... ağ grubunda "..." bilgisayar adıyla çalıştığını, "..." isimli bir kullanıcısının olduğunu, sistem günlük kayıtlarında ... 'a yönelik yapılan aramalarda... ve .. tarihlerinde ... (uyarı) seviyesinde kayıtların olduğunu ve ... adresine alan adı çözümleyicisi (...) sunucularının cevap dönmemesinden dolayı bağlanılamadığını, datakod programının sisteminin kurulu olduğu ve ... veritabanının kullanıldığını, sistemdeki tüm dosyaların xtbl dosya uzantılı hale dönüştüğü ve tüm dosya adlarının sonuna da virüsten kaynaklı "...uzantısının eklendiğini, bunun da bir ... (fidyesi (ransomware) truva adı) türü bir virüse ait olduğunu, şifrelediği dosyaların şifrelenmesinde ... benzeri çok güçlü şifreleme algoritmaları kullanıldığından kurtarmak için yapılabilecek çok fazla seçenek bulunmadığını, taraflar arasında akdedilen Uzaktan Sunucu Yedekleme Servisi Sözleşmesi kapsamında 7.Madde p bendinde belirtildiği üzere, ... müşteriye müşterinin yedeklemek istediği veri miktarı 2 Terabyte'dan az olduğundan (incelenen hard disk 250 gigabyte) yedekleme (back up) hizmeti çözümünü yazılım ile sunması gerektiğini, davacı şirketin bilgisayar sistemine bulaşan ...türü virüsten dolayı davalı şirketin sorumlu tutulamayacağını, ancak davacı şirket bilgisayar sistemlerinin virüs bulaşmasından dolayı çalışmadığı 05/11/2016 gününden bir gün önce alınan sistem yedeğini davalı şirketten talep etme hakkına sahip olduğu (30 günlük yedeğin kayıt altında tutulduğunun sözleşmede belirtildiğini, sözleşme kapsamında herhangi bir sistem seçilmediği için tüm sistemin yedeğinin alınacağını, yedeği alınacak desteklenen sistemler içerisinde Microsof Windows Server 2008 işletim sistemi ve ... Serves veritabanı sunucu sisteminin bulunduğunu, davacı şirketin de verilerini kaydettiği ... isimli programın da ... veritabanı sistemini kullandığını, davalı şirketin aldığı yedeklerde bu programa ait verilerin de yedekler içerisinde olması gerektiğini, ayrıca alınan herhangi bir yedek olmaması, ayrıca davacı şirketin elinde virüslü hard diskteki dosya yapılarının şifrelenerek virüs bulaşmasından dolayı da geri yüklenemeyen kayıtların maddi değerlerinin tespitinin bilgisayar sistemlerinden çıkartılamadığın belirtmişlerdir.
Davacı tarafın davalı ile kaydettiği sözleşme uyarınca davalıya Eylül 2012-Mayıs 2017 tarihine kadar yapmış olduğu ödemelerin miktarının tespiti yönünden dosya bilirkişiler ..., ..., ...'a tevdi edilmiş olup, tanzim olunan 24/02/2020 tarihli bilirkişi raporunda; dönemler itibariyle dosyada yer alan faturaların ilgili dönemdeki toplamının 1.621,60TL olduğunu, faturaların ayrıntılı incelemesi yapıldığında tüplerin ve tüplerin kullanılabilmesi için gerekli olan ventillerin 5.436 parçadan oluştuğunu, ilgili faturaların 1.345.069,25TL tuttuğunu ve şirketin kuruluşundan itibaren alınan diğer bir çok tüp faturasının da olduğunun bildirildiğini, dava dönemiyle sınırlı kalmak üzere ne kadar büyük ölçekte bir tüpün piyasada dolaşımda olduğunun görülmediğini, davacının satın almış olduğu bu tüplerin ne kadarlık kısmının kayıp olduğunun tespitinin mümkün olmadığını, Alıcılar hesabının takibatından ziyade tüplerin kimlerde olduğunun ve iadesinin gerçekleşebilmesi için ancak alan müşterilerin insafı ve geri getirmesi ile mümkün olduğunu, keza 10 tüp alan irisi bir sonraki dolumda iki tüpü getirebileceğin ve sekiz tüpün kendinde olduğunun ancak kayıtlarla ispatlanabileceğini, müşterilerin tamamının bu ve benzeri şekilde çalışmakta olduğundan net bir kayıp hesabı yapmanın mümkün olmadığını, yerinde yapılan incelemeler neticesinde davacının muhasebe kayıtlarının silindiğini ve geri getirilemez olması sonucunda maddi manevi kaybının olduğunun tespit edildiğini, ancak ilgili kayıtların olmaması nedeniyle maddi kaybın boyutlarının ne kadar olduğuna dönük kesin, ispatlanabilir ve objektif kanıtlar bulunmadığını, bu nedenle olası etkilere dönük rakamların faturalar üzerinden özetlenmeye çalışıldığını belirtmişlerdir.
Bilirkişi raporları taraflara tebliğ edilmiş olup, rapora karşı beyan ve itirazlar dosyaya ibraz edilmiştir.
Dava, taraflar arasında akdedilen sözleşme uyarınca davacının davalıdan olan maddi ve manevi tazminat alacağı ile cezai şart istemine ilişkindir.
Yapılan yargılama, davacı tarafın iddiaları, davalının beyanları, tanzim olunan bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; davacı ile davalı şirket arasında Uzaktan Sunucu Yedekleme Servis Sözleşmesi akdedildiği, bu sözleşme kapsamında ... abone numarası ile davacı şirketin kullandığı ... isimli muhasebe ve şirket bilgilerinin bulunduğu program üzerindeki bütün verileri internet altyapısı üzerinden Superonline veri merkezinde uzaktan yedekleme hizmeti sağlayacağının düzenlendiği ve bu sözleşmeye dayanarak Eylül 2012 fatura döneminden itibaren söz konusu sunucu yedekleme ücreti hizmetinin faturalandırıldığı Mayıs 2017 tarihine kadar davacı şirketin faturaları düzenli ödediği, 05/11/2016 tarihinde davacı şirketin bilgisayarlarındaki programın şifrelenmesi ile çalıştıkları firma ve şirketlerin hiçbir bilgisine ve cari hesap kaydına ulaşamamaları üzerine davalıya başvurularak bilgi talep edildiği, taraflar arasındaki uyuşmazlığın; davacı ile davalı arasında akdedilen uzaktan sunucu yedekleme servis sözleşmesi uyarınca davalı tarafın yedekleme yükümlülüğünde olduğu iddia edilen bilgilerin yedeklenmemesi ve 3.şahısların eylemi sonucu yada farklı bir sebeple davacının bilgisayarından silinmesi sebebiyle davacının davalıdan olan maddi ve manevi tazminat alacağı ile sözleşme uyarınca cezai şart isteminde bulunulup bulunulamayacağına yönelik olduğu, mahkememizce yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucu tanzim olunan ve mahkememizce kabul gören bilirkişi raporlarındaki tespitlere göre, davacının kullandığı sistemde 27/04/2011 12:49:49 tarihinden 13/11/2016 13:34:18 'e kadar sistem günlük kayıtlarının bulunduğu, bu tarih aralığında sistemin ... ağ grubunda "..." bilgisayar adıyla çalıştığı, datakod programının sisteminin kurulu olduğu ve ...veritabanının kullanıldığını, sistemdeki tüm dosyaların xtbl dosya uzantılı hale dönüştüğü ve tüm dosya adlarının sonuna da virüsten kaynaklı ".... uzantısının eklendiğini, bunun da bir ... (fidyesi (...) truva adı) türü bir virüse ait olduğu, şifrelediği dosyaların şifrelenmesinde ... benzeri çok güçlü şifreleme algoritmaları kullanıldığından kurtarmak için yapılabilecek çok fazla seçenek bulunmadığının tespit edildiği, taraflar arasında akdedilen Uzaktan Sunucu Yedekleme Servisi Sözleşmesi kapsamında 7.Madde p bendinde "... işbu sözleşme kapsamında müşteriye yedekleme (back up) hizmeti sunacak olup, müşterinin yedeklemek istediği veri miktarı...'dan az ise çözümü yazılım ile, 2 terabyte ve üzerinse ise donanım ile sağlayacaktır" denildiği, yine sözleşmenin Ek -1 Servis Seviyeleri başlıklı kısmının j bendinde "İlk yedekleme işleminin bitiminden itibaren müşteri, geriye dönük olarak 30 gün süreyle verilerine ulaşabilecektir. İlk 30 günden itibaren müşteri, sistemde verilerine 30 farklı versiyon halinde ulaşabilir" şeklinde düzenleme bulunduğu görülmüştür.
Maddi tazminat ve cezai şart istemi yönünden; Somut olayda ... müşteriye müşterinin yedeklemek istediği veri miktarı 2 Terabyte'dan az olduğundan yedekleme (back up) hizmeti çözümünü yazılım ile sunması gerektiği, davacı şirketin bilgisayar sistemine bulaşan ... türü virüsten dolayı davalı şirketin sorumlu tutulamayacağı, ancak davacı şirket bilgisayar sistemlerinin virüs bulaşmasından dolayı çalışmadığı 05/11/2016 gününden bir gün önce alınan sistem yedeğini davalı şirketten talep etme hakkına sahip olduğu, sözleşme gereği 30 günlük yedeğin davalı tarafından kayıt altında tutulması gerektiği ve davacının işbu sistem yedeğini davalıdan talep etme hakkının bulunduğu, sözleşme kapsamında herhangi bir sistem seçilmediği için tüm sistemin yedeğinin alınacağı, yedeği alınacak desteklenen sistemler içerisinde... 2008 işletim sistemi ve ... veritabanı sunucu sisteminin bulunduğu, davacı şirketin de verilerini kaydettiği ... isimli programın da ...veritabanı sistemini kullandığı, davalı şirketin aldığı yedeklerde bu programa ait verilerin de yedekler içerisinde olması gerektiği, davalının bu edimini yerine getirmemesi nedeniyle davacının maddi zararının oluştuğunun kabulü gerektiği, davalı taraf her ne kadar savunmasında davacıya ait bilgisayara hackerlar tarafından saldırıda bulunduğunu ve yapılan saldırı da kendisinin herhangi bir kusurunun bulunmadığını iddia etmiş ise de; davalı tarafın sorumluluğunun sözleşme gereği yedekleme hizmetini vermemesinden kaynaklandığı, şayet davalı tarafça yedekleme hizmeti sözleşmede öngörülen şartlarda sağlanmış olsaydı, davacı tarafın bilgisayarına yapılan saldırı sonrasında dahi saldırıdan önce yedekleme işlemi yapılmış olsaydı, sözleşme konusu zararın oluşmayacağı, zararın davalının sözleşme gereği üstlendiği edimi yerine getirmemesi nedeniyle gerçekleştiği, oluşan zararla davalının yedekleme işlemini gerçekleştirmemesi arasında doğrudan illiyet bağını bulundurduğu ve zararın bu nedenle gerçekleştiği tespit edilmiş ve davalının bu savunmalarına itibar edilmemiştir. Taraflar arasında akdedilen sözleşmenin ilk iki maddesinde superonline taahhüt ettiği servis seviyesini gerçekleştirmemesi halinde müşteriye ait aylık hizmet bedelinin aşağıda belirtilen oranında ceza bedelini ödemeyi kabul ve taahhüt ettiği düzenlendiği ve bir ayda yedek alınamayan gün sayısının 3 güne kadar %10, 3 gün ile 7 gün arası %30, 7 gün ve üzerinde ise %100'ünü cezai ücret olarak ödeyeceğinin düzenlendiğini, davalı şirket tarafından sözleşme imzalandığı tarihten itibaren sözleşmenin bitimine kadar hiç bir yedekleme hizmeti alınmadığı, bu kapsamda davacı tarafından sözleşme bedeli olarak ödenen fatura bedelleri toplam 1.621.60-TL'nin cezai şart olarak ödenmesi gerektiği görülmüştür. Maddi tazminat istemi yönünden ise; davalı tarafın yedekleme işlemi yapmaması sebebiyle davacının tüm muhasebe sisteminin gittiği, müşterilerden olan alacak ve borçlarını takip edemediğini, yine müşterilere verdiği ve özellikle davacının tüp dolum işlemi yapması da dikkate alınarak bu doluk yapıp sattığı tüplerin hangi müşteride olduğuna dair kayıtların silinmesi ve depozitolu tüplerin hangi müşteride bulunduğunun tespit edilememesi sebebiyle davacının maddi olarak zarara uğradığı, müşterilerin tüpleri iade edip etmeme insiyatifinin dava dışı müşterilerde kaldığı ancak hangi tüplerin kimde olduğunun ve ne kadarının geri dönüp ne kadarının geri dönmeyeceğinin tespit etmenin mümkün olmadığı, bu kapsamda davacının gerek dava dışı müşterilerden oluşan alacaklarına ilişkin cari hesabın gerekse depozitolu olarak satışı yapılan tüplerin geri iadesine yönelik bedellerden kaynaklı zararının oluştuğu, ancak aynı zamanda davacıya ait verilerin uğranılan siber saldırı ya da teknik arıza sebebiyle silinen ve davalı tarafça da sözleşme gereği yedeklenmesi gerekirken yedeklenmemiş olan verilerin kaybolması sebebiyle tam olarak miktarın tespit edilemediği, ancak Türk Borçlar Kanununun 50/2 maddesi uyarınca uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa Hakimin olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirleyeceği hükmünün bulunduğu, haksız fiile ilişkin Borçlar kanunu 50/2 maddesinin sözleşmesel ilişkilerde de uygulanacağı, davacının bizzat davalıyla sözleşme yaparak verilerini yedeklemek suretiyle elinden gelen önlemleri aldığı, ancak buna rağmen davalının yedekleme işlemini hiç yapmaması sebebiyle zararın oluştuğu, her ne kadar davalı tarafça sözleşmenin 10.Maddesindeki sorumluluk yüklenemeyecek haller sebebiyle sorumlu olmadığını iddia etmiş ise de, 10.Maddedeki sorumlu bulunmadığı hallerin ancak iki yedekleme tarihi arasında meydana gelebilecek saldırılar ve bunlar sonucu oluşan zararlar için söz konusu olabileceği, yani örneğin ilk yedekleme işleminin 13/03/2014 tarihinde yapıldığı varsayımıyla ikinci yedeklemenin 20/03/2014 tarihinde yapıldığı varsayımları üzerine, 13/03/2014 tarihinden ikinci yedeklemenin yapılacağı tarih arasında geçecek saldırılar sonucu oluşan zarardan sorumlu olmayabileceği (söz konusu tarihler varsayım olarak verilmiştir.) ya da şayet davalı şirket örneğin saldırının gerçekleştiği 05/11/2016 tarihinden önce şayet bir yedekleme işlemi yapmış olsaydı, yani örneğin 01/11/2016 tarihinde yedekleme işlemi yapmış olsaydı ve bu tarihle saldırının gerçekleştiği tarih arasında oluşan yedeklemeden kaynaklı davalı şirketin sorumluluğunun bulunmayabileceği, ancak davalı şirketin tüm sözleşme boyunca hiçbir yedekleme işlemini yapmadığı, taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin amacının da zaten davacı şirkete ait verilerin yedeklenerek güvenli bir ortamda saklanması ve davacı şirketin verilerine saldırı, teknik arıza vs. gibi sebeplerle verilerin kaybolmasının engellenmesi amacıyla yapıldığı, dolayısıyla söz konusu zararın bizzat davalı şirketin sözleşmeyle üstlendiği edimi yerine getirmemesinden kaynaklandığı, bu zararın oluşumunun dava dışı 3. şahıs hackerlar tarafından yapılan saldırıdan ayrı ve bağımsız olduğu, şayet davalı şirket tarafından saldırı öncesinde herhangi bir şekilde bir yedekleme işlemi yapılmış olsa idi, davacı şirket nezdinde bu zararların oluşmayacağının sabit olduğu, bu bağlamda davalının oluşan zarardan sorumlu olduğu, ancak davacı tarafın uğraşmış olduğu zarar miktarın tespitinin mümkün olmadığı davacı tarafça maddi tazminat olarak 1.000,00-TL talep edildiği ve bu miktarı da yargılama aşamasında (maddi tazminat istemi yönünden) ıslah etmediği ve arttırmadığı, bu doğrultuda davacının talep etmiş olduğu 1.000,00-TL maddi tazminat isteğinin de TBK 50/2 maddesi uyarınca yerinde ve makul olduğu değerlendirilmiş ve maddi tazminat isteminin tamamına kabul vermek gerekmiştir.
Manevi Tazminat davası yönünden ise; Davacı şirketin sanayide kullanılan gazların dolumu ile özel ve kamu hastalerinin medikal amaçlı kullandıkları gazların dolumu ile piyasada farklı sektörlerde faaliyet gösteren firma ve şirketlerinin tıbbi ve sınai gazlarının dolum işini yapmakta olduğu, o tarihten bugüne çalıştığı bütün firmaların bilgileri, kayıtları ve demirbaş listesi ve cari hesaplarını ... programında kayıt ettiği, taraflar arasında akdedilen sözleşme kapsamında davacı şirketin kullandığı ... isimli muhasebe ve şirket bilgilerinin bulunduğu program üzerindeki bütün verileri internet altyapısı üzerinden Superonline veri merkezinde uzaktan yedekleme hizmeti sağlayacağının belirtildiği, davacının piyasaya depozitosuz tüp vermekte olduğu, tüplerin depozitosuz olarak verilmekte olup sadece içerisindeki gaza dönük fatura kesilmekte olduğu, tüplerin dolumları ile ilgili müşterilerin kendilerinde kalan tüpleri getirmekte ve dolumunu davacı firmada veya bir diğer tedarikçi de yaptırabilmekte olduğu, diğer tedarikçilerin de tüplerin dolumunu yapabilmesi açısından tüplerin takibini, kimde ne kadar tüp kaldığı konusundaki verilerin silinmesi nedeniyle imkansız kılmakta olduğu, keza asıl bedelin tüplerin içeriği değil kayıp olan ventilleriyle birlikte tüpleri olduğu, şirketin dolanımda olan tüplerin sadece Eylül 2012 Mayıs 2017 döneminde alınmadığı, önceki dönemlerden alınmış ve şirketin esas sermayesi olan varlıkların kaybının oldukça önemli olduğu, davacının muhasebe kayıtlarının silinmiş ve geri getirilemez olduğu, bununla birlikte davacı şirketin müşterileri karşısında düştüğü durumun da göz önüne alındığında, davacının manevi zararının oluştuğu kanaatine varılmış, meydana gelen olayda zararın durumu, manevi tazminatın yapısı ve niteliği gereği zenginleşme aracı olarak öngörülmemekle birlikte, davacının manevi zararının giderilmesini karşılayacak nitelikte de olması dikkate alındığında, 100.000,00TL manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, kalan kısımlar yönünden davanın reddine karar vermek gerekmiştir.
Davacı tarafın dava dilekçesinde uğradığı zarar miktarlarının tazmini talebinde faiz isteminde bulunmadığı, her ne kadar cezai şart bedelinin ıslahı için verilen dilekçede dava dilekçesinde belirttiği maddi tazminat, manevi tazminat ve cezai şarta (ıslah edilen miktara) hak kazanılan tarihten itibaren işleyecek mevduata uygulanan en yüksek faizi ile birlikte davalıdan tahsili hususunda dilekçe sunulmuş ise de, ve yine her ne kadar ıslah ile dava dilekçesinde faiz istenmemesi halinde ıslah tarihine kadar talep edilen faiz miktarı hesaplanıp harcı yatırılmak sureti ile talep edilebilir ise de, davacı tarafça bu konuda da, yani faizi hesaplayıp bunun harcını yatırıp usulüne göre yapılmış bir ıslah bulunmadığı, dolayısıyla harcı yatırılmaksızın dava dilekçesinde bulunmayan faiz isteminin bir beyanla başlı başına ıslah edilmesi mümkün görülmediğinden davacı taraf için faize hükmedilmemiştir.
Şeklinde hüküm tesis edilmiştir.
Bu kararın istinafı üzerine, İstanbul BAM 45. Hukuk Dairesinin ... Esas, ...Karar, 08/05/2024 tarihli ilamı ile;
Cezai şart yönünden değerlendirme
Cezai şart 818 sayılı Borçlar Kanunu'nda 158-161.maddelerinde düzenlenmiş olup, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 179-182.maddelerinde ise "ceza koşulu" ismini almıştır.
Ceza koşulu, borçlunun alacaklıya karşı mevcut bir borcu hiç veya gereği gibi ifa etmemesi halinde ödemeyi üstlendiği, hukuki işlem ile belirlenmiş ekonomik değeri olan bir edimdir. Ceza koşulu zararı tazmin amacı değil, sözleşmeden doğan borcun ifasını sağlama amacı güder... Ceza koşulu, borçlunun asıl edimi hiç veya gereği gibi ifa etmemesi hali için kararlaştırılır. Bu bakımdan ceza koşulu, koşula bağlı bir edim taahhüdüdür. Burada geciktirici koşul söz konusudur. Şart, muaccel bir asli edimin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesidir. Bu nedenle, asıl edim hiç veya gereği gibi ifa edilmediği takdirde koşul gerçekleşir ve kararlaştırılan ceza koşulu, yani yan edim (fer'i borç) muaccel hale gelir. Ceza koşulunun yan borç niteliği, muaccel olduğu ana kadar devam eder; ceza koşulu muaccel olduktan sonra bağımsız bir alacak niteliği kazanır. (Prof. Dr. Fikret Eren, Dr. Ünsal Dönmez, Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Ankara 2022, Cilt III, s..2857, 2861).
Cezai şartın esas itibariyle iki temel amacı bulunmaktadır. Bunlardan biri, borçluyu ifaya zorlamak ve böylece asıl borcun ifasını teminat altına almak; diğeri de, borcun ifa edilmemesinden doğacak zararı önceden ve götürü şekilde tespit etmektir. Bu iki temel amacı dışında, cezai şartın diğer bir amacı da, ifayı engelleyen cezai şartta (dönme cezasında) borçlunun cezai şartı ödemek suretiyle sözleşmeden kolayca dönmesini sağlamaktır (Köksal Kocaağa, Türk Özel Hukukunda Cezai Şart (BK. m. 158-161), Ankara 2003, s. 40-42).
6098 sayılı TBK'nın 179. maddesinde cezai şartın türleri seçimlik cezai şart (TBK 179/1), ifaya eklenen cezai şart (TBK 179/2) ve ifa yerine cezai şart yani dönme cezası (TBK 179/3) olarak düzenlenmiştir.
6098 sayılı TBK'nın 179/1 hükmüne göre; "Bir sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi durumu için bir ceza kararlaştırılmışsa, aksi sözleşmeden anlaşılmadıkça alacaklı, ya borcun ya da cezanın ifasını isteyebilir." Borçlu, borca uygun hareketle yükümlü olup, bu hükme göre taraflar, sözleşmede borçlunun ya borcunu sözleşmeye uygun olarak ifa etmesini ya da ceza koşulunu ödenmesini kararlaştırmış olabilirler ancak bu durumda seçim hakkı alacaklıya tanınmıştır. Alacaklı borcun aynen ifasını talep edebileceği gibi bundan vazgeçerek ceza koşulunun ödenmesini de talep edebilir.
Şart gerçekleştiği, yani asıl edim hiç yada gereği gibi ifa edilmediği takdirde, alacaklının seçimlik yetkisi doğar. Ne var ki, bu yetki ne tam anlamıyla seçimlik bir yetki ne de gerçek anlamda seçimlik bir borçtur. Ancak hakim görüş bu yetkiye kıyas yoluyla seçimlik borç hakkındaki hükümleri uygulamaktadır. Buna göre alacaklı ceza koşulu muaccel olunca seçimlik bir hakka sahip olmaktadır. Bu hak niteliği itibariyle değiştirici yenilik doğuran bir haktır. Her yenilik doğuran hak gibi kullanıldıktan sonra bundan da dönülemez. Bu itibarla alacaklı seçim hakkını kullandığı zaman, seçmiş olduğu borç kesin borç haline dönüşür ve artık bundan dönemez, bunu geri alamaz. (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt III, s.2864).
6098 sayılı TBK'nın 179/2 hükmüne göre; "Ceza, borcun belirlenen zaman veya yerde ifa edilmemesi durumu için kararlaştırılmışsa alacaklı, hakkından açıkça feragat etmiş veya ifayı çekincesiz olarak kabul etmiş olmadıkça, asıl borçla birlikte cezanın ifasını da isteyebilir." Bu hükme göre, borçlunun borca aykırı davranışı halinde, alacaklı hem aynen ifayı, hem de kararlaştırılan cezanın ödenmesini talep edebilecektir.
6098 sayılı TBK'nın 179/3 hükmüne göre; "Borçlunun, kararlaştırılan cezayı ifa ederek sözleşmeyi, dönme veya fesih suretiyle sona erdirmeye yetkili olduğunu ispat etme hakkı saklıdır." Burada borçlu, borcu ifa yerine bizzat ceza koşulu ödemek suretiyle borçtan kurtulma olanağına sahiptir. Yani ceza koşulu ifanın yerini aldığı için borçlu borca aykırı davranmamakta, borcu ifa yerine ceza koşulunu ödeyerek sözleşmeden dönebilmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29/06/2021 tarihli ...K. sayılı ilamında; "...sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi hâlinde ödenmek üzere cezai şart vaad edilmiş ve aksi de sözleşmede öngörülmemiş ise alacaklı ya sözleşmenin ifasını ya da cezai şartın ödenmesini isteyebilir. Seçimlik cezai şartta alacaklı seçimlik bir yetkiye sahiptir. Buna göre o şartın gerçekleşmesi yani borçlunun asıl edimi hiç veya gereği gibi ifa etmemesi durumunda ya asıl edimin ifasını ister ya da bundan vazgeçerek cezai şartın ödenmesini talep eder. Seçimlik cezai şartta alacaklı hem asıl edimin ifasını hem de cezai şartın ödenmesini isteyemeyecektir. Örneğin, satıcının sattığı malı teslim etmemesi hâlinde alıcının mal yerine 100.000TL ceza koşulu isteyebileceği kararlaştırılmışsa, alıcı ister malın teslimini, isterse ceza koşulunu isteyebilir. Görüldüğü üzere burada seçimlik bir hak söz konusu olup, alacaklı ancak ya asıl borcun ifasını ya da ceza koşulunun ödenmesini isteyebilir; alacaklı aynı anda hem asıl borcun ifasını hem de ceza koşulunun ödenmesini kural olarak isteyemez. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, asıl borcun sonraki imkânsızlık nedeniyle ifâ imkânının ortadan kalkması hâlinde, alacaklıya tanınmış olan bu seçim hakkı bir anlam ifade etmez. Asıl borcun ifası imkânsız olduğunda, alacaklı koşulları varsa yalnızca tazminat isteme hakkına sahip olur. Buna göre alacaklı, ya zararının tazmin edilmesini ya da ceza koşulunun ödenmesini ister.
Buradaki “seçimlik” ifadesinden, ceza koşulu ile asıl borç arasındaki ilişkinin, seçimlik borçlarda yer alan birden çok edim arasındaki ilişkiye benzediği sanılmamalıdır. Asıl borç ile ceza koşulu arasında gerçek anlamda bir seçimlik borç (alacak) ilişkisi söz konusu olmayıp, yalnızca alacaklıya tanınmış bir seçim hakkı söz konusudur. Bunun önemi şu noktada ortaya çıkar: Borçlu asıl borcun ifasıyla yükümlü olmakla birlikte, alacaklı asıl borcun ifasından vazgeçerek ceza koşulunun ödenmesini istediğini borçluya bildirebilir. Borçlu ceza koşulu kendisinden istenmedikçe yalnız asıl borcu ifa edebilir. Bu seçim hakkı, teknik anlamdaki seçimlik borçtan (alacaktan) farklıdır (Kocaağa, K.: s. 133-136).
...Seçimlik ve ifaya eklenen ceza koşulu, borçlunun borcunu ihlal etmesine karşı alacaklıya bir talep hakkı sağlarken, dönme cezası borcun ihlali koşulu aranmaksızın, belirli bir meblağı ödemek suretiyle borçluya sözleşmeyi sona erdirme imkânı verir. Borçlu, borca aykırı davranışı bulunmasa bile, ceza koşulunu ödeyerek sözleşmeyi ortadan kaldırabilir. Burada asıl borcun ifasının yerini dönme (fesih) cezası almaktadır. Bundan dolayı dönme cezasının, asıl borcun alacaklı lehine ifasını teminat altına almak gibi bir işlevinin bulunmadığı, aksine onu zayıflatıcı rol oynadığı söylenebilir. Gerçekten, “borcumu ifa etmekten vazgeçersem 1.000TL ödeyeceğim” ifadesinde yerini bulan dönme cezasında asıl borcun ifasının teminat altına alınması suretiyle alacaklının hukukî durumunun güçlendirilmesi değil, aksine dönme cezasını ödemek ve sözleşmeden dönmek (veya sözleşmeyi feshetmek) suretiyle borçlunun durumunun iyileştirilmesi söz konusudur (Kocaağa, K.: s. 145-154).
Cezai şarta ilişkin hükümler emredici nitelikte değildir. Taraflar bunların aksini kararlaştırabilirler. Borcun belirlenen zaman veya yerde ifa edilmemesi dışında kalan diğer borca aykırılık hâlleri için ifaya eklenen ceza koşulu kararlaştırabilecekleri gibi; bu iki ihlal durumu için seçimlik ceza koşulu da kararlaştırabilirler. Örneğin satıcının ayıplı mal teslim etmesi hâlinde, alacaklıya hem ayıpsız bir mal teslim edileceği hem de ceza koşulu ödeneceği kararlaştırılabilir. Ayrıca tarafların, ceza koşulu anlaşmasında, seçimlik ceza koşulu ile ifaya eklenen ceza koşuluna birlikte yer vermeleri de mümkündür (Kocaağa, K.: s.138-139). İstisnası cezanın tenkisiyle (indirilmesiyle) ilgili TBK’nın 182. maddesinde düzenlenmiş olup, maddenin birinci bendinde ceza miktarını tarafların serbestçe belirleyebilecekleri belirtildikten sonra, üçüncü bendinde bu ceza miktarının hâkim kararı ile azaltılabileceği öngörülmüştür.
Nitekim aynı hususlara Hukuk Genel Kurulunun 12/11/2014 tarihli ve ... E.,... K.; 29/11/2017 tarihli ve ... E.,... K. sayılı kararlarında da değinilmiştir..."
Somut olayda, taraflar arasında imzalanan sözleşme ile kararlaştırılan cezai şart, seçimlik cezai şarttır. Davalı tarafından yedekleme işleminin yerine getirilmemiş olması karşısından, fatura bedellerinin %100'ü üzerinden cezai şarta hükmedilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.
Maddi zarar talebi yönünden değerlendirme;
Somut olayda davacı, sözleşme konusu yedekleme hizmetinin ifa edilmemesi sebebiyle zarara uğradığını iddia etmekte olup zarar talebi sözleşmeye aykırılık iddiasına dayanmaktadır.
6098 sayılı TBK'nın 112.maddesinde; "Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür."
TBK'nın 114.maddesinde; "Borçlu, genel olarak her türlü kusurdan sorumludur. Borçlunun sorumluluğunun kapsamı, işin özel niteliğine göre belirlenir. İş özellikle borçlu için bir yarar sağlamıyorsa, sorumluluk daha hafif olarak değerlendirilir. Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanır."
TBK'nın 49. maddesinde; "Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür" hükmünü taşımaktadır. Haksız fiil, kusurlu ve hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir. Bir haksız fiil sonucu zarara uğrayan kimse, uğradığı zararın tazminini bu haksız fiilden sorumlu olan kimseden veya kimselerden talep edebilir.
TBK'nın "zararın ve kusurun ispatı" başlıklı 50. maddesinde; "Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır.
Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.",
TBK'nın 51/1.maddesinde; Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler."
TBK'nın 52/1.maddesinde; "Zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir." hükmü yer almaktadır.
Haksız fiil nedeniyle doğan maddi zarar, bir kimsenin mal varlığında rızası dışında meydana gelen eksilmedir. Mal varlığının zarar verici fiil olmasa idi bulunacağı durumla fiil sonucu aldığı durum arasındaki fark, zararı oluşturur (Tandoğan, Haluk: Türk Mes’uliyet Hukuku, İstanbul 2010, s. 63). Zarar, mal varlığı aktifinin azalmasından, mahrum kalınan kardan (kazançtan) veya pasifin artmasından ileri gelebilir. Bu itibarla maddi zarar; fiili zarar ve mahrum kalınan kar olmak üzere iki unsurdan oluşur. Fiili zarar ya mal varlığının aktif kısmında gerçek bir azalmanın meydana gelmesiyle ya da pasifteki borçların artmasıyla gerçekleşir. Mahrum kalınan kar (kar mahrumiyeti) ise, elde edilebilecek bir kazançtan yoksun kalmayı ifade eder. Örneğin; yaralanan kişinin veya atölyesi yakılan kişinin çalışmadığı günlerdeki gelir kaybı böyledir. Bu zarar, daha çok mal varlığının artmasına engel olunmasından kaynaklanır. (Oğuzman, Kemal/ Öz,Turgut: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Cilt:II, İstanbul 2017, s. 41). Zararın belirlendiği tarihe kadar gerçekleşmiş olan zarara mevcut zarar denir. Zararın belirlendiği tarihe kadar henüz gerçekleşmemiş olan fakat başka bir maddi olgu eklenmeksizin olayın normal gelişimine uygun olarak gerçekleşmesi beklenen zarar ise müstakbel zarardır. Ayrıca henüz mevcut olmayan fakat riskli bir olgunun ilavesi ile gelecekte gerçekleşme ihtimali olan zarar ise muhtemel zarardır. Hukuk düzeni kural olarak mevcut zararın tazminini düzenlemiş, ancak bazı durumlarda, örneğin ölüm hâlinde destekten yoksun kalma zararı gibi müstakbel zararın tazminini de düzenlemiş bulunmaktadır. Buna karşılık muhtemel zararda ise riskli olgu gerçekleşmedikçe zararın tazmini mümkün değildir (Antalya, O. Gökhan; Borçlar Hukuku Genel Hükümler C. II, İstanbul 2007, s. 105). (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 14/06/2022 tarih ...E.... K.)
Somut dosya kapsamı değerlendirildiğinde; davalı tarafından sözleşme hükümleri ihlal edilerek yedekleme işleminin yapılmadığı, her ne kadar davacıya ait programın hacklenmesi neticesinde kayıtlar silinmiş ise de, verilerin davalı tarafça yedeklenmiş olma ihtimalinde bu kayıtlara davacının erişmesinin mümkün olduğu ancak sözleşme edimi olan yedekleme işlemi yapılmadığı için davacının hiçbir kayda erişim sağlayamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda yukarıda yer verilen açıklamalar çerçevesinde davacının maddi zarara uğradığı açık olup zararın miktarı yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde tam olarak tespit edilemediği, davacı tarafça talep edilen miktarın ise makul olduğu anlaşılmakla, mahkemece maddi zarar isteminin kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Davalı vekili istinaf dilekçesinde, taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 9/a maddesinde yer alan düzenleme gereği "Müşteri’ye gelebilecek fiziki veya siber saldırılar ve bunların sonuçları" yönünden müvekkilinin sorumlu olmayacağını ileri sürmüş ise, söz konusu hüküm 9.maddede ve ifade edildiği şekilde değil, 10.maddesinin (a) bendinde "MÜŞTERİ’ye gelebilecek saldırılar ve bunların sonuçları..." şeklinde yer almaktadır. Dava konusu talep ise siber saldırılar nedeniyle zarara uğranıldığı iddiasına değil, yedekleme işleminin yapılmaması nedeniyle zarar iddiasına dayandığından bu yöndeki itirazları yerinde görülmemiştir.
Yine davacı vekili maddi tazminat yönünden, mahkeme kararında tazminat miktarının tam olarak belirtilmediğini ileri sürmekte ise de, gerçek zarar miktarının tam olarak tespitinin mümkün olmaması halinde zararın hakkaniyete uygun olarak belirlenmesi gerektiğinden, hakimin dava konusu edilmeyen miktar bakımından hakkaniyet değerlendirmesi yapması mümkün olmadığından, davacı vekilinin bu yöndeki istinaf talebi de yerinde değildir.
Manevi tazminat yönünden değerlendirme
Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanununda kişilik haklarını koruyan davaları "savunma davaları" ve "tazminat davaları" olarak ikiye ayırmak mümkündür. Savunma davaları kişilik hakları ihlal edilen veya ihlal tehdidi altında bulunan kimsenin, hakimden koruma elde etmek amacıyla açtığı davalardır... Maddi ve manevi tazminat davaları ise dolaylı olarak kişilik hakkını koruyan davalardır. Tazminat davalarında haksız müdahale sona ermiştir. Bu davalarda davacı sona eren haksız saldırının doğurmuş olduğu olumsuz sonuçların, yani zararın giderilmesini amaçlar. (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt II, s.1375).
Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 04/10/2022 tarih ... E.... K.)
Manevi tazminat davasının ilk şartı, kişilik hakkının özellikle sosyal ve duygusal kişilik değerlerinin ihlal edilmiş olmasıdır. Bu değerler arasında şeref ve haysiyet, özel hayat ve aile hayatının gizliliği, özgürlükler gibi sosyal ve duygusal kişilik değerleri gösterilebilir... İhlal fiili, sosyal ve duygusal kişilik değerlerinde objektif bir eksilmeye neden olmalıdır. Bu değerlerdeki objektif eksilme manevi zarardır. İhlal fiili, sosyal ve duygusal kişilik değerlerinde bir eksilme meydana getirmemişse, manevi zarar da doğmamıştır... Manevi zarar; zarar verenin bir davranışı sonucu meydana gelmelidir. Davranış bir eylem, bir yapma fiili olabileceği gibi, olumsuz bir davranış, bir yapmama fiili de olabilir. Davranış ayrıca hukuka aykırı olmalıdır... Kusur sorumluluğunda zarar verenin fiili, kusursuz sorumlulukta sorumluluğu doğuran olay ile kişilik değerinin ihlali, dolayısıyla manevi zarar arasında uygun bir illiyet bağı mevcut olmalıdır. (Eren Borçlar Hukuku Şerhi, Cilt II, s. 1378, 1379, 1381 1382).
Kişilik hakları, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun 06/07/2018 tarihli,...E., ... K. sayılı kararında "Kişilik hakları, kişiliği oluşturan değerler üzerindeki mutlak surette korunan, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları ifade eder. Kişinin hayatı, beden ve ruh sağlığı, beden bütünlüğü, özgürlüğü, onur ve saygınlığı, özel hayatının gizliliği, sırları gibi unsurlara yönelik bir saldırı kişilik hakkının ihlali sayılır. Ancak kişilik haklarının zamana ve durumun koşullarına göre değişebilen dinamik bir alan olması nedeniyle kapsamı konusunda sınırlayıcı bir sayım yapmak mümkün olmamaktadır. Kişilik değerlerinin kapsam ve çerçevesi, yerleşik değer yargılarına ve yaşam deneyimine bağlı olarak belirlenmelidir. 6098 sayılı TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir" ifadeleriyle tanımlanmıştır.
TMK'nın 24.maddesinde; "Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır." hükmüne yer verilmiş,
TBK'nın 58.maddesi; "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir." şeklinde düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca manevi tazminatın içeriğinin belirlenmesi hususunun hakime takdir hakkı tanınmıştır.
6098 sayılı TBK'nın 114/2.fıkrası uyarınca haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hallerine de uygulanacaktır.
Gerçek kişiler gibi tüzel kişilerin de manevi zarara uğramaları mümkündür. Tüzel kişiler, niteliği gereği insana özgü olan kişisel değerler dışında, gerçek kişiler gibi kişilik hakkına sahiptirler. Bu nedenle unvanları, ticari itibarları, şeref ve haysiyetleri gibi kişisel değerlerinin ihlal edilmesi halinde kişiliğin korunmasına ilişkin hükümlerden yararlanabilirler.
Tüzel kişilerin kazandığı saygınlık ve ticari itibarı onun kişisel değerleri içinde yer alır. Bir tüzel kişinin kişisel haklarından olan adı, şerefi, onuru ve itibarı gibi varlıklarına yapılan saldırının; bu manevi değerlerinde bir eksilmeye (manevi zarara) sebep olacağı kabul edilmektedir. Genel kabul gören görüşe göre manevi tazminat; ne bir ceza ne de gerçek anlamda bir tazminattır. Mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. Bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 22/01/2016 tarihli, ...E., ... K. sayılı kararında açıklandığı gibi; "...4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kişi olarak gerçek ve tüzel kişileri kabul etmiştir. Kişilere hak sahibi olabilme ve borç altına girebilme ehliyetini tanıyan hukuk düzeni, aynı zamanda onlara kişiliğini koruma fırsatı da sunmuştur. Koruma altına alınan bu değerlerin kapsamına, kişinin bedensel varlığında temellenen kişisel değerleri (hayat, vücut, bedensel ve ruhsal sağlık gibi) ve toplum içindeki yerine ve etkinliğine ilişkin dış değerleri (şeref, haysiyet, saygınlık, ekonomik hareket serbestliği, ad, onur, gizli ve özel hayat alanı gibi), kısaca kişinin kişi olması dolayısıyla ayrılmaz bir biçimde sahip olduğu bütün değerler dâhildir (ÖZSUNAY Ergun, Gerçek Kişilerin Hukuki Durumu, 4. B., İstanbul 1979, s. 97; SEROZAN Rona, “Kişilik Hakkının Korunmasıyla İlgili Bazı Düşünceler”, Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi (Kişilik Hakkının Korunması), Y. 11, S. 14, 1977, s. 93).
Bu çerçevede kişilik hakkı, kişi kavramını da içinde barındıran kişinin kişi olmasından ötürü sahip olduğu, hak ve fiil ehliyeti ile hukuk düzeninin korunmaya değer bulduğu maddi ve manevi kişisel değerler üzerindeki mutlak haktır.
Tüzel kişilerde hak ehliyetine ilişkin TMK m. 48 gereğince "Tüzel kişiler, cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara ehildirler". Görüldüğü üzere, kişinin hak sahibi olabilme ve borç altına girebilme ehliyeti olarak tanımlanabilecek hak ehliyetine, tüzel kişiler de kuruldukları andan itibaren bünyesine uygun düştüğü oranda sahiptir. Bu durum, tüzel kişilerin kendisini kuran ya da kendisinden yararlanan kişilerden bağımsız birer hak süjesi olarak hukuk hayatına katılabilmesinin bir gereğidir.
Madde metninden anlaşıldığı üzere, kanun koyucu ana kuralı tüzel kişilerin tam hak ehliyetine sahip olması şeklinde koymuş, ancak bazı haklara fiziki ve sosyal yapısı nedeniyle sahip olamayacağını vurgulamıştır. Dolayısıyla gerçek kişinin ve tüzel kişinin hak ehliyeti arasında bir nitelik değil, içerik farkı olduğunu kabul etmiştir. Buna göre, gerçek kişilere açık olan kamu hukuku ve özel hukuk kaynaklı bütün haklara ve borçlara kural olarak sahip olabilecek durumdaki tüzel kişiler, kişilik hakkına da sahip olabilecek ve bu hakka tanınan korumadan yararlanabilecektir.
Bununla birlikte kişilik hakkının sınırları malvarlığı haklarının aksine belli değildir, somut müdahalelere göre değişir. Bu bakımdan nelerin kişilik hakkından sayılıp sayılmayacağını halin ve zamanın icabına bırakmak gerekir. Bu tespiti ise hakimler somut olayın özelliklerini nazara alarak yapacaklardır (DURAL Mustafa / ÖĞÜZ Tufan, Türk Özel Hukuku, Kişiler Hukuku, İstanbul 2006, s. 95).
Bu kapsamda, tüzel kişinin ekonomik faaliyetini yürütürken kazandığı saygınlık, onun kişisel değerleri içinde yer alır. Ticari şeref ve haysiyetin çiğnenmesi, onun ekonomik yaşam içindeki yerini ve durumunu sarsabilir. Tüzel kişinin kişilik haklarından olan onur ve saygınlığı onun korunan değerlerinin başında gelir. Bu nedenle tüzel kişi onur ve saygınlığından vazgeçemeyeceği gibi, bu değerlerini hukuka ve ahlaka aykırı olarak da sınırlayamaz.
Ekonomik itibar da tüzel kişinin şeref ve haysiyetinin bir görüntüsüdür. Tüzel kişinin ekonomik faaliyetleri de toplum tarafından değerlendirilmektedir. Tüzel kişiliğe sahip bir şirketin ödeme gücüne ilişkin değerlendirmeler, o tüzel kişinin toplumsal şeref ve haysiyeti ile yakından ilgilidir. Kredi, toplum tarafından ödeme gücü ile ilgili olarak izafe edilen bir değer olması nedeniyle, bu değeri azaltan veya ortadan kaldıran kişiliği ihlale yönelik açıklamalar şeref ve haysiyete tecavüz niteliği taşır.
Kişilik haklarına saldırı halinde kişilik hakkı ister gerçek kişi isterse tüzel kişi olsun Devlete karşı Anayasa hükümleri ile idareye karşı idare hukuku hükümleri ile suç teşkil eden tecavüzlere karşı ise ceza hukuku hükümleri ile korunmuştur. Kişilik hakkının korunmasına ilişkin Medeni Kanun'daki ana düzenleme TMK m. 23 ve m. 24’te hüküm altına alınmıştır. TMK m. 23 hak sahibi tarafından vazgeçilmesine ya da aşırı sınırlanmasına karşı kişilik hakkını korurken, TMK m. 24 kişilik hakkına yönelebilecek saldırılara karşı koruma sağlar. Konuya ilişkin diğer bir temel düzenleme olan 818 sayılı BK m. 49’da (6098 sayılı TBK m. 58) ise, kişilik hakkı tecavüze uğrayan kişinin manevi tazminat talebi düzenleme altına alınmıştır.
Kişilik haklarının korunması için açılabilecek davalardan manevi tazminat davası genel olarak kabul edilen görüşe göre kişiliğe yönelik saldırı sebebiyle uğranılan manevi zararın, saldırı sebebiyle duyulan acı, elem ve ızdırabın tatmin edilerek giderilmesi amacıyla kişiye tanınan davadır. Manevi tazminat konusu mevzuatımızda, kişilik hakkı ihlallerinde istenebileceğini belirten MK m. 25 ve manevi tazminat davasının koşullarını belirleyen genel hüküm niteliğindeki BK m. 49 (6098 sayılı TBK m. 58) haricinde, bazı özel hükümlerde de geçmektedir.
Tüzel kişilerin manevi tazminat talep edip edemeyeceği tartışmalı olmakla birlikte hukuk düzeninin tüzel kişileri hukuk sujesi olarak tanıdığına ve onlara ad, şeref ve itibar gibi kişisel varlıklar bahşedilmiş olduğuna göre, kişisel varlıklara yapılan saldırı nedeniyle elem ve ızdırap duymayacaklarından söz edilerek tüzel kişilerin manevî tazminat adı ile bir paranın ödetilmesi davası açamayacaklarını kabul etmek yasa koyucunun amacına aykırı düşecektir. Gerek Medenî Kanun ve gerekse Borçlar Kanunu yalnız gerçek kişilerin değil, aynı zamanda tüzel kişilerin de kişisel haklarını korumaktadır. Günümüzde doktrin ve Yargıtay tarafından yaygın olarak benimsenen görüş, gerçek kişilere özgü olanlar dışında kalan kişilik haklarında tüzel kişilerin de manevi zarara uğrayabileceğini ve bu nedenle manevi tazminat talebinde bulunabileceğini kabul etmektedir (Dural / Öğüz, a.g.e., s. 233; SAYMEN Ferit H., “Kimler Manevi Tazminat Talep Edebilir?”, İÜHFM (Manevi Tazminat), Y. 1940, S. 6, s. 126 – 142; KARAHASAN Mustafa Reşit, Tazminat Hukuku, 1996, s. 967-968; GÜRSOY Kemal Tahir, “Manevi Zarar ve Tazmini”, AÜHFD., C. 30, S. 1- 4, s. 12).
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da, 15.12.2004 gün ve ...E.- ... K.; 31.05.2000 gün ve ... E. -... K. sayılı ilamlarında tüzel kişilerin de kişilik haklarına saldırıdan dolayı manevi tazminat davası açabileceklerini kabul etmiştir..."
Davalının sözleşme ile yüklendiği edimlerini ifa etmemiş olması sebebiyle, davacının verilerine erişemediği, bu durumun davacının ekonomik itibari yönünden kaygı duymasına, müşterilere ait kayıtlara erişmemesinin müşteriler karşısında ticari itibarının zedelenmesine sebebiyet vereceği değerlendirildiğinde, TBK'nın 114/2.maddesindeki atıfla aynı Yasa'nın 58.maddesi uyarınca davacı şirketin manevi zarara uğradığı tespiti ve hükmedilen tazminat miktarı yerinde olduğundan, taraf vekillerinin manevi tazminat yönünden de itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.
Yukarıda yer verilen açıklamalar çerçevesinde; 6100 sayılı HMK'nın 355. maddesi uyarınca kamu düzenine aykırılık olup olmadığı hususunda re'sen ve istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak inceleme yapılmış olup, kararda kamu düzenine aykırı herhangi bir husus tespit edilemediği gibi istinaf sebeplerinin yukarıda açıklanan gerekçelerle yerinde olmadığı, dosya kapsamına göre ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu kanaatine varıldığından, taraf vekillerinin istinaf başvurusunun HMK'nın 353/1.b.1 bendi gereğince esastan reddine karar verilmiştir.
Şeklinde esastan red kararı verilmiştir.
Bu kararın temyizi üzerine, Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin ... Esas, ...Karar, 27/02/2025 tarihli ilamı ile; " Uyuşmazlık, sözleşmenin ihlalinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile ceza-i şart bedelinin ödenmesi istemine istemine ilişkindir.
1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacı ve davalı vekillerinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Somut olayda davacı, sözleşme konusu yedekleme hizmetinin ifa edilmemesi sebebiyle zarara uğradığını iddia ederek maddi zararını talep etmiştir., mahkemece davacının maddi zarara uğradığının açık olduğu ancak zararın miktarının yaptırılan bilirkişi incelemesi neticesinde tam olarak tespit edilemediği, davacı tarafça maddi tazminat olarak 1.000,00 TL talep edildiği ve bu miktarı yargılama aşamasında ıslah etmediği ve arttırmadığı, bu doğrultuda davacının talep etmiş olduğu 1.000,00 TL maddi tazminat isteğinin de TBK'nın 50/2. maddesi uyarınca yerinde ve makul olduğu kabul edilerek 1.000,00 TL maddi tazminat yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir.
BK'nın 50/2. maddesinde; "Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler." hükmü yer almakla, hakim zararın tam olarak tespit edilememesi halinde hakkaniyet gereği uygun bir tazminat belirlemek durumundadır. Buna göre mahkemece davacının maddi zararının olduğu kabul edilmesine rağmen bu maddi zararın miktarını belirlemeyerek talebin 1.000,00 TL olduğu kabul edilerek bu miktara hükmedilmesi doğru değildir.
HMK'nın 107. maddesi: "(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir." (2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır." hükmüne amirdir. Bu kapsamda davacının maddi zararının başlangıçta belirlenememesi nedeniyle bu zararın belirsiz alacak olarak kabulü ile mahkemece belirlenecek olan maddi tazminat yönünden belirsiz alacak hükümleri gereğince karar verilmesi gerekir.
Manevi tazminat yönünden her ne kadar mahkemece kısmen kabul kararı verilerek 100.000,00 TL manevi tazminata hükmedilmiş ise de; manevi tazminata hükmedilebilmesi için davacı şirketin üçüncü kişiler nezdinde ticari itibarının zarar görmesi gerektiğinden somut olayda davacı şirket ticari itibarının zarar gördüğünü ispatlayamadığından manevi tazminat talebinin reddi gerekir.
Mahkemece yukarıda belirtilen şekilde inceleme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.
"denilerek Mahkememiz kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Şeklinde karar verilmiştir.
Mahkememizce bu karara karşı direnme kararı vermek gerekmiştir. Zira;
Bilindiği üzere kanun koyucu, uzayan yargılamaların önüne geçmek amacıyla temel adli yasalarda 2000li yılların başından beri köklü değişikliklere gitmiştir. Neredeyse Cumhuriyetle yaşıt olan TMK, BK, TTK, HUMK, TCK, CMUK gibi kanunları ilga ederek, yerlerine yeni kanunlar ihdas etmiştir. Hatta yargının iş yükünü azaltarak, mevcut yargılamaların bir an evvel neticelenmesi için alternatif çözüm yolları olan uzlaşma, arabuluculuk ve hedef süre gibi düzenlemelere gidilmiştir.
Örneğin 6100 sayılı HMK’nın 119/1-(e,f) maddesinde her bir vakıanın açık özeti ile bu vakıaların tek tek ne ile ispat edileceğinin dava dilekçesinde yer alması gerektiği düzenlenmiştir. Kanun koyucu bununla da yetinmeyip, aynı kanunun 121. maddesinde, daha dava açılırken davacı tarafın elindeki tüm bilgi ve belgeleri dava dilekçesine eklemesi mecburiyeti düzenlenmiştir. Davacı delillerini anılan amir hükümler gereği baştan bildirmeli ki, davalı da bu deliller muvacehesinde savunmasını hazırlayabilsin. Mahkeme daha tensip aşamasında, bildirilen deliller için ilgili yerlere müzekkereler yazabilsin, delillerin çoğu ön inceleme duruşmasına kadar toplanabilsin. Böylece kanun koyucunun yirmi seneyi aşkın zamandır uygulamaya koymaya çalıştığı yargı reformları, tatbikatta da netice verebilsin.
Kanunun bu sistematiğinden anlaşılan odur ki, dava dilekçesi daha mahkemeye sunulmadan, davacı vakıalara dair elindeki tüm belgeleri dilekçeye eklemek ve elinde olmayanların de nereden celp edileceğini, dava dilekçesinde belirtmek zorundadır. Bunun için, avukat eliyle takip edilen davalarda, avukatın müvekkilini, kanunun bu düzenlemeleri ışığında aydınlatması ve gerekli bilgi ve belgeleri alıp, dava dilekçesine dercedip davayı açması gerekir. Kanundaki bu hususlar 6100 sayılı HMK'nın 25. Maddesinde düzenlenen taraflarca getirme ilkesinin ve 194. Maddesindeki somutlaştırma yükümünün de gereğidir.
Bu düzenlemelerden anlaşılan odur ki, ceza yargılamalarından farklı olarak hukuk yargılamalarında mutlak gerçeğin ya da maddi gerçeğin peşinde koşulmaz; sübut gerçeğinin tahakkuku maksadıyla yargılama yapılır. Yine bu düzenlemelerden tarafın davasını doğru ifade edememesi veya delillerini tam olarak bildirmemesi neticesinde, mahkemenin tarafa yol göstermesi ya da HMK 25/2m. gereği resen delil toplaması da mümkün olmadığından, maddi dünyada haklı olan taraf aleyhine de karar verilmesinin mümkün olduğu bir hukuk yargılaması usulü benimsenmiştir.,
Somut olayda, tarafların HMK 119/1-(f) maddesi ile ve 129/1-(e) maddelerine göre dava ve cevap dilekçesinde bildirdikleri tüm delillerin toplandığı hususunda bir ihtilaf yoktur. Bu delillerden başka mahkemenin resen delil toplaması da mümkün değildir. Ne var ki dosyada talimatla ve mahkemece bu deliller ile tarafların ticari defter ve kayıtları üzerinde incelemeler yapılmış, mevcut delillerden davacının somut bir maddi zarara uğradığı tespit edilememiştir.
Yargıtay bozma kararında, 6098 sayılı TBK'nın 50/2. Maddesine göre hakimin bir zarar takdir etmesi gerektiğine işaret edilmiş ise de, bu hüküm zaten dava dilekçesinde talep edilen maddi zarar kadar işletilmiştir. Daha fazla bir takdir kullanılması, ancak yukarıda izah edilen normatif rejim sebebiyle delillendirme ile mümkündür. Hakimin takdir yetkisi, dayanaksız, farazi ve afaki olamaz. Somut verilere dayanmalıdır. Ne var ki davacı taraf, takdir edilen 1.000,00 TL'nin üzerinde bir takdir kullanabilmeye imkan sağlayan herhangi bir delil sunmamıştır.
Öte yandan eldeki dava, dava dilekçesinin başlığındaki konu kısmındaki ".."belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda artırılmak üzere.." ifadesinden belirsiz alacak davası olarak açılmıştır. O halde, hakim somut delillere dayanmadan bir maddi tazminat takdir edecek ise, davacının yargılama devam ederken bu takdiri öngörebilmesi ve HMK 107.m göre artırımı da ona göre yapması, hukuk tekniği açısından da mümkün değildir. Bu sebeple maddi tazminat yönünden direnmek gerekmiştir.
Manevi tazminat yönünden ise;
Somut olayda, davacı şirketin tüm sipariş, sevkiyat, stok, alacak, borç ve muhasebe gibi varlığını devam ettirmekte en önemli bilgilerini, davalının sözleşme ihlali sebebiyle kaybettiği kuşkusuzdur. Dosyaya yansımasa bile, HMK 187/2. maddesi bağlamında ele alındığında, davacının müşterilerine siparişlerinde aksama yaşandığı, kime ne sevkiyat yapması gerektiği noktasında bocalamaların olduğu, gelmeyen siparişler sebebiyle müşterilerin yakınmalar dile getirmiş olabileceği kuşkusuzdur. Yine cari hesaplara göre kime ne borcu olduğu gibi bilgiler de kaybolduğundan, borçlu olduğu müşterilere karşı mahcubiyet yaşamış olduğu da kuşkusuzdur. O halde, tüm bu aksaklıklar davacı şirket tüzel kişiliğinin itibarına halel getiren sebepler olduğundan ve buna da davalının sözleşmeye aykırı davranışları sebep olduğundan manevi tazminatın da muhik olduğu kuşkusuzdur. Bu sebeple manevi tazminat yönünden dahi direnme gerekmiştir.
Bu sebeple aşağıdaki gibi hüküm kurmak gerekmiştir.
HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenler ve dosya içeriğine göre;
1-Mahkememizin 23/12/2020 tarih, ... E ve ... K sayılı kararında direnilmesine,
2-Davanın KISMEN KABUL KISMEN REDDİNE,
-1.000,00 TL maddi tazminat, 1.621,60 TL cezai şart ve 100.000,00 TL manevi tazminat olmak üzere toplam 102.621,60 TL'nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
- Kalan kısımlar yönünden davanın REDDİNE,
3-Harçlar Kanunu gereğince alınması gereken 7.010,08-TL harcın mahsubu ile fazladan alınan 1.745,82-TL'nin yatıran tarafa iadesine,
4-Davacı kendisini vekil ile temsil ettirdiginden;
-Maddi tazminat ve cezai şart yönünden 2.621,60 TL vekalet ücretinin,
-Manevi tazminat yönünden 30.000,00-TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
5-Davalı kendisini vekil ile temsil ettirdiginden A.A.Ü.T göre red edilen kısım üzerinden hesaplanan 30.000,00-TL maktu vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6-Davacı tarafından (yapılan yatırılan harçtan/harçlardan iadesine karar verilen kısım düşüldükten sonra kalan); 7.010,08 TL Harcın davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
7-Davacı tarafından yapılan; 6.000,00-TL Bilirkişi ücreti, 6.940,00-TL Tebligat, Posta ve diğer masraflar, olmak üzere toplam 12.940,00-TL yargılama giderinin kabul red oranı dikkate alınarak 2.641,99-TL lik kısmının davalıdan alınarak davacıya verilmesine, bakiye yargılama giderinin ise davacı üzerinde bırakılmasına,
8-Davalı tarafından yapılan 266,10 TL yargılama giderinin kabul red oranı dikkate alınarak 211,76 TL-lik kısmının davacıdan alınarak davalıya verilmesine, bakiye yargılama giderinin ise davalı üzerinde bırakılmasına,
9-Taraflarca yatırılan ve kullanılmayan gider avansının talep halinde ve karar kesinleştiğinde İADESİNE,
Dair, davacı vekilinin yüzüne karşı, davalı vekilinin yokluğunda, kararın tebliğinden itibaren 2 Hafta süre içerisinde Yargıtay'da temyiz yolu açık olmak üzere oy birliğiyle verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı. 09/07/2025
Başkan
¸e-imzalıdır
Üye
¸e-imzalıdır
Üye
¸e-imzalıdır
Katip
¸e-imzalıdır